şükela:  tümü | bugün
4 entry daha
  • bir göl ile okyanusun kıyaslanmasıdır.

    görünüşte ikisi de su birikintisidir ama birinin muazzam derinliği, zenginliği, ihtişamı ve bilinmezlikleri varken öteki sığ ve basittir. işte 1984 ile fahrenheit 451'in kıyaslaması budur.

    yüzeysel olarak incelediğinizde iki eser de distopyadır. ikisinin kahramanı da otoriter yönetim altında çalışan memurdur. ikisi de sistemi destekleyen işler yaparken sistemin gerçek yüzünü görürler ve karşı savaş başlar. her iki sistemde de gerçeklerin saklanması, beyin yıkaması ve ağır cezalandırma bulunmaktadır. bu iki eserin en belirgin farkı ise sonlarıdır. fahrenheit 451'in guy montag'i sistemden kaçma şansı bulup kendini kurtarmayı başarırken 1984 evreni winston smith'e bu şansı vermez. beyni yıkanır ve sisteme teslim olur

    bu kabaca görünen özet. derinlere girdiğinizde ise fanrenheit 451'in aslında young adult türüne ait olması gereken ve genellikle gençlere hitap eden bir bilim kurgu romanı iken 1984'ün gerçek bir klasik olduğunu fark edersiniz. bunun ilk nedeni inşa ettikleri evrenlerin ideolojik derinlikleridir. ray bradbury, fahrenheit 451'de sizi o görünmez sulara çekmez. yarattığı evrenin çok derin bir ideolojik boyutu yoktur. onun için olay basittir. televizyon ya da görsel medya insanların beynini yıkamak için kullanılır ve uyanmamaları için kitaplar yasaklanır. oysa george orwell sizi bir dizi ideolojik tartışmanın içine sürükler. faşizm ve sosyalizm gibi aşırı yönetimlerin temellerini verir. kitabın olay örgüsü buzdağının görünen yüzüdür, düşünsel boyutu ise o altta kalan görünmeyen kısmıdır. hatta bu konuda şu notu da düşmek gerekir. bildiğiniz gibi fahrenheit 451 birçok eleştirmen ve okuyucu tarafından mccarthycilik ile özdeşleştirilmesine rağmen bizzat bradbury bunu reddederek kitabın yanlış yorumlandığını belirtti. belki kitabın evrenini destekleyecek olan tek ideoloji de yazar tarafından reddedildi böylece.

    bir diğer fark ana karakterlerin zekası ve kişiliği. guy montag sahip olduğu zeka düzeyiyle winston smith'in çıraklığını bile yapamaz. smith, big brother'ın her yerde olduğu, tele ekranların göz açtırmadığı ve izinsiz nefes bile alamadığın bir evrende kendi kişiliğini korumak için mücadele etti. hatta aşkı bile buldu. bundan çok daha hafif bir ortamda, sadece yetkililerin birkaç köpekle denetim yaptığı bir sistemde guy montag iki kitabı saklamayı dahi başaramadı. iletişimde olduğu kişileri koruyamadığı gibi karısının depresyonda olduğunu bile anlayamadı.

    inşa edilen evrenlerin derinliği bir diğer mesele. 1984 yüz odalı bir saray ise fahrenheit 451 o sarayın bir odası. george orwell her ayrıntıyı düşünmüş ve global bir evren kurmuş. iç parti, dış parti, bakanlıklar, politika araçları ve propaganda, big brother ve birçok küçük ayrıntı. oysa fahrenheit 451'de bizim muhatap olduğumuz birkaç itfaiyeci ve montag'in sıkıcı karısı. kitabın çoğunluğunda o otoriter devletin nefesini ensemizde hissetmiyoruz bile. 1984 ise ilk sayfadan itibaren sizi baskı altına alıyor. sadece yazarın tasvirlerinden o klostrofobik ortamın içine dalıyorsunuz ve içinizde bir huzursuzlukla kitabı okuyorsunuz. "distopya" kavramı sözde kalmıyor, onu gerçekten hissediyorsunuz.

    tabii dil farkı da önemli. yanlış anlaşılmasın, bradbury'nin birçok hikayesini severek okumuş biri olarak dilini severim ama george orwell başka bir boyut. edebi açıdan fahrenheit 451 gerçekten de 1984'ün yanında gençlik romanı gibi kalıyor.

    kitapların nasıl bittiği de aralarındaki derinliği kanıtlar nitelikte. 1984'te winston'ın sınırları delmesi inanılmaz zor ve sonunda sisteme yenik süşüyor. sistem o kadar iyi kurgulanmış ki kaçmak ya da direnmek mümkün değil. açık kapısı yok. fahrenheit 451'de ise bir polis kovalamasından sonra şehrin dışına çıkarak bütün bu kabustan kurtuluyor. çok kolayca sıyrılabiliyor sistemden. winston böyle kolay kurtulmayı rüyasında bile göremezdi.

    son olarak, fahrenheit 451'in amerikan yazara ait olmasını etkisi de var. amerikan medyası ve hollywood'un da pohpohlamasıyla biraz gündeme gelmiş bir eser. kültürel farklılıkların da önemi var tabii ki. 1984'deki evren bize yabancı değil. kitabın birçok yerini okurken yaşıyoruz. oysa fahrenheit 451'de montag'in kendinden geçerek okuduğu shakespeare dizeleri biz türk halkında o kadar da büyük etki bırakmıyor. hele ki çeviri hali. "bu mu yani dünyasını sarsan şey?" demeden edemiyoruz.
2 entry daha