şükela:  tümü | bugün
  • m. serdar kuzuloğlu'nun bu sabah paylaştığı podcast ve son günlerde bana yaşatılmış olan bazı olumsuz duyguların ışığında beliren düşüncelerimin konusu, telaş çağı.

    öylesine telaşla sağa sola saldıran insanların çağında yaşıyoruz ki, bu çağın insanıyla sosyal ilişkiler kurabilmek ciddi manada akıl sağlığının sınırlarına meydan okumak demek. telaş çağının tatminsiz, kendinden memnuniyetsiz insanı asla kendini olduğu gibi kabul edemediği gibi çevresine de sürekli nefret kusma halinde. bunun neden böyle olduğuna dair kafa yordum biraz; kendimden ve gözlemlerimden yola çıkarak örneklerle açıklamak istiyorum düşüncelerimi.

    1988 istanbul doğumlu bir hatun kişiyim. küçük yaşlarımdan itibaren, şuan disfonksiyonel ve toksik insanlar olmalarından dolayı görüşmemeyi uygun gördüğüm, fakat sağolsunlar zamanında evlatlarından en azından bir süre eğitim masraflarını çok görmemiş olan ebeveynlerim sayesinde klasik bale, müzik, binicilik vb. alanlarda eğitimler aldım. eğitim hayatımın bir bölümünü devlet okullarında, birkaç yılını da yine sağolsunlar ebeveynlerim sayesinde özel okulda geçirdim. bizim çocukluğumuzda şimdiye kıyasla meziyetlerinle ''hava atmak'' ayıp karşılanıyordu. kendimizle ilgili detayları anlatmaz, paylaşmazdık. ilkokulda devlet okulunda okurken sınıfa aman durumu olmayan arkadaşımızın canı çekmesin diyerek muz götüremezken, muzdan başka meyve yenmeyen özel okul sınıfında buldum kendimi. çocuk yaşta kendimi içinde bulduğum sorgulamalardı bunlar. ne devlet okulunda bir sıraya 3 kişi oturduğumuz 150 kişilik sınıftaki arkadaşlarım arasında kendimi bulunduğum ortama ait hissedebildim, ne de özel okulda herşeyin en iyisini onların hakettiğini düşünen ve gözümde her zaman züppe ve benim peder'in deyimiyle ''zengin piçi'' olan sınıf arkadaşlarımın arasında kendime bir yer bulabildim. o iki tarafı da sorgulama hali hayatım boyunca devam etti. zamanla kendime gri bir alanda, bir denge noktası buldum. tüm bunlardan bağımsız olarak güzel şeyler öğrenmek mutlu eden tek şeydi, bireysel bir işti. göreceli de olsa son yıllarda içinde yaşadığımız dünyada olduğu gibi insanların laf sokmak için kitap okumadığı, ne kadar da elitiz diye bale eğitimi almadığı, at üstünde fotoğrafım olsun sosyal medyada paylaşırım diyerek sporlara yönelmediği dönemlerdi. dolayısıyla herşeyi sadece kendimi mutlu etmek, büyütmek, geliştirmek ve ailemin gurur duyabileceği düzgün bir insan olabilmek için öğrendim. bu naif ve sağlıklı motivasyonlarla öğrenmeyi öğrendim. en önemlisi de tüm bunları tek başıma, zamana yayarak, sindire sindire, deneyimleyerek yaptım. bundan yıllar önce türkiye'de yoga'nın esamesi okunmazken kendi halinde tefekkürü, kendi ruh sağlığı, bedeni ve zihni için yoga-meditasyon yapan insanlardık. sosyal medya ile herkes herşey olmaya başladığından beri işler çirkinleşti. insanlar birkaç hafta kursa giderek ''yoga instructor'' olmaya ve ahkam kesmeye başladılar. zaten gelinen noktada artık herkes öğretmen; kimse öğrenci değil. youtube üzerinden çizim üzerine üç tane video izleyen sanat otoritesi, eleştirmen, ressam, büyük sanatçı kesildi başımıza. bu işler böyle kolay olsaydı koca koca güzel sanatlar fakülteleri, konservatuarlar boşuna varlığını sürdürmez kapatılırlardı, değil mi?! oralardan başarıyla mezun olan insanlar bile bir yerlere gelemezken; herkes yazar, herkes sanatçı, herkes herşey oluverdi bu çağda. ben kimim diye sorup sade haliyle olduğu kişiyi bile kabul edemeyen insanlar herşey olmaya soyundu. bence bunun böyle olmasının sebebi şu; eskiden insanlar birbirlerinin hayatlarından oldukça habersizdi. sonrasında ise fazlasıyla müdahil oldular. mesela ben yaklaşık 9-10 sene klasik bale eğitimi aldım ve çok yakın çevrem dışında bundan kimsenin haberi yoktu. bir şeyleri elde edebilmenin, bir şeyler olabilmenin o kadar da kolay olmadığının farkındalığıyla büyümek büyük erdemdir. insanlar başka insanların yeteneklerine, birikimlerine ve manevi zenginliklerine şahit oldukça kıskanmaya, neden ben değil de o demeye ve huysuzlanmaya başladılar. neden sen değil de o söyleyeyim ben sana güzel kardeşim; çünkü o kıskandığın adam kendini o noktaya getirmek için belki de kendini bildi bileli emek emek, ilmek ilmek işliyor. belki sen boş işler peşinde koşarken, o oturup senin iki gün çalışıp elde etmeye çalıştığın noktaya gelebilmek için yıllardır dirsek çürütüyor, kafa yoruyor. bu zamanın insanı ne kadar çok seviyor armut piş ağzıma düş'ü?!
    eşim yazılımcı. işinde çok da başarılı biri. bir günden bir güne işiyle ilgili ahkam kestiğini duymadım. takdir edildiğinde yüzü kızaran bir insan ki böyle insanlar takdiri en çok hakedenler oluyor. peki, eşim işinde iyi olmasını sağlayan bunca bilgiyi nasıl elde etmiş, konu bu. hayatında hiç bar'a, cafe'ye gidememiş çalışmaktan. kendini bildi bileli sevdiği işi hakkını vererek yapmak için çalışıyor. büyük saygı duyuyorum. o da bilmez miydi gençliğini yaşamayı, eğlenmeyi, ''karı-kız'' peşinde zaman öldürmeyi. ama bunu tercih etmedi. bunun da manevi bir ayrıcalığı olmalı, kimse kusura bakmasın.

    11 yaşından beri fiziksel aktivite içindeyim; klasik bale'nin disipliniyle ve yoga'nın bilgeliğiyle senelerdir alınteri akıtarak geliştiriyorum kendimi. bir günden bir güne ben balerinim yada yogiyim demeye dilim varmadı. öğrendikçe ne kadar az bildiğimi farkettiğim bir yaşamda şu'yum bu'yum gibi iddialarda bulunmak bana hep hadsizlik gelmiştir, kendime yakıştıramamışımdır. öte yandan birkaç hafta öncesine kadar yoga'nın y'sini duymamış olan pelinsu'nun kendini benimle kıyaslamasındaki cürretkarlığa da şaşmamak elde değil. benim kolayca yapabildiğim o zor hareketi sen neden yapamıyorsun, biliyor musun ulu büyük yoga gurusu pelinsu'cuğum? çünkü ben o hareketi yapabilmek için 19 sene boyunca popomdan soludum. sen arkadaşlarınla sinemaya gidip eğlenirken ben senin birkaç denemede yapmayı umup beceremeyince bana haset ettiğin hareketi yapabilmek için çalışıp çabalayarak yıllarımı geçirdim. insanların sanki ellerinden kitaplarını biz almışız, kendilerini geliştirmelerinin önüne biz geçmişiz, onları bir gecede cahil bırakmışız gibi davranmasına katlanamıyorum. sanki eğitim haklarını ellerinden biz aldık, öğrenmelerini engelledik. zamanında kendini yetiştirmemeyi sen tercih ettin; neden şimdi suçlusu, sorumlusu benmişim gibi sürekli bana saldırma halindesin arkadaşım sen?!

    daha ufacık çocukken ben, babam bir gün demişti ki ''maddi durumlarımız iyi değil. artık senin binicilik kursuna para veremem''. çok üzüldüm haliyle ve bir çözüm ürettim çocuk aklımla. ''seyislerin yanında çalışıp ahırları temizleyip, atların bakımlarına yardımcı olmak karşılığında günde bir saat at binebilir miyim'' diye izin istedim çiftlik sahibinden. bütün bir yaz ahırları temizleyip, nallarının çakılmasından, kenelerinin temizlenmesine kadar 4 atın tüm bakımını sadece günde 1 saat at binebilmek için üstlendim. şimdi karşıma geçip kıskançlığından, çekememezliğinden dolayı biri beni alaşağı etmeye yeltendiğinde ki yeltenen oluyor, alnını karışlarım o kişinin. kusura bakma kardeşim sen sokaklarda koşturup özgürce oynarken, ben bir şeyler öğrenebilmek için 13-14 yaşlarımda ahırlarda at pisliği temizliyordum. senin benimle kendini kıyaslama hakkın yok. hayatında bir kez at üstüne çıkıp kendi etrafında iki daire çizdin diye benimle aşık atmaya da hakkın yok. ben bedel ödedim, sen ödemedin çünkü. o yüzden sen benimle aynı noktada değilsin, bu kadar basit. kabul et ve hayatına devam et. hayatını ve kendini sevememenin asıl sebebi benmişim gibi davranmaktan da vazgeç. kıyaslama işlerine girerek kendine de, bana da eziyet etme.

    zamanında abimin elinde bir kitap görüp okumaya heveslenmiştim. bana henüz o kitabı okuyabilecek yaşta olmadığımı, okusam da anlayamayacağımı söylemişti. üzülmüştüm, başta alınmıştım. sonra neden böyle söylediğini düşündüm; ''çünkü daha çocuğum, bir sürü şey yaşamam ve hayatla ilgili bir sürü şeyi anlamam gerek. bu kitabı bir gün okuyacağım ama o zamana kadar bol bol yaşayıp anlayabileceğim başka kitapları okumalıyım. sadece sabırlı olup büyümem, kendimi büyütmem gerek'' diye düşünmüştüm. öyle de yaptım. zamanı gelince de o kitabı kütüphanesinden alıp okudum. yazarın düşüncelerini anlamayı bir kenara bırak, kendi düşüncelerim doğrultusunda naçizane eleştirebilecek kadar büyüyebilmiştim. hayata dair bu detaylar bu işin bir hapı olsun, bir bardak suyla yutuvereyim de oluvereyimle olacak şeyler değil.

    bir de yaratıcılık konusunda insanların anlayamadığı şu var; yaratıcı insan yürürken bile sanat yapar. ille de eline kağıt, kalem, boya falan almasına gerek kalmaz. sanatçı insan, sanat yapmalıyım kaygısıyla da yaşamaz. çünkü zaten ona sanatçı yakıştırmasını yapan başkalarıdır, kendisi değil. o sadece kendisi olmaktadır ve içinden gelenleri yapmaktadır. başkaları onun yaptıklarına sanat demektedir. sanatçıyla da, sanatçının sanatıyla da derdi olan hep başkalarıdır bu yüzden. siz insanları rahat bırakın, onlar zaten yazar-çizer; kimseden icazet almaya ihtiyaçları yoktur.
    j.k rowling'e yaptılar mesela benzer bir şeyi. keyifle yazdığı harry potter serisinden nefret ettirdiler kadını. kadın kendi iradesiyle tatlı tatlı yazıyordu kitaplarını. bir noktadan sonra ''hadi yaz, hadi yaz'' diye kadının tepesine bindiler. o noktadan sonra o ruhsuzluk, kadının yazdıklarına sirayet etti. çünkü ''alın, allah belanızı versin!'' dercesine yazmaya başladı. insanlar kadını yapmaktan en çok zevk aldığı şeyden soğuttu resmen. benim de bir çok güzel öyküm var. onları kendi mutluluğum için yazdım; kimse için değil. zaten korkuyorum da paylaşmaya. çünkü insanlar güzel şeyleri mahvediyor ve ben bu kısır döngüden bıktım, usandım artık. şunu anlaması lazım insanların, sanatçılar yarattıkları şeyleri siz tüketin diye yaratmıyorlar. o yaratımlar onların hayatının bir parçası, yansıması. paketlenmiş aç-bitir ürün değiller onlar. saygı duymayı öğrenmek, durulması gereken noktayı iyi bilmek gerek. kendimi sinirlendirip konuyu saptırmak istemiyorum iyice.

    demem o ki bazılarımız kendini bildi bileli gelişip büyürken bazılarımız zamanını boşa harcadı. bu hayata dair, acı da olsa bir gerçek. zamanını boşa harcayan o bazıları gün geldi bazı şeylerin sosyal medya gibi araçlarla farkına vardı ve kendini sorguladı. bu sorgulama aşaması sağlıklı yaşanmadı ve aşağılık kompleksi olarak tezahür etti. kendilerini matbaaların gazete bastığı hızda anlamadıkları kitapları okumaya adayanlar, çok kitap okuduğu için sıranın yazmakta ve yazar olmakta olduğuna karar verenler, iki gün öncesine kadar eline kalem-fırça almamış olmalarına rağmen ressam olmaya soyunanlar, aynadaki yansımasına bile katlanamayan kendine düşman yoga guruları türedi. herkes herşeyi bildi, kimse haddini bilmedi.

    bilgi her yerde, bilgi edinilir. müzisyen, ressam, yazar, herşey olunur. bunları olurken kimse size insanlık ehliyeti sormaz zaten. önemli olan bir insanın elinden tüm bunlar alındığında geriye ne kalacağıdır. işte insan o geriye kalacak olan şey için yetiştirmeli kendini. telaş çağının insanı en çok bunu anlamalı, öğrendiklerini unutmanın önemini kavramalı. benim elimden çizim yeteneğimi, klasik bale eğitimimi, yoga bilgeliğimi, at binme becerimi, denizcilik deneyimimi, yazı yazabilme meziyetimi, kod yazabilme bilgimi, konuşabildiğim bütün dilleri alsınlar. varsın olsun yıllarca emek verdiğim, öğrenebilmek adına senelerimi harcadığım tüm konulardaki birikimlerimi hiç etsinler; çırılçıplak kalayım. geriye kalan şey benim en çok gurur duyduğum şeyim olacaktır; bir hiç olmayı seve seve kabullenebilişim. bir insan olarak varlığımın değerini belirleyen şeyler bunların hiç biri değil çünkü; hepsi gelip geçici. telaş çağının insanı bugün olmasa da bir gün hiçliğiyle, hiçlik düşüncesiyle barışmalıdır, barışmak zorunda kalacaktır.

    edit: imla, eş anlamlı birkaç kelime değişikliği.
1 entry daha

hesabın var mı? giriş yap