şükela:  tümü | bugün
223 entry daha
  • geçen hafta yazdığım almanca/@metonymics ve almanca öğrenmek/@metonymics entry’lerinden sonra aldığım mesajlar bana dil algımızda dünyaya bakışımıza paralel bir sorun olduğunu düşündürdü. örneğin “şunun karşılığı nedir? bu nasıl söylenir almanca?” gibi sorular baştan hatalı sorular. bir şeyin tam karşılığı aranmaz, o dildeki dünya algısına bağlı olarak ifadesi değişir çünkü. bu nedenle öğrenmek istediğiniz dilin içinden nasıl bakılıyor hayata, buna yoğunlaşmak lazım. oysa bizim hayatla alıp veremediklerimiz, dünyayla ve insanlarla kurduğumuz ilişki, kötü eğitim temelimiz, karşılaştırma, soru sorma ve düşünce üretmedeki temelsizliğimiz, her şeyimiz baştan fiyasko. yabancı dil öğrenmedeki başarısızlığımızın sebebi bence her alandaki eksik, gecikmiş ve yarım yamalak inşa edilmiş bilim nosyonumuzla ve moderniteyi tepeden inme yaşamakla ilintili.

    dağınık bir yazı olacağını hissediyorum, ama aklımdakileri toparlamaya çalışayım.

    yabancı dil öğrenmek her şey gibi life long learning bir süreçtir, ömrü billah sürer. sevgi gibi beslenir, korku gibi büyür, nefret gibi iter bizi ya da kendine çeker. değişir, gelişir, geriler, ama bitmez. “ben bu dili öğrendim, biliyorum.” diyemeyiz. anadilimizle ilgili bile bir sürü şey öğreniriz her gün. en azından sözcük öğreniriz, bilimsel terim öğreniriz ya da gençlik diline has yeni kullanımlar, tuhaf, uyduruk, güncel kelimeler duyarız. zaten var olan bir kavramın yeni versiyonlarını öğreniriz. öğreniriz de öğreniriz, bunun sonu yoktur, olamaz.

    yabancı dil öğrenmek de böyle bir şeydir ve bizler için sancılıdır. emek, çaba, zaman, istikrar, sabır ve bitmek bilmez bir istek gerektirir. bunlar bizde yoktur. varsa da kısmi olarak bulunur, hepsi bir arada olmaz. biz herhangi bir şeyi bilmediğimizi söylemeyi kendimize yediremeyiz. “ingilizce bilmiyorum.” diyemediğimiz için ingilizceyi hiçbir zaman öğrenemeyiz. ya da “ben ingiliz’in dilini bilmek zorunda mıyım?” gibi tamamen alakasız bir noktadan gireriz olaya (bu sözlükte akademisyenlere yabancı dil zorbalığı diye bir başlık açıldı ve bu başlığı açmaktan utanmayan araştırmacı “ben ingilizin dilini bilmek zorunda mıyım?” diye sormaktan da utanmadı).

    oysa yabancı dil öğrenmenin ilk şartı bilmediğini kabul etmek ve kendini tanımaktır. kendini tanımak ne demek? dil öğrenme konusunda kendini tanımak belleğini bilmek, nasıl öğrendiğini bilmek, dil yeteneği olup olmadığını bilmek, ezberci olup olmadığını bilmek demek. belleği görsel veriyi mi, işitsel veriyi mi daha kolay işleyip depoluyor, bunu bilmek demek. azimli midir, kaytarmaya yatkın mıdır, “hallederizci” midir, bu soruların hepsini açık yüreklilikle yanıtlamak demek. eğitim temelinin sağlam olup olmadığını, sistematik düşünüp düşünmediğini, öğrenmek istediği yabancı dili neden öğrenmek istediğini iyi bilmek ve kendimize dürüst olmak demek.

    yeni kuşaklar, gençler biraz daha talihli, ama türkiye’de doğan, büyüyen, okuyan, çok iyi okullara gitme fırsatı bulamayan kimseler için emek, çaba, para, zaman gerektiren uzun ve meşakkatli bir yol yabancı dil öğrenmek.
    neden genç kuşaklar daha şanslı?
    çünkü imkanları kısıtlı değil ve eskiden bir dünya paralar bayılan kaynaklar artık muhtelif sitelerden çatır çatır indirilebilir. dünyanın hemen her ülkesinin gazetelerine erişebiliriz. film, dizi, çizgi film izleyebiliriz. bunlar sandığımızdan daha büyük fırsattır. hatta eski dönemlere nazaran fırsat eşitliği yaratmıştır.

    neden çok önemli bunlar? anlatayım:

    ben 2010’lu yılların başında bir üniversitenin yabancı diller yüksekokulu’nda çalışırken ne sınavı olduğunu şu anda anımsayamadığım bir muafiyet, yeterlik, erasmus vb. mülakatında tesadüfen fransızca hocasıyla aynı anda görevlendirilmiştim. fransızca okutmanı yaşını başını almış, ufaktan emeklilik planları yapmakta olan hoş bir hanımdı. bir öğrenci geldi; gayet sempatik, pozitif, güler yüzlü, pek gergin de değil. okutman başladı selam sabah, adın ne, yaşın kaç, bu sınava neden girdin falan fıstık (bundan sonrasını anlayamadım tabii ben). ama gördüğüm en önemli şey öğrencinin takır takır konuşabildiğiydi. çocuk konuştukça hoca şok geçiriyor, bir yandan mutluluktan ağzı kulaklarında, ama bir yandan da yüz ifadesi sanki korku filmi seyrediyormuş gibi. neyse sınav bitti, hoca hanım kalktı öğrenciyle tokalaştı, çocuğu tebrik etti. ben bakıyorum “n’oluyo yahu” diye. çocuk derslikten çıktı, o anki sözlü sınavdan elbette çok yüksek bir notla geçti. hoca da anlatıyor bana “görüyor musunuz? heves etmiş, kendi çalışmış. bu kadar fransızcayı kendi kendine öğrenmiş. bilgisayarına bir şeyler mi ne indirmiş, oralardan çalışmış. ben hacettepe mezunuyum, 80’lerde biz okurken bu kadar iyi konuşamıyorduk sınıfta.” dedi. o gün her öğrenciden sonra hoca hanım habire “inanabiliyor musunuz internet sayesinde öğrenmiş?” dedi.
    yıl sanırım 2011 falandı.
    ve bu örnek bizim yüksekokulda – özellikle modern dillerin yan branşlarında – bir süre konuşuldu durdu. kitap indirilebiliyordu tabii, ama bu kadar çeşit bulunmuyordu. akıllı telefonlar yaygın değildi, kullanımda olanları yarım akıllıydı. telefona sözlük indiren öğrenci falan yoktu o sıralarda. ben sonradan fakültede çalışmaya başladığımda da yüksekokulda çalışırken de basılı yayınlardan, tuğla gibi sözlüklerden bir sürü sınav yaptım. çok eskilerde değil, 2000’lerin ortalarında bile öğrenciler çeviri sınavlarına üç tane sözlükle girerdi. kitap, lügat, sözlük taşırken sırtı ağrırdı herkesin. teknoloji cebimize bir anda girmedi. telefona önce müzikçalar girdi, sonra fotoğraf makinesi, sonra el feneri, pusula, kızılötesi, bluetooth girdi, en son da internet. şimdi hiçbir filoloji öğrencisinin cilt cilt sözlük taşıdığını sanmıyorum.

    tamam, bunlar yoktu ya da kolay ulaşılabilir değildi belki, fakat kimsede “ille de yurt dışına gideceğim” fikri de yoktu. her şey kademe kademe oldu. gezi oldu, maden faciaları oldu, ekonomik darboğaz oldu, özgürlükler iyice kısıtlandı, zaten bocalayan üniversitelerin tepesine koca bir karanlık çöktü. velhasıl teknolojik gelişmeler gibi türkiye’den defolup gitme isteği de büyüdü, her yanı sardı. yabancı dil öğrenmenin yalnızca yöntemleri kolaylaşmadı, gereği de yepyeni bir boyut kazandı böylece. şimdi herkes language freak (neden gitmek istemesin insanlar? bir kere geldikleri dünyada huzurlu yaşamak varken neden inatla fare deliğinde kalsınlar? fakat bu başka bir yazının konusu).

    peki, zaten sağlam olmayan eğitim temelimiz, birbirimizi aşağı çekme motivasyonumuz ve kötü niyetimiz bakiyken, çok uzakta değil, bu sözlükte yazılanlarda bile sürekli bir argümantasyon sorununa rastlanıyorken, ad hominem’deki başarımız göz yaşartırken, pompalanan bunca milliyetçiliğe rağmen kendi dilimizi dahi düzgün kullanmaktan aciz ve analitik düşünmekten bihaberken dünyaya yanlış yerlerden bakan bu kadar defolu insan bir yabancı dili nasıl öğrenecek? tükçeyi kaç sözcükle konuşuyorsunuz? her bir soruyu ağzınızı yaya yaya “aynaaaan” diye mi yanıtlıyorsunuz? avrupa’ya ilginiz hatun düşürme odaklı mı?

    motivasyonunuz nedir? türkiye’den kaçmak!

    bu cevap tek başına yeterli değil, bunun da altını doldurmak lazım. neden? kaliteli yaşamak için? daha güzel bir gelecek için? sağlıklı çocuklar büyütmek, güvende hissetmek için?
    oysa bunları size sunan ülkeler yüzyılların birikimiyle, teknik, bilimsel, sanatsal, kültürel etkinlikleriyle, kanlı tarihleriyle, ekonomik buhranlarıyla defalarca cendereden geçerek şimdiki halini aldı. oraların yerli halkı habire okuyor genelde. bir yabancı dili çocukluğunda gramere boğulmadan tatlı tatlı öğreniyor.
    yıllar sonra yabancılara türkçe konusunu da gözlemleme fırsatım oldu. örneğin almanlar derse geldiklerinde işten çıkıp gelmiş olsalar da, yorgun olsalar da, hava kötü olsa da, hava günlük güneşlik olsa da hep aynı azim ve dikkatle dersi dinliyorlar. derste ne görüyorlarsa bunun üzerine düşünüyor, bolca soru soruyorlar, film izliyorlar, espri yapmaya çalışıyorlar, sabaha karşı mail bile atıyorlar bazen.
    nasıl oluyor bu?
    çünkü neden o derse geldiklerini biliyorlar. hobilerine zaman ayırmanın keyfiyle dil öğreniyorlar, aşık oldukları birinin anadilini öğrenmek için çabalıyorlar vb. üstelik ta temelde sorgulamaya yatkın yetiştikleri için yabancı dil öğrenme işine giriştiklerinde pek tökezlemiyorlar. konuşmaktan da çekinmiyorlar.

    iyi de bizde durum nasıl? böyle değil elbette.

    yalnızca kötü eğitim, fırsat eşitsizliği, talihsizlik değil sorun. sorun kendi vasat koşullarından memnun olmak. kendini bilmemek, tanımamak, niteliksiz olduğunu kabul etmemek. iki satır okumaktan imtina eden, saçma sapan devşirme sitelerde reklamlara boğulma pahasına “hap gibi bilgi”nin peşine düşen, edindiği bölük pörçük yığınla hava atmaya kalkan tipler olduğunu görememek sorun. yani toplumsal düzlemde bir talihsizlik, bireysel düzlemde de bir bilinçsizlik hâkim.

    eldeki bu verilerden hareketle adım adım yazacağım:

    en önemli sorunlardan biri “grammar-translation method” (alm. grammatik-übersetzungsmethode). hani ilkokulda, ortaokulda, lisede “evveeet çocuklar/arkadaşlar, ne diyor bu cümle?” diye soran ingilizce öğretmeniniz vardı ya, işte ona bu soruyu sorduran yöntem. bu yöntem ne biliyor musunuz? klasik filolojinin, yani eski yunanca ve latincenin geleneksel öğretim yöntemi. gramer kuralını öğretip cümleyi çevirtiyor, çeviri sırasında bu kurala uymanızı ve güya cümlenin anlam yükünü çözümlemenizi bekliyor (aslında çeviriyi de araçsallaştırıyor). ne demiştik? grekçe ve latince. yineliyorum; antik yunanca ve latince (ortaçağ)! anlatabiliyor muyum? yani şu anda hiç kimsenin konuşmadığı iki klasik dilin öğretim yöntemi bu. yazılı kaynakları hatmetmeye yönelik bir çalışma yöntemi ve filologların kullanımı için geliştirilen bir teknik. antik bir yazıtı, bir kilise kaydını vb. alın çözümleyin diye okumaya yönelik geliştirilen çok eski ve ilkel bir teknik.

    oysa siz konuşmalısınız. konuşacaksınız, değil mi?

    elbette konuşacaksınız, ama biri geçecek karşınıza “bro, o kelime öyle telaffuz edilmiyor ki” diyerek gevrek gevrek gülecek, zaten zor topladığınız moralinizi bozacak. bunları kabul ederek girişmelisiniz bu işe. türkiye sizi çukura çekecek. çevrenizdeki insanlar donanımlı değillerse de sanki kendilerininki normalmiş gibi “entel dantel” diye alay edecekler sizinle. “niye bu kadar çalışıyon oolm?” diyecekler. siz de sanacaksınız ki konuşup duranlar, bunları söyleyenler haklı. dil öğrenmek boş yere bunca çalışma gerektiriyor. halbuki şimdi nargile kafede, birbirinin aynı olan barlarda, tabağı büyütüp porsiyonu küçülterek üstüne hardal sıkınca paranızı cukkalayan özelliksiz mekanlarda hormonlu tavuk salatası yiyerek hayatınızı yaşayabilir, gününüzü gün edebilirsiniz.

    nerede, nasıl leş bir ortamda olduğunuzu bilin, günü verimli geçirmek için planlı olun.
    bu ortamda en önemli şey motivasyondur. adına ilgi diyelim, merak ya da istek diyelim, hepsi aynı yere çıkar.

    eskiden bu ilginin kaynağı belli olmazdı. insanın içinden gelirdi bu tür şeyler. iç motivasyon söz konusuydu. şimdi ise tamamen dışa bağlı bir motivasyon mevzu bahis. dolayısıyla pamuk ipliğine bağlı bir istek var. bir anlık hevesten farkı hafif bir öfkeyle dolu olması: “öğrenicem lan ben bu zıkkımı, gidicem buralardan”. bakın goethe institut’lara, tüm sınıflar hekim dolu. üstelik birbirlerine bileniyorlar derslerde. varsa yoksa almanya’ya gitmek. ama bu motivasyon aldatıcı, zayıf ve nefret içerikli.
    yukarıda verdiğim örnekte kendi çabasıyla fransızca öğrenip konuşan çocuğun motivasyonuyla harıl harıl almanca çalışan doktorların motivasyonu aynı değil. öğrenci içinden gelen bir itkiyle seve seve fransızca öğrenmiş, hekimler ise isveç kendilerine fırsat tanımış olsaydı isveççe, hollanda olsaydı flamanca, danimarka olsaydı danca öğrenmek isteyeceklerdi. birinde dil özellikle öğrenmek istenilen, kişisel ilgiyle tercih edilen yabancı dil, diğerinde koşullara bağlı herhangi bir yabancı dil. bir yabancı dili öğrenmeyi kafaya taktıysanız bu takılma içsel bir itkiye bağlı olmalı, harici sebepler kısa ömürlü gaz verir ve bu denli öfke yüklü olduğu için iç huzurunuzu bozar. keza “almanya’ya kapağı atmak” için öfkeli bir yarış halinde olan hekimler hayatlarının daha önceki dönemlerinde almanca öğrenmeyi düşünmüyorlardı muhtemelen, uzmanlıklarını hiçe saymayı göze alıp göçmeyi planlamıyorlardı. dolayısıyla onlardaki bu gecikmişlik hissi insanı yoran bir şey düpedüz, oysa fransızcayı kendi çabasıyla öğrenen öğrencinin ilgisi daha kıymetli ve sağlıklı.
    kıssadan hisse: ilginiz dışsal bir sebebe değil, iç motivasyona bağlı olsun.

    belleğinizi ve kendinizi tanımanız dili hangi yolla öğrenebileceğiniz konusunda fikir versin size. türkçeyi bile çok iyi konuşamadığınızı fark edip dilin kendine saygı duymayı öğrenin. dile yatkın değilseniz konsantrasyonunuzu yitirmeden çalışmanız gerektiğinin farkında olun.

    pimsleur, memrise, duolingo, rosetta stone, busuu gibi pek çok uygulama var. deneyin, hangisinden verim alırsanız onu kullanın. podcast ve radyo dinleyebilirsiniz, film izlersiniz, gazete, kitap, kısa öykü ve masal okursunuz. bunların hepsi gereklidir. benim önerim ise kesinlikle çizgi film izlemektir. öğrenmeye giriştiğiniz dilde çizgi film izleyerek kısa zamanda güzel bir aşama kaydedersiniz. a2 düzeyinin sonunda düzenli olarak çizgi film seyredin. b1’de masal, çocuk ve gençlik öyküleri okumaya başlayın, b2’de de bol bol gazete, dergi, yemek tarifi, paketlerin arka yüzleriyle haşır neşir olun. merak ettiğiniz herhangi bir konuyu öğrenmek istediğiniz dilde araştırın. mesela yürürken sokak lambası gördünüz, kafanıza takıldı ve ispanyolca öğreniyorsunuz o sırada. eve gidin, bir soyunup dökünüp gevşeyince açın ispanyolca wikipedia’dan okuyun sokak lambasının tarihini. telefonunuz, bilgisayarınız ispanyolca olsun. yukarıda değindiğimiz örnekte kendi hevesiyle çatır çatır fransızca konuşabilen öğrencinin o yıllarda bu uygulamaların hepsine birden erişim olanağı olsa nasıl da daha iyi olacağını bir düşünün!

    --- buraya bir not sıkıştırıyorum: ne dedik? okuyun, izleyin, merak edin… zack! merak? hangi merak? sokak lambasına yönelik merak. var mı bizde? yok, değil mi? boş geldik boş gideceğiz, öyle mi? böyle olmayın, allah aşkına biraz çaba gösterin, biraz yontun kendinizi. hadi diyelim ki ilgi alanınız porno ve siz de rusça öğrenmeye çalışıyorsunuz. açın pornonun nerden çıktığını, ilk pornoyu, sektörel gelişmeyi falan rusça okuyun. ya da siz bu işin tarihiyle hiç ilgilenmiyorsunuz aslında, varsa yoksa haz. o zaman da açın porno seyretmenin psikolojisini okuyun. yapın abi bunu, yapın! ama okumak zor gelir bize. hap gibi bilgi varken, podcast, social networks, influencers gibi envai çeşit içerik üreticisi varken okumak da neymiş? ---

    birkaç dili aynı anda öğrenmeyi önerenler olmuş. dilerseniz onu da deneyin.
    dilin konuşulduğu ülkede bulunmak elbette çok önemli, ama mesela almanya’ya gidip dönercide takılırsanız olmaz. isviçre’ye gidip dağ başında turkish community’yle gezmek işinize yaramaz. kafa göz yarıp konuşun. kimse size “abi, o öyle telaffuz edilmiyor” demez.

    hata yapmaktan çekinmeyin, bunu zaten yapmayın. hem hiç kimse mükemmel değil hem de zaten türkçede de çok başarılı değiliz. sözlükte hatalara dikkat çeken kullanıcıları akıllarınca yeren tuhaf bir kitle var örneğin, inatla kültürsüz kalmak isteyen insanlar var. bu tipler siz bir yabancı dil öğrenmek istediğinizi söylediğinizde sizinle dalga geçmeye kalkan vasıfsızlardan farksız. anadilini düzgün yazmaktan, konuşmaktan aciz insanlarla dolu olan bu ortamda hiç kimse yabancı dil öğrenirken yaptığınız hataları eleştiremez.

    yabancı dil öğrenmek beynin neresini çalıştırır, iq’yu ne kadar yükseltir, alzheimer’ı nasıl önler gibi hedefi şaşırtıp dikkat dağıtan konulara girmeyin. içinizden kendiliğinden gelen bir dürtü varsa bu tür konular faso fisodur.

    bir de tüyo vereyim. “okunduğu gibi yazılmak/yazıldığı gibi okunmak” bir dili kolay ya da zor yapmaz. üstelik international phonetic alphabet’te (ipa) sesler bellidir. aslında her dil yazıldığı gibi okunur, çünkü ilgili harfin o dildeki sesi bellidir, o okunduğu sestir. “okunduğu gibi yazılmak” günümüzde bir argüman değil, aksine boş beleş bir iddia.

    son önerim de mimetik bir tarzla öğrenme, taklit ederek, bildiğiniz ifadeleri dönüştürerek, şarkı dinleyip ezberleyip söyleyerek, bir çocuğun dil öğrenmesi gibi öğrenme. bunu da belki ileride uzun uzun yazarım.

    çocuklarınızı "üç dil öğretiyorlarmış" diye apartmana tabela asılarak yapılan "özel" okullara, yandan yemiş "kolej"lere vermeyin bence. maddi imkânlarınız elveriyorsa geleneği olan kolejlere gönderin. en azından ilkokulda ve ortaokulda çok iyi okullara gönderin ki çocuk iyi bir devlet lisesi kazansın. anaokulunda almanca 10'a kadar sayıp ispanyolca günleri, ayları ezberleyen, "twinkle twinkle little star, how ı wonder what you are" diye şarkı söyleyen minikler aslında yabancı dil öğrenmiyor.

    son olarak
    antik dönemde delphoi'daki tapınağın kapısına "kendini tanı!" yazmışlar, erkenne dich!
    kalın sağlıcakla!
51 entry daha

hesabın var mı? giriş yap