şükela:  tümü | bugün
83 entry daha
  • bir yönetmeni tanımak için ilk filmlerini izlemek çok faydalı oluyor. çünkü sinemada kullanılan tekniğin temel amacı ortada bir teknik olduğunu gizlemektir ve yönetmenler kariyerleri boyunca ilerlerken (genelde) bu işte daha usta hale gelirler. o yüzden mesela inception’ı yaparken christopher nolan tüm tekniklerini gizleyecek kadar işinin ehlidir artık.

    ancak ilk filmlerde bu ustalık olmaz ve yönetmenin ne yapmaya çalıştığı daha belirgin bir şekilde görülebilir. çünkü hem senaryo yazmadaki eksiklikler, hem oyuncuların amatörlüğü hem ilk setin gerginliği ile yönetmenler tekniklerini saklayacak imkanı bulamaz ve ortaya çok da başarılı olmayan ancak yönetmeni anlamanızı sağlayacak işler çıkar.

    ben de bu nedenle following’e göz atmaya karar verdim. nolan’ın filmlerinde inanılmaz görseller, gerçek ortamlarda yaratılıyor. bu nedenle de çok yüksek bütçeler gerekiyor. bu film ise neredeyse sıfır kaynak ile çekilmiş. ancak nolan elindeki imkanları çok iyi değerlendirmiş ve ilk filmini yapacak yönetmenlere ders niteliğinde bir iş çıkarmış. şimdi ilk filmleri yaparken düşülen tuzaklar nelerdir ve nolan bunlardan nasıl sıyrılmış birlikte bakalım.

    --- spoiler ---

    ilk defa film yapan insanların (ki genelde yazan, yöneten, kurgulayan aynı kişi oluyor bu durumda) düştüğü ilk tuzak ilgi çekici bir ana karaktere sahip olmamaktır. bunu da izleyebileceğiniz aşağı yukarı bütün öğrenci filmlerinde görebilirsiniz. özellikle amatör filmciler "en iyi bildiğin şeyi anlat." mantığından uzaklaşmaz ve kendi hayatlarından yola çıkarak bir senaryo yazarlar. ancak kimse bir öğrencinin, bir market çalışanının, bir yöneticinin ya da bir aşçının rutinini izlemek istemez. çünkü izleyici de öğrenci, yönetici ya da aşçıdır zaten.

    burada durum sadece ana karakterin yaptığı işle de sınırlı değildir. bir suçlunun anlatıldığı bir hikayede bile bu karakter en bilindik özellikleriyle işlendiği için izleyicinin ilgisini çekmeyi başaramaz. following'de ise christopher nolan merkeze iki farklı karakteri yerleştirmiş. bunlardan ilki yazar olmak isteyen 20’li yaşlarında bir adam. diğer bütün yazarlar gibi o da materyal toplamaya çalışıyor ancak bunu yapma tarzı herkesten farklı. normal bir yazar günlük hayata karışır, insanlar ile ilişkiler kurar, yazacağı alanlarda daha önce ne yazılmış onlara bakar. bu karakter ise hastalıklı bir şekilde insanları takip ediyor. daha sonra bu durum onun için bir bağımlılık haline geliyor. bu da normal bir yazarın yapacağından farklı bir davranış olduğu için karakteri ilgi çekici hale getiriyor.

    ilgi çekici ikinci karakterimiz de cobb. yazarımız bu karakter ile onu takip ettiği sırada tanışıyor. cobb da kendisini bir hırsız olarak tanıtıyor ancak eve girip maddi değeri yüksek ne varsa götüren sıradan biri değil o. insanların garanti gördüğü, bildiği ve güvendiği şeyleri çalmaya çalışıyor daha çok. mesela düzenli giden bir ilişkiniz varsa cobb, bunu sarsacak şeyler bırakıyor evinize. ayrıca insanlar hakkında müthiş gözlemleri var. bu konuda yazar olarak gözlem gücü yüksek olması gereken ana karakteri bile kendisine hayran bırakıyor.

    bu ilişkinin bir de edebi bir benzerliği var. ana karakterimiz yazar olmak istiyor ancak görebildiğimiz kadarıyla insanlar konusunda çok bilgili değil. cobb ise insanları çözmüş. bu açıdan yazar karakterimiz martin eden’i, cobb ise hayatı çözüp martin’e rehberlik eden russ brissanden'i andırıyor. cobb karakterine yazılan repliklerin akıcılığı ve içindeki mizah unsurları da buna işaret ediyor bir yerde.

    diyaloglar demişken, bir ilk filmin yaşadığı en büyük sıkıntı genelde diyaloglardır. birincisi yazılan diyalogların doğal olması çok zordur. çünkü ilk filmlerini yapan insanlarda izleyiciyi diyaloglar ile etkileme çabası vardır ve bu nedenle en ufak bir replik bile aşırı büyük anlamlar içerir. (ya da yazılırken öyle olduğu düşünülür) ancak gerçek hayatta bir edebiyat profesörü bile bu kadar çok anlama gelen cümleler kurmadığı için ne yaparsanız yapın o diyaloglar doğal durmaz.

    diyaloglar ile ilgili ikinci problem de akıştır. zaten her replik oyuncunun ezberini zorlaştırdığından bunların organik bir şekilde canlandırılması da mümkün olmaz. ayrıca oyuncular genelde amatör oldukları için lensi görünce zaten kasılmaya başlıyor ve “su verir misin?” gibi basit bir cümle bile çok zorlama hale geliyor. bu yüzden diyaloglar aşırı tutuk oluyor genelde.

    ancak bunlar aslında prova ile atlatılabilecek şeyler. mesela bir oyuncu “çiçekler ne hoş kokuyor.” repliğini doğal bir şekilde canlandıramıyor olabilir. sizin okuma ve prova sırasında o oyuncunun gerçek hayatında “hoş” yerine “güzel” kelimesini kullandığını ve repliği bu şekilde değiştirirseniz çektiğiniz planın daha doğal olacağını keşfetmeniz gerekiyor.

    peki diyaloglardaki bu akış nasıl sağlanmış? burada christopher nolan’ın yaptığı şey replikler arasında boşluk bırakmamak. çünkü normalde bir ilk filmin kurgusunda bir replik söylenir aradan bir yarım saniye geçer ve diğer repliğe geçilir. bunun nedeni filmi çeken ve kurgulayan kişinin aynı olmasıdır ve sette bir replik söylendikten sonra ikincisi söylenmeden geçen süreyi refleks olarak kendisinden uzaklaştıramaz ve aynı boşluklar kurguda da görülür. ancak gerçek hayattaki diyaloglar böyle değildir. hatta insanlar genelde karşısındaki sözünü bitirmeden konuşmaya başlarlar. nolan da bu filmde üst üste konuşmaları kullanmamış ama arada geçen süreyi diğer ilk filmlere göre kısa tuttuğu için diyalogların akışı da doğal olmuş.

    ilk filmler yapılırken düşülen bir diğer tuzak da bulunan fikirlerin aşırı önemsenmesidir. bu tabi normal bir durum. çünkü siz filmi tasarlayan kişi olarak o fikirle çok fazla vakit geçiriyorsunuz. bu fikrin değerli olduğunu düşünmeseniz filmini de yapmazsınız zaten. bu nedenle filmin finali de size çok etkileyici geliyor muhtemelen ancak filmi yapan kişi olarak kendi hislerinizi belli etmemeniz gerekiyor normalde.

    ancak çoğu öğrenci filminin finalinde alkış bekleyen bir tavır var. çünkü filmi yapan kişi olarak o kadar zorlukla mücadele ettikten sonra bunu hak ettiğini düşünüyor insanlar. ayrıca filmi yapan kişi üç ay bununla uğraştı ve yaptığı her şeye karşı bir bağlılığı var. izleyici ise henüz 10 dakikadır burada. bu yüzden filmi yapan kişi aynı duygu yoğunluğunu izleyiciden almaya çalıştığında filmin anlatımı da zora giriyor.

    christopher nolan da hikayeyi; gelecek, şimdi ve geçmiş olarak üç farklı koldan işlemiş ve bunların düzgün bir şekilde bir araya gelmesini sağlamış. bunun üzerine finale de düzgün bir twist yazmış. her ne kadar bir saat on dakikalık filmin son yirmi dakikasında bu twist’i açıklayarak biraz erken davranmış olsa da ana karakterin güvendiği iki kişinin arkasından iş çevirmesi, üzerine kendisine yol gösteren insanın üzerine suç atması güzel bir nokta. yine de nolan hikaye anlatış tekniğini ve finalini insanın gözüne sokup alkış beklememiş. bu yüzden ilk filmini yapan insanların düştüğü tuzaktan da olgun bir sinemacı gibi kaçmayı başarmış.

    --- spoiler ---

    sonuç olarak bu acemilikler evet dışarıdan bakıldığında bazen çok büyük kusurlar gibi görünüyor ancak sinemanın doğası böyledir. yani bir insanın birden bire çıkıp casino’yu yapması mümkün değildir. önce “who’s that knocking at my door”u yapmanız gerekiyor ki daha sonra ustalık eseri filmleri yapabilesiniz. bu yüzden yaptığınız ya da izlediğiniz ilk filmlerde bu tür kusurlar varsa bu çok büyük bir problem değildir. ancak christopher nolan bu filmiyle ilk filmlerde yaşanan problemlerin aslında çok erken bir zamanda bile aşılabileceğini göstermiş. o yüzden ilk filmini yapan insanların bir takım bahanelerin arkasına sığınmaması gerekiyor. tek yapmaları gereken şey nasılsa ilk film demeden, proje üstünde daha fazla kafa yormak ve bulabildikleri bütün kusurları atlatmaya çalışmak o kadar.
16 entry daha