şükela:  tümü | bugün
294 entry daha
  • 2017 temmuz ayında meyvesini topladığımız eylem.
    çocuğun nasıl yapıldığını bildiğinizi farz ederek deneyimlerimden bahsetmek istiyorum. belki bu süreçteki arkadaşlara yol gösterir az da olsa.
    olanı biteni dönemlere ayırarak yazmayacağım çünkü yazdıklarımın bir kısmını ilk 6 ay uyguladık örneğin, kimisini de hala uyguluyoruz. o yüzden dümdüz yazacağım. (uzun bir yazı oldu biraz.)

    doğmadan önce pek bir şey yok zaten, sağlığınıza dikkat edin, kontrollerinizi aksatmayın, doktorun aksi yönde bir tavsiyesi yoksa egzersiz yapmayı ihmal etmeyin.

    - ilk aylar her ağladığında yanında bittik, kucağımıza aldık. (bunun önemini zaten biliyorsunuzdur. doğumun başlı başına bir travma olduğu ve bebeğin yeni koşullara alışma konusunda desteğe ihtiyacı olduğu birçok yerde dile getirilir.)

    - (bize göre) sebepsiz yere ağladığı zamanlarda susturmaya çalışmadık. kucağımıza aldık, ağlamasının bitmesini bekledik. yalnız olmadığını her daim hissettirmeye çalıştık. (sebepsiz yere derken kast ettiğim, aç değilse, altı temizse, dışkı problemi yoksa, pişik değilse, gözle görülür herhangi bir alerjik durumu yoksa vs. yoksa ağlıyorsa vardır bir sebebi tabii.)

    - 3. aydan itibaren (hatta çok daha erken) çocukların eli yüzü bir şekle şemale bürünür, bilirsiniz. çevreyi daha bir dikkatle incelemeye başlarlar. (deniz'in kendi kollarını fark etme sürecini hatırlıyorum.) bir şey yaptığınızda karşılık bulursunuz, gülümserler, ses çıkarırlar vs. işte bu dönemin başlamasıyla birlikte sürekli konuşmaya başladık. dışarı çıktığımızda falan çevredeki her şey anlatırdım ben. ne görüyorsam anlatırdım ama, aklınıza ne geliyorsa. bunu yaparken de mümkün olduğunca ona bakardım, hem tepkilerini izlemek (izlemeyi hala severim onu) hem de göz teması kurabilmek için. bu göz teması çalışmalarının yararını çok gördük sonradan. ne söylersek söyleyelim direkt gözlerini gözlerimize kenetler hale geldi.

    - arabayla bir yere gideceğimiz zaman koltuğuna oturtmakta zorluk çekerdik zaman zaman. ben şöyle bir taktik geliştirmiştim: evden çıkıp arabaya gidinceye kadar geçen sürede ona derdim ki "deniz bak birazdan gezmeye gideceğiz. seni koltuğuna oturtacağım ama çok uzun süre oturmayacaksın. gideceğimiz yer uzak değil, varır varmaz seni kucağıma alacağım." işe yarayacak mıydı emin değildim ama yaradı. çok basit birkaç sebebi var aslında. 1- söylediklerimi az da olsa anlamlandırıyordu çünkü dil becerisi tahmin ettiğimizden çok daha önce gelişiyor çocuklarda. dil becerisi demek konuşmak demek değildir, söylenenleri anlamak da bu beceriye dahildir. ve çocuklar her şeyden önce söylenenleri anlamaya başlarlar. 2- söylediklerimi anlamıyor idiyse bile her arabaya doğru yürüyüşümüzde aynı şeyi uygulamam yani bunu rutine bindirmem ve devamında da aynı şeyleri yaşaması bana güvenmesini sağladı.

    - bu süreçteki en büyük hatamız emeklemesine fırsat vermememiz oldu. yüz üstü yatmayı çok sevmezdi deniz, biz de çok zorlamadık ama zorlamalıymışız. emekleme hem mücadele ruhu kazandırıyor hem de kollarının güçlenmesini sağlıyor. her ikisi de çok çok önemli. mücadele ruhu bebeğin/çocuğun sonraki yıllara da taşıdığı bir özellik. kollarının güçlenmesi ise yürümeye başladığı zaman büyük önem kazanıyor. yürümeye başladığı ilk zamanlar çok düşer çocuklar. kolları güçlü olan çocuklar düştüğünde yere ağzını, burnunu daha az çarpar. emeklemeyen çocukların kolları daha güçsüz olduğu ve refleksleri de daha az geliştiği için (olsa gerek) düştüklerinde ağızlarını ve burunlarını yere daha çok çarparlar. o yüzden tavsiyem kontrollü bir şekilde yüz üstü yatırın, kendi kendine yüz üstü dönerse hemen çevirmeyin ya da kucağınıza almayın, biraz mücadele etmesine fırsat tanıyın.

    - gelelim emzirme meselesine. çok ama çok çetrefilli bir konu bu. görüşlerim eskisi kadar keskin değil artık. anne ne olursa emzirmeli katılığım rafa kalktı. görüşlerimi ayrıca yazarım. biz ne yaptık onu yazayım.
    bir çocuğu memeden vazgeçirmek çok zor olabiliyor. bizim için de öyleydi. ama biz bir fırsat yakaladık ve onu değerlendirdik. deniz 20 aylık kadarken hasta oldu. yemek yediğinde bir sorun yaşamıyor ama anne sütü alınca kusuyordu. biz de bunu fırsat bilip dedik ki deniz'e "bak emdiğin zaman kusuyorsun, bir süre süte ara ver, iyileştikten sonra içmeye devam edersin". dediğimizi yaptı. dürtüleri devam etti tabii, bazen emmek için hamle yaptığı oldu ama ona hasta olduğunu hatırlattık ve ikna oldu. hastalığı bittikten sonra da emmek istedi ama biz fırsat vermedik. devam edemedi tabii, fırsatı yakaladık kaçırır mıyız? o vesileyle bıraktık. artık büyüdüğünü, her türlü yemeği yiyebildiğini vs de açıkladık. bırakmasını istememizin en önemli sebeplerinden biri gece uyanmalarıydı. bizim yumurcak sadece emmek için gecenin bir yarısı uyanıverirdi. emmeyi bıraktıktan sonra gece uykusu daha kesintisiz hale geldi. sabaha kadar 4 kez uyanıyorsa 1 kez uyanmaya başladı. onda da su içirdik tekrar uyuttuk.

    - gelelim uykuya. bu da zor bir konu. her ailenin kendine göre bir uygulama şekli var. deniz uzun bir süre annesiyle birlikte uyudu, zira eşim sürekli emzirirdi. biz de yatakları ayırdık. sonra aşağı yukarı 1 yaşa doğru beşiğe yatırmaya başladık. eşim önce emzirirdi, beşiğine koyardı, emzik verirdi yanına, odada kalır, ona görünmeden kitap okurdu. bunu rutin hale getirdik ve çok güzel düzene girdi uyku. (kitabın avantajlarına ayrıca değineceğim.) haziran'da okullar kapandı, biz de memlekete (adana'ya) gittik ve rutin bozuldu. farklı bir evde farklı bir beşikte uyumasını isteyince uyumadı. orada tekrar emerek uyumaya başladı. ve maalesef taa biz hastalığı bahane edip bıraktırıncaya kadar o şekilde devam etti. kısacası bu süreçte de rutin, aynı ev, aynı ortam, aynı hava koşulları (malum adana cehennem gibi), aynı yatak vs çok önemli. (çocuktan çocuğa fark eder ama, tüm çocuklar için geçerlidir diyemem elbette.)
    peki şu anda durum ne? 26 temmuz 2019'dan beri kendi odası ve yatağı var, orada yatıyor. sıra dışı durumlar (hastalık, ateşlenme, kabus görme vs.) haricinde yanında asla yatmayız. sadece zaman zaman sırf keyiften yanımıza alırız, uyuduktan sonra yatağına taşırız. eğer siz de yanınızda yatırıyorsanız ve konu komşu yakın çevre vs. "ay özgüvenli olmaz bak sonra" gibi aptalca sözler sarf ediyorsa aldırmayın çünkü özgüven oluşumunun birden çok koşulu vardır. kendi yatağında yatabilmesi özgüven açısından önemlidir ama inisiyatif tanınmayan, sürekli annesi tarafından yemek yedirilen, karar alma süreçlerinde hiç söz hakkı verilmeyen, sürekli engellenen, tek başına bir şey yapmaya kalktığında izin verilmeyen, en ufak bir tökezlemede ya da düşmede "ay yavrum vah yavrum" diye müdahele edilen bir çocuk sırf kendi yatağında uyuyor diye özgüvenli olmaz. ama belli bir dönemden sonra sizden ayrı uyuyabilmeli, uyumuyorsa bu artık şımarıklıktır.

    - sıra beslenmede. bununla ilgili yazacak pek bir şey yok aslında. el ve kol kasları bir şeyleri tutabilmeye elverişli hale gelir gelmez kaşığı çatalı tutuşturduk eline, kendi kendine yemesini sağladık. döke saça yedi ama hiçbir şekilde müdahale etmedik, yemesini seyrettik, yemekleri de mümkün olduğunca birlikte yedik. gıda sınırlaması yapmadık (alerjik gıdalar hariç). yetişkin gıdalarından vermedik (çikolata, pasta vs özellikle şekerli gıdalar), bunlar anne baba yemeği dedik, o da pek ısrarcı olmadı.
    ama iyice bilinçlenince (2 yaş ve sonrası) biz yerken ona yeme demek çok mantıklı gelmedi. o aşamadan sonra çok katı davranmadık, ara sıra kaliteli yetişkin yiyeceklerinden tüketmesine izin verdik (cips, kola vs değil tabii, çikolata, kurabiye, kek gibi gıdalar ama ev yapımı olanları). bu konuda önemli olanın yasaklamaktansa kontrollü tüketmesini sağlamak olduğunu düşünüyorum ben. şu anda da onu kazandırmaya çalışıyoruz. kendini kontrol edebilme, dürtüsel olan isteklerini erteleyebilme gibi beceriler çok önemli beceriler. bu konuda da kendini kontrol edebilsin istiyoruz. (fena da gitmiyor aslında. gittiğimiz bir lokanta da garsonlardan biri şeker vermek istediğinde "ben şeker yemiyorum" deyip almamıştı.)
    ona özel yemek yapmadık hiçbir zaman, evde ne pişiyorsa onu verdik. doyunca da şunu da bitir bunu da ye diye zorlamadık. yemek yapma süreçlerinde de dahil olmak istiyorsa engel olmadık. çeker sandalyeyi tezgahın önüne, hem soru sorar merakını giderir, hem de ufak tefek işlerde yardımcı olur. (iki buçuk yaşındaydı daha, bir sabah yumurta pişirtmiştim. bayağı bildiğiniz yumurtaları kırdı, çırptı, ben peynir rendeledim, o tavaya döktü, pişince tavayı koydum önüne, tavadaki yumurtayı tabağa koydu spatulayla vs. hafife almayın, yapabiliyorlar.)

    - gelelim tuvalete. bezden kurtulma sürecinde çocuktan gelen sinyalleri iyi takip etmek gerekiyor. kimisi bir buçuk yaş sonrası bırakabilir, kimisi üç yaşı bekler. burada iki nokta önemli: 1- çocuğun tavrı, 2- anne babanın kararlılığı.
    biz yine bir fırsatı değerlendirdik. covid19 süreciyle birlikte eve kapandık ve son bezi kullandıktan sonra dedik ki "deniz bez bitti, şu anda yasak olduğu için dışarı da çıkamıyoruz, tuvalete yapmak zorundasın". sadece bezi bıraktırdığımız gün zorluk yaşadık, sonraki günler yavaş yavaş oturdu bu da.
    dikkat edilmesi gereken nokta, çocuk bezi bıraktıktan sonraki ilk günlerde ona sık sık çişi ve kakayı (ama özellikle çişi) hatırlatmanız gerekiyor. yoksa çocuk unutup salıveriyor. o istemese bile ne yapıp edip lazımlığa ya da tuvalete oturtmanız sürecin rahat geçmesi açısından önemli. kakasını tuvalete yaptıktan sonra ona hoşça kal deme gibi uygulamaları çok aptalca buluyorum. kararlı anne babaların böyle şeylere ihtiyacı olacağını düşünmüyorum. bazı çocuklar düşme korkusundan dolayı tuvaletten hoşlanmayabilir, bu durumda lazımlık çok işe yarıyor. deniz bezi bırakalı 1 ay oldu sanırım. zaman zaman hala ufak tefek kaçırmalar oluyor ama çok nadir artık. büyük oranda bu işi hallettik. hatta kendisi bize söylemeden indiriyor pantolonunu ve iç çamaşırını, oturuyor lazımlığa, işini bitirince de kalkıyor ve üstünü düzeltiyor (34 aylık şu an). bu süreçte çocuğa kızıp onu germemek önemli çünkü tuvaletle gerginliği eşleştirince çocuklar ihtiyacını gidermemeyi, kendini sıkıp çişini kakasını tutmayı tercih edebiliyorlar. bu davranış çok daha ileriki yaşları da etkiliyor. ilkokul 1. sınıfta tuvalet sorunu yaşayan öğrencilerimin en büyük sıkıntısı anne baba tavrıydı. o yüzden hassas bir süreç bu, mümkün olduğunca sakin olun. ara sıra dayanamayıp kızabilirsiniz, bazen dayanamıyor insan ama altına kaçırmalara karşı tavrınız büyük oranda soğukkanlı olmalı. sakin tavrınızın oranı yüksekse o ara sıra attığınız fırçalar bir travmaya sebep olmuyor, rahat olun. (bizde olmadı en azından.)

    - tv vs konularında ne yaptık, onu da yazayım. ilk 2 yıl tv'yi kaldırdık koyduk balkona. hiçbir şekilde tv izlemedi (abartı sanmayın, hiç izlemedi, ekran yüzü görmedi). 3-4 aylıktan itibaren sözel ifadelere çok maruz kaldı. hem konuştuk hem de kitap okuduk. bir süre sonra çocuk kitap bağımlısı oldu (1 yaş sonrası). ben çocuk edebiyatı düşkünü olduğum için ev çocuk kitabı dolu zaten. sürekli bize kitap getirip okuyalım dedi. aynı kitabı defalarca okuttu, çok sıkılsak bile aynı kitabı okuma isteğine hiçbir zaman hayır demedik. son 6-7 aydır tv izliyor (şubat ayında bir hafta hastanede yatmıştı o dönemde çok alıştı), çizgi film izlemeyi, özellikle de bu esnada bir şeyler atıştırmayı çok seviyor. gıda konusunda olduğu gibi bunda da artık yasaklamaktansa kontrollü olmasını sağlamanın iyi olacağını düşündüğümüz için sadece sabahleyin çizgi film izleyebilirsin dedik, istikrarlı davrandık. günün devamında tv neredeyse hiç açılmıyor. hatta bugün gitti kendisi kapattı televizyonu, izlemek istemiyorum dedi.
    bunu yapabilmesini, yani bağımlı hale gelmemesini ilk iki yıllık süreçte tv/tablet/telefon vs cihazlara hiç maruz kalmamasına bağlıyorum ben. böyle bir altyapısı olmadığı için kolaylıkla başından kalkabiliyor. örneğin bir süredir deniz sabah uyanınca eşim tv açıyor ve uyumaya devam ediyor. bir süre sonra ben kalkıyorum, çevrimiçi derslerim oluyor, hadi bakalım benim dersim var diyorum ve hiç itiraz etmeden odadan çıkıyor. (tv bağımlısı bir çocuk olsa evin altını üstüne getirir.) ya da dersim olmasa bile ben uyandığımda mutfağa geçiyorum kahvaltı hazırlamak için, hemen yanıma geliyor, çekiyor sandalyesini tezgahın önüne, tv karşısına mıhlanıp kalmıyor. ve bu büyük ihtimalle ilk iki yılı televizyonsuz geçirmemizden kaynaklanıyor.
    evde veya dışarıda yemek yerken de asla telefon falan koymadık önüne. gerekirse yemeyip, yanımızda oturmayıp mekanın içinde dolanmasına müsaade ettik (keza evde de aynı tutumu sergiledik) ama sırf yesin diye bakışlarını telefona sabitlemedik hiçbir zaman. (doğru da yapmışız, şimdi anlıyoruz.)

    - oyun ve oyuncaklar konusuna değineyim. öncelikle çocuğu oyuncağa boğmadık. aldık tabii almadık demiyorum (neden almayalım ki zaten) ama her istediğini almadık, her oyuncağı almadık, seçici davrandık. bu süreçteki en önemli nokta evde ona zarar vermeyecek her şeyle oynamasına izin verdik. kaşık, çatal, kova, duş başlığı, hortum, bisiklet pompası, anten kablosu, elektrikli süpürge, saç kurutma makinesi, blendır vs aklınıza alet edevat ne geliyorsa oynayabildi onlarla. ve bir noktadan sonra eline geçen her şeyi birbirine monte etmeye başladı. monte edemediklerini bizden yardım alarak yapıştırdı. bu sayede envai çeşit oyuncak üretmeye başladı. aldığımız hiçbir oyuncak kendi yaptığı plastik bir boruya takılmış resim fırçasının yerini tutmadı. hala da öyle. bunun yanı sıra tek başına oynaması risk oluşturabilecek şeyleri biz varken kullanmaya başladı. herhangi bir elektrikli aletin fişini takmayı çok seviyor mesela. ben patates falan doğrarken hemen yanımda o da doğruyor örneğin keskin bir bıçakla. bunları tek başına yapamayacağını çok iyi biliyor ve yapmıyor da gerçekten. (nereden biliyoruz? takip ediyoruz göz ucuyla.) suyla oynamayı çok sever. biz de sadece banyo lavabosunda oynaması şartıyla izin veririz. üstü ıslanacak, yerler ıslanacak falan diye düşünmeyiz. tüm bu koşullar birleşince de oyuncak derdimiz pek olmadı. görüp de istediği şeyi bazen aldık bazen de almadık. almadığımızda da ciddi bir sorun yaşamadık çok şükür.

    - genel anlamda da birkaç noktaya değineyim, yararı olur diye düşünüyorum.

    * onu tehlikeye atmayacak her şeyi yapmasına, onu ilgilendiren her şeyi de onun yapmasına izin verdik. bir eşyayı taşımak, bir yere tırmanmak, bir şeyler doğramak, bardağa süt doldurmak, ellerini sabunlamak, diş fırçalamak (diş macununu çaktırmadan yiyor bazen ama olsun) vs.

    * elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce her şeyi açıklamaya çalıştık. ama bazen de açıklamanın tam tersine olumsuz etkilerini fark edip açıklamadık sadece eyleme geçtik ve kestirip attık. örneğin her tuvalete gidişimizde ağlardı. biz de -birey gibi davranacağız ya modern aileyiz- oturup açıklardık. "bak hemen girip çıkacağız, orada kalmayacağız, geri geleceğiz" vs. çok zor çocuklarla çalışmış yakın bir arkadaşımız ayıktırdı bizi. dedi ki, siz açıklama yolunu seçtikçe çocuğu kaygılandırıyorsunuz. demek ki açıklama yapmalarını gerektirecek kadar önemli bir şey bu" şeklinde algılamasına sebep oluyorsunuz. açıklamayın, ağlasa bile umursamayın, girin işinizi halledin, çıkın. ve ağlama seansları bir süre sonra bitti. yani bazen biz -çocukluğunda ailesi tarafından hiç ciddiye alınmamış- yeni nesil ebeveynler kaş yapacağız derken göz çıkarabiliyoruz. dostumuz bize bunu fark ettirdi.

    * bu dostumuzun fark ettirdiği noktalardan biri de bizim mekanikliğimizdi. yani örneğin ben ısrarla adıyla hitap edilmesi gerektiğini savunuyordum ama o dedi ki davranışlarında ve sözlerinde duygu eksikliği var, fazla mekanik davranıyorsun. oğlum şeklinde hitap et bazen, bazen tut yanına çek şapır şupur öp. duyguyu eksik etme davranışlarından, mekanikleşme dedi. içimizden nasıl geliyorsa öyle davranıyoruz artık, kitabi davranmayı bıraktık.

    * fark ettirdiği başka bir husus da deniz'e karşı bazı davranışlarımızı kendimizden emin bir şekilde yapmıyor oluşumuzdu. dedi ki "nasıl davranırsanız davranın, ne yaparsanız yapın kendinizden emin bir şekilde yapın. bebeği/çocuğu en çok anne babanın kendinden emin olmama hali kaygılandırır. bebek/çocuk bunu sezmemeli. her ne yapıyorsanız (kucağa alma, konuşma, seslenme vs.) kendinizden emin yapın. (burası çokomelli) yaptığınız şey yanlış bile olsa kendinizden emin olun."

    * bir de yine aynı dostumuzun tavsiyesiyle özellikle bebeklik döneminde bebek/çocuk yetiştirmeyle ilgili kitaplar okumayı, instagram sayfası takip etmeyi bıraktık (eşim çok yapardı). bize demişti ki bu arkadaşımız, yapabileceğiniz en iyi şey anam babam usulü yetiştirmektir. biz de temel noktalardaki hassasiyetlerimizi (bağırma çağırma, vurma vs. konularında taviz vermedik tabii ki) koruyarak onun dediği şekilde değiştirdik kendimizi. bu arkadaşımız bizim için büyük şanstı çünkü geldi bizde kaldı ve anlık dönüt verdi. bu sayede bir çeki düzen verdik kendimize.

    * belli bir dönemden sonra bazı gerginlikler yaşamaya başlıyorsunuz kaçınılmaz olarak. büyüyor, gelişiyor, beyni daha seri ve daha bağlantılı çalışmaya başlıyor. dediğinde diretiyor, bir şeyi yapmak istiyor ama o şey tehlike içeriyor, bir şey almak istiyor, gittiğiniz bir yerdeki bir şeyi alıp eve getirmek istiyor vs. tüm bunları aşabilmek ve bu süreci hasarsız bir şekilde atlatabilmek için ihtiyacınız olan birkaç şey var: sabır, istikrar, ortak tutum.
    o bağırıp çağırıp ağlarken siz de gerilirseniz ve bu sürekli tekrarlanırsa, bu tavır -hem sizin tavrınız hem de çocuğunuzun tavrı- tüm buna benzer durumlarda tekrarlanmaya başlıyor. ağlama gerginliğe, gerginlik kaygıya, kaygı güvensizliğe, güvensizlik aranıza mesafeler girmesine sebep oluyor. bu süreçte yapabileceğiniz en iyi şey mümkün olduğunca sakin bir şekilde o durumun sonlanmasını beklemek.
    biz de böyle bir süreç yaşadık. böyle durumlarda benim de kızdığım, öfkelendiğim oluyordu. bazen öyle noktalara geliyordu ki çocuğu ilk gördüğüm kişiye verip kaçasım geliyordu (hocam şunu bi tutar mısın deyip pırrrrr). delirtiyordu beni. sonra covid19 geldi ve evlere kapandık. şimdiye kadar gündüz anneannede kalan çocuk hep bizimle vakit geçirmeye başladı. bir de fark ettik ki her şeyi inanılmaz iyiye gidiyor. meğerse sorunun kaynağı ortak tutummuş. kimlerin ortak tutumu? anne-baba, anne-anneanne ve baba-anneanne tutumlarının ortak olması. çocuk bocalıyormuş meğerse. biz evlere kapandık, çocuk sürekli anne babaya ve anne babanın ortak davranışlarına maruz kalmaya başlayınca hem biz rahat bir nefes aldık hem de o aldı. her şey yerli yerine oturmaya başladı. sorun şuydu:

    anneannesine her şeyi yaptırıyor,
    anneannesine yaptırabildiği şeylerin çoğunu annesine yaptıramıyor,
    anneannesine yaptırabildiği şeylerin hiçbirini bana yaptıramıyor,
    annesine yaptırabildiği şeylerin de belli bir kısmını bana yaptırabiliyor.

    çocuk bu tutarsızlıktan dolayı da ağlıyor, zırlıyor, bağırıp çağırıyor. ben de deliriyorum, kızıyorum, bazen sesimi yükseltiyorum, sesimi yükseltince daha çok ağlıyor, o daha çok ağlayınca ben daha çok kızıyorum vs. korkunç bir kısır döngü. işin kötü yanı bu rutin haline geliyor. (ve bu gibi rutinler tehlikelidir.)
    günleri sürekli birlikte geçirmeye başlayınca ortalık sütliman kesildi. bir de 14 nisan'da babam öldü, onun da çok etkisi oldu. babam öldükten sonra fark ettim ki onunla ilgili zihnimde kalan hemen hemen tüm hatıralar bana kızması, bağırması, beni dövmesi, başkasına kızıp beni azarlaması falan. dedim ki çocuğum beni benim babamı hatırladığım gibi hatırlamamalı. o gün bu gündür gergin anlarda -ki eskiye nazaran çok az oluyor artık- alabildiğine sakinim. bana vuruyor örneğin, diyorum ki eğer seni rahatlatacaksa vurmaya devam et, biraz da bu koluma vur diyorum. ne kadar vurursan vur ben seni çok seviyorum diyorum. öfken geçince yanıma gel de sana neden böyle olması (ya da olmaması) gerektiğini açıklayayım diyorum. bunu dememle -çoğu zaman- gelip sarılması bir oluyor. o güzel gözlerini bana çevirir misin diyorum. bakıyor bana, ben de gerekli açıklamayı yapıyorum, tatlıya bağlıyoruz. (bu davranışların artması ya da azalması anneannesiyle görüşme sıklığımızla doğru orantılı. iki gün art arda onlara gidelim örneğin, hemen o akşam ve ertesi gün çatışmaya başlıyoruz. çünkü orada anneannesi bir dediğini iki etmiyor ama biz yeri geldiğinde hayır diyoruz, olmaz diyoruz, izin vermiyoruz vs. o da çatışmaya sebep oluyor.)

    sona geldik (ama ara sıra eklemeler yaparım ben).

    şunu aklınızın bir köşesine yazın. hata yapmanız kaçınılmaz. ne yaparsanız yapın hata yapacaksınız. siz hatırlamıyor olabilirsiniz ama sizin anne babanız da bir yığın hata yaptı ve bunun sonucunda siz şimdiki siz oldunuz. bazen kızacaksınız, tepki göstereceksiniz, çıkmaza gireceksiniz, ne yapacağınızı şaşıracaksınız, doğru olanı bulamayacaksınız vs. bunların hepsi normal bu süreçte. aşağılamayın, dövmeyin, bağırmayın, topluluk içinde rencide etmeyin, başkalarının sözüyle hareket etmeyin, başka çocuklarla kıyaslamayın... hiçbir zaman hayalinizdeki ebeveyn olamayacaksınız ama hayalinizdeki ebeveyne en yakın ebeveyn olmak elbette sizin elinizde. çözümü yukarıda yazdım: sabır (mümkün olan her ortamda ve mekanda), istikrar (mümkün olduğunca her zaman, taviz vermeden), ortak tutum (mümkün olduğunca çok konuda).

    babam öldükten sonra fark ettiğim en önemli noktalardan biri de geriye kalan tek şeyin hatıralar olduğu. o yüzden ben de hem kendi açımdan hem de onun açısından iyi hatıralar biriktirmeye bakıyorum. gerisi palavra (bence). sevgiler. (mektup gibi oldu:)
42 entry daha