şükela:  tümü | bugün
  • amcası fatih salgar istanbul devlet klasik türk müziği korosu'nun şefidir. türk müziğinde makamlar, usûller, seyir örnekleri üzerine değerli makaleler yazmıştır. boş yere getirmemişler yani koronun başına. babası faruk salgar da klasik türk müziği söyler. efendime söyleyim yengesi berna salgar cumhurbaşkanlığı klasik türk müziği korosu'ndadır. annesi canan salgar bakırköy müzik akademisi'nde solist... vesaire vesaire...

    merve 90 doğumlu. hocası sadun aksüt. tanımayan varsa tanısın. 18 yaşına bastığı gibi trt'ye giriyor. elbette ondan daha deneyimli, yetenekli tanburiler de vardır ama onların arkası bu kadar kalabalık olmayabilir. mustafa keser'i bile 35'inden sonra aldılar. bunu şaka olsun diye demedim. klasik türk müziği için önemli bir isimdir. kim ne derse desin. neyse 3 sene trt'de çalıştıktan sonra da fransa'ya taşınıyor. burada müzikoloji okuyor falan filan...

    savt diye bir grupları var. elif canfeza gündüz vasıtasıyla tanıdım. tanbur, klasik kemençe ve çellodan oluşuyor. taksim geleneğiyle serbest doğaçlamayı harmanlama iddiasındalar. yazının kerteriz noktası burasıdır. doğaçlama hakikaten gizemli bir şey. özgür irade hakkındaki tartışmalarla doğaçlama üzerindeki akıl yürütmeler hemen hemen paraleldir. computer-generated ımprovisation diye bir şey var şimdi. bilmem duydunuz mu. aslında 90'ların başından beri var fakat o zamanları emekleme dönemiydi tabii. bilgisayarların bestecilikte, kompozisyonda falan kullanımı fikrini ilk ortaya atanlardan ve sınayanlardan biri kemal ebcioğlu'dur. fecri ebcioğlu'nun kardeşi. bunu bilen yoktur pek. 50 senedir her sene international computer music conference yapılır. 1984'te ebcioğlu çığır açıcı bir sunum yapmıştır orada: `an expert system for schenkerian synthesis of chorales in the style of j. s. bach.` makalesinin basılı hali bende mevcut. anladığımdan değil, saygımdan aldım. format atmayı bile bilmem. fakat yapay zekaya neyi öğretmeye çalıştığını anladım. bu faslı başka bir yazıya bırakacağım. kemal ebcioğlu çok daha fazlasını hak ediyor. devam edelim. efendim ebcioğlu ve onun gibi bazı çılgınların fikir ve eylemleri ardıllarını daha fazlasını yapmaya zorladı. tabii herkes zorlanmadı; üzerine alınanlar, sorumluluk duyanlar zorlandılar. bakınız türkiyemiz'de pek kimse zorlanmadı mesela. bu zorlanmalar sonucunda işi daha da ileri götürdüler ve bilgisayarlara doğaçlama yapmayı öğrettiler. tabii bir form var. yani bildiğim kadarıyla iki bilgisayar birbirlerinden etkilenerek ve motifsiz bir boşlukta doğaçlamıyor. tıpkı 17. yüzyılda olduğu gibi basso continuo yazılıyor ve bilgisayar bu tema üzerine inşa ediyor kompozisyonunu. bir sürü örneği var internette. dinleyin bakalım ne düşünüyorsunuz? mesele beğenip beğenmemek değil. mesele bilgisayarın kompozisyonunu inşa ederken hangi dataları kullandığıdır. biz insanlar da bilgisayarlar gibi data istifleyerek öğreniriz. peki iyi doğaçlama nedir o zaman? (daha kısa yazmayı öğrenmem lazım. şuraya varabilmek için bin cümle kurdum)

    ingilizce'de bir kelime var: regurgitate. türkçe'de tam karşılığı ne olabilir diye düşündüm ama bulamadım. geviş? neyse bunu ham beyinler için kullanırlar. çok okumuştur, çok dinlemiştir, çok bilmiştir ve bunları papağan gibi tekrar eder. kendisi yorumlayamaz. yorumları bile eski yorumların tekrarıdır. iyi doğaçlama regurgitate olmayan, sindirilmiş bir kompozisyondur. ve çok gariptir doğaçlamanın da her kültürde (eskiden olan bir şey, şimdi çok yok) farklı teamülleri vardır. mesela hint müziğinde karar ses, tek bir sesten oluşur ve üzerine söylenen cümleler bizdeki makamlar gibi çerçeveyle sınırlandırılmıştır. batı müziğinde ise tek bir karar ses yoktur genelde. basso continuo üzerine daha sıkı, dar bir çerçevede ( firm: to hold. ) söz söylenir. 'cantus firmus' diyorlar işte. fakat buna karşılık batı gamlarında inici çıkıcı seyirler yoktur. oysa makamları makam yapan şey bu seyirlerdir. taksim ile raga, layali ile bozlak, kacapi suling ile mugam birbirine benzemez. hepsinin kendine has üslubu, dili, mimiği vardır. merve'nin savt'ta yapmaya çalıştığı şey bu yüzden yenidir. ahmet koç'un bağlamayla another day in paradise çalmasına benzemez. o gülünçtür. şalvarın üstüne frak giymiş bir adamı ne kadar ciddiye alabilirseniz bu müziği de o kadar ciddiye alabilirsiniz. fakat merve başka müziklere karışmaya hiç de müsait olmayan bir çalgıyla (tanbur ile another day in paradise çalındığını düşününce ne demek istediğimi anlarsınız) -üstelik çalgısının kendine has rengi ve kimliğini kaybetmeden- yeni bir şey yapıyor. yeni? denenmemiş değil. bir ton deneyen olmuştur bunu. buradaki yeniliğin ne olduğunu başka zaman yazarım ama kısaca ifade etmeye çalışayım. cihat duman kullanmıştı bu benzetmeyi; çocuk doğurmak elbette geleneksel bir eylemdir; ama doğan çocuk yeni bir çocuktur. lafazanlık etmiyorum. hakikaten öyledir.

    uzun sözün kısası: merve kendine kalan mirası son derece iyi kullanan, halis niyetlerle çalışan, pırıl pırıl bir insana benziyor.
2 entry daha