şükela:  tümü | bugün
97 entry daha
  • hazır the last dance'in sonuna gelmişken bu belgeselin tekrardan hatırlattığı "sirius" ile açılan ama bunun dışında albüme adını veren parça, "old and wise" ve "mammagamma" gibi grubu bilmeyenlerin bile aşina olduğu melodileri içeren the alan parsons project albümü eye in the sky'a bir göz atalım.

    the alan parsons project, tam anlamıyla kült bir grup çünkü çok sağlam bir kitlesi olmasına ve hit denebilecek eserler çıkarmasına rağmen hiçbir zaman ana akım olmamış, biraz progresif rock'a kayan klavye ağırlıklı elektronik bir sound'a sahip olmasının yanı sıra orkestral düzenlemeler kullanmaktan çekinmeyen, kendine has bir proje. projeye adını verenalan parsons, genç yaşta emi plak şirketinde kayıt teknisyeni olarak iş bulmuş, abbey road stüdyolarında çalışmış bir genç. daha kariyerinin başında the beatles'ın let it be kayıtlarına katkıda bulundu, hatta grubun sürpriz çatı konserinin canlı kaydını aldı. çatıda kaydettikleri o performansın ses kaydının iyi alınması için mikrofona geçirmek üzere dükkan dükkan çorap aradığı söylenir. daha sonra paul mccartney'nin wings'inin albümlerinde de çalıştı. 1970'te yolu pink floyd ile kesişti ve atom heart mother albümünde teknisyenlik yaptı ama asıl bilinirliği albüm kaydında bir devrim olan the dark side of the moon için yaptığı çalışmaydı. 1973'te bu albüm sayesinde "en iyi mühendislik" dalında ilk kez grammy'ye aday gösterildi. 1975 ve 1976'da aynı dalda başka bir progresif rock grubu olan ambrosia'nın ilk iki albümüne katkılarından dolayı aday gösterildi. parsons o yıllarda başta pilot olmak üzere birçok sanatçıya prodüktörlük yapmaya başladı. bu sıralar the alan parsons project'in diğer yarısı olan şarkı yazarı eric woolfson ile yolları kesişti. woolfson, 1960'larda piyasaya şarkı yazarı olarak girmişti. 1970'lerin ortalarında ise işin menajerlik kısmına bulaştı. parsons da aslında woolfson'un kendisinin menajeri olmasını istemişti ama ikili müzikal olarak çok iyi anlaştıklarını farkedince the alan parsons project kuruldu. woolfson, menajer olarak daha geri planda kalmak için adını projeye vermese de müzikal olarak ciddi bir katkıda bulunuyordu. projede ağırlıklı olarak woolfson olsa da iki isim beraber şarkı yazıyordu. woolfson bu şarkıları hem söyleyip hem çalarak demo olarak kaydediyordu. parsons da şarkıların düzenlemelerini yaparak hangi müzisyenlerin ve vokalistlerin bu şarkıları çalması ve söylemesi gerektiğine karar verirken klavyelerin de çoğunu kendi kaydediyordu.

    grup, 1976'da tales of mystery and imagination ile müzik kariyerine prog rockçıları mest ederek başladı ve birçok hayranı tarafından en iyi albümleri olarak adlandırılan ikinci albümleri i robot sonrası yavaş yavaş daha kolay anlaşılabilir şarkılar kaydetmeye başladılar. 1982'e geldiğimizde grubun altıncı albümü olan eye in the sky'ı bir pop rock albümü olarak tanımlayabiliriz. ama progresif dokunuşlar yok değil. hatta albümün ilk yarısı bence progresif rock denilebilecek, kaliteli bir konsept albümü. aşağıda şarkılardan bahsederken biraz daha detaylı anlatacağım ama albüme adını veren "gökteki göz" teması albümün ilk yarısındaki şarkılarda sosyal yaşantılarında, özellikle de konu aşk olunca, başkalarını gözleyen veya kendilerini gözlenmiş hisseden insanları anlatıyor gibi. kapaktaki horus'un gözü ile bu gözlem teması pekişmekte. müzikal olarak da ilk bölümdeki şarkıların sunduğu hava birbirlerine çok yakın. hepsi duygusal olarak çok güçlü şarkılar. albümün ikinci yarısı ise daha çok radyo hiti olmaları için kaydedilmiş, tematik olarak birbirinden kopuk şarkılar içermekte. albümün kadrosuna da bir değinelim. daha önce the alan parsons project'te çalmış isimler bu albümde yer almakta. gitarda pilot üyesi, ayrıyetten kate bush'la çalışmış ian bairnson var. kendisinin bu albümdeki performansı çok sağlam. bas gitarda bairnson'un kankası david paton bulunmakta ki bir şarkıda vokal de yapıyor. paton'ın bu albümden sonra bir başka progresif rock efsanesi camel'a geçtiğini belirtmek gerek. davulda da yine kate bush ekibinden stuart elliott var. albümün en önemli isimlerinden biri de orkestral düzenlemeleri yapan andrew powell. birbirleriyle uzun yıllar çalışmış bu müzisyenlerin bu uyumu tüm albüm boyunca çok bariz.

    sirius, müzik tarihinin en iyi introlarından biri dersek kaç kişi itiraz edebilir ki? şarkının temelinde bir synth loop'u var. bu loop nedir diye bir araştırdım. parsons, fairlight cmi adlı 1979 tarihinde icat edilen bir aletten clavinet sesini ayarlayarak bu melodiyi ortaya çıkarmış. daha doğrusu klavyeci haydn bendall'ın çaldığı bir temayı alıp bildiğimiz hale getirmiş. üstüne hiçbir şey eklenmese bile insanın bir süre etkisinden çıkamayacağı hipnotik bir melodi bu. ama elbette parsons, bu loop'u adım adım zenginleştirmiş. once alttan sakin bir davul kicki verilmiş, sonra power chordlar girmiş, sonra daha da fazla synth eklenmiş ve de çok çok sevdiğim orkestra ile güçlendirilmiş. orkestra, güzel olmasına rağmen biraz donuk bir havası olan ana loop'a bir kişilik katıyor. şarkının duygusuz bir elektro müzik eseri olması yerine insanın kalbine dokunmasını sağlayan başka bir şey de her noktasının doğru basıldığı kısa gitar solosu. hoş bir davul atağı sonrası palm muted şeklinde devamlı çalınan akorlar da çok gaz ki zaten şarkı bitiminde bütün enstrümanların sesi usulca kısılırken ritim gitar tek başına kalarak bir sonraki şarkı olan "eye in the sky"'a çok muazzam bir geçiş sağlanıyor. zaten aslında bu şarkı, "eye in the sky"a fiyakalı bir intro olsun diye yazılmış. keza adini bir takım yıldızdan alması "gökteki göz" teması ile ilintili. ancak introsu olduğu "eye in the sky"ın ününü geçtiğini rahatça iddia edebiliriz. sonuçta birçok insan bu şarkıyı chicago bulls'un sahaya çıkış şarkısı olarak tanıyor. peki bu nasıl gerçekleşti? takımın anonsçusu tommy edwards, bir gün sinemada filmin başlamasını beklerken salonda "sirius" çalındı. edwards, aslında şarkıyı daha önce duymuştu ama ilk kez film beklerken, belki de sıkıntıdan, şarkıyı gerçek anlamda dinledi ve de bunu giriş müziği olarak kullanmaya karar verdi. edwards, 1977'den beri farklı farklı giriş müzikleri kullanmıştı ama sinemaya gittiği o günün ertesi plağı alıp, bu şarkının üstüne anons yaptığında yıllardır aradığı anons müziğinin bu olduğuna kanaat getirdi. 1984'te sirius ilk kez chicago bulls maçları öncesi tanıtım müziği olarak kullanıldı. aynı sene michael jordan'ın da ilk senesiydi. bu nedenle şarkı sadece bulls'la değil jordan'la da özdeşleşti ki kendisinin de bu şarkıyı çok sevdiği iddia ediliyor. gerçi alan parsons bir gün bir partide jordan ile tanışmış ve "sizi sahaya uğurlayan şarkıyı yazan kişiyim" diye kendini tanıtmış, jordan ise "memnun oldum adamım" demiş ve başka tepki vermemiş. ya o sırada anlamamış ya da sallamamış. alan parsons, şarkının bulls tarafından kullanıldığını daha sonradan farketse de herhalde iyi bir telif kazanmıştır. o zaman kazanmasa bile şarkının the last dance belgeselinde kullanımı için iyi bir ücret aldığı biliniyor. helali hoş olsun.

    sirius'un hemen ardından başlayan albüme adını veren şarkı büyük ölçüde bir eric woolfson eseri, şarkıyı da kendi söylüyor zaten. şarkıyı yazarken woolfson'un aklında insanlığı izleyenbüyük birader varmış. bunu da özellikle tetikleyen şey, bir gün las vegas'a gittiğinde kumar oynayanların hile yapmasını engellemek için her yere konulan kameraları farketmesi. ama bu "eye in the sky" teması sosyal içerikli bir anlamda değil, doğrudan bir aşk şarkısı içinde kullanılmış. yani sevgilisi tarafından ihanete uğramış birine "gözlerim üstünde, aklını bile okuyorum" diyen bir sevgiliyi dinliyoruz. isteyen bu sözleri "kendinden bir şey saklayan vatandaşlarına gözdağı veren devlet" ya da "günahlarını gizlemeye çalışan kullarına seslenen tanrı" gibi de okuyabilir (ki bir sonraki şarkı ile düşündüğünde sosyal içerikli olma ihtimali ciddi şekilde artıyor) ama woolfson'un yumuşak vokali nedeniyle şarkı "ben bir aşk şarkısıyım" diye bağırmakta. sadece vokal de değil, tüm şarkı yumuşacık. gitarlar ve tuşlular oldukça sakin. chris rainbow'un geri vokalleri nakaratları daha da güçlendiriyor. bairnson, bu şarkının sonunda da bir solo patlatmış ama sirius'taki solosu güçlüyken buradaki oldukça dingin. şarkının orasında burasında dinleyiciyi coşturan şeyler olmayıp oldukça sade düzenlenmiş ama hiçbir zaman bayık hissettirmeyen, dinlemekten sıkılınmayacak, günümüzde artık eskimiş gelen dönemin elektronik sound'unun karşısında duran tertemiz bir pop rock şarkısı yaratmışlar. şarkı, hak ettiği başarıyı da buldu. grubun abd'de ilk 10'a giren tek single'ı bu eser. üçüncü sıraya kadar çıkmış. grubun progresif ve elektronik yanını çok yansıtmasa da duygusal ve catchy yanını çok iyi temsil ediyor.

    children of the moon, vokallerini projenin değişmez isimlerinden david paton'ın yaptığı, müzikal olarak "eye in the sky"'ın havasını devam ettirmekle birlikte içerdiği orkestral öğeler ile zaman zaman klasik müziğe yaklaşırken, gitar solosunun çaldığı bölümde pop rock'tan rock'a geçiş yapıyor. konu olarak "gökteki göz" temasını devam ettiriyor. karakterlerimiz "güneşten ve gökten saklanıyor" (en son tekrarda sadece "gökten saklandığını" duymaktayız). bu da bir önceki şarkıdaki her şeyi gören gökteki göz ile doğrudan bağlantılı. ayrıca önceki şarkıda "i am the maker of rules, dealing with fools, i can cheat you blind" derken bu şarkıda "we let the madman write golden rules" ve "children of the moon are blinded by the light in their eyes" diyor. yani bir önceki şarkı her kuralı yazan ve baktığını kör eden "göz"ün ağzından yazılmış iken bu şarkı o "göz"ü eleştiren ve ondan kaçmaya çalışan halkı anlatıyor. bu şarkıda göz/gök/güneş eş anlamlı kullanılmış. bunu ve albümün kapağındaki eye of horus'u düşündüğümüzde şarkının ana konusunun mısır mitolojisindeki güneş kral ra olabileceğini akla geliyor. şarkı içinde geçen "şafağın tapınağı", "hacı", "mihrap" ve "kurban" gibi motifler de şarkının konusunun eski mısır'da geçtiğini düşündürmekte. bir yanda her şeyi kontrol eden güneş tanrı, diğer yanda ona karşı gelen ay çocukları. işte biraz da konudaki bu epiklik nedeniyle şarkının içerdiği orkestral düzenleme çok yakışıyor. koro vokaller de görkemli ve klavyeden geliyor gibi duyulsa da gerçek bir koro kullanılmış. nasıl sirius'ta palm muted gitar mikste tek başına bırakılıp sonraki şarkıya tertemiz bir geçiş sağlanmışsa, burada da koro vokaller tek başına bırakılıp sonraki şarkıya çok hoş bir geçiş var.

    "children of the moon" ya da "moonchild"ın diğer bir anlamı da aslında yengeç burcuna mensup insanlar. sıradaki şarkı ise gemini yani ikizler. şarkı listesinde bir adım ileri giderken zodyak listesinde bir adım geri gittik. gemini, chris rainbow'un yumuşak vokali ile başlıyor ve bir vokal şov olarak devam ediyor. artık sonlara doğru vokal harmonilerinin içiçe geçtiği ve sözlerin birbirine dolandığı yerler tatlı bir sarhoşluk hissi vermekte. tüm bu vokalleri rainbow kaydetmiş. kıtalardaki üst üste tekrar edilen eylemler de hipnotik bir etki vermekte. bu eylerimlerin ilkinin "watching" olması "eye in the sky" temasına bir gönderme olabilir. ama şarkı, yollarının ayrı düşmesine rağmen hala diğerinin kendisinin ruh ikizi olduğunu hisseden birini anlatıyor. müzikal olarak çok ufak dokunuşlar olsa da tamamen bir vokal şov olarak görülmesi gerekiyor. iki dakikalık uzunluğu ile hoş bir mola olarak adlandırılabilir.

    albümün en baba şarkılarından biri silence and i. daha önce ismen duysam da hiç dinlemediğim grubu bu şarkı ile tanıdığım için yeri çok ayrıdır. aslında rock ya da progresif müzik ile hiç arası olmayan bir alman arkadaşımın önerisiyle dinlemiştim ki bu anektod grubun almanya'da ciddi bir popülerliği olduğunu gösteriyor. "silence and i" grubun romantizminin ve epikliğinin kesiştiği, çok özel bir eser. sözler, içine kapanıklığı ve naifliği çok iyi anlatıyor. ilk kıtada kahramanımızın bir çığlık atsa rahatlayabileceğini bilmesine rağmen bunu yapamamasını dinliyoruz. ikinci kıtada çocukluğuna dönüyor ve herkesin güldüğü bir ortamda çekinip kendi algılarını kapattığı bir günü anlatıyor. üçüncü kıtada kahramanın kimsesizlikten ağaçtan düşen yaprağın sesini ve etrafındaki yankıları duymasına şahit oluyoruz. nakaratta da kahramanımız yalnızlık ile bir elmanın iki yarısı olduğunu ve bir yolunu bulup yaşamaya devam etmesi gerektiğini söyleyerek konuları toparlıyor. şarkının geneli bu hüznü yansıtacak bir şekilde bestelenmiş. albümün en orkestral şarkısı olduğu kesin. bu düzenleme, orkestral düzenlemeyi yapan andrew powell'ın çaldığı piyano ile birleşince tadından yenmez bir hale gelmiş. özellikle ikinci nakarattan sonra davulların girmesi ile başlayan kemanların birbirleri ile atışmaları müzikal olarak çok doyurucu. şarkı iki buçuk dakika ilerledikten sonra bir anda bambaşka bir havaya dönmekte. kabul etmek gerekir ki bu değişim ile gelen pasaj, konu ile çok alakası olmayan bir havada çünkü bu bölümde şarkıdaki hüzün bir anda kayboluyor. belki de karakterin içinin aslında ne kadar renkli olduğunu göstermek için böyle bir tercih yapıldı, bilinmez. ama müzikal olarak dopdolu. eğlenceli bir bolero havası ile bir film müziği görkemi ve ciddiyeti içinde bir hava arasında masa tenisi topu gibi gidip gelmekte. 4:13'te başlayan gitar solosu pek uzun değil ama albümün en güzel solosu. bu solodan sonra tekrardan baştaki hüzünlü melodiye dönüyoruz. yani gerçeklerden kaçılmıyor. son bir tekrar sonrası şarkı biterken gitarist bairnson, genel olarak şarkının ana vokal melodisini çaldığı ama ufak dokunuşlar da yaptığı bir ikinci soloyu şarkının en sonuna yerleştirmiş. şarkıyı eye of the sky'da olduğu gibi eric woolfson söylemiş ki kendisinin vokalindeki yumuşaklık bu şarkı gibi hüznü yansıtan şarkılarda beste ile çok uyumlu. bu şarkının hemen ardından bir şey dinlemek zor olduğu için çok doğru bir tercih olarak albümün ilk yüzünü bu eser kapatmakta.

    benim için albümün ilk tarafı gerçekten kusursuz. ikinci yarısı ise ilk yarının seviyesine maalesef ulaşamıyor çünkü birbiri ile daha az teması olan, biraz daha piyasa (ama hala kaliteli) pop rock şarkıları burada biriktirilmiş gibi. you're gonna get your fingers burned, oldukça eğlenceli, temposunu hiç düşürmeyen, düz bir pop rock şarkısı. büyük ölçüde alan parsons tarafından yazılmış şarkı, grubun değişmez vokalistlerinden larry zakatek tarafından yorumlanmakta. kendisinin sesi bu tarz daha pop şarkılara çok iyi gidiyor. bir de aralara attığı michael jacksonvari ufak çığlıklar tatlı. nakaratlarda kendisinin vokali geri vokallerle daha da güçlendirilmiş. onun dışında müzikal olarak sürprizli bir eser değil. 80'lerin keyboard dokunuşlu pop rock sound'undan uzaklaşmamakta. bairnson yine çok hoş bir elektro gitar solosu atmış. pozitif bir eser. kanada'da da single olarak yayınlanmış. mantıklı.

    albüme vokallerini elmer gantry'nin yaptığı psychobabble ile devam ediyoruz. kendine has, biraz uzakdoğu kokan bir rifi var, bütün şarkı boyunca da onun ekmegini yiyorlar. zaten direkt onunla başlanıyor ve ana vokal melodisi bu rifin üstüne söyleniyor. nakaratta da psychobabble kelimeleri sonrası flüt efekti verilmiş bir synth bu melodiyi çalıyor. bu kadar tekrar sağ olsun, şarkının akılda kalıcılığı yüksek. bir de albümde bas gitarın en öne çıktığı şarkı diyebiliriz. bu da şarkıyı daha funky bir hale sokuyor. genel olarak sevilen bir eser olsa da ben çok yaratıcı bir eser olduğunu sanmıyorum. iyi ilerleyen, bir önceki şarkı gibi düz bir pop rock şarkısı. gerçi içinde bir ters köşe var. şarkının sonlarına doğru yer alan enstrümantal kısımda bir anda kemanlar çok dramatik bir performans sergilemeye başlıyor. bana the beatles'ın a day in the life'ını andırmıştı ama burayı yazarken parsons'ın aklında psycho filminin ana teması varmış. herhalde isimden çağrışım yapmış. şarkının sözleri de çok güçlü değil. yani sonuç olarak güzel bir melodi fikri üstüne kurulsa da ortaya çıkanın zayıf kaldığı bir eser.

    albümün ikinci enstrümantal şarkısı mammagamma tam seksenler şarkısı. bir giorgio moroder havası hissediliyor. şarkı çalarken gözümün önüne direkt 80'ler yeşilçam filmi disko sahnesi geliyor; arka planda nuri alço kötü planlarını gerceklestirmeye çalışacak gibi. bu cümleyi yazdıktan sonra dayanamayıp internete baktım ve bir 80'ler klasiği olan bu ikiliye dikkat filminde banu alkan'ın sahilde salındığı bir sahnenin üstüne yapıştırılmış olduğunu gördüm. tam hayal ettiğim gibi değil ama olsun. aslen bir enstrümantal loop olduğu için sirius'u andırıyor, ki aynı fairlight synth kullanılmış ama hava olarak çok farklı. sirius daha görkemli bir parça iken bu daha elektronik ve dans ettirmek üzerine kurulmuş bir eser gibi geliyor. buna rağmen şarkı ortasında orkestral bir pasaj oldukça belirgin bir şekilde şarkıya dahil oluyor ve bunu bir key change takip ediyor. bu numara bir noktadan sonra durağanlaşır gibi olan şarkıyı ilginç hale getirmiş. yine de biraz fazla tekrar var denebilir ama melodi güzel olunca çok da sıkıntı olmuyor.

    larry zakatek'in söylediği step by step ile albümün ikinci yarısındaki pop rock havaya geri dönüyoruz. "you're gonna get your fingers burned" ve "psychobabble" ile kıyaslandığımda daha başarılı bir şarkı olduğunu düşünüyorum. bir kere çok tatlı bir akustik gitar (ya da clean elektro gitar, tam emin olamadım şimdi) solosu var. şarkının çok rahat, gevşemiş havası ile çok uyumlu. kulak tırmalayan hiçbir şey yok. zakatek'in vokali de benzer dinginlikte. şarkı sözlerine baktığımızda bir önceki albüm olan the turn of a friendly card'dan kalan kumar/bahis temalarına bir geri dönüş görmekteyiz. şarkı bir türlü şanstan yana yüzü gülmeyen ama bir şekilde yirtacagina inanan bir adamın ağzından yazılmış. albümde genel olarak olduğu gibi burada da başarılı bir geri vokal düzenlemesi var. "filler" olarak tabir edeceğimiz bir eser olduğu bariz ama eli yüzü düzgün olanlardan.

    albümü old and wise ile kapıyoruz. grubun bizim memlekette en popüler şarkılarından biri. belki de birincisi. en son demir demirkan'ın ekşi'deki soru cevap başlığında övüldüğünü görmüştüm. umarım daha bile geniş bir kitleye tanıtılmıştır çünkü çok kaliteli bir ballad. orkestral düzenlemesi çok başarılı. üstüne de piyano eklenmiş. bu yönden "silence and i" ile benzeşmekte. ama orada şarkıyı söyleyen eric woolfson, burada piyano çalmayı tercih etmiş. daha doğrusu bunun da vokalini yapmak istemiş lakin alan parsons, colin blunstone'un vokal yapmasını uygun görmüş. şarkıyı dinleyince de bunun ne kadar doğru bir seçim olduğunu görüyoruz. blunstone, 60'ların meşhurumsu gruplarından the zombies'in vokalisti. yani albümdeki vokalistlerin en prestijlisi. herhalde en iyi vokal performansı da ondan gelmekte. tertemiz. kendisi de the zombies konserlerinde bu şarkıyı yorumlamaya devam etmekte. stüdyoda da kendi versiyonunu kaydetmiş. sözleri çok anlamlı. yavaş yavaş ölüme doğru ilerleyen bir adamın geçmişteki bütün kavgaları, tatsızlıkları görmezden geldiğini dinliyoruz. en sevdiğim mısrası şu olsa gerek: "ve bir gün, evvel zaman içinde, seni tanıyıp tanımadığımı sorduklarında, gülüp senin bir arkadaşım olduğunu söylerdim". çok sade ve güzel. tüm olanlara, yasananlara rağmen ömrüm sonunda ağızdan çıkan şey "arkadaşlık". şarkının en sonunda king crimson'dan tanıdığımız mel collins, çok usta işi bir saksofon solosu ile woolfson'dan da, blunstone'dan da, orkestradan da rol çalıyor ve şarkıya çok etkileyici bir final yaşatıyor. böylece hem "silence and i" hem de "old and wise" albümün iki yüzünü de çok duygusal ve müzikal olarak doyurucu bir biçimde kapıyor.

    albüm, amerika'da platin plak aldı ve 7. sıraya kadar çıkarak grubun amerika'daki en başarılı albümü oldu. ilginç bir şekilde ingiltere'de sadece 27. sıraya kadar çıktı ve i robot ve bu albümü takip edecek ammonia avenue'nün gerisinde kaldı. yıllar içinde albüm popülerliğinden çok şey kaybetmedi. youtube'a girince bu albümden birçok şarkının cover'ını bulmak çok kolay. öte yandan daft punk, 2pac, p diddy, fat joe, b.o.b gibi elektronik/hip-hop sanatçılarının bu albümden şarkıları sample olarak kullandığını görüyoruz. etki alanı geniş bir albüm. bence the alan parsons project'e giriş yapmak isteyenler için ideal bir albüm. grubun her yüzünden biraz biraz var. bence ilk yüzü neredeyse kusursuz 5/5'lik. ikinci yüzü ise daha standart şarkılardan oluştuğu için 3/5'lik. işte bu nedenle:

    4/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: eye in the sky, you're gonna get your fingers burned, old and wise
9 entry daha