şükela:  tümü | bugün
710 entry daha
  • buraya iki kadının yazılarını bırakıyorum.

    kadın-erkek ilişkilerinin büyük bir çoğunluğu, taraflardan birinin “kaygılı” bir diğerinin ise “kaçınmacı” olduğu bir ortamda yaşanıyor. yani bir taraf sorun tespit ettiğinde kaçma eğiliminde olurken diğer taraf saldırıya geçmeyi tercih ediyor. taraflardan birinin kaçma davranışı diğerinin saldırı halini tetiklerken, benzer şekilde saldırı hali de karşı tarafın daha çok kaçması ile sonuçlanıyor. birbirini ateşleyen bu davranış kalıpları, nihayetinde bir kısır döngüyü beraberinde getiriyor. sonuç ise genellikle aynı: “sevseydin gitmezdin” ile “sevseydin bu kadar üstüme gelmezdin”in kesişim kümesinde “beni hiç anlamıyorsun” yer alıyor. aslında bu durumu, yalnızca kadın-erkek ilişkileriyle sınırlandırmak hatalı olur. insan ilişkilerinde iletişim kazaları nedeniyle yaşanan pek çok problem, özünde benzer korkularımız ve bu korkularla başa çıkmak için verdiğimiz farklı tepkilerin anlaşılamıyor olmasından, hatta çoğu zaman kendi kendimizi anlamakta da yetersiz kalmamızdan kaynaklanıyor.

    psikoloji literatüründe bu konu, bağlanma stilleri çerçevesinde ele alınıyor. ancak bağlanma stillerine geçmeden evvel, öncelikle nesne ilişkileri kuramından bahsetmekte fayda var. nesne ilişkileri kuramcıları; çocukluk döneminde hayatımızda önemli yer kaplayan “nesnelerle” yani anne-baba gibi bakıcı rolündeki karakterler ve bu karakterlerin bizim bilinçaltımızdaki yansımalarıyla kurduğumuz ilişkilerle ilgilenir.

    “bu kurama göre, bebekler bakıcılarıyla gerçek kişiler olarak değil, nesne olarak ilişki kurarlar ve bu ilişkinin kalitesi (nazik, öfkeli, yumuşak, reddedici, uzak, sürekli ve değişken oluşu) çocuğun kendisi ve dünya hakkındaki fikirlerini biçimlendirir.” (morris, 2002, s. 223)

    “çocuğun anne ve baba imgelerini içselleştirme tarzı, gelecekte bir ilişkiye girdiğinde, karşısındaki kişiyi ne gözle göreceğinin temelini oluşturur. başka bir deyişle, çocukların anne babalarına duyduğu bağlılık, yetişkin olduklarında başkalarıyla anlamlı ilişkiler kurma becerilerini etkiler.” (burger, 2006, s. 466)

    aralarında john bowlby ve mary ainsworth’un bulunduğu kimi psikologlar bağlanma kuramı kapsamında, çocuklarla ebeveynlerinin ilişkilerini inceleyerek bu ilişki stillerini üç sınıfa ayırıyorlar: güvenli ilişki, kaygılı-kararsız ilişki ve kaçınmacı ilişki (burger, 2006). bu ilişki türlerinin temelinde annenin çocuğuna karşı duyarlı ya da duyarsız olması ve çocuğun da bu davranışa verdiği tepkinin doğası yatıyor. annenin çocuğunun ihtiyaçlarına karşı duyarlı olduğu ve ona fiziksel olarak olmasa da her zaman yanında olduğunu hissettirdiği durumda, çocukla anne arasında “güvenli ilişki” kurulduğu görülüyor. annenin çocuğunun ihtiyaçlarına karşı duyarsız olduğu durumda ise çocuk iki tür tepki geliştirebiliyor. bu durumla başa çıkabilmek için ya fazlasıyla kaygılanıyor ve ağlıyor, anneden başkasının kendisini rahatlatmasına olanak tanımıyor ya da bu duruma anneden uzaklaşarak ve donuklaşarak tepki veriyor.

    çocuklukta anne ile kurulan ilişkiye değinerek bahsedilen bu durumların bize bugün de çok tanıdık geliyor olmasının nedeni, ilişki anlayışına dair öğrendiklerimizi ve olaylara tepki verme şeklimizi yetişkinliğimize de taşımış olmamızdır. aramızda ilişki kurduğu bireye güvenli bağlananlar olduğu kadar, sorunlarla karşılaştığında kaygılanıp gözyaşlarına boğulanlar ve “yapışanlar” ya da bizi hayrete düşürecek kadar mesafeli, donuk tepkiler verenler var. ancak bunun bizim kaderimiz değil yalnızca ilişkideki baskın stilimiz olduğunu, üzerine eğilip çalıştığımızda değiştirilebileceğini, aksi halde yanlış davranış kalıplarımızı yüklediğimiz ebeveynlerimizin çocukları olmaktan çıkıp bir yetişkine dönüşemeyeceğimizi kabul etmek gerekiyor. yani “ben kimseye bağlanamam” diyen bir kaçınmacı veya “insanlarla çok yakın olmak istiyorum ve bu isteğim karşımdaki kişilerin korkup kaçmasına neden oluyor” diyen bir kaygılıdan; bağlanmanın ya da terk edilmenin bizi çok da kaygılandırmadığı güvenli bir alana taşınmak uzman yardımıyla ve iç görü ile mümkündür.

    kimi zaman hayata karşı çok iyimser bir tutum içine giriyoruz ve yanımızdaki insanların da bizimle aynı duyguları paylaşmasını arzuluyoruz. onlara içimizi tamamen açmak, onlarla gizli bir köşe kalmaksızın tüm duygularımızı paylaşmak istiyoruz. kimi zamansa bu durum bizi dehşete düşürüyor ve kabuğumuza çekiliyoruz. iyimserliği paylaşma ve içini tamamen açma arzusu ile bundan duyulan korku arasındaki çelişkiyi biz kendi içimizde dahi yaşamaktayız. durum böyleyken, bizim dışımızdaki bir varlıkla, bizden farklı bir geçmişi yaşamış ve kendi çelişkileriyle baş etmeye çalışan bir insanla hiç sorun yaşamama isteğimiz, kabul edelim ki çocukluğumuzun hoşlanmadığı şeyleri görmemek için gözlerini kapatan yanını anımsatıyor. yani, korkunç olan içimizdeki bu insani dalgalanmalar değil ama “korkunç olan, kendi kendine bile hoşgörülü davranmakta güçlük çekerken, kalkıp bir başkasını olmadık ölçüde ülküselleştirebilmek…” (de botton, 2010, s. 20)

    yazar: seval dönmez kaynak link

    ...

    “ben biraz mükemmeliyetçiyimdir.”

    bu cümleyi çoğumuz duymuş, hatta söylemişizdir. mükemmeliyetçilik, çoğu zaman olumlu bir özellik olarak algılanır. peki gerçekten öyle midir?

    herkes en iyiyi istiyor. en güzel, en yakışıklı, en başarılı, en bilgili, en zeki olmak istiyoruz. reklamlar hep “en iyiyi” vaat ediyor, sosyal medyada bile bir şekilde kendimizin en iyi hâlini sunarak bir çeşit rekabet içerisine giriyor, kendi hayatlarımızı bir başkasınınkiyle kıyaslıyoruz. peki, hepimizin, aynı anda “en iyi’” olması mümkün mü?

    aslında kişinin kendine yüksek hedefler koymasında bir sorun yok, bu hedefler ulaşılabilir olduğu sürece! burada belki de kritik nokta, bu hedeflerin ulaşılabilirliği ve kişinin bu hedeflere ulaşamaması durumunda ortaya çıkan duyguların ne olduğu ve onlarla nasıl başa çıktığıdır.

    mükemmeliyetçi kişi, kendine, kapasitesinin çok üstünde, ulaşmasının çok zor olduğu hedefler koyabilir. iyi hissetmek için “en iyiyi başarmak” zorunda olduğunu düşünebilir. hata toleransı düşüktür. kendini, bir zaferin tadını çıkaramadan hep bir sonraki hedefe doğru koştuğu bir yarış içerisinde hissedebilir. durup dinlenmeye, iyi hissetmeye, ihtiyaçlarını karşılamaya zaman bulamayabilir. başarılarından çok başarısızlıklarına odaklanabilir. kendini ve yaşamını bir kusursuzluk idealine hapsedebilir. en iyiye ulaşmayı bekler, o gün geldiğinde mutlu ve huzurlu olmayı hak edebileceğini düşünür, ancak o gün bir türlü gelmez.

    çoğu mükemmeliyetçi, bu özelliği başarıya götüren bir etken olarak görür. ancak mükemmeliyetçi olan kişi, hata toleransı düşük olduğundan, yaratıcılığını ve potansiyelini tam anlamıyla ortaya koymakta zorlanır. yaratıcılığımızın en fazla olduğu zamanlar, kendimizi rahat ve özgür hissettiğimiz zamanlardır, öyle değil mi? ayrıca, mükemmeliyetçi, eyleme geçmekte de zorlanabilir. yapacağı işin kusursuz olması gerektiğini düşündüğünden o hedef kişinin gözünde dağ gibi büyür ve işe başlamak onun için çok zor olabilir. bazı eylemsizliklerin altında “kusursuzu başarmalıyım” düşüncesi yatmaktadır. “en iyi olmayacaksam bu işi yapmamın bir anlamı yok,” diye düşünebilirler. bunlar kişide kaygı yaratır. kaygı çok yükseldiği durumda performansı da olumsuz etkilemektedir.

    mükemmeliyetçi kişiler, anksiyete ve depresyona daha meyillidir ve stres düzeyleri daha yüksektir. kendilerini acımasızca eleştirebilir, suçluluk ve utanç duygularını daha fazla hissedebilirler.

    burada en büyük yanılgı, kişinin değer görmek ve sevilmek için en iyiyi başarmak ya da en iyiye sahip olmak zorunda olduğunu düşünmesidir. bu durum, kişinin büyüdüğü aile ortamı içerisinde hatalarına tolerans gösterilmemesinden ya da daha kötüsü, koşullu sevgi ortamında büyümüş olmasından kaynaklanmış olabilir.

    koşullu sevgi nedir? kişiye gösterilen sevginin koşullara (çoğunlukla da performansa) bağlı olmasıdır. çocuk, ebeveyni tarafından her koşulda sevildiğini hissederse, yani hatalarına tolerans gösterilebilirse, eksileri de, aynı artılar gibi, hayatın bir parçası olarak görebilmeyi öğrenebilirse, hata yaptığında da kendine karşı daha şefkatli olabilir. bir çocuğa koşulsuz sevgi göstermek, onun yaptığı her davranışı onaylayacağımız anlamına gelmez. ona yol gösteren şefkatli bir rehber olabilmek gerekir. bunu bir örnekle açıklayalım: çocuğu sınavdan 100 üzerinden 90 aldığında, onu tebrik etmek yerine, ilk olarak 10 puanın nereden gittiğini soran ve onu sadece eleştiren bir ebeveyn düşünelim. çocuğun hayatı hep o giden 10 puanı arayarak geçebilir! ebeveynin eleştirel sesi, çocuğun içinde acımasız bir iç konuşma olarak yankısını sürdürebilir.

    iyi olmayı hepimiz isteriz. ancak mutlu ve huzurlu bir hayat için “mükemmel” olmak zorunda değiliz. hepimizin yetersiz kaldığı noktalar var. bu yetersizliklerin hepsiyle de bütün cephelerde savaşmamız gerekmiyor.

    mükemmeliyetçinin en büyük paradoksu, kusursuzun hiçbir zaman var olmadığı gerçeğidir. her zaman bizden daha güzel, daha çalışkan, daha zeki birileri olacaktır. her zaman daha iyisi vardır, arayışın sonu yoktur. kimseyle yarışmak, kimseye yetişmek ve kusursuz olmak zorunda değiliz aslında. kendimizin iyi bir versiyonuyla mutlu olabiliriz. iyiyi hedefleyebiliriz, ama ulaşamadığımızda suçluluk hissetmek ve utanç duymak zorunda değiliz.

    hepimiz sevilmeyi hak ediyoruz. koşulsuz sevgiyi kendimize verebilirsek, kendimize –en çok da– başarısızlıklarımızda şefkat gösterebilmeyi öğrenebilirsek, daha huzurlu bir yaşamın kapılarını kendimize açabiliriz.

    mükemmel olmasak bile.

    yazar: merve tarhan kaynak link
137 entry daha