şükela:  tümü | bugün
319 entry daha
  • (nickelyum'a selamlarımla)

    bugün türkçe pop'un en iyi albümü tartışması olduğunda benim gördüğüm iki tane çok güçlü grup var. tarkan - karma'cılar ve de levent yüksel - med cezir'ciler. "hangisi daha iyi" sorusunun cevabına girmeyeceğim ama "med cezir"in başardığı şeyi "karma"'dan daha çok önemsiyorum çünkü her ne kadar bir sezen aksu prodüksiyonu olsa da "no name" bir bas gitaristin ilk albümü olarak türk müzik tarihine girmesi çok özel bir durum. bu kadar güçlü bir ilk albümün levent yüksel'e getirdiği şöhretin yanında kolayca aşılamayacak bir çalışma olması da elbette yüksel'in kariyerinin devamında bir sıkıntı. ama biz yüksel'in geleceğine değil, bu albümden önce neler yaptığına bir değinelim.

    levent yüksel, bir vokalistten önce konservatuar eğitimini almış bir enstrümantalist. antalya'da elinde gitar ile başladığı yolculuk daha sonra istanbul'da devam etti ve müziğin başkentinde zevkleri caz müzik ve progresif rock gibi pop müzik ile hiç alakası olmayan tarzlara evrildi. zaten bu rock sevdası yıllar yıllar sonra sıfır km adlı grubu kurduğunda bir kez daha ortaya çıkacaktı. o dönem doğan canku ile çalıştı, nezih ünen'in new age albümü planet'te bas gitarları çaldı, aşkın arsunan ile sahne aldı. yani piyasa ile pek arası yoktu. o yıllarda konservatuardan arkadaşı olan vokalist sertab erener'in evliliği kötü giderken, erener ile arkadaşlığa aşka dönüştü ve erener'in boşanmasının ardından hemen evlendiler. erener, daha o yıllarda eurovision kapılarını zorlamaktaydı. hırslı bir şarkıcıydı. yüksel ile profesyonel anlamda da çalışmalar yapmaya başladılar. yüksel ve erener'in arsunan ile sahne aldığı bir gece, ikiliyi onno tunç ve sezen aksu dinledi ve de erener geri vokal, yüksel de bas gitarist olarak aksu'nun ekibine dahil oldu. ancak kısa sürede aksu, yüksel'nin sesindeki farklı tınıyı farketti ve onu da geri vokale aldı. aynı dönemde aksu'ya bas gitar çalan ve geri vokal yapan harun kolçak'ın kendi kanatlarıyla uçmaya karar vermesinin de yüksel'in aksu klanına dahil olmasında etkisi vardı. 1991'de çıkan gülümse albümünde erener ve yüksel geri vokallerdeydi. o yaz yüksel ve erener adlarını olmasa da seslerini çok geniş bir kitleye tanıtmıştı. ekim 1991'de ülkede genel seçimler vardı ve o dönem pop müzik patlamasını bir fırsat olarak gören siyasi partiler dönemin popüler şarkılarını kendilerine uyarlıyorlardı. anap da hadi bakalım'ı kendilerine uyarlamış, bu şarkının vokallerini de yüksel ve erener ikilisi yapmıştı. bu yorum hafızalara kazansa da dönemin iktidar partisi anap'ın seçimleri kazanmasına yeterli olamadı.

    1992 yılında sertab erener, sakin ol albümü ile müzik piyasasına gerçek anlamda bir giriş yaptı. ama albümde ilk duyduğumuz vokal aldırma'nın geri vokallerini yapan levent yüksel'in yanık sesiydi. yüksel, albümün neredeyse bütün şarkılarında ya bas gitar çalmıştı ya vokal yapmıştı, bazen de ikisini birden kotarmıştı. bir de albüme adını veren şarkının klibinde oynadı. sertab'dan sonra da yılın sonlarına doğru aksu, levent yüksel'in albümü için kolları sıvadı. yüksel'i de 1993 yılının ocak ayında kanal 6'da yaptığı sezen aksu show'a çıkarttı. burada yüksel sırasıyla "istanbul", "dedikodu" ve "yeter ki onursuz olmasın aşk" ile şarkılarını herkese tanıttı. tabii bu programda gördüğümüz en önemli şeylerden biri levent yüksel'in üstüne kurulan imaj çalışması. ceket, renkli gözlük ve en önemlisi papyon (ki "levent" olarak tanıtıldığı jeneriklerde adının papyonlarla yazılmış olmasına dikkat çekmek gerek) ile kendisi oldukça naif, sempatik ve hafif komik bir halde seyirciye sunuldu. hep gülen suratı ve birleşik kaşlarıyla da bu imaj cilaladı. bu da şarkıcının o dönem deri ceketiyle grease'ten fırlamış tayfun ya da seksi bakışları ile erotizme sırtını dayayan tarkan gibi pop starlardan müziği ile olduğu kadar imajıyla da çok farklı olduğunu göstermek için özellikle yapılmıştır herhalde.

    med cezir, tabii ki bir sezen aksu prodüksiyonu. aksu'nun bu albümdeki sağ kolu ise uzay heparı. ikili ilk olarak sertab erener'in ilk albümünde beraber çalışmıştı. med cezir de ikinci ortaklıkları oldu. o sene bitmeden aksu'nun deli kızın türküsü üstünde de çalışacaklardı. ama erener'in albümünden farklı olarak aksu'nun o dönemler arası bozuk olduğu onno tunç'un da iki bestesi albümde yer almakta. bunun yanında fahir atakoğlu'nun da beste anlamında albüme katkıda bulunduğunu görüyoruz. şarkı şarkı elbette dalacağız ama bu albüm nasıl oldu da o kadar çalışmanın arasında bu kadar beğenildi? med cezir'de benim dikkatimi çeken ilk şey bilgisayar destekli piyasa pop müzik ile etnik popun dengesini çok iyi tutturması. aynı yıl çıkan iki erkek popçu albümünü düşünelim: kenan doğulu'dan yaparım bilirsin ve çelik'ten ateşteyim. ikisinin de uzun saçlı, kızların sevgilisi imajını bir kenara bırakalım. müzikal olarak bu çalışmalara baktığımızda şöyle birşey görüyoruz: albümlerin başında daha avrupai dans ritmlerinin kullanıldığı, aralara ufak tefek oryantal nameler atılan, altyapısı bilgisayara dayalı ve düzenlemeleri kalabalık, dans ettirme amaçlı şarkılar var. sözleri çıkar, pump up the jam, i like to move it gibi 90'lar klasiklerinden çok farklı değil. yerel enstrümanlar kullanılan, daha ağır, yavaş ya da kişisel şarkılar arkalara atılmış. sözler çok komplike olmayan klasik şarkı sözleri. med cezir'de de elbette bilgisayar destekli bir altyapı var ki albümün bence en büyük eksisi bu düzenlemelerin bugün eski duyulması. lakin bu bugün eski duyulan altyapı, olması gerektiği gibi şarkının geri planında kalmakta. ön planda ise yılların eskitmeyi başaramadığı melodilerin ve canlı enstrümanların olduğunu görüyoruz. bu melodiler de doğu batı sentezi yapmak için zorla yedirilmiş türk müziği melodileri değil. istanbul müziği de var, flamenko da var, daha orkestral düzenlemeler de var ama düz pop da var. çok usta işi bir sentez. yani müziğin kendisine çok saygı duyulmuş. onun dışında sözlere baktığımızda ciddi bir erotizm var ve de bu albümün o akdeniz/ispanyol müzikal havası ile çok uyuşuyor. bir şarkıda "penceremi aç, yatağıma gel" diyor, diğerinde "yetmiyor, sevişmeler yetmiyor" diyor. sonra "kadın gibi, kısrak gibi, sarılayım gel ince beline" diyor. sonra "sevdin mi gerçekten? sevistin mi?" diye soruyor. e "dedikodu" tam çapkın şarkısı. "bu gece son" da bir veda sevişmesi denebilir. bu kırmızı noktalı durum da çok acayip. papyonlu sempatik çocuk, piyasadaki herkesten daha şevhetli sözler söylemekte. e bir de levent yüksel'in vokali gerçekten çok kendine has. o dönem herkesin sevmediği aşikar. alışık olmadığımız kadar tiz ve fazla yüksek volümlü vokal o dönemlerde de bugün entry'lere baktığımda da bazen eleştiri toplamış ama bu tarz albümdeki şarkıların ateşine uyuyor.

    yeter ki onursuz olmasın aşk ile başlayalım. söz sezen aksu, müzik aksu ve uzay heparı. albümün en büyük hiti diyebiliriz. bunu da biraz coverlarına bakarak söylüyorum. özellikle arabesk/fantazi takımın acayip tuttuğu bir şarkı bu. şu isimlere bak: mine koşan, muazzez ersoy, sinan özen, kibariye. hepsi bu şarkıyı kaydetmiş. çünkü şarkının yanık bir havası var. levent yüksel'in söylediği versiyonda erdem sökmen'in gitarı ile bu hava flamenko gibi ilerlerken, aynı besteyi kemanlarla çalıp, vokale biraz daha türk müziği nameleri eklediğinde arabesk popa çok ince bir geçiş yaşanıyor. bunun yanında sezen aksu'nun kendisinin de bu şarkıyı düş bahçeleri albümünde yorumladığını söylemek lazım. gerçi kendisininki biraz karaoke gibi olmuş. bir de yıldız tilbe'nin, kenan doğulu geri vokali ile laf lafı açıyor programında canlı söylediği bir versiyonu var ki kaçırmamak lazım. levent yüksel versiyonuna geri dönelim. şarkının girişi çok ikonik diyebiliriz. ekşi'den öğrendiğim kadarıyla intro melodisi gitar değil cümbüş ile çalınmış. o nedenle kendine has bir sound'u var. ama cümbüş girmeden uzay heparı, klavye ile ortamı hazırlıyor. kendisi, çok güzel de bir davul altyapısı oturtmuş ama keşke bu davul partisyonlarını kanlı canlı bir baterist çalsa imiş. girişin gerçekten de bir miktar rainbow'dan gates of babylon'unu hava olarak andırdığını söylemek lazım. tesadüf olduğunu düşünmekle birlikte aynı sene çıkan aşkın nur yengi albümü sıramı bekliyorum'da uzay heparı'nın aranjesini yaptığı tek şarkı olan unutursun'un girişinin shape of my heart'tan (ç)alınmasını düşününce ise bir "acaba?" dedirttiriyor. sökmen'in gitarı ve yüksel'in vokali şarkıyı daha ispanyol tarzı kılan faktörler. bir de sezen aksu'nun geri vokali var ki bu şarkının bahsi geçtiğinde pek deginilmez ama acayiptir. "kuruyup çöle dönsem de" kısmında hem yüksel'in hem aksu'nun vokali öyle inceliyor ki bence tadından yenmez hale geliyor. sözler albümün en ateşli sözlerinden. kıtalardaki çağrı oldukça erotik. nakarat ise aşkın şiddetini güzel anlatıyor. albüm böylece çok güçlü bir açılış yapmakta.

    albümün devamında med cezir bizi daha sakin sulara sürüklüyor. hani ilk şarkı çok ateşli bir birleşme ise bu daha çok ingilizcede "making love" diye tabir edebileceğimiz bir türden bir temas. "vazgeçilir gibi değil bu med cezirler" derken elbette ay'ın dünyadaki su seviyesini etkilemesinden bahsetmiyor şarkı. gerçi şarkının sadece burası metafor. "karışır tenime karışır teninin tuzu bir tanem" gibi şarkıda anlatılmak isteneni direkt anlatan mısralar da var. hatta şarkının ikinci kıtası direkt erotizm. sözler bu arada yine sezen aksu'nun. kendisinin uzay heparı ile o dönem yaşadıkları aşk herhalde bu sözlere ilham oldu. ilk şarkı gibi bu şarkının da çok akılda kalıcı bir introsu var ve bu intro da cümbüş ile çalınmış ama bu sefer cümbüş olduğu çok bariz. çok güzel bir melodi. bestenin sahibinin levent yüksel olduğunu belirtmek gerek. kendisi için çizilen imajın naifliği ile uyumlu bir naif beste bu. besteyi kendisi yaptığı için ilk şarkıdaki gibi çok tizlere çıkmayan, sesinin rahat olduğu aralıkta gezinen bir müzikal yapı yaratılmış. yumuşacık, güzel bir şarkı. tek kötü yanı nakaratta klavyeden gelen suni kemanlar. belki o gün gideri vardı ama bugün kulağı çok tırmalıyor.

    bir sonraki şarkı olan istanbul'da ise orijinal bir saz takımı kullanıldığında sonucun ne kadar muazzam olduğunu görüyoruz. beste, fahir atakoğlu'na ait. ana teması harika ki şarkıda bu melodinin nakarat gibi kullanıldığını görüyoruz. ana temayı duyduğun anda sözleri duymaya gerek kalmadan eski istanbul'a ışınlanıyorsun. benim gözümde eski yarımada ve boğaz kenarında takılan fesli beyler ve örtülü hanımefendiler canlanıyor. şarkının söz yazarı sezen aksu da istanbul'u en kalbi duygularıyla anlatan sözler yazmış. şarkının ilk iki kıtasında hem tarihinden gelme bir hüzün hem de şehre duyulan bir sevda var. üçüncü kıtası ise daha manevi bir havada. "minareler"den, "dua"dan ve "büyü"den bahsetmekte. levent yüksel'in sesi bu alaturka şarkıya da çok iyi gitmekte. bir de rahmetli halil karaduman'ın ilk kıtanın son tekrarı öncesi attığı çok iyi bir kanun solo var ki şarkıya ve konusuna çok yakışıyor. sertab erener'in de bu şarkıyı benzer güzellikte yorumladığını eklemek gerek.

    kadınım, genel olarak dönemin pop müzik şarkılarına yakın duruyor gibi . özellikle nakaratına ve introsuna baktığımızda kaliteli bir pop şarkısı diyip geçilebilir. lakin yüksel, yine kendi imzasını şarkıya bir şekilde atıyor. bu imza da şarkının bağlama ile çalınan ana melodisi diyebiliriz. levent yüksel'in çaldığı enstrüman, şarkıya yerel bir hava ekliyor ama bağlamanın alıştığımız tarzında değil de gitar gibi çalınması şarkının pop sınırları içinde kalmasını sağlıyor. bir de ufak, ilginç bir numarası var ki ilk nakarattan sonraki pasajda bağlama ikinci tekrara girerek ufak bir "key change" ile aynı melodiyi daha farklı bir tondan çalıyor. orası hep çok tatlı gelmiştir. sözlere baktığımızda herhangi geleneksel bir türk müziği eserinde duyamayacağımız şeyler olduğunu görüyoruz. sözlerin bir hanımefendinin kaleminden çıktığı belli çünkü genelde aldatan sevgilisini omuzlarından tutup sallayarak sorgulamak biraz daha kadınsı bir hareket intibası uyandırıyor. sırf bu yüzden rollerin değişmesi ve bir erkeğin kadına "demek başkasıyla seviştin, yazıklar olsun" demesi bu tarz hislerin tek bir cinsiyete yakıştırılmaması gerektiğini de başarıyla gösteriyor. levent yüksel'in masum imajını da düşününce bu hikaye gerçekçi geliyor. nakaratı ikonik ve çok akılda kalıcı. kıtaları o kadar güçlü olmasa da şarkıdan pek bir şey alıp götürmüyor.

    albümün en piyasa diyebileceğimiz şarkısı beni bırakın olsa gerek. bestecisinin onno tunç olmasından mıdır bilmem ama sezen aksu'nun 80lerin ikinci yarısındaki albümlerinden birinde yayınlansa düzenlemesi dışında pek sırıtmaz. heparı'nın düzenlemesi aslında tunç'un o dönemde yaptığı bilgisayar destekli düzenlemelere sadık ama onlar kadar melodik ve vurucu değil. yine de bu sadelik bu albüme yakışmakta. ilk kıtadan sonra piyanolu ve bas gitarlı, hafif caz kokulu başlayan bir enstrümantal bölüm var. burası da aslında heparı'nın da şarkıya kendinden bir şeyler eklemeye çalıştığını gösteriyor. yüksel, "oysa ben seni seni seni hala seviyorum, seviyorum" kısmında oldukça tizleşiyor ve şarkının bence en iyi anı bu. gerçi yüksel'in tiz vokaline dayanamayanlar için kulak tırmalıyor olabilir. ama benim kulağımı asıl tırmalayan şey tabii ki de şarkının meşhur "dolmuşlar havalandı" ya da "tonguçlar havalandı" diye bilinen ama aslında "son kuşlar havalandı" olan yeri. bu şarkıyı kaydettikten sonra nasıl hiç kimse "ya bu son kuşlar kısmı bir garip oldu" dememiş anlamıyorum. hem de şarkının nakaratında geçiyor bu sözler. o yüzden bu şarkıyı ne zaman duysam oraya takılıp kalıyorum. halbuki "beni bırakın, beni bırakın bu caddelerde" diyerek elleri sallayarak şarkı söylemek lazım. bir not olarak düşüyorum: uzay heparı'nın bazı düzenlemelerinin bugün eski duyulması bir kenara, albümün kayıt kalitesinin de maalesef çok yüksek olmadığını düşünüyorum. albümün spotify'daki versiyonunda ise cızırtılar, seste inip çıkmalar çok var - ki daha mp3 dönemlerinde bu albümün ve özellikle de bu şarkının dijital versiyonlarının çok düşük kalite olduğunu hatırlıyorum.

    albümün en iyi şarkısının bir aranjman olması albümün diğer şarkılarına biraz ayıp olmuyordur umarım. ilk dinlediğimden beri tuana'ya feci yanığım. sözüyle, müziğiyle, vokaliyle bambaşka bir tecrübe, bizim topraklarımızda benzeri pek yok. olmaması da normal. müziği ile başlayalım. şarkının bestecisi ispanyol flamenko gitaristi paco de lucia. lucia, palenque diye bir şarkı besteleyip, 1981 tarihli iki farklı albümüne koydu. 1984'te ise sekstet olarak one summer night albümünde tamamen farklı bir şekilde bu şarkıyı yorumladı. hatta şarkı albümü açıyordu. sekiz dakikalık şarkının üçüncü dakikasından birkaç saniye sonra bir anda paco de lucia'nın kardeşi vokalist pepe de lucia, o güçlü sesi "suena" diyerek şarkı içinde yeni bir şarkı başlatmakta. işte bu şarkı, daha sonra aksu tarafından "tuana" haline getirildi. eminim ki 1993 yılı sonrası bu şarkı sayesinde türkiye'de tuana isminin kullanım oranı ciddi bir artış göstermiştir. sözler, bir kere besteye cuk oturuyor. oldukça umutlu. "sana söz yine baharlar gelecek, sana söz ışık sönmeyecek" çok akılda kalıcı olmakla beraber, pozitif bir hava da vermekte. şarkı türkçeleştirildikten sonra çok önemli bir iş yapılmış ve şarkı albümün diğer şarkılarını düzenleyen uzay heparı'ya değil, albümün gitaristi erdem sökmen'e emanet edilmiş. sökmen de şarkıyı de lucia'nın flamenko düzenlemesine sadık kalarak düzenlemiş, virtüözlük gerektiren gitar sololarını da çatır çatır çalmış. levent yüksel ise kesinlikle kariyerinin en iyi vokal performansını göstermekte. sanki doğma büyüme salamancalı, jamon, tapas ve şarap ile günlerini geçirmiş bir ispanyol. zaten öyle bir söylemiş ki kimse tuana'yı tekrardan yorumlamaya cesaret edemiyor. kendisi bile bugün konserlerinde zor kısımları vokalistlerine paslayarak şarkıyı yorumlayabiliyor. zor vokal pasajları yetmiyor gibi yüksel bir de bas çalıyor şarkıda. ilk kıta sonrası başlayan gitar soloya eşlik ederken çaldığı bas rifleri çok leziz. şarkı boyuncaki bas gitar performansı, orijinalinden kat kat ileride.

    tuana'nın geçmişi 1980'li yılların ilk yarısına dayanırken, sıradaki şarkı uçurtma bayramları da 1980'li yılların sonuna, hatta 1989'a dayanıyor. sezen aksu ve ferhan şensoy'dan oluşan iki kişilik dev kadrosu ile bir sinema filminden daha çok tiyatro oyunu gibi duran büyük yalnlızlık filminin onno tunç imzalı bestelerinden biri olan şarkı, filmin sonunda (spoiler geliyor) tofaş marka bir arabada filmin kahramanı olan çiftin birbirine son kez sarılması ve ayrılmaları sırasında çalmakta. bu sahnenin ardından ikili uçan martılar altında denize bakıp yalnızlık hakkında konuşuyorlar. hatta şensoy'un karakteri "öylesine çaresizim ki" diyor. bu muhabbet de şarkının "öylesine, öylesine yalnızız ki" mısrasına ilham vermiş olsa gerek. albümde bu ana kadar türk ve de ispanyol motifleriyle süslü bir pop müzik dinlerken, bu şarkı bir arya gibi başlıyor. mustafa süder'in çaldığı keman ile çok etkileyici açılan şarkı, heparı'nın piyano tuşlarının üstüne eklenen sertab erener'in soprano vokali ile zirve yapıyor. kağıt üstünde levent yüksel'in sesi bu tarz bir şarkıya gitmez gibi gözükse de öyle olmuyor. sözlerin hüznünü levent yüksel çok iyi vermeyi başarmakta. "ölüm yok, ölünmüyor. imkansız. ah, imkansız" sözlerini içeren bu şarkının yayınlanmasından bir sene sonra düzenlemeyi yapan heparı'nın, üç sene sonra da besteci tunç'un arka arkaya hayatını kaybetmesi de acı bir tesadüf olarak tarihe geçti.

    son iki şarkının kökenleri 1980'lere dayanıyor dedik. dedikodu ise 1940'lara gitmekte. orhan veli kanık'ın çok bilinen bir şiirinin yorumu - ya da bu şarkıdan sonra çok bilinen bir şiir oldu. hangisi doğru, pek emin değilim. "istanbul" şarkısı bizi osmanlı'nın son yıllarından bir istanbul manzarası çiziyorsa, "dedikodu"da ise hem söz hem müzik olarak genç cumhuriyetin istanbul'a gidiyoruz. müzikal olarak dolu dolu bir şarkı. aslında sezen aksu, besteci olarak çok dikkat çeken bir isim değil. müzikal olarak etkileyici bestelerinin çoğunda onno tunç olmak üzere başka bestecilerin ismini görürüz. ama bu şarkıda aksu'nun bestecilik yönünün parladığını görüyoruz. kıtalarda bir sakin bir celallenen inişli çıkışlı bir melodi bulmuş. burada heparı'nın piyanosundan çıkan notalar gerçekten dans ediyor. sökmen ve yüksel'in gitar ve bas gitarı da çok sade. nakarata geçmeden "o mualla'yı sandala atıp" diye başlayan köprü tamamen farklı bir havada, türk sanat müziğinden ödünç alınmış ve biraz karanlık bir pasaj. buranın türk sanat müziğinden etkilenmesi tesadüf değil çünkü orhan veli, sandala attığı mualla'ya sadeddin kaynak eseri dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine'yi söyletmektedir. nakarat ise çok eğlenceli. yani beste oldukça progresif bir anlayışta yapılmış. levent yüksel, elbette köprü bölümünde sesine verdiği namelerle dikkat çekiyor. ama kıtalarda da çok tiyatral bir şarkı söyleyişi var. hikayeyi anlatan kahramanımızın hınzır çapkınlığını çok iyi veriyor. bu kadar övdük ama çok ufak rahatsızlık veren bir şeye de değinmezsem olmaz. orijinal şiirde "geç bunları, anam babam, geç / geç bunları bir kalem / bilirim ben yaptığımı" diye üç mısra varken bu şarkıda "geç bunları, anam babam geç bunları / bir kalemde bilirim ben yaptığımı" olarak uyarlanabilmiş. ama "yaptığımı bir kalemde bilirim" gibi bir anlatım olmadığı için burası hep azıcık kulağıma batmıştır. yine de iyi şarkı ama şiirin havasını daha da iyi anlamak için müşfik kenter'in bu şiiri yorumladığı versiyona da bir bakmak gerekir.

    bu gece son çok amerikanvari bir intro'ya sahip. genel olarak düzenlemesinde parliament gece sineması müziği olarak bildiğimiz all my life'ı andıran bir havası var. hatta onda olmayan saksafon bu şarkıda var ve levent altındağ tarafından gerçekten harika çalınmış. heparı, şarkıya çok hoş bir davul düzenlemesi yapmış. daha önce de dediğim gibi albümde keşke gerçek bir davul kullansalarmış da tüm bu düzenlemelerin hakkı verilseymiş. şarkının gitarları da hafif funky, çok leziz. erdem sökmen çalmış olsa gerek. hüzünlü ama ağlak olmayan bir ayrılık şarkısı olmasını hep ilginç bulmuşumdur. ağlak olmamasının bir nedeni elbette bu batılı düzenlemesi. eğer şarkıya delip geçen bir yaylı takımı koysalar böyle olmazdı. diğer bir nedeni ise sezen aksu'nun olgun sözleri. evet bir ayrılık var ama aksu "ne olur gözün arkada kalmasın, uzun uzun seneler var önünde" gibi pozitif ve umut verici sözler yazmış. öte yandan bu şarkıyı lise ve üniversite mezuniyetlerinin değişmez şarkılarından biri olduğunu da unutmamak lazım. bir de tabii ki zamanın en önemli tv show'u popstar'da her elenenin ardından çaldığı için bir dönem illallah dedirttiği de oldu. levent yüksel'in nakaratların başında "mutlu ol" derken sesinin gaz pedalına basıyor olmasını çok tatlı buluyorum. şarkının en sonundaki "bu gece son"da ise çok usulca ve falsettoya kayarak şarkıya nokta koyması albümün geneline göre çok farklı ve işe yarayan bir dokunuş.

    albümün şu ana kadar her şarkısı o ya da bu şekilde sık sık önümüze düşse de albümün perde arkasında kalan tek şarkısı, albümü de kapayan yeniden başla . şarkıyı dinleyince de bunun neden olduğu biraz belli oluyor. birincisi şu ki, albümde bu noktaya kadar her şarkı bambaşka bir havada olup dinleyiciyi farklı dünyalara taşırken, bu şarkı müzikal hava olarak "bu gece son"un devamı gibi geliyor bana. halbuki bu şarkının bestesi aksu'ya değil, fahir atakoğlu'na ait. bu şarkı sözlerinin barındırdığı sevgi, saygı, dostluk temaları ve bir de batılı havası nedeniyle, bende tam bir eurovision türkiye elemesinde orta sıralarda yer alacak şarkı hissiyatı uyandırıyor. ama dandik bir eurovision şarkısı kadar yalandan bir görkem yaratmak yerine, çok sakin ve naif bir düzenlemesi tercih edilmiş. albümde sırıtmıyor. e nakaratları da zaten nam-ı diğer iyi gün çocuk korosu yapmakta. dolu dolu, yoğun bir albümü böyle sakince kapamak kötü bir fikir değil.

    ben albümün 1993-94 gibi istanbul'da her yerde çaldığını anımsıyorum. bir yerden "yeter ki onursuz olmasın aşk" yükselirdi, başka yerden "istanbul"u duyardın. ama albüm ilk çıktığı zaman uzun süre raflarda kalmış. levent yüksel diyor ki mart 1993'te barış manço'nun programına çıktığında ancak dikkat çekebilmiş ve bir anda roket gibi fırlamış. yine de levent yüksel, bu başarıya rağmen hemen kendi kanatları altında uçmadı ve sezen aksu ile sahne almaya devam etti. hatta sertab erener de bu ikili ile beraber sahne alıyordu. bu dayanışma seyirci tarafından çok ilgi gördü. bir bilete üç sanatçı izliyorlardı. daha ne olsun. bu da levent yüksel'in tanınılırlığı için iyi bir stratejiydi.

    ama her şey çok parlak ilerlemiyordu. yüksel'in tam albümün keyfini sürmesi gerektiği 1993 yazında eşi sertab erener hastalıklarla boğuşuyordu ve abd'de geçirdiği ameliyat ile kalın bağırsağını aldırmak zorunda kaldı. yüksel de onunla beraber seyahat ediyor, kendisini yalnız bırakmıyordu. şubat 1994'te tekrardan bir ameliyat macerası oldu. mayıs 1994'te med cezir'in yarısı diyebileceğimiz uzay heparı, trafik kazasında hayatını kaybetti. şubat 1995'te levent yüksel, beyninde oluşan bir iltihaplanma nedeniyle hastaneye kaldırıldı. neyse ki kalıcı bir hasar olmadan bu da atlatıldı. ama tabii bunlar olurken med cezir'e odaklanmayı bırakmak zorunda kaldı. mesela bu kadar hiti olan albümün adam gibi klibi yoktu. yüksel de albüm çıktıktan birkaç yıl sonra tekrardan med cezir'e odaklanmak yerine yeni bir albüm için kollarını sıvadı. heparı'nın yeri onno tunç ile dolduruldu. bu da çok önemliydi çünkü tunç ve aksu, birkaç senedir süren küslüklerinin üstüne sünger çekerek bu albümde beraber çalışmayı kabul etmişti. albüm hazırlandı ama sezen aksu'nun o dönemki ortağı olan aydın oskay ile anlaşılamadığı için yüksel'in albümü bir türlü piyasaya sürülemedi. sorun ocak 1996'da çözüldü ve dünyanın en saçma albüm isimlerinden birine sahip olan levent yüksel'in 2. kasedi (ya da formatına göre levent yüksel'in 2. cdsi) çıktı. ama birkaç gün sonra albümün aranjörü onno tunç bir uçak kazasında hayatını kaybetti. içinde uzay heparı'ya yazılmış besteler, bir anda onno tunç için de geçerli oldu. albümden zalim çok büyük bir hit haline dönüştü. ikonik klibinin de bunda etkisi vardı. yıllar içinde yas ve karaağaç da klasikleşti ama albüm pek satmadı. aslında med cezir'e kıyasla daha iyi kaydedilmişti ama o sevilen ispanyol hava yoktu, şarkılarda alaturka motifler ciddi şekilde artmıştı, besteler o kadar çok güçlü değildi. bir de çıkış şarkısı olarak seçilen ben senin bildiğin erkeklerden değilim'in funky havası çok sağlam olsa da türk dinleyicisinin beklentisi karşılanamadı. albüm çıktıktan sonra bu kadar hastalığın ve kederin yıprattığı levent yüksel ve sertab erener evliliği sona erdi. tüm bunlara rağmen yine de levent yüksel'in belki de en büyük olduğu zamanın 1998'de çıkan üçüncü albümünde yer alan bi daha sayesinde olması da ilginçti. bir mısır şarkısının aranjmanı olarak, düdüklü, kemanlı, dup-tıs tabir edilecek murat yeter düzenlemesi ile başta futbol maçları olmak üzere her yerde çalan şarkı kısa vadede yüksel'e başarı getirse de med cezir'in hesapsız kitapsız, doğal güzelliğinin bir daha gelmeyeceğini dinleyiciye gösteriyordu.

    med cezir, abartıldığı kadar iyi bir albüm bence. 40 küsür dakika boyunca sıkmayan, dinleyiciyi ateşli bir aşk deryasının içine sokup, sonuna kadar çıkarmayan, çok güçlü müzikal pasajları, etkileyici sözleri olan bir albüm. daha akustik bir anlayışla kaydedilen şarkılar kulağa hala taze geliyor. bilgisayardan yapılmış elektronik düzenlemeler için ise bunu demek zor. ama şarkılar güzel olunca buna çok fazla da takılamıyorum açıkcası. ama şöyle iyi bir remastering'den geçse de ses kalitesi bir tık daha iyi bir albüm dinlesek fena olmaz. o zamana dek kasetlerimizi walkman'imize takıyoruz, çağrı cihazlarımızı kemerlerimize iliştiriyoruz, papyonumuzu boynumuza geçiriyoruz ve başlıyoruz: "beni bırakın, beni bırakın, beni bırakın bu caddeeeleerrdeee".

    4,5/5 verdim gitti.
    albümünü en iyi anlatan şarkılar: yeter ki onursuz olmasın aşk, dedikodu, bu gece son
3 entry daha