şükela:  tümü | bugün
543 entry daha
  • geçmişin sönüklüğünde biriktirdiği enerjiyle üniversiteye başlamıştı bir genç. günler geçtikçe de kendine güveni iyice gelmiş daha bencil, daha egoist, daha da küstah olmuştu.

    tabii kızlarla arası da görece iyiydi. o kız senin, bu kız benim, yok yok hepsi onundu. yeri geliyor aynı gün içinde sabahına deli gibi sevişip gündüz başka bir kızla buluşuyor akşamına ise bambaşka bir kızla öpüşürken buluyordu kendini. konuştuklarının, flörtleştiklerinin ise haddi hesabı yoktu. görünürde 3 tane sevgilisi vardı; ama o da bilmiyordu esasında hangisiyle ne olduğunu.

    günlerden bir gün yeni bir kızla tanıştı. kısa boylu, gözleri sürmeli, esmer, kısa saçlı; fazlasıyla dobra ama bir o kadar da çekingen bir kızla. başta hiçbir fiziksel özelliği de ona çekici gelmemişti. ne kısa saçlı kızlardan hoşlanırdı ne de esmerlerden; ama farklıydı bu kız işte. her görüşmelerinde içindeki o ses sürekli konuşuyor "bu kızda bir şeyler var" diyordu. aslında ilk zamanlar çapkınlığın verdiği coşkun hislerle onun da diğerleri gibi olduğunu düşünmüştü; fakat mantığına sığdıramadığı bir şeyler çekiyordu işte onu.

    gel zaman git zaman bu kızla konuşmaları artıyor, başlardaki kısa ve yapay konuşmalar ilerleyen dönemlerde yerini buluşmalara bırakıyordu. çocuğun içindeki ses işte "o" diyordu, "o kadın"...

    içindeki ses o kadar güzel tınlıyordu ki ihmal edip günlük hayata devam etmek bir kenara o sesin esiri olmuştu artık. o ses olmadığı zaman rahatsız oluyor, kendini huzursuz hissedip caddelerde saatlerce yürüyebiliyordu mesela. hayatı ise bayağı dalgınlaşmıştı artık; sıcak ekmeği buzdolabına koymak, ayyakkabılarını odasına getirmek, olmayan derse sabahın köründe kalkıp gitmek de bu dönemlerde olmuştu hep.

    görüştüğü kızlarla arasına mesafe koymaya başlamış, sevgililerini kendinden soğutmaya başlamıştı bile. egoist, kendini beğenmiş, küstah bir insandı; ama her zaman vicdanlı olmuştu. vicdanının emriyle onları kendinden soğutmak için elinden ne geliyorsa yapmıştı.

    ilgisiz bırakmıştı hepsini. sabahki günaydın mesajlarına saatler sonra dönüyor, buluşalım dediklerinde ise saçma bahaneler öne sürüyordu. telefonlar mı? "sevgilim" diye açılıp keyifsiz sohbetler silsilesine dönmüştü bile. önce sevgilisi olmayan kızlar uzaklaşmıştı ondan sonrasında teker teker sevgilileri ayrılık konuşmalarını yapmıştı. ama hepsine de ayrılmayalım mukavemeti göstermişti; çünkü her şey doğal olmalıydı, çünkü altında bir şeylerin olduğu ortaya çıkarsa büyük bir keder fırtınası eseceğini adı gibi biliyordu.

    aşağı yukarı planladığı gibi de olmuştu her şey. hepsi üzülmüştü; ama basit ayrılık üzüntüleriydi bunlar. zamanla geçecekti hepsi.

    bir yandan bunları atlatmaya çalışırken diğer taraftan her şeyini ona vermeye hazır hale getiriyordu: sevgisini, şefkatini, saygısını tümüyle kendini ona adamaya karar vermişti. aslında karar da değildi onunkisi, içten gelen bir aidiyet. zamanla her şey istediği gibi oluyor, uygun olunca buluşuluyor; sevgiden, ilişkilerden, aileden, siyasetten ve çokça da gelecekten bahsediliyordu.

    kendince, çapkınlık serüvenleri boyunca yaşadığı tecrübelerden "o"nun için de iyi bir oyun kurgulamıştı. kurgusuna göre önce en yakın arkadaşta ilgi işaretlerine bakacaktı. hoşlanma işaretlerinin en basiti; ama en çok atlananıydı. yakın arkadaş, kadın-erkek ilişkilerindeki hilerin en büyüğüydü. ilgi işaretlerinin en garantici yolu, flört yalanlarının en gerçeğidir. kurgusu doğruydu her zamanki gibi. ondan göremediği yakın ilgiyi yakın arkadaşın şebek sırıtışlarında, göz hapislerinde kolaylıkla bulabiliyordu. kız hiç oralı olmuyordu; ama çocuk da zaten skoru kızın yakın arkadaşlarının üzerinden yapıyordu.

    kızın refleks olarak istemeden kolunu tuttuğunu, dekolte giydiğinde yanında hiç olmadığı kadar rahat davrandığını, her buluşmada kendine olağanca vakit ayırdığını görmemek, bunları hesaba katmaması da olanaksızdı zaten. her şey tamamdı aslında. her şey beklediği gibi gitmiş, tüm işaretleri emin oluncaya kadar gözlemlemişti. geriye sadece -o zamanlar çok önemsediği ama sonraları tam aksini düşündüğü- ilişkinin ilanı kalmıştı "sevgiliyiz biz". evet, bu olmalıydı onun için artık. bu kadar skor yetmeli, artık maçı bitirmeli diye düşünmüştü.

    bir sonraki buluşması için planını yapmıştı. her şey masal gibiydi, bu da öyle olmalıydı. her şey ayrılırken olacaktı; elini tutacak ve "bundan sonra her yolu beraber yürüyeceğiz" diyecekti.

    beklenen gün gelip çatmış buluşma gerçekleşmişti. her şey istediği gibi gidiyordu. küçük güven testleri, ilgi kontrolleri, birkaç mekan değiştirerek yapılan zaman kırılmaları ve daha birçok şey. her şey ama her şey tam da planladığı gibiydi. ta ki bilinmeyen numaradan gelen aramaya kadar.

    telefon açılır açılmaz amansız bir ses tonu ve dur durak bilmeyen bir hakaret selinin duyulması bir olmuştu. ayrıldığı üç sevgilisinden birinin arkadaşı onları görmüş ve hemen haberi uçurmuştu. uçan haberin kızgınlığıyla kız, çocuğu aramış ve ağzına ne geldiyse saymıştı. tabii konuşmaların bir kısmı da haliyle duyulmuştu. çocuk her zamanki gibi sakinliğini korumuş ve "sonra konuşalım" diyerek telefonu kapattıysa da bir anda ikisinin de modu düşmüş, yüzler biraz asılmıştı.

    çocuk bir an için planından vazgeçer gibi olduysa da aklına bir sonraki görüşmelerinin belli sebeplerden dolayı en erken 1 ay sonra olma ihtimali aklına gelmiş ve kendi içinde küçük bir muhakeme yapması gerektiğine karar vermişti.

    aklına her zaman için kendisine en kolay kaçış yolu olan tuvalet gelmişti. hızlıca masadan kalkıp tuvalete gitmiş ve kendisiyle yüzleşmeye başlamıştı. aklından onlarca soru, onlarca yorum geçiyordu. kız acaba tüm bu konuşmaları detaylarıyla duymuş muydu? suratına telefon kapattığı eski sevgilisi bulundukları yere gelir miydi? eğer o görmüş olsaydı o an gelirdi, arkadaşı olmalı diye düşündü. saatini kontrol etti, saat akşam 8'di. hava soğuk ve güneş batalı saatler olmuştu, buraya gelmesi imkansızdı. imkansız mıydı gerçekten? bu riski alamazdı, almamalıydı. oradan kalkmalarının en doğru hareket olduğuna karar verip kapıyı açtı. tam da o an, peki ya "her yolu beraber yürüyelim" meselesi ne olacaktı? ya plana sadık kalacaktı ya da yeni planlar yapmak zorunda kalacaktı. musluğun başına gitti. el donduran buz gibi soğuk suyu yüzüne çarpıp aynaya baktı ve içinden "ne olacaksa bugün olacak" diye geçirip masaya geri döndü.

    olayı toparlaması gerektiğinin farkındaydı. önce konuşmanın ne kadarını duyduğunu öğrenmesi gerekiyordu ki ona göre pozisyon alsın. "bazen böyle keyifsiz konuşmalar da olabiliyor" dedi ve kıza durumu yorumlatıp ipucu kovaladı. kız ise "kimdi ki o kız, neden öyle bağırıyordu?" cevabını verdi. istemsizce gülümsedi, oysa içinde havai fişekler patlıyordu. evet, duymuştu; ama detaylara hakim değildi. bu onun için tam anlamıyla bir zafer gibiydi. yolunda gitmeyen hiçbir şey yoktu artık. plana tam anlamıyla sadık kalabilirdi; fakat sezgileri ona kısık sesle yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu söylüyordu sanki. umursamadı. önemli olan oyuna devam edebilmekti. ne de olsa oyunun en iyi yeri farklı kurallara göre oynanırdı.

    eski sevgilisinin oraya gelme ihtimaline karşı zaman kaybetmemesi gerektiğinin farkındaydı ve hemen "kalkalım mı? bugünlük bu kadar yetsin mi?" dedi. kızın yüzü biraz düştüyse de el mahkum "olur" dedi. hızlıca hesap ödendikten sonra yola koyuldu iki genç.

    çocuk ve kız yan yana yürümeye başladılar. gidecekleri mesafe 500 metre civarıydı ve çocuk sonlara doğru önce elini tutacak sonra ona doğru bakıp planladığı gibi "bundan sonra her yolu beraber yürüyeceğiz" diyecekti; fakat bu kızda bir şeyler vardı. hiç bu kadar heyecanlanıp korkmamıştı bir kızdan, sanki esir alıp tutsak etmişti bu iki duygu onu.

    kız, yol boyunca birçok şeyden bahsetti; fakat çocuk onun dediklerinin bir kelimesini dahi dinleyemiyordu, dinlemek istese de bir türlü odaklanamıyordu. o sadece kendi içindeki savaşla meşguldü.

    adımlar atılıyor, metreler tükeniyordu. son birkaç ağaç kalmıştı artık. evet, tam olarak nerede, ne yapacağını dahi planlamıştı. onun için geleceği bilmenin en iyi yolu tasarlamaktan geçiyordu; fakat daha şimdiden planlarının birkaç ağaç gerisine düşmüştü bile. mesafe artık çok daralmıştı. içindeki savaş dehşet bir yıkım yapmaya başlamıştı artık. aklına bu kez sosyal fobisi için daha önce çok sık kullandığı "at kendini" tekniği gelmişti. bu tür yaşadığı her gerilimde önce düşüncelerini bir an için izler tam aradaki savaş durulmaya başlamışken düşünmeden yapması gereken eylemin ilk fitilini ateşlerdi. bu konumda ise fitil kızın eliydi, bir an bile düşünmeden eliyle kızın elini bulmaya çalıştı; ama o da ne? kız ellerini ceplerine sokmuştu. nasıl sokmasın ki? hava buz gibiydi.

    duyguları seken bir top gibiydi artık. top yükselirken hareketini yapmış; fakat sonuçsuz kalmıştı. topun yere düşmesine izin vermeden bu işi sonuçlandırmak zorundaydı çünkü insan psikolojisine duyguların hükmettiğini adı gibi biliyordu. artık daha da ileri gitmesi gerekiyordu. o da öyle yaptı: "elini versene bir" dedi. kız ise yanlış anlamıştı bu hareketi; şaka yapacağını düşünmüş ve kibarca reddetmişti. top yere düşmüş, mesafe bitmiş, umutlar ise tükenmek üzereydi. içinde kalan son umut zerreleriyle bir kez daha; ama bu kez ciddi ve kendinden emin bir şekilde istedi elini. kız bu kez bir şeylerin farkına varmıştı sanki. aradaki mesafeyi biraz açıp yüzünü ise hafifçe diğer tarafa doğru çevirip yine sonuçsuz bırakmıştı girişimi. son adımlar da atıldıktan sonra ayrılık vakti gelmişti artık. aslında ikisi de içlerinden bunun bir veda ediş olduğunu biliyordu; ama yine de görüşürüz diye öpüşüp ayrıldılar.

    çocuk eve doğru yürürken kendisiyle kavga etmeye başlamıştı bile. eve gitti, üstünü değiştirdi ve mesaj geldi telefona. öyle ya, kıza ayrılırken eve gidince haber ver demişti. bir an gülümsedi "acaba" diye geçirdi içinden ve hızlıca mesaj penceresini açıp "bir elini vermedin yahu :))" yazıp göndere bastı. gelen cevapsa biraz daha gülümsemesine neden oldu: "kim bilir napıcaktın yine :)" bu cevapla top bir kez daha yerde sekip zirveye çıkmıştı ve kıza hemen yapacaklarını söylemişti. "senin elinden tutup hayatın engebeli yollarında artık seninle olmak istiyorum, senden çok hoşlanıyorum diyecektim" mesajı yollayınca içini bir huzur kaplamıştı. çok emindi kendisinden. her denemesi olumlu sonuçlanmıştı, ilgi vardı, elini tutmamasının sebebini de açıklamıştı kız. evet, evet cevap kesinlikle tatmin edici olacaktı. derken telefonu titredi. mesaj gelmişti. kendinden emin bir şekilde mesajı açtı, mesajı açmasıyla yüzünün düşmesi bir oldu, yine kendisiyle amansız bir kavgaya tutuştu nasıl olabilirdi ki böyle bir şey? kız onu arkadaş olarak görüyordu; ama nasıl? nasıl her şeyi bu kadar ters anlayabilirdi? bir taraftan beynini bu soruyla kemirirken diğer taraftan mesajlaşmaya devam etti ve kızın tüm böyle kalalım sözlerini hiçe sayarak "ben senin hayatında olursam sevgilin olurum, olmazsam hiç tanışmamış gibi yollarımız burada ayrılır" dedi. kız ne kadar ısrar etse de çocuk caymadı ve tamamen çıktı kızın hayatından. yıkılmıştı, hem de öyle böyle değil. darmadağın olmuştu, günlerce haftalarca düşündü. nasıl? nasıl? nasıl? ama cevap yoktu. hayattan tamamen kopmuştu. okula gitmiyor, her akşam kendini kaybedercesine içmeye çalışıyordu; ama sarhoş olmayan bünyesine alkol yetmiyordu. bu durum ona çok ağır gelmişti. eski, duygu hissetmeyen günleri geldi aklına, yani ssri'lı günleri... ertesi gün yapmaması gereken şeyi yaptı. en yakın eczaneden bir dönem yoldaşlık yaptığı; ama şimdilerde çoktan unuttuğu eski dostuyla buluştu, bir anda yüksek doz ssri kullanmaya başladı. tabii, alkolü de çıkarmış değildi hayatından. birkaç güne bitki gibi olmuştu bile. 3 hafta böyle geçmişti. 3 haftada 3 kutu ilaç, litrelerce alkol bitmişti.

    tam 3 hafta sonra kurstayken bir mesaj geldi telefonuna. turkcell'dir diye açıp bakmadı. kimseyle konuşmuyordu ki zaten, başka kim olabilirdi? belki de gittigidiyordan %15'lik indirim mesajı gelmişti. araya çıkılınca dur sileyim dedi şu mesajı. bu tip şeyleri takıntılı olduğundan muhakkak siler, temizler, düzenlerdi.

    mesaja bakmasıyla şaşırması bir olmuştu: "naber :)" hemen cevap yazdı; fakat mesajı gitmedi çünkü bakiyesi yetersizdi. kurstan çıkar çıkmaz bankamatiğe koşup hemen yükleme yaptı ve cevap yollladı "iyidir, senden naber?" yine huzur kaplamıştı içini. "nasıl olabilir"in cevabını "naz" olarak çoktan düşünmüştü bile. gelen cevap "ben de iyiyim" oldu. tekrar cevap yazdı "ne güzel :))" diye ve kızın cevabını bekledi, bekledi ve yine bekledi. telefon elinde belki yarım saat bekledi, arada bir belki çekmiyordur diye balkona çıktı. arada bir telefondandır diye kapatıp açtı; ama o telefon bir daha hiç titremedi. hikaye kapanmıştı artık. içindeki huzur ona bir kez daha yalan söylemişti. zihni yine haftalarca aklından çıkmayacak sorularla kaplanmıştı. bu kez soru "nasıl" değil "neden" idi. neden mesaj atmıştı? neden mesajına cevap yazmamıştı? bir taraftan bu sorularla didinirken diğer taraftan kalbi acıyordu. o kadar ağır dozlara rağmen yine sert vurmuştu; taş gibi, çelik gibi oturmuştu içine.

    gururluydu ama, ne olursa olsun dediğinden dönmez, yapmam dediğini yapmazdı. yapmadı da, bir daha ne aradı ne sordu...

    saatler günleri, günler haftaları kovalıyor çocuk takip edebildiği her yerden kızı gizli gizli takip ediyordu. birkaç ayın ardından ise o kahredici günle yüzleşti. facebook profiline yeni bir fotoğraf eklenmişti. hem de son buluşmalarında bahsi sık sık geçen, içten deli gibi kıskandığı çocukla. "arkadaşıdır ya", "neden koymasın ki" gibi kendini avutmaya çalıştıysa da acı gerçek fotoğrafa yapılan yorumlardan anlaşılıyordu. kabul etmek zorunda kaldı. gerçek boylu boyunca uzansa da önünde, insan çoğu zaman kalbinden geçene inanırdı.

    başından aşağı kaynar sular dökülmüştü. dökülmekle kalmamış ruhunu yakıp kül etmişti. hala deli gibi seviyordu çünkü, hatta bu kopukluk onu daha da bağlamıştı. ulaşamadıkça ulaşmak istenilenin arzusu artardı, aşkın kaynağı ise arzuydu ve belki de arzu, vuslattan çok daha güçlüydü.

    öfke, kıskançlık, ego ve aşk hepsi tek bir kap içindeydi artık ve çoğu zaman birbirlerine karışıp zehirliyordu onu. bunca kızdan sonra onu elde edememek egosunu daha da azdırmıştı. kızıyordu; ama neden kızdığını kendi de bilmiyordu. hata yapmamıştı ki aksine çok iyi oynamıştı oyunu, kusursuza yakındı...

    kendini kızın sevgilisiyle karşılaştırdı; neyi eksikti, ne vardı onda, yakışıklı mıydı, zeki miydi, zengin miydi yoksa, bir türlü çıkamadı işin içinden.

    günler geçti, zaman su gibi aktı...

    yavaş yavaş acısı da dinmeye başlamıştı. zaman herkesin dediği gibi bir ilaç mıydı yoksa ölünün üzerine yavaş yavaş atılan toprak mıydı? bir insanı gömmek, onun hiçbir zaman var olmadığını göstermediği gibi geçmişin anıları da, unutulmuş olsa da var olmadığı anlamına gelmezdi. takip etmemeye, onu hatırlatan her şeyden uzaklaşmaya çalışıyordu artık; çünkü arkadaşlarıyla konuşunca direkt o geliyordu aklına ya da facebook profiline girdiğinde acısı katlanıyordu bir anda. acı veren şeylerden uzak durmanın, üzerine gitmekten daha iyi geldiğini keşfetmişti önceleri.

    bir gün umut kaya'dan gül güzeli'ni duydu saçma sapan bir yerde ve aklına gelen ilk şey de o olmuştu. ilk fırsatta yine kendini facebook profilinde bulmuştu ve bu kez profili tertemizdi. içini anlamsız bir sevinç kaplamıştı. oysaki küçük bir ayrılık olduğunu daha sonraları öğrenecekti. içindeki zıpır çocuk rahat durmuyor, aklından sürekli farklı farklı düşünceler geçiriyordu. kendince yine bir oyun kurguladı. kendi doğum gününe yakın bir tarihte facebook'tan ekleyip kızın doğum gününü kutlamasını bekleyecekti, biraz olsun tanıdıysa bunu yapacağından adı kadar emindi ve dediği gibi de yaptı. ertesi gün tahmin ettiği üzere arkadaşlık isteği kabul edilmişti.

    birkaç hafta sonra doğum günü gelmişti artık. arkadaşları müthiş bir parti hazırlamışlardı ona, o gün harika da bir gün geçirmişti. gece kutlama mesajlarına bakarken onu gördü, o da mesaj atmıştı. teşekkür ederim diye basit, sade ve klasik bir cevap verdi. önemli nokta gelmişti, sonrasında bir şey yazacak mıydı? her şey haftalar önce planladığı gibi olmuştu ve "teşekkür ederim"e karşılık ":)" gelmişti. büyük bir işaretti onun için; ama plan şu an devam etmek değil, ara vermekti ve o da öyle yapmıştı.

    bu arada kızlar ona ilgi göstermeye başlamıştı. daha doğrusu o, bu ilgileri fark etmeye başlamıştı. hayata dönüyordu artık, zaten neredeyse 1 yıl olmuştu hayatından çıkalı. içinde hala bir şeyler vardı; ama acıtmıyordu artık sol yanını.

    birkaç hafta sonra şansını denemeye karar vermişti. en azından bir konuşayım, nasıl olduğunu bileyim demiş ve mesaj atmıştı; ama mesaj görülmesine rağmen cevap gelmemişti. bununla birlikte o defteri artık tamamen kapatması gerektiğini düşünmüştü. yakıp yok edememişti defteri; ama kıyabilir miydi ki zaten? üst raflara bir yere kaldırmakla yetindi sadece.

    zaman ilerledikçe eski çapkınlıklarına dönmeye başlamış, daha şimdiden birkaç kızla sevgililik durumuna gelmişti bile. eskisi gibi gülmeye, eğlenmeye başlamıştı. günlerden bir gün yine profiline baktı, bu kez sevgilisiyle barıştıklarını gördü; ama canı yanmadı bu kez, onu çok seven bir sevgilisi vardı. zaten unutmuş da sayılırdı. yeni defterinde ona yer yoktu, gülümsedi ve uzun süre açmamak üzere profil sayfasını kapattı.

    aradan 6 aydan fazla bir süre geçmişti, sıcak bir haziran günüydü. kendi profiline eski bir videoyu izlemek için girmişti. bir taraftan da yapacağı yolculuk için eşyalarını topluyordu. bir an farenin imleci onun beğenisinin üzerinde durdu, garip bir tesadüftü. gösterilen küçük profil penceresinde "arkadaşı ekle" butonu vardı.

    kızdı hemen, neden silmişti ki? ne zararı vardı? yazmıyordu bile. o öfkeyle mesaj attı hemen. tabii her zamanki gibi öfkesini çok iyi saklayarak "aaaaa bu kız beni silmiş :))" yazdı. şans bu ya, hemen cevap geldi "sen hiç yazmadın bana" diye ve başladılar konuşmaya.

    kendisine hemen uzunca bir merdiven alıp dolaba dayadı ve yukarılarda örümcek ağı bağlamış, toz toprak içinde kalmış eski defterini aşağı indirdi. güzelce temizleyip pakladı ve sayfalarını uzunca bir zaman sonra tekrar karıştırmaya başladı. yine bir heyecan vardı; fakat bu sefer tamamen unutmuş gibi konuştu. havadan sudandı her şey; görüşmeyeli ne yapmıştı, arkadaşlarıyla görüşüyor muydu, yeni saç stili yakışmış mıydı ona.

    yoksa öyle değil miydi? ama kendini daha enerjik hissediyordu sanki? kalbi biraz fazla mı atıyordu acaba? yok, yok atmıyordu. hava güneşliydi sadece. bir de boktan espri yapan arkadaşlarının espri kalitesi bir anda yükselmişti.

    ertesi gün yine yazdı, sonraki gün yine. konuşacak o kadar çok şey birikmişti ki günler yetmiyordu ikisine. üç gün üst üste yazdıktan sonra yazmamaya karar verdi; ama o da ne, bu kez kız yazmıştı, böylelikle 1 hafta her gün saatlerce konuştular. çocuk sonrasında kızı buluşmaya ikna etti.

    konuştular, güldüler, eğlendiler hatta bir ara kız, çocuğa gül bile almıştı. günler böyle geçti, her gün saatlerce konuştular. kimi zaman sabahladılar, kimi zaman buluştular. çocuk eski sayfaların etkisiyle yine geçmiş duygularının esiri oldu. yine içindeki ses artık zamanı geldi demeye başladı ve yine aynı şeyi yaptı. "seviyorum seni" dedi, "sevmek ne kelime, aşığım kızım sana" dedi, "deli gibi aşığım". kız, bu kez "zaman" dedi. aslında 1,5 yıl öncesi için de zaman demişti; fakat çocuk anlamamıştı onu. "belki şimdi hala sevgiliydik ve hatta belki de aldatılıyordum" demişti kız ona. aylar önceki son buluşmada tüm konuşmayı da duymuştu üstelik. duymakla kalmayıp çocuğun lavaboya gittiği sırada yakın arkadaşlarından birini aramış, çocuğun anlattıklarından ve isimden kızın kim olduğunu da bulmuştu. kız, o gün her şeyin anlam kazanacağını bilerek gelmişti; fakat en yakın arkadaşıyla yaptığı konuşmada işler biraz değişmişti. çocuğa karşı olan algısı bozulmuştu. bozulmakla kalmayıp biraz da uzaklaşmıştı. çünkü arkadaşı başka hayal kırıklığı yaratacak şeyler de anlatmıştı. ama tüm bunlara rağmen kız, yine de tam olarak bitirmemişti. sadece biraz daha tanımak istemişti çocuğu. kalktıktan sonra -çocuğun bir kelimesini bile hatırlamadığı- yol boyunca ise kız, arkadaşıyla çocuğun telefonda konuştuğu kız ile olan ilişkileri üzerine yorumlar yapmıştı. hatta bir ara senin gibi biri onunla nasıl çıkıyordu diye soru da sormuştu. çocuk otomatiğe bağladığı için hepsini mizahla cevaplamıştı. oysaki tamamı ciddi ve merak edilen sorulardı.

    mesaj hadisesi ise daha farklı bir olaydı. kız, mesajı bilerek, isteyerek atmış; ama arkadaşlarının "bu çocuk seni aldatır, daha önce de aldatmış zaten", "fazla çapkın duruyor", "adam akıllı uzun bir ilişkisi bile yok" gibi güzellemeleri neticesinde devam etmekten vazgeçmiş ve arkadaşlarının ona ısrarla önerdiği, aralarını yaptığı, son buluşmalarında bol bol lafı geçen "efendi" çocukla konuşmaya başlamış, hatta sonraları da sevgili olmuştu. tabii sonu hazin bir aldatılmayla bitene kadar...

    zaman geçip gidiyor, büyük bir heyecanla başlayan yeniden bir araya gelmede çocuğun istediği bir türlü olmuyordu. kız sürekli "dur" diyordu, "bekle" diyordu, daha da irite edicisi "zaman" diyordu. çocuk bu durumdan şikayetçiydi, "neyi bekliyoruz, senelerdir bekledim zaten" dese de kız geri adım atmıyordu.

    sonunda çocuk kestirip atarak "ya benim sevgilim olursun ya da bu kez bir daha girmemek üzere çıkarım hayatından" diyecekti. kız ise klasik cevabını verecek ve yine "zaman" diyecekti.

    çocuk için hayatta en değer verdiği şeydi "sözünde durmak"; fakat kalbi her şeyin önüne geçiyordu, aşkta gurur da olmazdı zaten. birkaç haftalık ölüm sessizliğinin ardından öfkesinden kıskançlığına, egosundan merhametine kadar neredeyse bütün duyguları içinde barındıran çok uzun bir özür mesajı attı.

    duyguları okumayı iyi becerirdi. kendi duygularını da karşısındakinin duygularını da kitap gibi okuyabiliyordu ki bütün mücadelesinin, savaşının sebebi de buydu esasında. kızın kendisinin bile farkına varamadığı duygularını yüzüne vurmuştu. kız o kadar etkilenmişti ki, yazılan onlarca satırlık mesajı defalarca okumuş ve neredeyse her defasında gözünden yaşlar süzülmüştü.

    kız, çocuktan daha gururluydu. ölüm sessizliğinde her an mesaj atmayı, aramayı düşünmüş; fakat her seferinde "zaman" deyişine takılıp kalmıştı. şimdiyse önündeki barajlar kalkmış, duyguları çağlamaya başlamıştı. bu seferki yeniden buluşmaları çok daha yoğun olmuştu. ancak yoğunluk ne kadar fazla olsa da bir türlü istediği gibi olmuyordu. kız sürekli "zaman" diyordu. "zamanı gelecek" diyordu. "bekle" diyordu.

    çocuk için artık film tekrara sarmıştı. yine beklenilen şey oldu. çocuk bir kez daha "sevgilim ol" dedi ve kız yine beklenildiği gibi "zaman" dedi ve çocuk bir kez daha umudunu yitirdi. artık aramayacak, mesaj atmayacaktı. dediğini de yapmıştı çocuk, defterini yine kaldırmaya hazırlanıyordu ki bu kez kız yazmıştı. kabul etmişti her şeyi, "evet" demişti. "ben de senden hoşlanıyorum, durmayalım artık" demişti.

    işte bu kez olmuştu, işte bu kez her şey yoluna girmişti. işte bu kez defterin tozları silinmiş, kalemin mürekkebi değiştirilmiş ve mutlu son yazılmaya başlanmıştı. günler haftaları, haftalar ayları hatta yılları takip etmişti. tam 3,5 senelik koca bir hikayeydi bu, sığar mıydı öyle birkaç sayfaya? sığmamıştı da zaten. defterler bitirilmiş, kalemler doldurulmuş, ciltler değiştirilmişti. büyük ayrılıklar da yaşanmıştı, deli mutluluklar da; fakat bir şeyler yolunda gitmemeye başlamıştı. uygun mu değillerdi yoksa birbirilerine? sanki zamanla kaçan kovalayan, kovalayan kaçan olmuştu. bu kez "zaman" çocuğun dilindeydi. buluşmalar ötelenmeye, "hadi konuşalım" istekleri zamanım yoklara dönüşmüştü. her şey tersine dönmüştü artık; ama istediği bu değildi.

    kendi kendine sürekli ben bu kıza deli gibi aşığım dese de ilgisinin düştüğünün o da farkındaydı. ama nasıl olurdu? aşık değil miydi? yoksa bu hikayeye çok mu anlam yüklüyordu? kızın üzüldüğünün de farkındaydı; fakat bitirmiyordu, bitiremiyordu ilişkiyi. bu kadar büyüleyici bir şey bitemezdi. büyük hikayelerin büyük sonları olmalı diye düşünürdü her zaman.

    sürekli inkar etse de içinden o da biliyordu gerçekleri; ama bir türlü kendine itiraf edemiyordu. biraz cesaret topladığında, biraz kız saçmaladığında çok da uzun sürmeyen ayrılıklar oluyordu. hatalara sığınıyor, sebep arıyordu kendince. sebep olsun ki o da arkasına sığınabilsin. kendini haklı çıkarmak için, sırf bu hikaye bundan dolayı bitti diyebilsin diye aranıyordu sadece. sonunda o da farkına varmıştı ama, tutarlı olabilmek adına iki insanı üzüyordu. tutarlı olabilsin diye yanlış yapıyordu. yarayı iyi etmek istiyor; ama tüm doğrular önünde boylu boyuna serilmiş olsa da yaralının çektiği acıya fazla kulak kabartıyor, vicdanını fazlaca dinliyordu. yıllar sonra bu saçmalığın düsturunu kavramıştı ama. doğruyu bıçak gibi koymuştu bu defa. son kez bitirmişti her şeyi, son kez demişti içinden ve öyle de olmuştu. tüm barışma mesajlarına kayıtsız kalmış, tüm telefonlar cevapsız bırakılmış belki de hiç yapmadığı şey olan engelleme butonunu kullanmıştı her yerden.

    bitmişti işte sonunda. filmlerdeki gibiydi her şey. yoğun, karşı konulmaz, gözü kör eden... bitmişti ama hikaye, üstelik kendisi bitirmişti o peri masalını.

    bazen karşımızdakine öyle anlamlar yükleriz, öyle doldururuz ki içini dönüp gerçeklere baktığımızda koca bir hikaye yazdığımızı görürüz sadece. gerçekler yüzümüze vurmaya başlayınca da inkar eder, görmek istemeyiz. gerçek kötü, heyecansız ve sade iken hikayeler çekici, bağlayıcı ve bir o kadar da büyüleyicidir çünkü.

    o biri arayışımız, o bire anlamlar yükleme çabalarımız insanoğlu ortaya çıktığından beri var ve bizler görünüşe göre çokluğun arasındaki o "bir"e hikayeler yazmaktan hiçbir zaman geri durmayacağız.
1 entry daha