şükela:  tümü | bugün
2 entry daha
  • onuncu söz

    haşir bahsi

    ihtar:

    şu risalelerde teşbih ve temsilleri, hikâyeler suretinde yazdığımın sebebi; hem teshil, hem hakaik-i islâmiye ne kadar makul, mütenasib, muhkem, mütesanid olduğunu göstermektir. hikâyelerin manaları, sonlarındaki hakikatlerdir. kinaiyat kabîlinden yalnız onlara delalet ederler. demek, hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir.
    görsel

    "bismillahirrahmanirrahim

    fenzur ilâ âsâri rahmetillahi keyfe yuhyi’l-arza ba’de mevtihâ. inne zâlike lemuhyi’l-mevtâ. ve hüve alâ külli şey’in kadîr"

    birader, haşir ve âhireti basit ve avam lisanıyla ve vâzıh bir tarzda beyanını ister isen, öyle ise şu temsilî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle:

    bir zaman iki adam, cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işarettir) gidiyorlar. bakarlar ki: herkes ev, hane, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmiyorlar. mal ve para, meydanda sahibsiz kalır. o adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp, ya çalıyor, ya gasbediyor. hevesine tebaiyet edip her nevi zulmü, sefaheti irtikâb ediyor. ahali de ona çok ilişmiyorlar. diğer arkadaşı ona dedi ki:

    "ne yapıyorsun? ceza çekeceksin; beni de belaya sokacaksın. bu mallar mîrî malıdır. bu ahali çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar. şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. onun için sana çok ilişmiyorlar. fakat intizam şediddir. padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. çabuk git, dehalet et." dedi. fakat o sersem inad edip dedi:

    "yok, mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sahibsizdir. herkes istediği gibi tasarruf edebilir. bu güzel şeylerden istifadeyi men'edecek hiçbir sebeb görmüyorum. gözümle görmezsem inanmayacağım." dedi. hem feylesofane çok safsatiyatı söyledi. ikisi arasında ciddî bir münazara başladı. evvelâ o sersem dedi:

    "padişah kimdir? tanımam."

    sonra arkadaşı ona cevaben: "bir köy muhtarsız olmaz. bir iğne ustasız olmaz, sahibsiz olamaz. bir harf kâtibsiz olamaz, biliyorsun. nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? ve bu kadar çok servet ki, her saatte bir şimendifer

    {(haşiye): seneye işarettir. evet bahar, mahzen-i erzak bir vagondur, gaibden gelir.}

    gaibden gelir gibi kıymetdar, musanna' mallarla dolu gelir. burada dökülüyor gidiyor. nasıl sahibsiz olur? ve her yerde görünen ilânnameler ve beyannameler ve her mal üstünde görünen turra ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir? sen anlaşılıyor ki, bir parça firengî okumuşsun. bu islâm yazılarını okuyamıyorsun. hem de bilenden sormuyorsun. işte gel, en büyük fermanı sana okuyacağım."

    o sersem döndü dedi:

    "haydi padişah var; fakat benim cüz'î istifadem ona ne zarar verebilir, hazinesinden ne noksan eder? hem burada hapis mapis yoktur, ceza görünmüyor."

    arkadaşı ona cevaben dedi:

    "yahu şu görünen memleket bir manevra meydanıdır. hem sanayi-i garibe-i sultaniyenin meşheridir. hem muvakkat temelsiz misafirhaneleridir. görmüyor musun ki, her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. daima dolar boşanır. bir zaman sonra şu memleket tebdil edilecek. bu ahali başka ve daimî bir memlekete nakledilecek. orada herkes hizmetine mukabil ya ceza, ya mükâfat görecek." dedi.

    yine o hain sersem, temerrüd edip: "inanmam. hiç mümkün müdür ki, bu memleket harab edilsin; başka bir memlekete göç etsin." dedi. bunun üzerine emin arkadaşı dedi:

    "madem bu derece inad ve temerrüd edersin. gel, hadd ü hesabı olmayan delail içinde oniki suret ile sana göstereceğim ki: bir mahkeme-i kübra var, bir dâr-ı mükâfat ve ihsan ve bir dâr-ı mücazat ve zindan var ve bu memleket her gün bir derece boşandığı gibi, bir gün gelir ki, bütün bütün boşanıp harab edilecek.

    birinci suret:

    hiç mümkün müdür ki: bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-ü hizmet eden muti'lere mükâfatı ve isyan edenlere mücazatı bulunmasın. burada yok hükmündedir. demek başka yerde bir mahkeme-i kübra vardır.

    ikinci suret:

    bu gidişata, icraata bak! nasıl en fakir, en zaîften tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor; kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. hem gayet kıymetdar ve şahane taamlar, kaplar, murassa' nişanlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyafetler vardır. bak senin gibi sersemlerden başka, herkes vazifesine gayet dikkat eder. kimse zerrece haddinden tecavüz etmez. en büyük şahıs, en büyük bir itaatle mütevaziane bir havf ve heybet altında hizmet eder. demek şu saltanat sahibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var. hem pek büyük izzeti, pek celalli bir haysiyeti, namusu vardır. halbuki kerem ise, in'am etmek ister. merhamet ise, ihsansız olamaz. izzet ise gayret ister. haysiyet ve namus ise, edebsizlerin te'dibini ister. halbuki şu memlekette o merhamet, o namusa lâyık binden biri yapılmıyor. zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar.

    demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.

    üçüncü suret:

    bak ne kadar âlî bir hikmet, bir intizamla işler dönüyor. hem ne kadar hakikî bir adalet, bir mizanla muameleler görülüyor. halbuki hikmet-i hükûmet ise, saltanatın cenah-ı himayesine iltica eden mültecilerin taltifini ister. adalet ise, raiyetin hukukunun muhafazasını ister; tâ hükûmetin haysiyeti, saltanatın haşmeti muhafaza edilsin.

    halbuki şu yerlerde o hikmete, o adalete lâyık binden biri icra edilmiyor. senin gibi sersemler, çoğu ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar.

    demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor...
    dördüncü suret:
    bak hadd ü hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherat, şu sofralarda olan emsalsiz mat'umat gösteriyorlar ki: bu yerlerin padişahının hadsiz bir sehaveti, hesabsız dolu hazineleri vardır.
    halbuki böyle bir sehavet ve tükenmez hazineler, daimî ve istenilen her şey içinde bulunur bir dâr-ı ziyafet ister.
    hem ister ki, o ziyafetten telezzüz edenler orada devam etsinler.
    tâ zeval ve firak ile elem çekmesinler.
    çünki zeval-i elem, lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir.
    bu sergilere bak!
    ve şu ilânlara dikkat et!
    ve bu dellâllara kulak ver ki, mu'ciznüma bir padişahın antika san'atlarını teşkil ve teşhir ediyorlar.
    kemalâtını gösteriyorlar.
    misilsiz cemal-i manevîsini beyan ediyorlar.
    hüsn-ü mahfîsinin letaifinden bahsediyorlar.
    demek onun pek mühim, hayret verici kemalât ve cemal-i manevîsi vardır.
    gizli, kusursuz kemal ise; takdir edici, istihsan edici, mâşâallah deyip müşahede edicilerin başlarında teşhir ister.
    mahfî, nazirsiz cemal ise; görünmek ve görmek ister.
    yani, kendi cemalini iki vecihle görmek: biri, muhtelif âyinelerde bizzât müşahede etmek.
    diğeri, müştak seyirci ve mütehayyir istihsan edicilerin müşahedesi ile müşahede etmek ister.
    hem görmek, hem görünmek, hem daimî müşahede, hem ebedî işhad ister.
    hem o daimî cemal, müştak seyirci ve istihsan edicilerin devam-ı vücudlarını ister.
    çünki daimî bir cemal, zâil müştaka razı olamaz.
    zira dönmemek üzere zevale mahkûm olan bir seyirci, zevalin tasavvuruyla muhabbeti adavete döner, hayret ve hürmeti tahkire meyleder.
    çünki insan, bilmediği ve yetişmediği şeye düşmandır.
    halbuki şu misafirhanelerden herkes çabuk gidip, kayboluyor.
    o kemal ve o cemalin bir ışığını belki zayıf bir gölgesini, bir anda bakıp doymadan gidiyor.
    demek bir seyrangâh-ı daimîye gidiliyor...
    beşinci suret:
    bak bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz zâtın pek büyük bir şefkati vardır.
    çünki her musibetzedenin imdadına koşturuyor.
    her suale ve matluba cevab veriyor.
    hattâ bak, en edna bir hâcet, en edna bir raiyetten görse, şefkatle kaza ediyor.
    bir çobanın bir koyunu, bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.
    gel gidelim, şu adada büyük bir içtima var.
    bütün memleket eşrafı orada toplanmışlar.
    bak, pek büyük bir nişanı taşıyan bir yaver-i ekrem bir nutuk okuyor.
    o şefkatli padişahından bir şeyler istiyor.
    bütün ahali: "evet, evet biz de istiyoruz" diyorlar.
    onu tasdik ve teyid ediyorlar.
    şimdi dinle, bu padişahın sevgilisi diyor ki:
    "ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız!
    bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, menba'larını göster.
    ve bizi makarr-ı saltanatına celbet.
    bizi bu çöllerde mahvettirme.
    bizi huzuruna al.
    bize merhamet et.
    burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir.
    bizi zeval ve teb'id ile tazib etme.
    sana müştak ve müteşekkir şu mutî' raiyetini başı boş bırakıp i'dam etme." diyor ve pek çok yalvarıyor.
    sen de işitiyorsun.
    acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki; en edna bir adamın en edna bir meramını ehemmiyetle yerine getirsin, en sevgili bir yaver-i ekreminin en güzel bir maksudunu yerine getirmesin?
    halbuki o sevgilinin maksudu, umumun da maksududur.
    hem padişahın marzîsi, hem merhamet ve adaletinin muktezasıdır.
    hem ona rahattır, ağır değil.
    bu misafirhanelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar kadar ağır gelmez.
    madem numunelerini göstermek için beş-altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu.
    elbette hakikî hazinelerini, kemalâtını, hünerlerini makarr-ı saltanatında öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrangâhlar açacak ki, akılları hayrette bırakacak.
    demek bu meydan-ı imtihanda olanlar, başı boş değiller; saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyorlar...
    altıncı suret:
    işte gel bak, bu muhteşem şimendiferler, tayyareler, techizatlar, depolar, sergiler, icraatlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek muhteşem bir saltanat vardır,
    {(haşiye): meselâ: nasıl şu zamanda manevra meydanında harb usûlünde, "silâh al, süngü tak." emriyle koca bir ordu baştan başa dikenli bir meşegâha benzediği gibi; her bir bayram gününde resm-i geçit için: "formalarınızı takıp, nişanlarınızı asınız." emrine karşı ordugâh, seraser rengârenk çiçek açmış müzeyyen bir bahçeyi temsil ettiği misillü; öyle de rûy-i zemin meydanında, sultan-ı ezelî'nin nihayetsiz enva'-ı cünudundan melek ve cinn ve ins ve hayvanlar gibi şuursuz nebatat taifesi dahi, hıfz-ı hayat cihadında emr-i
    görsel

    kûn feyekûn

    ile: "müdafaa için silâhlarınızı ve cihazatınızı takınız." emr-i ilahîyi aldıkları vakit, zemin baştan aşağıya bütün ondaki dikenli ağaçlar ve nebatlar süngücüklerini taktıkları zaman, aynen süngülerini takmış muhteşem bir ordugâha benziyor.
    hem baharın herbir günü, herbir haftası, birer taife-i nebatatın birer bayramı hükmünde olduğu için, herbir taifesi dahi kendi sultanının o taifeye ihsan ettiği güzel hediyeleri teşhir için ona taktığı murassa' nişanları birer resm-i geçit tarzında o sultan-ı ezelî'nin nazar-ı şuhud ve işhadına arzettiğinden ve öyle bir vaziyet gösterdiğinden, bütün nebatat ve eşcar güya "san'at-ı rabbaniye murassaatını ve çiçek ve meyve denilen fıtrat-ı ilahiyenin nişanlarını takınız, çiçekler açınız." emr-i rabbaniyeyi dinliyorlar ki, rûy-i zemin dahi gayet muhteşem bir bayram gününde, şahane resm-i geçitte, sürmeli formaları ve murassa' nişanları parlayan bir ordugâhı temsil ediyor.
    işte şu derece hikmetli ve intizamlı teçhizat ve tezyinat; elbette nihayetsiz kadîr bir sultanın, nihayet derecede hakîm bir hâkimin emriyle olduğunu kör olmayanlara gösterir.}
    hükmediyor.
    böyle bir saltanat, kendisine lâyık bir raiyet ister.
    halbuki görüyorsun, bütün raiyet bu misafirhanede toplanmışlar.
    misafirhane ise her gün dolar, boşanır.
    hem bütün raiyet manevra için bu meydan-ı imtihanda bulunuyorlar.
    meydan ise, her saat tebdil ediliyor.
    hem bütün raiyet, padişahın kıymetdar ihsanatının numunelerini ve hârika san'atlarının antikalarını sergilerde temaşa etmek için şu teşhirgâhta birkaç dakika durup seyrediyorlar.
    meşher ise, her dakika tahavvül ediyor.
    giden gelmez, gelen gider.
    işte bu hal, şu vaziyet kat'î gösteriyor ki: şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında daimî saraylar, müstemir meskenler, şu numunelerin ve suretlerin hâlis ve yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır.
    demek burada çabalamak onlar içindir.
    şurada çalıştırır, orada ücret verir.
    herkesin istidadına göre orada bir saadeti var...
    yedinci suret:
    gel, bir parça gezelim.
    şu medenî ahali içinde ne var, ne yok görelim.
    işte bak!
    her yerde, her köşede, müteaddid fotoğraflar kurulmuş, suret alıyorlar.
    bak, her yerde müteaddid kâtibler oturmuşlar, bir şeyler yazıyorlar.
    her şeyi kaydediyorlar.
    en ehemmiyetsiz bir hizmeti, en âdi bir vukuatı zabtediyorlar.
    hâ, şu yüksek dağda padişaha mahsus bir büyük fotoğraf kurulmuş ki,
    {(haşiye): şu suretin işaret ettiği manaların bir kısmı yedinci hakikat'te beyan edilmiş.
    yalnız burada padişaha mahsus bir büyük fotoğraf işareti ve hakikatı "levh-i mahfuz" demektir.
    levh-i mahfuz'un tahakkuk-u vücudu yirmialtıncı söz'de şöyle isbat edilmiş ki: nasıl küçük küçük cüzdanlar, büyük bir kütüğün vücudunu ihsas eder ve küçük küçük senedler, bir defter-i kebirin bulunduğunu iş'ar eder ve küçük kesretli tereşşuhatlar, büyük bir su menbaını işmam eder.
    aynen öyle de: küçük küçük cüzdanlar hükmünde; hem birer küçük levh-i mahfuz manasında; hem büyük levh-i mahfuz'u yazan kalemden tereşşuh eden küçük küçük noktalar suretinde olan benî-beşerin kuvve-i hâfızaları, ağaçların meyveleri, meyvelerin çekirdekleri, tohumları; elbette bir hâfıza-i kübrayı, bir defter-i ekberi, bir levh-i mahfuz-u a'zamı ihsas eder, iş'ar eder ve isbat eder.
    belki keskin akıllara gösterir.}
    bütün bu yerlerde ne cereyan eder, suretini alıyorlar.
    demek o zât emretmiş ki; mülkünde cereyan eden bütün muamele ve işler zabtedilsin.
    demek oluyor ki; o zât-ı muazzam bütün hâdisatı kaydettirir, suretini alır.
    işte şu dikkatli hıfz ve muhafaza, elbette bir muhasebe içindir.
    şimdi, en âdi raiyetin en âdi muamelelerini ihmal etmeyen bir hâkim-i hafîz, hiç mümkün müdür ki raiyetin en büyüklerinden en büyük amellerini muhafaza etmesin, muhasebe etmesin, mükâfat ve mücazat vermesin.
    halbuki o zâtın izzetine ve gayretine dokunacak ve şe'n-i merhameti hiç kabul etmeyecek muameleler, o büyüklerden sudûr ediyor.
    burada cezaya çarpmıyor.
    demek, bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor...
    sekizinci suret:
    gel, ondan gelen bu fermanları sana okuyacağım.
    bak, mükerrer va'dediyor ve şiddetli tehdid ediyor ki: "sizleri oradan alıp, makarr-ı saltanatıma getireceğim ve mutî'leri mes'ud, âsileri mahpus edeceğim.
    o muvakkat yeri harab edip, müebbed sarayları, zindanları hâvi diğer bir memleket kuracağım." hem o vaad ettiği şeyler, ona gayet rahattır.
    raiyetine, gayet mühimdir.
    va'dinde hulf ise, izzet-i iktidarına gayet zıddır.
    işte bak ey sersem!
    sen yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun.
    ve hiçbir vechile hulf ve hilafa mecburiyeti olmayan ve hiçbir cihetle hilaf haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehadet eden bir zâtı tekzib ediyorsun.
    elbette büyük bir cezaya müstehak olursun.
    misalin şuna benzer ki: bir yolcu, güneşin ziyasından gözünü kapıyor, hayaline bakıyor; vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor.
    madem vaad etmiş, yapacaktır.
    halbuki îfası ona çok rahat ve bize ve herşeye ve ona ve saltanatına pek çok lâzımdır.
    demek bir mahkeme-i kübra, bir saadet-i uzma vardır.
    dokuzuncu suret:
    şimdi gel!
    bu dairelerin ve cemaatlerin bazı rüesalarına ki,
    {(haşiye): şu suretin isbat ettiği manalar sekizinci hakikat'te görünecek.
    meselâ, dairelerin reisleri şu temsilde enbiya ve evliyaya işarettir.
    ve telefon ise, ma'kes-i vahy ve mazhar-ı ilham olan kalbden uzanan bir nisbet-i rabbaniyedir ki, kalb o telefonun başıdır ve kulağı hükmündedir.}
    her biri bizzât padişahla görüşecek hususî birer telefonu var.
    hem bazı onun huzuruna çıkmışlar.
    ne diyorlar bak: bunlar ittifakla ihbar ediyorlar ki: o zât, mükâfat ve mücazat için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzar etmiş.
    gayet kavî vaad ve şiddetli tehdid ediyor.
    hem onun izzet ve celaleti hiçbir vecihle hulfü'l-va'de tenezzül edip, tezellülü kabul etmez.
    halbuki o muhbirler hem tevatür derecesinde çok, hem icma' kuvvetinde bir ittifakla haber veriyorlar ki: şu bazı âsârı görünen saltanat-ı azîmenin medarı ve makarrı, buradan uzak bir başka memlekettedir ve şu meydan-ı imtihanda binalar muvakkattırlar.
    sonra daimî saraylara tebdil edilecek.
    bu yerler değişecekler.
    çünki eserleriyle azameti anlaşılan şu muhteşem, zevalsiz saltanat; böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs, tekemmülsüz umûrlar üzerinde kurulmaz, durulmaz...
    demek ona lâyık, daimî, müstekar, zevalsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umûrlar üzerinde duruyor.
    demek bir diyar-ı âher var; elbette o makarra gidilecektir...
    onuncu suret:
    gel, bugün nevruz-u sultanîdir.
    {(haşiye): bu suretin remzini dokuzuncu hakikat'te göreceksin.
    meselâ: nevruz günü, bahar mevsimine işarettir.
    çiçekli yeşil sahra ise, bahar mevsimindeki rûy-i zemindir.
    değişen perdeler, manzaralar ise, fasl-ı baharın ibtidasından, yazın intihasına kadar sâni'-i kadîr-i zülcelal'in, fâtır-ı hakîm-i zülcemal'in kemal-i intizam ile değiştirdiği ve kemal-i rahmet ile tazelendirdiği ve birbiri arkasında gönderdiği mevcudat-ı bahariye tabakatına ve masnuat-ı sayfiye taifelerine ve erzak-ı hayvaniye ve insaniyeye medar olan mat'umata işarettir.}
    bir tebeddülat olacak, acib işler çıkacak.
    şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahraya gidip bir seyran ederiz.
    işte bak!
    ahali de bu tarafa geliyorlar.
    bak bir sihir var.
    o binalar birden harab oldular, başka bir şekil aldı.
    bak, bir mu'cize var.
    o harab olan binalar, birden burada yapıldı.
    âdeta bu hâlî bir çöl, bir medenî şehir oldu.
    bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır.
    buna dikkat et ki; o kadar karışık, sür'atli, kesretli, hakikî perdeler içinde ne kadar mükemmel bir intizam vardır ki, herşey yerli yerine konuluyor.
    hayalî sinema perdeleri dahi, bunun kadar muntazam olamaz.
    milyonlar mahir sihirbazlar dahi, bu san'atları yapamazlar.
    demek, bize görünmeyen o padişahın çok büyük mu'cizeleri vardır.
    ey sersem!
    sen diyorsun: "nasıl bu koca memleket tahrib edilip, başka yere kurulacak?
    "
    işte görüyorsun ki: her saat, senin aklın kabul etmediği o tebdil-i diyar gibi çok inkılablar, tebdiller oluyor.
    şu toplanmak, dağılmak ve şu hallerden anlaşılıyor ki: bu görünen sür'atli içtimalar, dağılmalar, teşkiller, tahribler içinde başka bir maksad var.
    bir saatlik içtima için on sene kadar masraf yapılıyor.
    demek bu vaziyetler maksud-u bizzât değiller.
    bir temsildir, bir takliddirler.
    o zât mu'cize ile
    yapıyor.
    tâ suretleri alınıp terkib edilsin ve neticeleri hıfzedilip yazılsın.
    -nasılki, manevra meydan-ı imtihanının herşeyi kaydediliyordu ve yazılıyordu.- demek, bir mecma-ı ekberde muamele, bunlar üzerine devam edip dönecek.
    hem bir meşher-i a'zamda daimî gösterilecek.
    demek şu geçici, kararsız vaziyetler; sabit suretler, bâki meyveler veriyorlar.
    demek bu ihtifalat; bir saadet-i uzma, bir mahkeme-i kübra, bilmediğimiz ulvî gayeler içindir...
    onbirinci suret:
    gel, ey muannid arkadaş!
    bir tayyareye, ya şarka veya garba yani mazi ve müstakbele giden bir şimendifere binelim.
    şu mu'cizekâr zâtın, sair yerlerde ne çeşit mu'cizeler gösterdiğini görelim.
    işte bak, gördüğümüz menzil ve meydan ve meşher gibi acaibler, her tarafta bulunuyor.
    lâkin san'atça, suretçe birbirinden ayrıdırlar.
    fakat buna iyi dikkat et ki: o sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o bekasız meşherlerde; ne kadar bahir bir hikmetin intizamatı, ne derece zahir bir inayetin işaratı, ne mertebe âlî bir adaletin emaratı, ne derece vâsi' bir merhametin semeratı görünüyor.
    basiretsiz olmayan herkes yakînen anlar ki: onun hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve inayetinden daha ecmel bir inayet ve merhametinden daha eşmel bir merhamet ve adaletinden daha ecell bir adalet olamaz ve tasavvur edilemez.
    eğer faraza tevehhüm ettiğin gibi, daire-i memleketinde daimî menziller, âlî mekânlar, sabit makamlar, bâki meskenler, mukim ahali, mes'ud raiyeti bulunmazsa; şu hikmet, inayet, merhamet, adaletin hakikatlarına şu bekasız memleket mazhar olamadığı malûm ve onlara mazhar olacak, başka yerde de bulunmazsa; o vakit gündüz ortasında güneşin ışığını gördüğümüz halde güneşi inkâr etmek derecesinde bir ahmaklıkla, şu gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek ve şu müşahede ettiğimiz inayeti inkâr etmek ve şu gördüğümüz merhameti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emaratı, işaratı görünen adaleti inkâr etmek lâzım gelir.
    hem bu gördüğümüz icraat-ı hakîmane ve ef'al-i kerimane ve ihsanat-ı rahîmanenin sahibini; -hâşâ sümme hâşâ!- sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzım gelir.
    bu ise, hakikatlerin zıdlarına inkılabıdır.
    halbuki inkılab-ı hakaik, bütün ehl-i aklın ittifakıyla muhaldir, mümkün değildir.
    yalnız, herşeyin vücudunu inkâr eden sofestaî eblehler hariçtir.
    demek, bu diyardan başka bir diyar vardır.
    onda bir mahkeme-i kübra, bir ma'dele-i ulyâ, bir mekreme-i uzma vardır ki; tâ şu merhamet ve hikmet ve inayet ve adalet tamamen tezahür etsinler...
    onikinci suret:
    gel şimdi döneceğiz.
    şu cemaatlerin reisleriyle ve zabitleriyle görüşeceğiz ve techizatlarına bakacağız ki; o techizat, yalnız o meydandaki kısa bir müddet içinde geçinmek için mi verilmiştir?
    yahut başka yerde uzun bir saadet hayatı tahsil etmek için mi verilmiştir?
    görelim.
    herkese ve her techizata bakamayız.
    fakat numune için şu zabitin cüzdan ve defterine bakacağız: bu cüzdanda zabitin rütbesi, maaşı, vazifesi, matlubatı, düstur-u harekâtı vardır.
    bak, bu rütbe birkaç günlük için değil; pek uzun bir zaman için verilebilir.
    "şu maaşı hazine-i hâssadan filan tarihte alacaksın" yazılıdır.
    halbuki o tarih, çok zaman sonra ve bu meydan kapandıktan sonra gelir.
    şu vazife ise; şu muvakkat meydana göre değil, belki padişahın kurbünde daimî bir saadeti kazanmak için verilmiştir.
    şu matlubat ise, birkaç günlük bu misafirhanede geçinmek için olamaz.
    belki uzun ve mes'udane bir hayat için olabilir.
    şu düstur ise, bütün bütün açığa verir ki; cüzdan sahibi başka yere namzeddir, başka âleme çalışır.
    bak şu defterlerde, âletler techizatının suret-i istimali ve mes'uliyetler vardır.
    halbuki eğer yalnız bu meydandan başka âlî, daimî bir yer bulunmazsa; şu muhkem defter, o kat'î cüzdan, bütün bütün manasız olur.
    hem şu muhterem zabit ve mükerrem kumandan ve muazzez reis; bütün ahaliden aşağı, herkesten daha bedbaht, daha bîçare, daha zelil, daha musibetli, daha fakir, daha zayıf bir derekeye düşer.
    işte buna kıyas et.
    hangi şeye dikkat etsen şehadet eder ki: bu fâniden sonra bir bâki var...
    ey arkadaş!
    demek, bu muvakkat memleket bir tarla hükmündedir.
    bir talimgâhtır, bir pazardır.
    elbette arkasında bir mahkeme-i kübra, bir saadet-i uzma gelecektir.
    eğer bunu inkâr etsen; bütün
    zabitlerdeki cüzdanları, defterleri techizatları, düsturları belki şu memleketteki bütün intizamatı, hattâ hükûmeti inkâr etmeğe mecbur olursun ve bütün vaki' olan icraatın vücudunu tekzib etmek lâzım gelir.
    o vakit sana, insan ve zîşuur denilmez.
    sofestaîlerden daha akılsız olursun.
    sakın zannetme; tebdil-i memleket delilleri bu "oniki suret"e münhasırdır.
    belki hadd ü hesaba gelmez emareler, deliller var ki: şu kararsız mütegayyir memleket; zevalsiz, müstekar bir memlekete tahvil edilecektir.
    hem hadd ü hesaba gelmez işaretler, alâmetler var ki: bu ahali, şu muvakkat misafirhanelerden alınacak, saltanatın makarr-ı daimîsine gönderilecek.
    bâhusus, gel sana "oniki suret" kuvvetinden daha kuvvetli bir bürhan daha göstereceğim. işte gel bak, şu uzaktaki görünen cemaat-i azîme içinde, evvel adada gördüğümüz büyük nişan sahibi yaver-i ekrem bir tebligatta bulunuyor.
    gidelim, dinleyelim.
    bak o parlak yaver-i ekrem, bak o yüksekte ta'lik edilmiş ferman-ı a'zamı ahaliye bildiriyor ve diyor ki: "hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz.
    öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir.
    padişahımızın makarr-ı saltanatına gidip merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız.
    eğer güzelce bu fermanı dinleyip itaat etseniz...
    yoksa isyan edip dinlemezseniz, müdhiş zindanlara atılacaksınız." gibi tebligatta bulunuyor.
    sen de görüyorsun ki; o ferman-ı a'zamda öyle i'cazkâr bir turra var ki, hiçbir vechile kabil-i taklid değil.
    senin gibi sersemlerden başka herkes; o ferman, padişahın fermanı olduğunu kat'î bilir.
    ve o parlak yaver-i ekremde öyle nişanlar var ki; senin gibi körlerden başka herkes o zâtı, padişahın pek doğru tercüman-ı evamiri olduğunu yakînen anlar.
    acaba o yaver-i ekrem o ferman-ı a'zamla beraber bütün kuvvetiyle dava edip tebliğ ettikleri şu tebdil-i memleket mes'elesi, hiç kabil midir ki itiraz kabul etsin.
    evet kabil değil!
    illâ ki, bütün bu gördüğümüz her şeyi inkâr edesin...
    şimdi ey arkadaş!. söz senindir, söyle.
    ne diyorsan de!
    -ben ne diyeceğim, daha buna karşı bir şey denebilir mi?
    gündüz
    ortasında güneşe karşı söz söylenir mi?
    yalnız derim ki: elhamdülillah, yüzbin defa şükür olsun ki; vehim ve heva tahakkümünden, nefis ve heves esaretinden kurtulup, daimî hapis ve zindandan halâs oldum ve inandım ki: bu karmakarışık, kararsız misafirhanelerden başka ve kurb-u şahanede bir diyar-ı saadet vardır; biz de ona namzediz...
    işte haşir ve âhiretten kinaye ve ibaret olan şu hikâye-i temsiliye burada tamam oldu.
    şimdi tevfik-i ilahî ile hakikat-i ulyâya geçeceğiz.
    geçmiş "oniki suret"e mukabil "oniki mütesanid hakikat" ile bir "mukaddime" beyan edeceğiz.

    mukaddime
    birkaç işaretle başka yerlerde yani yirmiikinci, ondokuzuncu, yirmialtıncı sözlerde izah edilen birkaç mes'eleye işaret ederiz.
    birinci işaret:
    hikâyedeki sersem adamın o emin arkadaşıyla, üç hakikatları var.
    birincisi:
    nefs-i emmarem ile kalbimdir.
    ikincisi:
    felsefe şakirdleriyle, kur'an-ı hakîm tilmizleridir.
    üçüncüsü:
    ümmet-i islâmiye ile millet-i küfriyedir.
    felsefe şakirdleri ve millet-i küfriye ve nefs-i emmarenin en müdhiş dalaleti, cenab-ı hakk'ı tanımamaktadır.
    hikâyede nasıl emin adam demişti: "bir harf kâtibsiz olmaz, bir kanun hâkimsiz olmaz." biz de deriz:
    nasılki bir kitab, bâhusus öyle bir kitab ki; her kelimesi içinde küçük kalemle bir kitab yazılmış, her harfi içinde ince kalem ile muntazam bir kaside yazılmış.
    kâtibsiz olmak, son derece muhaldir.
    öyle de şu kâinat nakkaşsız olmak, son derece muhal-ender muhaldir.
    zira bu kâinat öyle bir kitabdır ki, her sahifesi çok kitabları tazammun eder.
    hattâ her kelimesi içinde bir kitab vardır.
    her bir harfi içinde bir kaside vardır.
    yeryüzü bir sahifedir, ne kadar kitab içinde var.
    bir ağaç bir kelimedir, ne kadar sahifesi vardır.
    bir meyve bir harf; bir çekirdek, bir noktadır.
    o noktada koca bir ağacın programı, fihristesi var.
    işte böyle bir kitab, evsaf-ı celal ve cemale, nihayetsiz kudret ve hikmete mâlik bir zât-ı zülcelal'in nakş-ı kalem-i kudreti olabilir.
    demek âlemin şuhuduyla, bu iman lâzım gelir.
    illâ ki, dalaletten sarhoş olmuş ola...
    hem nasılki bir hane ustasız olmaz.
    bâhusus öyle bir hane ki; hârika san'atlarla, acib nakışlarla, garib zînetlerle tezyin edilmiş.
    hattâ herbir taşında, bir saray kadar san'at dercedilmiş.
    ustasız olmak, hiçbir akıl kabul edemez, gayet mahir bir san'atkâr ister.
    bâhusus o saray içinde sinema perdeleri gibi her saatte hakikî menziller teşkil edilip, kemal-i intizamla elbise değiştirdiği gibi değiştiriyor.
    hattâ herbir hakikî perde içinde, müteaddid küçük küçük menziller icadediliyor.
    öyle de şu kâinat nihayetsiz hakîm, alîm, kadîr bir sâni' ister.
    çünki şu muhteşem kâinat öyle bir saraydır ki: ay, güneş lâmbaları; yıldızlar, mumları; zaman, bir ip, bir şerittir ki, o sâni'-i zülcelal her sene bir başka âlemi ona takıp, gösteriyor.
    o taktığı âlemin içinde üçyüzaltmış tarzda muntazam suretlerini tecdid ediyor.
    kemal-i intizamla ve hikmetle değiştiriyor.
    yeryüzünü bir sofra-i nimet yapmış ki, her bahar mevsiminde, üçyüzbin enva'-ı masnuatıyla tezyin ediyor.
    hadd ü hesaba gelmez enva'-ı ihsanatıyla dolduruyor.
    öyle bir tarzda ki, nihayet ihtilat içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirlerinden ayrılıyor.
    başka cihetleri buna kıyas et...
    nasıl, böyle bir sarayın sâni'inden gaflet edilebilir?
    hem nasılki bulutsuz, gündüz ortasında, güneşin deniz yüzünde bütün kabarcıklar üstünde ve karada bütün parlak şeylerde ve kar'ın bütün parçalarında cilvesi göründüğü ve aksi müşahede edildiği halde güneşi inkâr etmek, ne derece acib bir divanelik hezeyanıdır.
    çünki o vakit bir tek güneşi inkâr ve kabul etmemekle; katarat sayısınca, kabarcıklar mikdarınca, parçalar adedince, hakikî ve bil'asale güneşçikleri kabul etmek lâzım geliyor.
    her zerrecikte (ki ancak bir zerre sıkışabildiği halde) koca bir güneşin hakikatını içinde kabul etmek lâzım geldiği gibi, aynen öyle de: şu sıravari içinde her zaman hikmetle değişen ve düzgünlük içinde her vakit tazelenen şu muntazam kâinatı görüp, hâlık-ı zülcelal'i evsaf-ı kemaliyle tasdik etmemek, ondan daha berbad bir dalalet divaneliğidir, bir mecnunluk hezeyanıdır.
    zira herşeyde, hattâ herbir zerrede bir uluhiyet-i mutlaka kabul etmek lâzımdır.
    çünki meselâ havanın herbir zerresi; herbir çiçek ile herbir meyveye, herbir yaprağa girer ve işleyebilir.
    işte şu zerre, eğer memur olmazsa, bütün girebildiği ve işlediği masnuların tarz-ı teşkilatını ve suretlerini ve heyetlerini bilmek lâzımdır, tâ içinde işleyebilsin.
    demek muhit bir ilim ve kudrete mâlik olmalı ki, böyle yapsın.
    meselâ, toprakta herbir zerresi kabildir ki, muhtelif bütün tohumlar ve çekirdeklere medar ve menşe olsun.
    eğer memur olmazsa, lâzım geliyor ki: otlar ve ağaçlar adedince manevî cihazat ve makineleri tazammun etsin.
    veyahut onların bütün tarz-ı teşkilatını bilir, yapar, bütün onlara giydirilen suretleri tanır, dikebilir bir san'at ve kudret vermek lâzım gelir.
    daha sair mevcudatı da kıyas et.
    tâ anlayacaksın ki: her şeyde aşikâre, vahdaniyetin çok delilleri var.
    evet bir şeyden her şeyi yapmak ve herşeyi bir tek şey yapmak, herşeyin hâlıkına has bir iştir.

    görsel

    "ve in min şey'in illa yusebbihu bi hamdihi"

    ferman-ı zîşanına dikkat et.
    demek vâhid-i ehad'ı kabul etmemek ile, mevcudat adedince ilahları kabul etmek lâzım gelir.
    ikinci işaret:
    hikâyede bir yaver-i ekremden bahsedilmiş ve denilmiş ki: kör olmayan herkes onun nişanlarını görmekle anlar ki: o zât, padişahın emriyle hareket eder ve onun has bendesidir.
    işte o yaver-i ekrem, resul-i ekrem'dir (aleyhissalâtü vesselâm).
    evet şöyle müzeyyen bir kâinatın, öyle mukaddes bir sâni'ine böyle bir resul-i ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir.
    çünki nasıl güneş, ziya vermeksizin mümkün değildir.
    öyle de uluhiyet de, peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.
    hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet kemalde olan bir cemal; gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin?
    hem mümkün olur mu ki; gayet cemalde bir kemal-i san'at, onun üzerine enzar-ı dikkati celbeden bir dellâl vasıtasıyla teşhir istemesin?
    hem hiç mümkün olur mu ki; bir rububiyet-i âmmenin saltanat-ı külliyesi, kesret ve cüz'iyat tabakatında vahdaniyet ve samedaniyetini, zülcenaheyn bir meb'us vasıtasıyla ilânını istemesin!
    yani o zât, ubudiyet-i külliye cihetiyle kesret tabakatının dergâh-ı ilahiye elçisi olduğu gibi, kurbiyet ve risalet cihetiyle dergâh-ı ilahînin kesret tabakatına memurudur.
    hem hiç mümkün olur mu ki; nihayet derecede bir hüsn-ü zâtî sahibi, cemalinin mehasinini ve hüsnünün letaifini âyinelerde görmek ve göstermek istemesin!
    yani bir habib resul vasıtasıyla ki; hem habibdir, ubudiyetiyle kendini ona sevdirir, âyinedarlık eder.
    hem resuldür; onu mahlukatına sevdirir, cemal-i esmasını gösterir.
    hem hiç mümkün olur mu ki; acib mu'cizelerle, garib ve kıymetdar şeylerle dolu hazineler sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla enzar-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle, gizli kemalâtını beyan etmek irade etmesin ve istemesin? hem mümkün olur mu ki; bu kâinatı bütün esmasının kemalâtını ifade eden masnuatla tezyin ederek seyir için garib ve ince san'atlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de, rehber bir muallim tayin etmesin?
    hem hiç mümkün olur mu ki; bu kâinatın sahibi, şu kâinatın tahavvülatındaki maksad ve gaye ne olacağını, müş'ir-i tılsım-ı muğlakını, hem mevcudatın "nereden?
    nereye?
    necisin?" üç sual-i müşkilin muammasını bir elçi vasıtasıyla açtırmasın!
    hem hiç mümkün olur mu ki; bu güzel masnuat ile kendini zîşuura tanıttıran ve kıymetli nimetler ile kendini sevdiren sâni'-i zülcelal; onun mukabilinde zîşuurdan marziyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin!
    hem hiç mümkün olur mu ki; nev'-i insanı, şuurca kesrete mübtela, istidadca ubudiyet-i külliyeye müheyya suretinde yaratıp, muallim bir rehber vasıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin!
    daha bunlar gibi çok vezaif-i nübüvvet var ki, herbiri bir bürhan-ı kat'îdir ki: uluhiyet, risaletsiz olamaz...
    şimdi acaba âlemde muhammed-i arabî aleyhissalâtü vesselâm'dan -beyan olunan evsaf ve vezaife- daha ehil ve daha câmi' kim zuhur etmiş?
    ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir?
    hâyır, aslâ ve kat'â!. belki o, bütün resullerin seyyididir, bütün enbiyanın imamıdır, bütün asfiyanın serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlukatın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultanıdır.
    evet ehl-i tahkikatın ittifakıyla, şakk-ı kamer ve parmaklarından su akması gibi bine baliğ mu'cizatından hadd ü hesaba gelmez delail-i nübüvvetinden başka, kur'an-ı azîmüşşan gibi bir bahr-i hakaik ve kırk vecihle mu'cize olan mu'cize-i kübra, güneş gibi risaletini göstermeğe kâfidir.
    başka risalelerde ve bilhâssa yirmibeşinci söz'de kur'anın kırka karib vücuh-u i'cazından bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.
    üçüncü işaret:
    hatıra gelmesin ki: bu küçücük insanın ne ehemmiyeti var ki, bu azîm dünya onun muhasebe-i a'mali için kapansın, başka bir daire açılsın?
    çünki bu küçücük insan, câmiiyet-i fıtrat itibariyle şu mevcudat içinde bir ustabaşı ve bir dellâl-ı saltanat-ı ilahiye ve bir ubudiyet-i külliyeye mazhar olduğundan büyük ehemmiyeti vardır.
    hem hatıra gelmesin ki: kısacık bir ömürde nasıl ebedî bir azaba müstehak olur?
    zira küfür; şu mektubat-ı samedaniye derecesinde ve kıymetinde olan kâinatı manasız, gayesiz bir derekeye düşürdüğü için, bütün kâinata karşı bir tahkir olduğu gibi; bu mevcudatta cilveleri, nakışları görünen bütün esma-i kudsiye-i ilahiyeyi inkâr ile red ve cenab-ı hakk'ın hakkaniyet ve sıdkını gösteren gayr-ı mütenahî bütün delillerini tekzib olduğundan nihayetsiz bir cinayettir.
    nihayetsiz cinayet ise, nihayetsiz azabı îcab eder...
    dördüncü işaret:
    nasılki hikâyede oniki suretle gördük ki: hiçbir cihetle mümkün değil; öyle bir padişahın, öyle muvakkat misafirhane gibi bir memleketi bulunsun da, müstekar ve haşmetine mazhar ve saltanat-ı uzmasına medar diğer daimî bir memleketi bulunmasın...
    öyle de hiçbir vecihle mümkün değil ki; bu fâni âlemin bâki hâlık'ı, bunu icad etsin de, bâki bir âlemi icad etmesin?
    hem mümkün değil: şu bedî' ve zâil kâinatın sermedî sâni'i bunu halk etsin de, müstekar ve daimî diğer bir kâinatı icad etmesin?
    hem mümkün değil: bu meşher ve meydan-ı imtihan ve tarla hükmünde olan dünyanın hakîm ve kadîr ve rahîm olan fâtır'ı onu yaratsın, onun bütün gayelerine mazhar olan dâr-ı âhireti halk etmesin?
    bu hakikata oniki kapı ile girilir.
    oniki hakikat ile o kapılar açılır.
    en kısa ve basitten başlarız:

    birinci hakikat:
    bâb-ı rububiyet ve saltanattır ki, ism-i rabb'in cilvesidir.
    hiç mümkün müdür ki: şe'n-i rububiyet ve saltanat-ı uluhiyet,
    bâhusus böyle bir kâinatı, kemalâtını göstermek için gayet âlî gayeler ve yüksek maksadlar ile icad etsin, onun gayat ve makasıdına karşı iman ve ubudiyetle mukabele eden mü'minlere mükâfatı bulunmasın.
    ve o makasıdı red ve tahkir ile mukabele eden ehl-i dalalete mücazat etmesin?
    ikinci hakikat:
    bâb-ı kerem ve rahmettir ki, kerim ve rahîm isminin cilvesidir.
    hiç mümkün müdür ki: gösterdiği âsâr ile nihayetsiz bir kerem ve nihayetsiz bir rahmet ve nihayetsiz bir izzet ve nihayetsiz bir gayret sahibi olan şu âlemin rabbi; kerem ve rahmetine lâyık mükâfat, izzet ve gayretine şayeste mücazatta bulunmasın.
    evet şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki; en âciz, en zaîften tut
    {(haşiye-1): rızk-ı helâl, iktidar ile alınmadığına, belki iftikara binaen verildiğine delil-i kat'î: iktidarsız yavruların hüsn-ü maişeti ve muktedir canavarların dîk-ı maişeti; hem zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hileli tilki ve maymunun derd-i maişetle vücudça zaîfliğidir.
    demek rızık, iktidar ve ihtiyar ile ma'kûsen mütenasibdir.
    ne derece iktidar ve ihtiyarına güvense, o derece derd-i maişete mübtela olur.}
    tâ en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor.
    en zaîf, en âcize en iyi rızık veriliyor.
    her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor.
    öyle ulvî bir keremle ziyafetler, ikramlar olunuyor ki, nihayetsiz bir kerem eli içinde işlediğini bedaheten gösteriyor.
    meselâ, bahar mevsiminde cennet hurileri tarzında bütün ağaçları sündüs-misal libaslar ile giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaatıyla süslendirip hizmetkâr ederek onların latîf elleri olan dallarıyla, çeşit çeşit en tatlı, en musanna' meyveleri bize takdim etmek; hem zehirli bir sineğin eliyle şifalı en tatlı balı bize yedirmek; hem en güzel ve yumuşak bir libası elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek; hem rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak; ne kadar cemil bir kerem, ne kadar latîf bir rahmet eseri olduğu bedaheten anlaşılır.
    hem insan ve bazı canavarlardan başka, güneş ve ay ve arz'dan tut, tâ en küçük mahluka kadar herşey kemal-i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumî bir itaat bulunması; büyük bir celal ve izzet sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.
    hem gerek nebatî ve gerek hayvanî ve gerek insanî bütün vâlidelerin o rahîm şefkatleriyle
    {(haşiye-2): evet aç bir arslan, zaîf bir yavrusunu kendi nefsine tercih ederek, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna vermesi; hem korkak tavuk, yavrusunu himaye için ite, arslana saldırması; hem incir ağacı kendi çamur yiyerek yavrusu olan meyvelerine hâlis süt vermesi, bilbedahe nihayetsiz rahîm, kerim, şefik bir zâtın hesabıyla hareket ettiklerini kör olmayana gösteriyorlar.
    evet nebatat ve behimiyat gibi şuursuzların gayet derecede şuurkârane ve hakîmane işler görmesi bizzarure gösterir ki: gayet derecede alîm ve hakîm birisi vardır ki, onları işlettiriyor.
    onlar, onun namıyla işliyorlar.}
    ve süt gibi o latîf gıda ile o âciz ve zaîf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedaheten anlaşılır.
    bu âlemin mutasarrıfının madem nihayetsiz böyle bir keremi, nihayetsiz böyle bir rahmeti, nihayetsiz öyle bir celal ve izzeti vardır.
    nihayetsiz celal ve izzet, edebsizlerin te'dibini ister.
    nihayetsiz kerem, nihayetsiz ikram ister, nihayetsiz rahmet; kendine lâyık ihsan ister.
    halbuki bu fâni dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüz'den ancak bir cüz'ü yerleşir ve tecelli eder.
    demek o kereme lâyık ve o rahmete şayeste bir dâr-ı saadet olacaktır.
    yoksa gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücudunu inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücudunu inkâr etmek lâzım gelir.
    çünki bir daha dönmemek üzere zeval ise; şefkati musibete, muhabbeti hırkate ve nimeti nıkmete ve aklı, meş'um bir âlete ve lezzeti eleme kalbettirmekle hakikat-i rahmetin intıfası lâzım gelir.
    hem o celal ve izzete uygun bir dâr-ı mücazat olacaktır.
    çünki ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar.
    demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor, te'hir ediliyor.
    yoksa, bakılmıyor değil.
    bazen dünyada dahi ceza verir.
    kurûn-u sâlifede cereyan eden âsi ve mütemerrid kavimlere gelen azablar gösteriyor ki: insan başı boş değil, bir celal ve gayret sillesine her vakit maruzdur.
    evet hiç mümkün müdür ki; insan umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da, insanın rabbi de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan iman ile onu tanımazsa.. hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse; mukabilinde insan ibadetle kendini
    ona sevdirmese.. hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse; mukabilinde insan şükür ve hamdle ona hürmet etmese; cezasız kalsın, başı boş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi zât-ı zülcelal bir dâr-ı mücazat hazırlamasın?
    hem hiç mümkün müdür ki: o rahman-ı rahîm'in kendini tanıttırmasına mukabil; iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü'minlere bir dâr-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin?

    üçüncü hakikat:
    bâb-ı hikmet ve adalet olup, ism-i hakîm ve âdil'in cilvesidir.
    hiç mümkün müdür ki:
    {(haşiye): evet, "hiç mümkün müdür ki" şu cümle çok tekrar ediliyor.
    çünki mühim bir sırrı ifade eder.
    şöyle ki: ekser küfür ve dalalet; istib'addan ileri gelir.
    yani akıldan uzak ve muhal görür, inkâr eder.
    işte haşir söz'ünde kat'iyyen gösterilmiştir ki: hakikî istib'ad, hakikî muhaliyet ve akıldan uzaklık ve hakikî suubet, hattâ imtina' derecesinde müşkilât, küfür yolundadır ve dalaletin mesleğindedir.. ve hakikî imkân ve hakikî makuliyet, hattâ vücub derecesinde suhulet; iman yolundadır ve islâmiyet caddesindedir.
    elhasıl, ehl-i felsefe istib'ad ile inkâra gider.
    onuncu söz, istib'ad hangi tarafta olduğunu o tabir ile gösterir.
    onların ağızlarına bir şamar vurur.}
    zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adalet ve mizanla rububiyetin saltanatını gösteren zât-ı zülcelal, rububiyetin cenah-ı himayesine iltica eden ve hikmet ve adalete iman ve ubudiyetle tevfik-i hareket eden mü'minleri taltif etmesin ve o hikmet ve adalete küfür ve tuğyan ile isyan eden edebsizleri te'dib etmesin?
    halbuki bu muvakkat dünyada o hikmet, o adalete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor, te'hir ediliyor.
    ehl-i dalaletin çoğu ceza almadan; ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar.
    demek bir mahkeme-i kübraya, bir saadet-i uzmaya bırakılıyor.
    evet görünüyor ki; şu âlemde tasarruf eden zât, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor.
    ona bürhan mı istersin?
    her şeyde maslahat ve faidelere riayet etmesidir.
    görmüyor musun ki: insanda bütün a'zâ, kemikler ve damarlarda, hattâ bedenin hüceyratında, her yerinde, her cüz'ünde faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi, hattâ bazı a'zâsı, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki; nihayetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor.
    hem herşeyin san'atında nihayet derecede intizam bulunması gösterir ki, nihayetsiz bir hikmet ile iş görülüyor.
    evet güzel bir çiçeğin dakik programını, küçücük bir tohumunda dercetmek, büyük bir ağacın sahife-i a'malini, tarihçe-i hayatını, fihriste-i cihazatını küçücük bir çekirdekte manevî kader kalemiyle yazmak; nihayetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir.
    hem herşeyin hilkatinde gayet derecede hüsn-ü san'at bulunması; nihayet derecede hakîm bir sâni'in nakşı olduğunu gösterir.
    evet şu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatın fihristesini, bütün hazain-i rahmetin anahtarlarını, bütün esmalarının âyinelerini dercetmek; nihayet derecede bir hüsn-ü san'at içinde bir hikmeti gösterir.
    şimdi hiç mümkün müdür ki, şöyle icraat-ı rububiyette hâkim bir hikmet; o rububiyetin kanadına iltica eden ve iman ile itaat edenlerin taltifini istemesin ve ebedî taltif etmesin?
    hem adalet ve mizan ile iş görüldüğüne bürhan mı istersin?
    herşeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücud vermek, suret giydirmek, yerli yerine koymak; nihayetsiz bir adalet ve mizan ile iş görüldüğünü gösterir.
    hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levazımatını, bekasının bütün cihazatını en münasib bir tarzda vermek; nihayetsiz bir adalet elini gösterir. hem istidad lisanıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla, ızdırar lisanıyla sual edilen ve istenilen herşeye daimî cevab vermek; nihayet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor.
    şimdi hiç mümkün müdür ki, böyle en küçük bir mahlukun, en küçük bir hâcetinin imdadına koşan bir adalet ve hikmet; insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın?
    en büyük istimdadını ve en büyük sualini cevabsız bıraksın?
    rububiyetin haşmetini, ibadının hukukunu muhafaza etmekle muhafaza etmesin?
    halbuki şu fâni dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakikatına mazhar olamaz ve olamıyor.
    belki bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.
    zira hakikî adalet ister ki: şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücazat görsün.
    madem şu fâni, geçici dünya; ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adalet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır.
    elbette âdil olan o zât-ı celil-i zülcemal'in ve hakîm olan o zât-ı cemil-i zülcelal'in daimî bir cehennem'i ve ebedî bir cennet'i bulunacaktır.
    dördüncü hakikat:
    bâb-ı cûd ve cemaldir.
    ism-i cevvad ve cemil'in cilvesidir.
    hiç mümkün müdür ki: nihayetsiz cûd u sehavet, tükenmez servet, bitmez hazineler, misilsiz sermedî cemal, kusursuz ebedî kemal; bir dâr-ı saadet ve mahall-i ziyafet içinde daimî bulunacak olan muhtaç şâkirleri, müştak âyinedarları, mütehayyir seyircileri istemesinler?
    evet dünya yüzünü bu kadar müzeyyen masnuatıyla süslendirmek, ay ile güneşi lâmba yapmak, yeryüzünü bir sofra-i nimet ederek mat'umatın en güzel çeşitleriyle doldurmak, meyveli ağaçları birer kab yapmak, her mevsimde birçok defalar tecdid etmek; hadsiz bir cûd u sehaveti gösterir.
    böyle nihayetsiz bir cûd u sehavet; öyle tükenmez hazineler ve rahmet, hem daimî, hem arzu edilen herşey içinde bulunur bir dâr-ı ziyafet ve mahall-i saadet ister.
    hem kat'î ister ki; o ziyafetten telezzüz edenler, o mahall-i saadette devam etsinler, ebedî kalsınlar.
    tâ zeval ve firakla elem çekmesinler.
    çünki zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir.
    öyle sehavet, elem çektirmek istemez.
    demek ebedî bir cennet'i, hem içinde ebedî muhtaçları ister.
    çünki nihayetsiz cûd u seha, nihayetsiz ihsan etmek ister, nimetlendirmek ister.
    nihayetsiz ihsan ve nimetlendirmek ise, nihayetsiz minnettarlık, nimetlenmek ister.
    bu ise, ihsana mazhar olan şahsın devam-ı vücudunu ister.
    tâ, daimî tena'umla o daimî in'ama karşı şükür ve minnettarlığını göstersin.
    yoksa zeval ile acılaşan cüz'î bir telezzüz, kısacık bir zamanda öyle bir cûd u sehanın muktezasıyla kabil-i tevfik değildir.
    hem dahi meşher-i san'at-ı ilahiye olan aktar-ı âlem sergilerine bak.
    yeryüzündeki nebatat ve hayvanatın ellerinde olan ilânat-ı
    rabbaniyeye dikkat et,
    {(haşiye-1): evet kemik gibi bir kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta gayet münakkaş, müzeyyen bir çiçek ve gayet musanna' ve murassa' bir meyve, elbette gayet san'atperver mu'cizekâr ve hikmettar bir sâni'in mehasin-i san'atını zîşuura okutturan bir ilânnamedir.
    işte nebatata hayvanatı dahi kıyas et.}
    mehasin-i rububiyetin dellâlları olan enbiya ve evliyaya kulak ver.
    nasıl müttefikan sâni'-i zülcelal'in kusursuz kemalâtını, hârika san'atlarının teşhiriyle gösteriyorlar, beyan ediyorlar, enzar-ı dikkati celbediyorlar.
    demek bu âlemin sâni'inin pek mühim ve hayret verici ve gizli kemalâtı vardır.
    bu hârika san'atlarla onları göstermek ister.
    çünki gizli, kusursuz kemalât ise, takdir edici, istihsan edici, mâşâallah diyerek müşahede edicilerin başlarında teşhir ister.
    daimî kemalât ise, daimî tezahür ister.
    o ise, takdir ve istihsan edicilerin devam-ı vücudunu ister.
    bekası olmayan istihsan edicinin nazarında, kemalâtın kıymeti sukut eder.
    {(haşiye-2): evet durub-u emsaldendir ki: bir dünya güzeli, bir zaman kendine meftun olmuş âdi bir adamı huzurundan tardeder.
    o adam kendine teselli vermek için: "tuh, ne kadar çirkindir" der.
    o güzelin güzelliğini nefyeder.
    hem bir vakit bir ayı, gayet tatlı bir üzüm asması altına girer.
    üzümleri yemek ister.
    koparmağa eli yetişmez.
    asmaya da çıkamaz.
    kendi kendine teselli vermek için kendi lisanıyla "ekşidir" der.
    gümler gider...}
    hem dahi, kâinatın yüzünde serilmiş olan gayetle güzel ve san'atlı ve parlak ve süslü şu mevcudat; ışık güneşi bildirdiği gibi, misilsiz manevî bir cemalin mehasinini bildirir ve nazirsiz, hafî bir hüsnün letaifini iş'ar ediyor.
    {(haşiye-3): âyine-misal mevcudatın birbiri arkasında zeval ve fenalarıyla beraber, arkalarından gelenlerin üstünde ve yüzlerinde aynı hüsün ve cemalin cilvesinin bulunması gösterir ki: cemal onların değil; belki o cemaller, bir hüsn-ü münezzeh ve bir cemal-i mukaddesin âyâtı ve emaratıdır.}
    o münezzeh hüsün, o mukaddes cemalin cilvesinden, esmalarda, belki her isimde çok gizli defineler bulunduğunu işaret eder.
    işte şu derece âlî, nazirsiz, gizli bir cemal ise; kendi mehasinini bir mir'atta görmek ve hüsnünün derecatını ve cemalinin mikyaslarını zîşuur ve müştak bir âyinede müşahede etmek istediği gibi, başkalarının nazarıyla yine sevgili cemaline bakmak için, görünmek de ister.
    demek iki vecihle kendi cemaline bakmak; biri: herbiri başka başka
    renkte olan âyinelerde bizzât müşahede etmek.
    diğeri: müştak olan seyirci ve mütehayyir olan istihsancıların müşahedesi ile müşahede etmek ister.
    demek hüsün ve cemal, görmek ve görünmek ister.
    görmek, görünmek ise; müştak seyirci, mütehayyir istihsan edicilerin vücudunu ister.
    hüsün ve cemal, ebedî sermedî olduğundan müştakların devam-ı vücudlarını ister.
    çünki daimî bir cemal ise; zâil bir müştaka razı olamaz.
    zira dönmemek üzere zevale mahkûm olan bir seyirci, zevalin tasavvuruyla muhabbeti adavete döner, hayreti istihfafa, hürmeti tahkire meyleder.
    çünki hodgâm insan bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıddır.
    halbuki nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsan ile mukabeleye lâyık olan bir cemale karşı zımnen bir adavet ve kin ve inkâr ile mukabele eder.
    işte kâfir, allah'ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor.
    madem o nihayetsiz sehavet-i cûd, o misilsiz cemal-i hüsün, o kusursuz kemalât; ebedî müteşekkirleri, müştakları, müstahsinleri iktiza ederler.
    halbuki şu misafirhane-i dünyada görüyoruz; herkes çabuk gidip, kayboluyor.
    o sehavetin ihsanını ancak az bir parça tadar.
    iştihası açılır, fakat yemez gider.
    o cemal, o kemalin dahi ancak biraz ışığına, belki bir zaîf gölgesine bir anda bakıp, doymadan gider.
    demek, bir seyrangâh-ı daimîye gidiliyor.
    elhasıl: nasılki şu âlem bütün mevcudatıyla sâni'-i zülcelal'ine kat'î delalet eder; sâni'-i zülcelal'in de sıfât ve esma-i kudsiyesi, dâr-ı âhirete delalet eder ve gösterir ve ister.
    beşinci hakikat:
    bâb-ı şefkat ve ubudiyet-i muhammediyedir (aleyhissalâtü vesselâm).
    ism-i mücîb ve rahîm'in cilvesidir.
    hiç mümkün müdür ki: en edna bir hâceti, en edna bir mahlukundan görüp kemal-i şefkatle ummadığı yerden is'af eden ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlukundan işitip imdad eden, lisan-ı hal ve kàl ile istenilen herşeye icabet eden nihayetsiz bir şefkat ve bir merhamet sahibi bir rab; en büyük bir abdinden,
    {(haşiye): evet binüçyüz elli sene saltanat süren ve saltanatı devam eden ve ekser zamanda üçyüzelli milyondan ziyade raiyeti bulunan ve her gün bütün raiyeti onunla tecdid-i biat eden ve onun kemalâtına şehadet eden ve kemal-i itaatle evamirine inkıyad eden ve arzın nısfı ve nev'-i beşerin humsu o zâtın sıbgı ile sıbgalansa, yani manevî rengiyle renklense ve o zât onların mahbub-u kulûbu ve mürebbi-i ervahı olsa; elbette o zât, şu kâinatta tasarruf eden rabb'in en büyük abdidir.
    hem ekser enva'-ı kâinat o zâtın birer meyve-i mu'cizesini taşımak suretiyle onun vazifesini ve memuriyetini alkışlasa, elbette o zât, şu kâinat hâlıkının en sevgili mahlukudur.
    hem bütün insaniyet, bütün istidadıyla istediği beka gibi bir hâceti ki; o hâcet ise, insanı esfel-i safilînden a'lâ-yı illiyyîne çıkarıyor.
    elbette o hâcet, en büyük bir hâcettir ve en büyük bir abd, umumun namına onu kàdıyü'l-hâcat'tan isteyecek.}
    en sevgili bir mahlukundan en büyük hâcetini görüp bitirmesin, is'af etmesin; en yüksek duayı işitip kabul etmesin?
    evet meselâ hayvanatın zaîflerinin ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lütuf ve suhuleti gösteriyor ki: şu kâinatın mâliki, nihayetsiz bir rahmetle rububiyet eder.
    rububiyetinde bu derece rahîmane bir şefkat, hiç kabil midir ki mahlukatın en efdalinin en güzel duasını kabul etmesin?
    bu hakikatı ondokuzuncu söz'de izah ettiğim vechile, şurada dahi mükerreren şöyle beyan edelim:
    ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş!
    hikâye-i temsiliyede demiştik: bir adada bir içtima var...
    bir yaver-i ekrem bir nutuk okuyor.
    onun işaret ettiği hakikat şöyledir ki: gel!
    bu zamandan tecerrüd edip, fikren asr-ı saadet'e ve hayalen ceziretü'l-arab'a gidiyoruz.
    tâ ki, resul-i ekrem'i (aleyhissalâtü vesselâm) vazife başında ve ubudiyet içinde görüp, ziyaret ederiz.
    bak!
    o zât nasılki risaletiyle, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür.
    onun gibi, ubudiyetiyle ve duasıyla, o saadetin sebeb-i vücudu ve cennet'in vesile-i icadıdır.
    işte bak!
    o zât öyle bir salât-ı kübrada, bir ibadet-i ulyâda saadet-i ebediye için dua ediyor ki, güya bu cezire, belki bütün arz onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder.
    çünki ubudiyeti ise; ona ittiba eden ümmetin ubudiyetini tazammun ettiği gibi, muvafakat sırrıyla bütün enbiyanın sırr-ı ubudiyetini tazammun eder.
    hem o salât-ı kübrayı öyle bir cemaat-i uzmada kılar, niyaz ediyor ki; güya benî-âdemin hazret-i âdem'den asrımıza kadar, belki kıyamete kadar bütün nuranî ve kâmil insanlar ona tebaiyetle iktida edip duasına âmîn derler.
    {(haşiye): evet münacat-ı ahmediye (a.s.m.) zamanından şimdiye kadar bütün ümmetin bütün salâtları ve salavatları onun duasına bir âmîn-i daimî ve bir iştirak-i umumîdir.
    hattâ ona getirilen herbir salavat dahi, onun duasına birer âmîndir ve ümmetinin herbir ferdi, her bir namazın içinde ona salât ü selâm getirmek ve kametten sonra şafiîlerin ona dua etmesi; onun saadet-i ebediye hususundaki duasına gayet kuvvetli ve umumî bir âmîndir.
    işte bütün beşerin fıtrat-ı insaniyet lisan-ı haliyle, bütün kuvvetiyle istediği beka ve saadet-i ebediyeyi; o nev'-i beşer namına zât-ı ahmediye (a.s.m.) istiyor ve beşerin nuranî kısmı, onun arkasında âmîn diyorlar.
    acaba hiç mümkün müdür ki, şu dua kabule karin olmasın?}
    bak, hem öyle beka gibi bir hâcet-i âmme için dua ediyor ki; değil ehl-i arz, belki ehl-i semavat, belki bütün mevcudat niyazına iştirak edip lisan-ı hal ile: "oh, evet yâ rabbena!
    ver, duasını kabul et.
    biz de istiyoruz." diyorlar.
    hem bak!
    öyle hazînane, öyle mahbubane, öyle müştakane, öyle tazarrukârane saadet-i bâkiye istiyor ki; bütün kâinatı ağlattırıp, duasına iştirak ettiriyor.
    bak hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için saadet isteyip, dua ediyor ki; insanı ve bütün mahlukatı esfel-i safilîn olan fena-yı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faidesizlikten, abesiyetten a'lâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekaya, ulvî vazifeye, mektubat-ı samedaniye olması derecesine çıkarıyor.
    bak hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdadkârane ile istiyor ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârane ile yalvarıyor ki: güya bütün mevcudata, semavata, arşa işittirip vecde getirip duasına: "âmîn, allahümme âmîn" dedirtiyor.
    {(haşiye): evet şu âlemin mutasarrıfı, bütün tasarrufatı bilmüşahede şuurane, alîmane, hakîmane olduğu halde; hiçbir cihetle mümkün değildir ki; o mutasarrıf, kendi masnuatı içinde en mümtaz bir ferdin harekâtına şuuru ve ıttılaı bulunmasın.
    hem hiçbir cihetle mümkün değildir ki; o mutasarrıf-ı alîm, o ferd-i mümtazın harekâtına ve daavâtına (dualarına) ıttılaı bulunduğu halde ona karşı lâkayd kalsın, ehemmiyet vermesin.
    hem hiçbir cihetle mümkün değildir ki; o mutasarrıf-ı kadîr-i rahîm; onun dualarına lâkayd kalmadığı halde, o duaları kabul etmesin.
    evet zât-ı ahmediye'nin (a.s.m.) nuruyla âlemin şekli değişti.
    insan ve bütün kâinatın mahiyet-i hakikiyeleri o nur, o ziya ile inkişaf etti ve göründü ki: şu kâinatın mevcudatı; esma-i ilahiyeyi okutan birer mektubat-ı samedaniye, birer muvazzaf memur ve bekaya mazhar kıymetdar ve manidar birer mevcuddurlar.
    eğer o nur olmasa idi, mevcudat fena-yı mutlaka mahkûm ve kıymetsiz, manasız, faidesiz, abes, karmakarışık, tesadüf oyuncağı bir zulmet-i evham içinde kalırdı.
    işte şu sırdandır ki: insanlar zât-ı ahmediye'nin (a.s.m.) duasına âmîn dedikleri gibi, arş ve ferş ve seradan süreyyaya kadar bütün mevcudat onun nuruyla iftihar edip, alâkadarlık gösteriyorlar.
    zâten ubudiyet-i ahmediyenin (a.s.m.) ruhu, duadır.
    belki kâinatın harekâtı ve hidematı, bir nevi duadır.
    meselâ: bir çekirdeğin hareketi; hâlıkından, bir ağaç olmasına bir nevi duadır.}
    bak hem öyle semî' ve kerim bir kadîr'den, öyle basîr ve rahîm bir alîm'den saadet ve bekayı istiyor ki; bilmüşahede en gizli bir zîhayatın en gizli bir arzusunu, en hafî bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder.
    lisan-ı hal ile de olsa icabet eder.
    öyle suret-i hakîmane, basîrane, rahîmanede verir ve icabet eder ki; şübhe bırakmaz o terbiye ve tedbir öyle semî' ve basîr'e mahsus, öyle bir kerim ve rahîm'e hastır.
    acaba bütün benî-âdemi arkasına alıp şu arz üstünde durup, arş-ı a'zama müteveccihen el kaldırıp, nev'-i beşerin hülâsa-i ubudiyetini câmi' hakikat-i ubudiyet-i ahmediye (a.s.m.) içinde dua eden şu şeref-i nev'-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan fahr-i kâinat (a.s.m.) ne istiyor, dinleyelim.
    bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, beka istiyor, cennet istiyor.
    hem mevcudat âyinelerinde cemallerini gösteren bütün esma-i kudsiye-i ilahiye ile beraber istiyor.
    o esmadan şefaat taleb ediyor, görüyorsun.
    eğer âhiretin hesabsız esbab-ı mûcibesi, delail-i vücudu olmasa idi; yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar hâlık-ı rahîm'in kudretine hafif gelen şu cennet'in binasına sebebiyet verecekti.
    {(haşiye-1): evet âhirete nisbeten gayet dar bir sahife hükmünde olan rûy-i zeminde hadd ü hesaba gelmeyen hârika san'at numunelerini ve haşir ve kıyametin misallerini göstermek ve üçyüz bin kitab hükmünde olan muntazam enva'-ı masnuatı, o tek sahifede kemal-i intizam ile yazıp dercetmek; elbette geniş olan âlem-i âhirette latîf ve muntazam cennet'in binasından ve icadından daha müşkildir.
    evet cennet bahardan ne kadar yüksek ise, o derece bahar bahçelerinin hilkati, o cennet'ten daha müşkildir ve hayretfezadır denilebilir.}
    evet baharımızda yer yüzünü bir mahşer eden, yüzbin haşir
    numunelerini icad eden kadîr-i mutlak'a, cennet'in icadı nasıl ağır olabilir?
    demek nasılki onun risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi,
    görsel

    "lev lâke lev lâke lemâ halaktü'l-eflâk"

    sırrına mazhar oldu.
    onun gibi, ubudiyeti dahi öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi.
    acaba hiç mümkün müdür ki, bütün akılları hayrette bırakan şu intizam-ı âlem ve geniş rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san'at, misilsiz cemal-i rububiyet; o duaya icabet etmemekle böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabul etsin?
    yani en cüz'î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip îfa etsin, yerine getirsin.
    en ehemmiyetli, lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın?
    hâşâ ve kellâ, yüzbin defa hâşâ!
    böyle bir cemal, böyle bir çirkinliği kabul edip çirkin olamaz.
    {(haşiye-2): evet inkılab-ı hakaik ittifaken muhaldir.
    ve inkılab-ı hakaik içinde muhal-ender-muhal, bir zıd kendi zıddına inkılabıdır.
    ve bu inkılab-ı ezdad içinde bilbedahe bin derece muhal şudur ki: zıd, kendi mahiyetinde kalmakla beraber, kendi zıddının aynı olsun.
    meselâ: nihayetsiz bir cemal; hakikî cemal iken, hakikî çirkinlik olsun.
    işte şu misalimizde meşhud ve kat'iyyü'l-vücud olan bir cemal-i rububiyet; cemal-i rububiyet mahiyetinde daim iken, ayn-ı çirkinlik olsun.
    işte dünyada muhal ve bâtıl misallerin en acibidir.}
    demek, resul-i ekrem aleyhissalâtü vesselâm; risaletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubudiyetiyle de âhiretin kapısını açar.
    görsel

    "aleyhisselavatur' rahmani miled'dünya ve daril cinan. allahumme salli ve sellim ala abdike ve rasulike zalike habibullezi huvesseyiidul kevneyni ve fahrul alemeyni ve hayatud dareyni ve vesiletul saadeteyni ve zulcenaheyni ve rasulus'sakaleyni ve ala alihi ve sahbihi ecmain ve ala ihvanihi minennebiyyine vel murselin. amin. "

    altıncı hakikat:
    bâb-ı haşmet ve sermediyet olup, ism-i celil ve bâki cilvesidir.
    hiç mümkün müdür ki: bütün mevcudatı güneşlerden, ağaçlardan zerrelere kadar emirber nefer hükmünde teshir ve idare eden bir haşmet-i rububiyet; şu misafirhane-i dünyada muvakkat bir hayat geçiren perişan fâniler üstünde dursun.. sermedî, bâki bir daire-i haşmet ve ebedî, âlî bir medar-ı rububiyeti icad etmesin?
    evet şu kâinatta görünen mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat ve seyyaratın tayyare-misal hareketleri gibi azametli harekât ve arzı insana beşik, güneşi halka lâmba yapmak gibi dehşetli teshirat ve ölmüş, kurumuş küre-i arzı diriltmek, süslendirmek gibi geniş tahvilat gösteriyor ki: perde arkasında böyle muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor.
    böyle bir saltanat-ı rububiyet, kendine lâyık bir raiyet ister ve şayeste bir mazhar ister.
    halbuki görüyorsun: mahiyetçe en câmi' ve mühim raiyeti ve bendeleri, şu misafirhane-i dünyada perişan bir surette muvakkaten toplanmışlar.
    misafirhane ise; her gün dolar, boşanır.
    hem bütün raiyet, tecrübe-i hizmet için şu meydan-ı imtihanda muvakkaten bulunuyorlar.
    meydan ise, her saat tebeddül eder.
    hem bütün o raiyet, sâni'-i zülcelal'in kıymetdar ihsanatının numunelerini ve hârika san'at antikalarını çarşı-yı âlem sergilerinde, ticaret nazarında temaşa etmek için, şu teşhirgâhta birkaç dakika durup seyrediyorlar; sonra kayboluyorlar.
    şu meşher ise, her dakika tahavvül ediyor.
    giden gelmez, gelen gider.
    işte bu hal ve şu vaziyet kat'î gösteriyor ki: şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında; o sermedî saltanata medar ve mazhar olacak daimî saraylar, müstemir meskenler, şu dünyada gördüğümüz numunelerin ve suretlerin en hâlis ve en yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineleri vardır.
    demek burada çabalamak, onlar içindir.
    şurada çalıştırır, orada ücret verir.
    herkesin istidadına göre -eğer kaybetmezse- orada bir saadeti vardır.
    evet öyle sermedî bir saltanat, muhaldir ki; şu fâniler ve zâil zeliller üstünde dursun.
    şu hakikata, şu temsil dürbünüyle bak ki: meselâ sen yolda gidiyorsun, görüyorsun ki; yol içinde bir han var.
    bir büyük zât o hanı,
    kendine gelen misafirlerine yapmış.
    o misafirlerin bir gece tenezzüh ve ibretleri için, o hanın tezyinatına milyonlar altınlar sarfediyor.
    hem o misafirler o tezyinattan pek azı ve az bir zamanda bakıp, o nimetlerden pek az bir vakitte, az bir şey tadıp, doymadan gidiyorlar.
    fakat her misafir kendine mahsus fotoğrafıyla, o handaki şeylerin suretlerini alıyorlar.
    hem o büyük zâtın hizmetkârları da, misafirlerin suret-i muamelelerini gayet dikkat ile alıyorlar ve kaydediyorlar.
    hem görüyorsun ki; o zât her günde, o kıymetdar tezyinatın çoğunu tahrib eder.
    yeni gelecek misafirlere, yeni tezyinatı icad eder.
    bunu gördükten sonra hiç şübhen kalır mı ki: bu yolda bu hanı yapan zâtın daimî pek âlî menzilleri, hem tükenmez, pek kıymetli hazineleri, hem müstemir, pek büyük bir sehaveti vardır.
    şu handa gösterdiği ikram ile, misafirlerini kendi yanında bulunan şeylere iştihalarını açıyor ve onlara hazırladığı hediyelere rağbetlerini uyandırıyor.
    aynen onun gibi, şu misafirhane-i dünyadaki vaziyeti, sarhoş olmadan dikkat etsen; şu dokuz esası anlarsın:
    birinci esas:
    anlarsın ki: o han gibi bu dünya dahi kendi için değil.
    kendi kendine de bu sureti alması muhaldir.
    belki kafile-i mahlukatın gelip konmak ve göçmek için dolup boşanan, hikmetle yapılmış bir misafirhanesidir.
    ikinci esas:
    hem anlarsın ki: şu hanın içinde oturanlar misafirlerdir.
    onların rabb-i kerîm'i, onları dârü's-selâm'a davet eder.
    üçüncü esas:
    hem anlarsın ki: şu dünyadaki tezyinat, yalnız telezzüz veya tenezzüh için değil.
    çünki bir zaman lezzet verse, firakıyla birçok zaman elem verir.
    sana tattırır, iştihanı açar fakat doyurmaz.
    çünki ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır.
    doymağa kâfi değil.
    demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat; ibret içindir, {(haşiye-1): evet madem herşeyin kıymeti ve dekaik-ı san'atı gayet yüksek ve güzel olduğu halde; müddeti kısa, ömrü azdır.
    demek o şeyler numunelerdir, başka şeylerin suretleri hükmündedirler.
    ve madem müşterilerin nazarlarını, asıllarına çeviriyorlar gibi bir vaziyet vardır.
    öyle ise, elbette şu dünyadaki o çeşit tezyinat; bir rahman-ı rahîm'in rahmetiyle, sevdiği ibadına hazırladığı niam-ı cennet'in numuneleridir, denilebilir ve denilir ve öyledir.}
    şükür içindir, usûl-ü daimîsine teşvik içindir.
    başka gayet ulvî gayeler içindir.
    dördüncü esas:
    hem anlarsın ki: şu dünyadaki müzeyyenat ise
    {(haşiye-2): evet her şeyin vücudunun müteaddid gayeleri ve hayatının müteaddid neticeleri vardır.
    ehl-i dalaletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefislerine bakan gayelere münhasır değildir.
    tâ, abesiyet ve hikmetsizlik içine girebilsin.
    belki her şeyin gayat-ı vücudu ve netaic-i hayatı üç kısımdır:
    birincisi ve en ulvîsi, sâni'ine bakar ki; o şeye taktığı hârika-i san'at murassaatını, şahid-i ezelî'nin nazarına resm-i geçit tarzında arzetmektir ki, o nazara bir ân-ı seyyale yaşamak kâfi gelir.
    belki vücuda gelmeden, bilkuvve niyet hükmünde olan istidadı yine kâfidir.
    işte seriü'z-zeval latîf masnuat ve vücuda gelmeyen, yani sünbül vermeyen birer hârika-i san'at olan çekirdekler, tohumlar şu gayeyi bitamamiha verir.
    faidesizlik ve abesiyet onlara gelmez.
    demek her şey hayatıyla, vücuduyla sâni'inin mu'cizat-ı kudretini ve âsâr-ı san'atını teşhir edip, sultan-ı zülcelal'in nazarına arzetmek birinci gayesidir.
    ikinci kısım gaye-i vücud ve netice-i hayat, zîşuura bakar.
    yani herşey, sâni'-i zülcelal'in birer mektub-u hakaiknüma, birer kaside-i letafetnüma, birer kelime-i hikmet-eda hükmündedir ki; melaike ve cin ve hayvanın ve insanın enzarına arzeder, mütalaaya davet eder.
    demek ona bakan her zîşuura, ibretnüma bir mütalaagâhtır.
    üçüncü kısım gaye-i vücud ve netice-i hayat, o şeyin nefsine bakar ki; telezzüz ve tenezzüh ve beka ve rahatla yaşamak gibi cüz'î neticelerdir.
    meselâ: azîm bir sefine-i sultaniyede bir hizmetkârın dümencilik ettiğinin gayesi; sefine itibariyle yüzde birisi kendisine, ücret-i cüz'iyesine ait.. doksandokuzu sultana ait olduğu gibi; herşeyin nefsine ve dünyaya ait gayesi bir ise, sâni'ine ait doksandokuzdur.
    işte bu taaddüd-ü gayattandır ki; birbirine zıd ve münafî görünen hikmet ve iktisad, cûd ve seha ve bilhâssa nihayetsiz seha ile sırr-ı tevfiki şudur ki: birer gaye nokta-i nazarında cûd ve seha hükmeder, ism-i cevvad tecelli eder.
    meyveler, hubublar; o tek gaye nokta-i nazarında bigayr-ı hisabdır.
    nihayetsiz cûdu gösteriyor.
    fakat umum gayeler nokta-i nazarında; hikmet hükmeder, ism-i hakîm tecelli eder.
    bir ağacın ne kadar meyveleri var, belki her meyvenin o kadar gayeleri vardır ki; beyan ettiğimiz üç kısma tefrik edilir.
    şu umum gayeler, nihayetsiz bir hikmeti ve iktisadı gösteriyor.
    zıd gibi görünen nihayetsiz hikmet, nihayetsiz cûd ile seha ile içtima ediyor.
    meselâ: asker ordusunun bir gayesi, temin-i asayiştir.
    bu gayeye göre ne kadar asker istersen var ve hem pek fazladır.
    fakat hıfz-ı hudud ve mücahede-i a'da gibi sair vazifeler için, bu mevcud ancak kâfi gelir.
    kemal-i hikmetle muvazenededir.
    işte hükûmetin hikmeti, haşmet ile içtima ediyor.
    o halde, o askerlikte fazlalık yoktur denilebilir.}
    cennet'te ehl-i iman için rahmet-i rahman'la iddihar olunan nimetlerin numuneleri, suretleri hükmündedir.

    beşinci esas:
    hem anlarsın ki: şu fâni masnuat fena için değil, bir parça görünüp mahvolmak için yaratılmamışlar.
    belki vücudda kısa bir zaman toplanıp, matlub bir vaziyet alıp; tâ suretleri alınsın, timsalleri tutulsun, manaları bilinsin, neticeleri zabtedilsin.
    meselâ, ehl-i ebed için daimî manzaralar nescedilsin.
    hem âlem-i bekada başka gayelere medar olsun.
    eşya beka için yaratıldığını, fena için olmadığını; belki sureten fena ise de tamam-ı vazife ve terhis olduğu bununla anlaşılıyor ki: fâni bir şey bir cihetle fenaya gider, çok cihetlerle bâki kalır.
    meselâ kudret kelimelerinden olan şu çiçeğe bak ki; kısa bir zamanda o çiçek tebessüm edip bize bakar, der-akab fena perdesinde saklanır.
    fakat senin ağzından çıkan kelime gibi o gider, fakat binler misallerini kulaklara tevdi' eder.
    dinleyen akıllar adedince, manalarını akıllarda ibka eder.
    çünki vazifesi olan ifade-i mana bittikten sonra kendisi gider, fakat onu gören her şeyin hâfızasında zahirî suretini ve herbir tohumunda manevî mahiyetini bırakıp öyle gidiyor.
    güya her hâfıza ile her tohum; hıfz-ı zîneti için birer fotoğraf ve devam-ı bekası için birer menzildirler.
    en basit mertebe-i hayatta olan masnu böyle ise, en yüksek tabaka-i hayatta ve ervah-ı bâkiye sahibi olan insan; ne kadar beka ile alâkadar olduğu anlaşılır.
    çiçekli ve meyveli koca nebatatın bir parça ruha benzeyen her birinin kanun-u teşekkülatı, timsal-i sureti; zerrecikler gibi tohumlarda kemal-i intizamla, dağdağalı inkılablar içinde ibka ve muhafaza edilmesiyle, gayet cem'iyetli ve yüksek bir mahiyete mâlik, haricî bir vücud giydirilmiş, zîşuur nuranî bir kanun-u emrî olan ruh-u beşer; ne derece beka ile merbut ve alâkadar olduğu anlaşılır.
    altıncı esas:
    hem anlarsın ki: insan, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır; belki bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zabtedilir.
    yedinci esas:
    hem anlarsın ki: güz mevsiminde yaz-bahar âleminin güzel mahlukatının tahribatı, i'dam değil.
    belki vazifelerinin tamamıyla terhisatıdır.
    {(haşiye): evet rahmetin erzak hazinelerinden olan bir şecerenin uçlarında ve dallarının başlarındaki meyveler, çiçekler, yapraklar ihtiyar olup, vazifelerinin hitama ermesiyle gitmelidirler.
    tâ, arkalarından akıp gelenlere kapı kapanmasın.
    yoksa rahmetin vüs'atına ve sair ihvanlarının hizmetine sed çekilir.
    hem kendileri, gençlik zevaliyle hem zelil, hem perişan olurlar.
    işte bahar dahi, mahşernüma bir meyvedar ağaçtır.
    her asırdaki insan âlemi; ibretnüma bir şeceredir.
    arz dahi, mahşer-i acaib bir şecere-i kudrettir.
    hattâ dünya dahi, meyveleri âhiret pazarına gönderilen bir şecere-i hayretnümadır.}
    hem yeni baharda gelecek mahlukata yer boşaltmak için tefrîgattır ve yeni vazifedarlar gelip konacak ve vazifedar mevcudatın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzarattır.
    hem zîşuura vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan ikazat-ı sübhaniyedir.
    sekizinci esas:
    hem anlarsın ki: şu fâni âlemin sermedî sâni'i için başka ve bâki bir âlemi var ki, ibadını oraya sevk ve ona teşvik eder.
    dokuzuncu esas:
    hem anlarsın ki: öyle bir rahman, öyle bir âlemde, öyle has ibadına öyle ikramlar edecek; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb-i beşere hutur etmiştir.
    âmennâ...
    yedinci hakikat:
    bâb-ı hıfz ve hafîziyet olup, ism-i hafîz ve rakib'in cilvesidir.
    hiç mümkün müdür ki: gökte, yerde, karada, denizde; yaş kuru, küçük büyük, âdi âlî herşeyi kemal-i intizam ve mizan içinde muhafaza edip, bir türlü muhasebe içinde neticelerini eleyen bir hafîziyet; insan gibi büyük bir fıtratta, hilafet-i kübra gibi bir rütbede, emanet-i kübra gibi büyük vazifesi olan beşerin, rububiyet-i âmmeye temas eden amelleri ve fiilleri muhafaza edilmesin, muhasebe eleğinden geçirilmesin, adalet terazisinde tartılmasın, şayeste ceza ve mükâfat çekmesin?
    hâyır, aslâ!..
    evet şu kâinatı idare eden zât, herşeyi nizam ve mizan içinde muhafaza ediyor.
    nizam ve mizan ise; ilim ile hikmet ve irade ile kudretin tezahürüdür.
    çünki görüyoruz her masnu' vücudunda, gayet muntazam ve mevzun yaratılıyor.
    hem hayatı müddetince değiştirdiği suretler dahi, birer intizamlı olduğu halde, heyet-i mecmuası da bir intizam tahtındadır.
    zira görüyoruz ki; vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihayet verilen ve şu âlem-i şehadetten göçüp giden herşeyin hafîz-i zülcelal, birçok suretlerini elvah-ı mahfuza hükmünde olan {(haşiye): yedinci suret'in haşiyesine bak.} hâfızalarda ve bir türlü misalî âyinelerde hıfzedip, ekser tarihçe-i hayatını çekirdeğinde, neticesinde nakşedip yazıyor.
    zahir ve bâtın âyinelerde ibka ediyor.
    meselâ: beşerin hâfızası, ağacın meyvesi, meyvenin çekirdeği, çiçeğin tohumu, kanun-u hafîziyetin azamet-i ihatasını gösteriyor.
    görmüyor musun ki: koca baharın hep çiçekli, meyveli bütün mevcudatı ve bunların kendilerine göre bütün sahaif-i a'mali ve teşkilatının kanunları ve suretlerinin timsalleri; mahdud bir miktar tohumcuklar içlerinde yazarak, muhafaza ediliyor.
    ikinci bir baharda, onlara göre bir muhasebe içinde sahife-i amellerini neşredip, kemal-i intizam ve hikmet ile koca diğer bir bahar âlemini meydana getirmekle; hafîziyetin ne derece kuvvetli ihata ile cereyan ettiğini gösteriyor.
    acaba geçici, âdi, bekasız, ehemmiyetsiz şeylerde böyle muhafaza edilirse; âlem-i gaybda, âlem-i âhirette, âlem-i ervahta rububiyet-i âmmede mühim semere veren beşerin amelleri hıfz içinde gözetilmek suretiyle, ehemmiyetle zabtedilmemesi kabil midir?
    hâyır ve aslâ!
    evet şu hafîziyetin bu surette tecellisinden anlaşılıyor ki: şu mevcudatın mâliki, mülkünde cereyan eden herşeyin inzibatına büyük bir ihtimamı var.
    hem hâkimiyet vazifesinde nihayet derecede dikkat eder.
    hem rububiyet-i saltanatında gayet ihtimamı gözetir.
    o derece ki, en küçük bir hâdiseyi, en ufak bir hizmeti yazar, yazdırır.
    mülkünde cereyan eden herşeyin suretini müteaddid şeylerde hıfzeder.
    şu hafîziyet işaret eder ki: ehemmiyetli bir muhasebe-i a'mal defteri açılacak ve bilhâssa mahiyetçe en büyük, en mükerrem, en müşerref bir mahluk olan insanın büyük olan amelleri, mühim olan fiilleri; mühim bir hesab ve mizana girecek, sahife-i amelleri neşredilecek.
    acaba hiç kabil midir ki: insan, hilafet ve emanetle mükerrem olsun, rububiyetin külliyat-ı şuununa şahid olarak kesret dairelerinde, vahdaniyet-i ilahiyenin dellâllığını ilân etmekle, ekser mevcudatın tesbihat ve ibadetlerine müdahale edip zabitlik ve müşahidlik derecesine çıksın da sonra kabre gidip, rahatla yatsın ve uyandırılmasın?
    küçük büyük her amellerinden sual edilmesin?
    mahşere gidip mahkeme-i kübrayı görmesin?
    hâyır ve aslâ!..
    hem bütün gelecek zamanda olan
    {(haşiye): evet zaman-ı hazırdan, tâ ibtida-i hilkat-i âleme kadar olan zaman-ı mazi; umumen vukuattır.
    vücuda gelmiş herbir günü, herbir senesi, herbir asrı; birer satırdır, birer sahifedir, birer kitabdır ki kalem-i kader ile tersim edilmiştir.
    dest-i kudret, mu'cizat-ı âyâtını onlarda kemal-i hikmet ve intizam ile yazmıştır.
    şu zamandan tâ kıyamete, tâ cennet'e, tâ ebede kadar olan zaman-ı istikbal; umumen imkânattır.
    yani mazi vukuattır, istikbal imkânattır.
    işte o iki zamanın iki silsilesi birbirine karşı mukabele edilse; nasılki dünkü günü halkeden ve o güne mahsus mevcudatı icad eden zât; yarınki günü mevcudatıyla halketmeye muktedir olduğu hiçbir vecihle şübhe getirmez.
    öyle de şübhe yoktur ki: şu meydan-ı garaib olan zaman-ı mazinin mevcudatı ve hârikaları; bir kadîr-i zülcelal'in mu'cizatıdır.
    kat'î şehadet ederler ki: o kadîr, bütün istikbalin, bütün mümkinatın icadına, bütün acaibinin izharına muktedirdir.
    evet nasılki bir elmayı halkedecek; elbette dünyada bütün elmaları halketmeye ve koca baharı icad etmeye muktedir olmak gerektir.
    baharı icad etmeyen, bir elmayı icad edemez.
    zira o elma o tezgâhta dokunuyor.
    bir elmayı icad eden, bir baharı icad edebilir.
    bir elma; bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musağğarıdır.
    hem san'at itibariyle koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibariyle öyle bir hârika-i san'attır ki: onu öylece icad eden, hiçbir şeyden âciz kalmaz.
    öyle de bugünü halkeden, kıyamet gününü halkedebilir ve baharı icad edecek, haşrin icadına muktedir bir zât olabilir.
    zaman-ı mazinin bütün âlemlerini zamanın şeridine kemal-i hikmet ve intizam ile takıp gösteren; elbette istikbal şeridine dahi başka kâinatı takıp gösterebilir ve gösterecektir.
    kaç sözlerde, bilhâssa yirmiikinci söz'de gayet kat'î isbat etmişiz ki: her şeyi yapamayan hiçbir şeyi yapamaz ve bir tek şeyi halkeden, her şeyi yapabilir.
    hem eşyanın icadı bir tek zâta verilse, bütün eşya bir tek şey gibi kolay olur ve suhulet peyda eder.
    eğer müteaddid esbaba verilse ve kesrete isnad edilse, bir tek şeyin icadı; bütün eşyanın icadı kadar müşkilâtlı olur ve imtina' derecesinde suubet peyda eder.}
    mümkinata kàdir olduğuna, bütün geçmiş zamandaki mu'cizat-ı kudreti olan vukuatı şehadet eden ve kıyamet ve haşre pek benzeyen kış ile baharı her vakit bilmüşahede icad eden bir kadîr-i zülcelal'den, insan nasıl ademe gidip kaçabilir, toprağa girip saklanabilir?
    madem bu dünyada ona lâyık muhasebe görülüp, hüküm verilmiyor.
    elbette bir mahkeme-i kübra, bir saadet-i uzmaya gidecektir.
    sekizinci hakikat:
    bâb-ı vaad ve vaîddir.
    ism-i cemil ve celil'in cilvesidir.
    hiç mümkün müdür ki: alîm-i mutlak ve kadîr-i mutlak olan şu masnuatın sâni'i; bütün enbiyanın tevatürle haber verdikleri ve bütün sıddıkîn ve evliyanın icma' ile şehadet ettikleri mükerrer vaad ve vaîd-i ilahîsini yerine getirmeyip, -hâşâ- acz ve cehlini göstersin?
    halbuki vaad ve vaîdinde bulunduğu emirler, kudretine hiç ağır gelmez.
    pek hafif ve pek kolay.
    geçmiş baharın hesabsız mevcudatını,
    gelecek baharda kısmen aynen {(haşiye-1): ağaç ve otların kökleri gibi...} kısmen mislen {(haşiye-2): yapraklar, meyveler gibi...} iadesi kadar kolaydır.
    îfa-yı vaad ise; hem bize, hem her şeye, hem kendisine, hem saltanat-ı rububiyetine pek çok lâzımdır.
    hulfü'l-vaad ise; hem izzet-i iktidarına zıddır, hem ihata-yı ilmiyesine münafîdir.
    zira hulfü'l-vaad; ya cehilden, ya acizden gelir.
    ey münkir!
    bilir misin ki: küfür ve inkârın ile ne kadar ahmakça bir cinayet işliyorsun ki; kendi yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik edip, hiçbir vechile hulf ve hilafa mecburiyeti olmayan ve hiçbir vecihle hilaf, onun izzetine, haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen şeyler ve işler, sıdkına ve hakkaniyetine şehadet eden bir zâtı tekzib ediyorsun!
    nihayetsiz küçüklük içinde nihayetsiz büyük cinayet işliyorsun!
    elbette, ebedî büyük cezaya müstehak olursun.
    bazı ehl-i cehennem'in bir dişi, dağ kadar olması; cinayetinin büyüklüğüne bir mikyas olarak haber verilmiş.
    misalin şu yolcuya benzer ki: güneşin ziyasından gözünü kapar.
    kafası içindeki hayaline bakar.
    vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor.
    madem şu mevcudat; hak söyleyen sadık kelimeleri, şu hâdisat-ı kâinat; doğru söyleyen nâtık âyetleri olan cenab-ı hak vaad etmiş, elbette yapacaktır.
    bir mahkeme-i kübra açacaktır, bir saadet-i uzma verecektir.
    dokuzuncu hakikat:
    bâb-ı ihya ve imatedir.
    ism-i hayy-ı kayyum'un, muhyî ve mümit'in cilvesidir.
    hiç mümkün müdür ki: ölmüş, kurumuş koca arzı ihya eden ve o ihya içinde herbiri beşer haşri gibi acib, üçyüz binden ziyade enva'-ı mahlukatı haşr ve neşredip kudretini gösteren ve o haşr ve neşr içinde nihayet derecede karışık ve ihtilat içinde, nihayet derecede imtiyaz ve tefrik ile ihata-i ilmiyesini gösteren ve bütün semavî fermanlarıyla beşerin haşrini va'detmekle bütün ibadının enzarını saadet-i ebediyeye çeviren ve bütün mevcudatı başbaşa, omuz omuza, elele
    verdirip emir ve iradesi dairesinde döndürüp birbirine yardımcı ve musahhar kılmakla azamet-i rububiyetini gösteren ve beşeri, şecere-i kâinatın en câmi' ve en nazik ve en nâzenin, en nazdar, en niyazdar bir meyvesi yaratıp, kendine muhatab ittihaz ederek herşeyi ona musahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir kadîr-i rahîm, bir alîm-i hakîm, kıyameti getirmesin?
    haşri yapmasın ve yapamasın?
    beşeri ihya etmesin veya edemesin?
    mahkeme-i kübrayı açamasın?
    cennet ve cehennem'i yaratamasın?
    hâşâ ve kellâ!..

    evet şu âlemin mutasarrıf-ı zîşan'ı her asırda, her senede, her günde bu dar, muvakkat rûy-i zeminde haşr-i ekberin ve meydan-ı kıyametin pek çok emsalini ve numunelerini ve işaratını icad ediyor.
    ezcümle: haşr-i baharîde görüyoruz ki: beş-altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanat ve nebatattan üçyüz binden ziyade enva'ı haşredip neşrediyor. bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihya edip iade ediyor.
    başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet suretinde icad ediyor.
    halbuki maddeten farkları pek az olan tohumcuklar o kadar karışmışken, kemal-i imtiyaz ve teşhis ile o kadar sür'at ve vüs'at ve suhulet içinde kemal-i intizam ve mizan ile altı gün veya altı hafta zarfında ihya ediliyor.
    hiç kabil midir ki: bu işleri yapan zâta bir şey ağır gelebilsin, semavat ve arzı altı günde halkedemesin, insanı bir sayha ile haşredemesin?
    hâşâ!
    acaba mu'ciznüma bir kâtib bulunsa; hurufları ya bozulmuş veya mahvolmuş üçyüz bin kitabı tek bir sahifede karıştırmaksızın, galatsız, sehivsiz, noksansız, hepsini beraber, gayet güzel bir surette bir saatte yazarsa; birisi sana dese: "şu kâtib kendi te'lif ettiği senin suya düşmüş olan kitabını, yeniden bir dakika zarfında hâfızasından yazacak." sen diyebilir misin ki, "yapamaz ve inanmam."
    veyahut bir sultan-ı mu'cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için bir işaretle dağları kaldırır, memleketleri tebdil eder, denizi karaya çevirdiğini gördüğün halde sonra görsen ki; büyük bir taş dereye yuvarlanmış, o zâtın kendi ziyafetine davet ettiği misafirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar.
    biri sana dese: "o zât, bir işaretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak.
    misafirlerini yolda bırakmayacak." sen desen ki: "kaldırmaz veya kaldıramaz."
    veyahut bir zât bir günde, yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde biri dese: "o zât bir boru sesiyle, efradı istirahat için dağılmış olan taburları toplar.
    taburlar, nizamı altına girerler." sen desen ki: "inanmam!" ne kadar divanece hareket ettiğini anlarsın...
    işte şu üç temsili fehmettin ise, bak: nakkaş-ı ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rûy-i arzın sahifesinde üçyüz binden ziyade enva'ı, kudret ve kader kalemiyle ahsen-i suret üzere yazar.
    birbiri içinde birbirine karışmaz; beraber yazar, birbirine mani olmaz.
    teşkilce, suretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz, yanlış yazmaz.
    evet en büyük bir ağacın ruh programını bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte dercedip, muhafaza eden zât-ı hakîm-i hafîz; vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder denilir mi?
    ve küre-i arzı bir sapan taşı gibi çeviren zât-ı kadîr; âhirete giden misafirlerinin yolunda nasıl bu arzı kaldıracak veya dağıtacak, denilir mi?
    hem hiçten, yeniden bütün zîhayatın ordularını bütün cesedlerinin taburlarında kemal-i intizamla zerratı emr-i kûn feyekûn ile kaydedip yerleştiren, ordular icad eden zât-ı zülcelal; tabur-misal cesedin nizamı altına girmekle, birbiriyle tanışan zerrat-ı esasiye ve ecza-yı asliyesini bir sayha ile nasıl toplayabilir denilir mi?
    hem bu bahar haşrine benzeyen, dünyanın her devrinde, her asrında, hattâ gece gündüzün tebdilinde, hattâ cevv-i havada bulutların icad ve ifnasında haşre numune ve misal ve emare olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun.
    hattâ eğer hayalen bin sene evvel kendini farzetsen, sonra zamanın iki cenahı olan mazi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan; asırlar, günler adedince misal-i haşir ve kıyametin numunelerini göreceksin.
    sonra bu kadar numune ve misalleri müşahede ettiğin halde, haşr-i cismanîyi akıldan uzak görüp istib'ad etmekle inkâr etsen; ne kadar divanelik olduğunu sen de anlarsın.
    bak ferman-ı a'zam, bahsettiğimiz hakikata dair ne diyor:
    görsel

    "fenzur ilâ âsâri rahmetillahi keyfe yuhyi’l-arza ba’de mevtihâ. inne zâlike lemuhyi’l-mevtâ. ve hüve alâ külli şey’in kadîr"

    elhasıl:
    haşre mani' hiçbir şey yoktur.
    muktezî ise her şeydir.
    evet mahşer-i acaib olan şu koca arzı, âdi bir hayvan gibi imate ve ihya eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve güneş'i onlara şu misafirhanede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden, seyyaratı meleklerine tayyare yapan bir zâtın, bu derece muhteşem ve sermedî rububiyeti ve bu derece muazzam ve muhit hâkimiyeti; elbette yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.
    demek ona şayeste, daimî, berkarar, zevalsiz, muhteşem bir diyar-ı âher var.
    başka bâki bir memleketi vardır.
    bizi onun için çalıştırır.
    oraya davet eder ve oraya nakledeceğine; zahirden hakikate geçen ve kurb-u huzuruna müşerref olan bütün ervah-ı neyyire ashabı, bütün kulûb-ü münevvere aktabı, bütün ukûl-ü nuraniye erbabı şehadet ediyorlar ve bir mükâfat ve mücazat ihzar ettiğini müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli vaad ve pek şiddetli tehdid eder, naklederler.
    hulfü'l-vaad ise hem zillet, hem tezellüldür.
    hiçbir cihetle celal-i kudsiyetine yanaşamaz.
    hulfü'l-vaîd ise ya afvdan, ya aczden gelir.
    halbuki küfür; cinayet-i mutlakadır,
    {(haşiye): evet küfür, mevcudatın kıymetini ıskat ve manasızlıkla ittiham ettiğinden, bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudat âyinelerinde cilve-i esmayı inkâr olduğundan bütün esma-i ilahiyeye karşı bir tezyif ve mevcudatın vahdaniyete olan şehadetlerini reddettiğinden bütün mahlukata karşı bir tekzib olduğundan; istidad-ı insanîyi öyle ifsad eder ki, salah ve hayrı kabule liyakatı kalmaz.
    hem bir zulm-ü azîmdir ki, umum mahlukatın ve bütün esma-i ilahiyenin hukukuna bir tecavüzdür.
    işte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği, küfrün adem-i afvını iktiza eder.
    görsel

    "inneşşirke le zulmun azîm"

    şu manayı ifade eder.}
    afva kabil değil.
    kadîr-i mutlak ise, acizden münezzeh ve mukaddestir.
    şahidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları halde kemal-i ittifak ile şu mes'elenin esasında müttehiddirler.
    kesretçe tevatür derecesindedirler, keyfiyetçe icma' kuvvetindedirler.
    mevkice herbiri nev'-i beşerin bir yıldızı, bir taifenin
    gözü, bir milletin azizidirler.
    ehemmiyetçe şu mes'elede hem ehl-i ihtisas, hem ehl-i isbattırlar.
    halbuki bir fende veya bir san'atta iki ehl-i ihtisas, binler başkalardan müreccahtırlar ve ihbarda iki müsbit, binler nâfîlere tercih edilir.
    meselâ ramazan hilâlinin sübutunu ihbar eden iki adam, binler münkirlerin inkârlarını hiçe atarlar.
    elhasıl: dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir dava, daha zahir bir hakikat olamaz.
    demek, şübhesiz dünya bir mezraadır.
    mahşer ise bir beyderdir, harmandır.
    cennet, cehennem ise birer mahzendir.
    onuncu hakikat:
    bâb-ı hikmet, inayet, rahmet, adalettir.
    ism-i hakîm, kerim, âdil, rahîm'in cilvesidir.
    hiç mümkün müdür ki: şu bekasız misafirhane-i dünyada ve şu devamsız meydan-ı imtihanda ve şu sebatsız teşhirgâh-ı arzda bu derece bahir bir hikmet, bu derece zahir bir inayet ve bu derece kàhir bir adalet ve bu derece vâsi bir merhametin âsârını gösteren mâlikü'l-mülk-i zülcelal'in daire-i memleketinde ve âlem-i mülk ve melekûtunda daimî meskenler, ebedî sâkinler, bâki makamlar, mukim mahluklar bulunmayıp şu görünen hikmet, inayet, adalet, merhametin hakikatları hiçe insin?..
    hem hiç kabil midir ki o zât-ı hakîm, şu insanı bütün mahlukat içinde kendine küllî muhatab ve câmi' bir âyine yapıp bütün hazain-i rahmetinin müştemilâtını ona tattırsın, hem tarttırsın, hem tanıttırsın, kendini bütün esmasıyla ona bildirsin, onu sevsin ve sevdirsin.. sonra o bîçare insanı o ebedî memleketine göndermesin?
    o daimî saadetgâha davet edip mes'ud etmesin? hem hiç makul mudur ki, hattâ çekirdek kadar herbir mevcuda bir ağaç kadar vazife yükü yüklesin, çiçekleri kadar hikmetleri bindirsin, semereleri kadar maslahatları taksın da bütün o vazifeye, o hikmetlere, o maslahatlara dünyaya müteveccih yalnız bir çekirdek kadar gaye versin!
    bir hardal kadar ehemmiyeti olmayan dünyevî bekasını gaye yapsın!
    ve bunları, âlem-i manaya çekirdekler ve âlem-i âhirete bir mezraa yapmasın!
    tâ hakikî ve lâyık gayelerini versinler.
    ve bu kadar mühim ihtifalat-ı mühimmeyi gayesiz, boş, abes bıraksın.
    onların yüzünü âlem-i manaya, âlem-i âhirete çevirmesin?
    tâ asıl gayeleri ve lâyık meyvelerini göstersin.
    evet hiç mümkün müdür ki: bu şeyleri böyle hilaf-ı hakikat yapmakla kendi evsaf-ı hakikiyesi olan hakîm, kerim, âdil, rahîm'in zıdlarıyla -hâşâ sümme hâşâ- muttasıf gösterip hikmet ve keremine, adl ve rahmetine delalet eden bütün kâinatın hakaikını tekzib etsin, bütün mevcudatın şehadetlerini reddetsin, bütün masnuatın delaletlerini ibtal etsin?
    hem hiç akıl kabul eder mi ki, insanın başına ve içindeki havâssına saçları adedince vazifeler yükletsin de, yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret-i dünyeviye versin; adalet-i hakikiyesine zıd olarak ve hikmet-i hakikiyesine münafî, manasız iş yapsın?
    hem hiç mümkün müdür ki, bir ağaca taktığı neticeler, meyveler miktarınca herbir zîhayata, belki lisan gibi herbir uzvuna, belki herbir masnua o derece hikmetleri, maslahatları takmakla kendisinin bir hakîm-i mutlak olduğunu isbat edip göstersin, sonra bütün hikmetlerin en büyüğü ve bütün maslahatların en mühimmi ve bütün neticelerin en elzemi ve hikmeti hikmet, nimeti nimet, rahmeti rahmet eden ve bütün hikmetlerin, nimetlerin, rahmetlerin, maslahatların menbaı ve gayesi olan beka ve likayı ve saadet-i ebediyeyi vermeyip terkederek, bütün işlerini abesiyet-i mutlaka derekesine düşürsün ve kendini o zâta benzetsin ki; öyle bir saray yapar, herbir taşında binlerce nakışlar, herbir tarafında binler zînetler ve herbir menzilinde binler kıymetdar âlât ve levazımat-ı beytiye bulundursun da sonra ona dam yapmasın, her şey çürüsün, beyhude bozulsun.
    hâşâ ve kellâ!. hayr-ı mutlak'tan hayır gelir, cemil-i mutlak'tan güzellik gelir, hakîm-i mutlak'tan abes bir şey gelmez.
    evet her kim fikren tarihe binip mazi cihetine gitse, şu zaman-ı hazırda gördüğümüz menzil-i dünya, meydan-ı ibtila, meşher-i eşya gibi, seneler adedince vefat etmiş menziller, meydanlar, meşherler, âlemler görecek.
    suretçe, keyfiyetçe birbirinden ayrı oldukları halde; intizamca, acaibce, sâni'in kudret ve hikmetini göstermekçe birbirine benzer.
    hem görecek ki; o sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o bekasız meşherlerde o kadar bahir bir hikmetin intizamatını, o derece zahir bir inayetin işaratını, o mertebe kàhir bir adaletin emaratını, o derece vâsi bir merhametin semeratını görecek.
    basiretsiz olmamak şartıyla yakînen bilecek ki: o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz ve o âsârı görünen inayetten daha ecmel bir inayet kabil değil ve o emaratı görünen adaletten daha ecell bir adalet yoktur ve o semeratı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilmez.
    eğer farz-ı muhal olarak şu işleri çeviren, şu misafirleri ve misafirhaneleri değiştiren sultan-ı sermedî'nin daire-i memleketinde daimî menziller, âlî mekânlar, sabit makamlar, bâki meskenler, mukim ahali, mes'ud ibadı bulunmazsa; ziya, hava, su, toprak gibi kuvvetli ve şümullü dört anasır-ı maneviye olan hikmet, adalet, inayet, merhametin hakikatlarını nefyetmek ve o anasır-ı zahiriye gibi, görünen vücudlarını inkâr etmek lâzım gelir.
    çünki şu bekasız dünya ve mâfîha, onların tam hakikatlarına mazhar olamadığı malûmdur.
    eğer başka yerde dahi onlara tam mazhar olacak mekân bulunmazsa, o vakit gündüzü dolduran ziyayı gördüğü halde, güneşin vücudunu inkâr etmek derecesinde bir divanelikle, şu her şeyde bulunan gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek, şu nefsimizde ve ekser eşyada her vakit müşahede ettiğimiz inayeti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emaratı görünen adaleti inkâr etmek
    {(haşiye): evet adalet iki şıktır.
    biri müsbet, diğeri menfîdir.
    müsbet ise, hak sahibine hakkını vermektir.
    şu kısım adalet, bu dünyada bedahet derecesinde ihatası vardır.
    çünki "üçüncü hakikat"ta isbat edildiği gibi; herşeyin istidad lisanıyla ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla ve ızdırar lisanıyla fâtır-ı zülcelal'den istediği bütün matlubatını ve vücud ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor.
    demek adaletin şu kısmı, vücud ve hayat derecesinde kat'î vardır.
    ikinci kısım menfîdir ki, haksızları terbiye etmektir.
    yani haksızların hakkını, tazib ve tecziye ile veriyor.
    şu şık ise çendan tamamıyla şu dünyada tezahür etmiyor.
    fakat o hakikatın vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır.
    ezcümle: kavm-i âd ve semud'dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te'dib ve tâziyane-i tazib, gayet âlî bir adaletin hükümran olduğunu hads-i kat'î ile gösteriyor.}
    ve şu her yerde gördüğümüz merhameti inkâr etmek lâzım geldiği gibi; şu kâinatta gördüğümüz icraat-ı hakîmane ve ef'al-i kerimane ve ihsanat-ı rahîmanenin sahibini -hâşâ sümme hâşâ- sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzım gelir ki, nihayetsiz muhal bir inkılab-ı hakaiktir.
    hattâ herşeyin vücudunu ve kendi nefsinin vücudunu inkâr eden ahmak sofestaîler dahi bunun tasavvuruna kolay kolay yanaşamazlar.
    elhasıl:
    şu görünen şuunat, dünyadaki vüs'atli içtimaat-ı hayatiye
    ve sür'atli iftirakat-ı mevtiye ve haşmetli toplanmalar ve çabuk dağılmalar ve azametli ihtifalat ve büyük tecelliyat ile ve onların bu âleme ait bu dünya-yı fânide kısa bir zamanda malûmumuz olan semerat-ı cüz'iyeleri, ehemmiyetsiz ve muvakkat gayeleri mabeyninde hiç münasebet olmadığından, âdeta küçük bir taşa bir büyük dağ kadar hikmetler, gayeler takmak; bir büyük dağa, bir küçük taş gibi muvakkat bir gaye-i cüz'iye vermeye benzer ki; hiçbir akıl ve hikmete uygun gelemez.
    demek şu mevcudat ve şuunat ile ve dünyaya ait gayeleri ortasında bu derece nisbetsizlik, kat'iyyen şehadet eder ki; bu mevcudatın yüzleri âlem-i manaya müteveccihtir, münasib meyveleri orada veriyor ve gözleri esma-i kudsiyeye dikkat ediyorlar, gayeleri o âleme bakıyor.
    ve özleri dünya toprağı altında, sünbülleri âlem-i misalde inkişaf ediyor.
    insan istidadı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor, âhirette mahsul alıyor.
    evet şu eşyanın esma-i ilahiyeye ve âlem-i âhirete müteveccih yüzlerine baksan göreceksin ki; mu'cize-i kudret olan herbir çekirdeğin bir ağaç kadar gayesi var.
    kelime-i hikmet olan herbir çiçeğin
    {(haşiye): sual: eğer dense: neden en çok misalleri çiçekten ve çekirdekten ve meyveden getiriyorsun?
    elcevab: çünki onlar hem mu'cizat-ı kudretin en antikaları, en hârikaları, en nâzeninleridirler.
    hem ehl-i tabiat ve ehl-i dalalet ve ehl-i felsefe, onlardaki kalem-i kader ve kudretin yazdığı ince hattı okuyamadıkları için onlarda boğulmuşlar, tabiat bataklığına düşmüşler.}
    bir ağaç çiçekleri kadar manaları var ve o hârika-i san'at ve manzume-i rahmet olan herbir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri var.
    bizlere rızık olması ise; o binler hikmetlerinden bir tek hikmettir ki, vazifesi biter, manasını ifade eder, vefat eder, midemizde defnedilir.
    madem bu fâni eşya, başka yerde bâki meyveler verirler ve daimî suretler bırakır ve başka cihette ebedî manalar ifade eder, sermedî tesbihat yapar.
    ve insan ise, onların şu cihetine bakan yüzlerine bakmakla insan olur, fânide bâkiye yol bulur.
    demek, bu hayat ve mevt içinde yuvarlanan, toplanıp dağılan mevcudat içinde başka maksad var.
    temsilde kusur yoktur: şu ahval, taklid ve temsil için teşkil ve tertib edilen ahvale benzer.
    nasıl büyük
    masrafla kısa içtimalar, dağılmalar yapılıyor.
    tâ suretler alınsın, terkib edilsin, sinemada daim gösterilsin.
    onun gibi, bu dünyada kısa bir müddet zarfında hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiye geçirmenin bir gayesi şudur ki; suretler alınıp terkib edilsin, netice-i amelleri alınıp hıfzedilsin.
    tâ bir mecma-ı ekberde muhasebesi görülsün ve bir meşher-i a'zamda gösterilsin ve bir saadet-i uzmaya istidadı gösterilsin.
    demek hadîs-i şerifte "dünya âhiret mezraasıdır" diye bu hakikatı ifade ediyor. madem dünya var.
    ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inayet ve rahmet ve adalet var.
    elbette dünyanın vücudu gibi kat'î olarak âhiret de var.
    madem dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor.
    demek oraya gidiliyor.
    âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhayı inkâr etmek demektir.
    demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, cennet ve cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.
    onbirinci hakikat:
    bâb-ı insaniyettir.
    ism-i hakk'ın cilvesidir.
    hiç mümkün müdür ki: cenab-ı hak ve mabud-u bilhak, insanı şu kâinat içinde rububiyet-i mutlakasına ve umum âlemlere rububiyet-i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd ve hitabat-ı sübhaniyesine en mütefekkir bir muhatab ve mazhariyet-i esmasına en câmi' bir âyine ve onu ism-i a'zamın tecellisine ve her isimde bulunan ism-i a'zamlık mertebesinin tecellisine mazhar bir ahsen-i takvimde en güzel bir mu'cize-i kudret ve hazain-i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için en ziyade mizan ve âletlere mâlik bir müdakkik ve nihayetsiz nimetlerine en ziyade muhtaç ve fenadan en ziyade müteellim ve bekaya en ziyade müştak ve hayvanat içinde en nazik ve en nazdar ve en fakir ve en muhtaç ve hayat-ı dünyeviyece en müteellim ve en bedbaht ve istidadça en ulvî ve en yüksek surette, mahiyette yaratsın da, onu müstaid olduğu ve müştak olduğu ve lâyık olduğu bir dâr-ı ebedîye göndermeyip, hakikat-i insaniyeyi ibtal ederek kendi hakkaniyetine taban tabana zıd ve hakikat nazarında çirkin bir haksızlık etsin!
    hem hiç kabil midir ki: hâkim-i bilhak, rahîm-i mutlak; insana öyle bir istidad verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emanet-i kübrayı tahammül edip, yani küçücük cüz'î ölçüleriyle,
    san'atçıklarıyla hâlıkının muhit sıfatlarını, küllî şuunatını, nihayetsiz tecelliyatını ölçerek bilip; hem yerde en nazik, nâzenin, nazdar, âciz, zaîf yaratıp; halbuki bütün yerin nebatî ve hayvanî olan mahlukatına bir nevi tanzimat memuru yapıp, onların tarz-ı tesbihat ve ibadetlerine müdahale ettirip, kâinattaki icraat-ı ilahiyeye küçücük mikyasta bir temsil gösterip, rububiyet-i sübhaniyeyi fiilen ve kàlen kâinatta ilân ettirmek, meleklerine tercih edip hilafet rütbesini verdiği halde; ona bütün bu vazifelerinin gayesi ve neticesi ve semeresi olan saadet-i ebediyeyi vermesin?
    onu bütün mahlukatının en bedbaht, en bîçare, en musibetzede, en dertmend, en zelil bir derekeye atıp; en mübarek, nuranî ve âlet-i tes'id bir hediye-i hikmeti olan aklı o bîçareye en meş'um ve zulmanî bir âlet-i tazib yapıp, hikmet-i mutlakasına büsbütün zıd ve merhamet-i mutlakasına külliyyen münafî bir merhametsizlik etsin.
    hâşâ ve kellâ!
    elhasıl:
    nasıl hikâye-i temsiliyede bir zabitin cüzdanına ve defterine bakıp görmüş idik ki; hem rütbesi, hem vazifesi, hem maaşı, hem düstur-u hareketi, hem cihazatı bize gösterdi ki; o zabit, o muvakkat meydan için değil, belki müstekar bir memlekete gidecek de ona göre çalışıyor.
    aynen onun gibi; insanın kalb cüzdanındaki letaif ve akıl defterindeki havâs ve istidadındaki cihazat, tamamen ve müttefikan saadet-i ebediyeye müteveccih ve ona göre verilmiş ve ona göre teçhiz edilmiş olduğuna ehl-i tahkik ve keşf müttefiktirler.
    ezcümle:
    meselâ aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan kuvve-i hayaliyeye denilse ki: "sana bir milyon sene ömür ile saltanat-ı dünya verilecek, fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın." tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla "oh" yerine "âh" diyecek ve teessüf edecek.
    demek en büyük fâni, en küçük bir âlet ve cihazat-ı insaniyeyi doyuramıyor.
    işte bu istidaddandır ki, insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihata etmiş efkârları ve ebedî saadetlerinin enva'ına yayılmış arzuları gösterir ki; bu insan ebed için halkedilmiş ve ebede gidecektir.
    bu dünya ona bir misafirhanedir ve âhiretine bir intizar salonudur.
    onikinci hakikat:
    bâbu'r-risaleti ve't-tenzil'dir.
    "bismillahirrahmanirrahîm"in cilvesidir.
    hiç mümkün müdür ki: bütün enbiya mu'cizelerine istinad ederek sözünü teyid ettikleri ve bütün evliya keşf ve kerametlerine istinad edip davasını tasdik ettikleri ve bütün asfiya tahkikatına istinad ederek hakkaniyetine şehadet ettikleri resul-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem'in tahakkuk etmiş bin mu'cizatının kuvvetine istinad edip bütün kuvvetiyle, hem kırk vecihle mu'cize olan kur'an-ı hakîm binler âyât-ı kat'iyyesine istinad ederek, bütün kat'iyyetle açtıkları âhiret yolunu ve küşad ettikleri cennet kapısını, sinek kanadı kadar kuvveti bulunmayan vâhî vehimler, ne haddi var ki kapatabilsin!
    geçen hakikatlardan anlaşıldı ki; haşir mes'elesi öyle râsih bir hakikattır ki, küre-i arzı yerinden kaldıracak, kırıp atacak bir kuvvet o hakikatı sarsamaz.
    zira o hakikatı cenab-ı hak bütün esma ve sıfâtının iktizası ile tesbit ediyor ve resul-i ekrem'i bütün mu'cizat ve berahiniyle tasdik ediyor ve kur'an-ı hakîm bütün hakaik ve âyâtıyla onu isbat ediyor ve şu kâinat bütün âyât-ı tekviniye ve şuunat-ı hakîmanesi ile şehadet ediyor.
    acaba hiç mümkün müdür ki; haşir mes'elesinde vâcibü'l-vücud ile bütün mevcudat -kâfirler müstesna olarak- ittifak etmiş olsun, kıl kadar kuvveti olmayan şübheler, şeytanî vesveseler o dağ gibi hakikat-i râsiha-i âliyeyi sarssın, yerinden kaldırsın?
    hâşâ ve kellâ!
    sakın zannetme, delail-i haşriye, bahsettiğimiz oniki hakikata münhasırdır.
    hâyır, belki yalnız kur'an-ı hakîm, geçen şu oniki hakikatları bize ders verdiği gibi, daha binler vücuha işaret edip, herbir vecih kavî bir emaredir ki: hâlıkımız bizi bu dâr-ı fâniden bir dâr-ı bâkiye nakledecektir.
    hem sakın zannetme ki: haşri iktiza eden esma-i ilahiye, bahsettiğimiz gibi yalnız hakîm, kerim, rahîm, âdil, hafîz isimlerine münhasırdır.
    hâyır, belki kâinatın tedbirinde tecelli eden bütün esma-i ilahiye, âhireti iktiza eder, belki istilzam eder.
    hem zannetme ki, haşre delalet eden kâinatın âyât-ı tekviniyesi, şu geçen bahsettiğimize münhasırdır.
    hâyır, belki ekser mevcudatta sağa sola açılır perdeler gibi vecih ve keyfiyetleri vardır ki; bir vechi sâni'a şehadet ettiği gibi, diğer vechi de haşre işaret eder.
    meselâ: insanın ahsen-i takvimdeki hüsn-ü masnuiyeti, sâni'i gösterdiği gibi; o ahsen-i takvimdeki kabiliyet-i câmiasıyla kısa bir zamanda zeval bulması, haşri gösterir.
    bazı kerre bir vecihle iki nazarla bakılsa; hem sâni'i, hem haşri gösterir.
    meselâ ekser eşyada görünen hikmetin tanzimi, inayetin tezyini, adaletin tevzini ve rahmetin taltifi; nasılki mahiyetlerine bakılsa, bir sâni'-i hakîm, kerim, âdil, rahîm'in dest-i kudretinden çıktığını gösterirler.
    onun gibi, bunların kuvveti ve hadsizlikleriyle beraber, şunların mazharları olan şu fâni mevcudatın ehemmiyetsiz ve az yaşamasına bakılsa, âhiret görünür.
    demek ki, herşey lisan-ı hal ile "âmentü billahi ve bilyevm-il âhir" okuyor ve okutturuyor.
    *-*-*

    hâtime
    geçen oniki hakikat, birbirini teyid eder, birbirini tekmil eder, birbirine kuvvet verir.
    bütün onlar birden ittihad ederek neticeyi gösterir.
    hangi vehmin haddi var; şu demir gibi, belki elmas gibi oniki muhkem surları delip geçebilsin.
    tâ hısn-ı hasînde olan haşr-i imanîyi sarssın!
    görsel

    "ma halkuküm ve la ba’süküm illa ke nefsiv vahîdeh"

    âyet-i kerimesi ifade ediyor ki: bütün insanların halkolunması ve haşredilmesi, kudret-i ilahiyeye nisbeten bir tek insanın halkı ve haşri gibi âsandır.
    evet öyledir.
    "nokta" namında bir risalede haşir bahsinde şu âyetin ifade ettiği hakikatı tafsilen yazmışım.
    burada yalnız bir kısım temsilatıyla hülâsasına bir işaret edeceğiz.
    eğer istersen o "nokta"ya müracaat et.

    mesela "ve lillahil meselu'l a'la" -temsilde kusur yok- nasılki "nuraniyet" sırrıyla, güneşin cilvesi kendi ihtiyarıyla olsa da, bir zerreye suhuletle verdiği cilveyi, aynı suhuletle hadsiz şeffafata da verir.
    hem "şeffafiyet" sırrıyla, bir zerre-i şeffafenin küçük göz bebeği güneşin aksini almasında, denizin geniş yüzüne müsavidir.
    hem "intizam" sırrıyla, bir çocuk parmağıyla gemi suretindeki oyuncağını çevirdiği gibi, kocaman bir diritnotu da çevirir.
    hem "imtisal" sırrıyla, bir kumandan bir tek neferi bir arş emriyle tahrik ettiği gibi, bir koca orduyu da aynı kelime ile tahrik eder.
    hem "muvazene" sırrıyla, cevv-i fezada bir terazi ki, öyle hakikî hassas ve o derece büyük farzedelim ki, iki ceviz terazinin iki gözüne konulsa hisseder ve iki güneşi de istiab edip tartar.
    o iki kefesinde bulunan iki cevizi birini semavata, birini yere indiren aynı kuvvetle, iki şems bulunsa; birini arşa, diğerini ferşe kaldırır, indirir.
    madem şu âdi, nâkıs, fâni mümkinatta nuraniyet ve şeffafiyet ve intizam ve imtisal ve muvazene sırlarıyla, en büyük şey en küçük şeye müsavi olur.
    hadsiz hesabsız şeyler bir tek şeye müsavi görünür.
    elbette kadîr-i mutlak'ın zâtî ve nihayetsiz ve gayet kemalde olan kudretinin nuranî tecelliyatı ve melekûtiyet-i eşyanın şeffafiyeti ve hikmet ve kaderin intizamatı ve eşyanın evamir-i tekviniyesine kemal-i imtisali ve mümkinatın vücud ve ademinin müsavatından ibaret olan imkânındaki muvazenesi sırlarıyla; az çok, büyük küçük ona müsavi olduğu gibi, bütün insanları bir tek insan gibi bir sayha ile haşre getirebilir.
    hem bir şeyin kuvvet ve zaafça meratibi, o şeyin içine zıddının müdahalesidir.
    meselâ hararetin derecatı, soğuğun müdahalesidir.
    güzelliğin meratibi, çirkinliğin müdahalesidir.
    ziyanın tabakatı, karanlığın müdahalesidir.
    fakat birşey zâtî olsa, ârızî olmazsa, onun zıddı ona müdahale edemez.
    çünki cem'-i zıddeyn lâzım gelir.
    bu ise, muhaldir.
    demek asıl, zâtî olan bir şeyde meratib yoktur.
    madem kadîr-i mutlak'ın kudreti zâtîdir, mümkinat gibi ârızî değildir ve kemal-i mutlaktadır.
    onun zıddı olan acz ise, muhaldir ki tedahül etsin.
    demek bir baharı halketmek, zât-ı zülcelal'ine bir çiçek kadar ehvendir.
    eğer esbaba isnad edilse; bir çiçek bir bahar kadar ağır olur.
    hem bütün insanları ihya edip haşretmek, bir nefsin ihyası gibi kolaydır.
    mes'ele-i haşrin başından buraya kadar olan temsil suretlerine ve hakikatlarına dair olan beyanatımız, kur'an-ı hakîm'in feyzindendir.
    nefsi teslime kalbi kabule ihzardan ibarettir.
    asıl söz ise kur'anındır.
    zira söz odur ve söz onundur.
    dinleyelim:
    görsel

    daha bunlar gibi âyât-ı beyyinat-ı kur'aniyeyi dinleyip, "âmennâ ve saddaknâ" diyelim.
    görsel

    ey şu risaleyi insaf ile mütalaa eden kardeş!
    deme, niçin bu "onuncu söz"ü birden tamamıyla anlayamıyorum ve tamam anlamadığın için sıkılma!
    çünki ibn-i sina gibi bir dâhî-yi hikmet, " el haşru leyse ala mekayise akliyetin" demiş.
    "iman ederiz, fakat akıl bu yolda gidemez" diye hükmetmiştir.
    hem bütün ulema-i islâm: "haşir, bir mes'ele-i nakliyedir, delili nakildir.
    akıl ile ona gidilmez." diye müttefikan hükmettikleri halde, elbette o kadar derin ve manen pek yüksek bir yol; birdenbire bir cadde-i umumiye-i akliye hükmüne geçemez.
    kur'an-ı hakîm'in feyziyle ve hâlık-ı rahîm'in rahmetiyle, şu taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda, o derin ve yüksek yolu şu derece ihsan ettiğinden bin şükür etmeliyiz.
    çünki imanımızın kurtulmasına kâfi gelir.
    fehmettiğimiz miktarına memnun olup tekrar mütalaa ile izdiyadına çalışmalıyız.
    haşre akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki: haşr-i a'zam, ism-i a'zamın tecellisiyle olduğundan, cenab-ı hakk'ın ism-i a'zamının ve her ismin a'zamî mertebesindeki tecellisiyle zahir olan ef'al-i azîmeyi görmek ve göstermekle, haşr-i a'zam bahar gibi kolay isbat ve kat'î iz'an ve tahkikî iman edilir.
    şu onuncu söz'de feyz-i kur'an ile öyle görülüyor ve gösteriliyor.
    yoksa akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa âciz kalır, taklide mecbur olur.
    *-*-*
    sözler (risale-i nur külliyatı)