şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
428 entry daha
  • öncelikle yazı çok uzun olabilir, okuyacak olanlar önceden çay, kahve filan alırsa iyi olabilir. hazır bir metin girmiyorum ama kafamdakilerin yoğunluğundan dolayı kısa sürmeyeceğinden eminim diyebilirim. her ne kadar bu oyun hakkında da konuşacak olsam, bütün serinin izlediği yol, geçmişte yaşananlara da bakmak faydalı olabilir.

    hepinizin bildiği üzere prince of persia'nın hafif yoldan çıkmış projesi ilk düşünülen konseptten uzaklaşınca, serinin adı assassin's creed olarak değiştirildi. ilerde zırt pırt bu ismi kullanmayacağım, direkt ac diyeceğim gerçekten yazması yoruyor namussuzun bir süre sonra.

    2007 senesinde bizlerle buluşan ac'nin ilk oyununun artıları ve eksileri çok keskindi. bizlere sunulmuş olan masyaf'ın eşsiz mistik ortamı, altair karakterinin son derece ağır ve gizemli bir şekilde işlenmiş olması, konu olarak oldukça ilgi çekici bir türe başvurması (haşhaşi-assassin arasındaki isim benzerliğinin tesadüften fazlası olduğunu çoğu yerden okuyabilirsiniz) çoğu oyuncunun kafasını ceylan gibi kaldırmasına, pür dikkat kesilmesine vesile oldu. ac'nin ilk oyununun omuzlarına ''kusursuz, çok iyi'' gibi rütbeleri takmasındaki en büyük engel ise kuşkusuz oyunun oynanabilirlik ve kurgu sorunlarıydı.

    altair'in işten eve, evden işe giden memur gibi durmadan aynı yol üzerinden suikast görevlerine gitmesi, üstüne üstlük bunları gerçekleştirirken dialogların bile rahatsız edici şekilde tekrarlaması oyunun en büyük eksilerinden oldu. bunun yanı sıra ''açık dünya'' yaratmaya çalışan ubisoft'un maalesef bu evreni dolduramaması ve son derece statik bir ortam yaratması da oyunun negatif özelliklerinden biri oldu. bütün bu noksanlara rağmen oyun bence gayet tatminkar ve karanlık bir finalle sona erip ağızda iyi bir tat bıraktı. mükemmel miydi? kesinlikle değildi ama bir şans verilmeyi hak eden bir yapımdı.

    2009 senesinde karşımıza çıkan ac:2 ise ilk oyunun bütün eksiklerini kapatmış, hatalarından bir ders alarak karşımıza çıktı. soğuk ve resmi altair'den sonra tarık akan gibi çapkın ve renkli bir karakter olan ezio'nun başrole geçtiği ac:2, bence serinin hala en iyi oyunu. hiç içinizden ''ulan ne retrocu adamsın, üstüne neler geldi vb'' diyen arkadaşlar olabilir, demeyin. ne nostalji severim ne de ''ah eski günler'' arabeskine sahip biriyim. ac-2'nin hikaye anlatımı, ezio'nun ailesine olan düşkünlüğünün biz oyunculara aktarılma biçimi, yandan verilen ve son derece ince bir şekilde işlenmiş codex hikayesi, senaryoda karşımıza çıkan da vinci gibi ünlü karakterlerin son derece zekice ve hikayeye servis edici bir şekilde oturtulması ac-2'yi mükemmel kılan faktörlerin başında geldi. ek artı özellik olarak sayılabilecek italya manzalarını dikkat ettiyseniz denkleme dahil etmedim.

    herkes mutluydu. ac-1 ile boş kaleye kaçırılan gol ubisoft tarafından bu sefer şık bir şekilde skora çevrildi. ac2'nin hem satış rakamları hem de gelen yorumlar neredeyse kusursuza yakındı. ac, artık devam ettirilmesi gereken bir seriydi ve devam oyununun gelmesi kaçınılmazdı.

    sadece 1 sene sonra 2010 senesinde, ac:brotherhood piyasaya sürüldü. her ne kadar bu oyun seride kronolojik olarak 3.sırada yer alsa da aslında gerek konu gerekse de işleniş bakımından ac:2 dlc'si gibi düşünmemiz mümkün. assassin evreninin derinliklerine daha da girdiğimiz, yüksek kulelerde yeminler ettiğimiz hatta yer yer birbirimize yardım ettiğimiz acb, bir önceki oyun gibi olumlu yorumlar almaya devam etti. seri her ne kadar keskin yenilikler içermese de kendi evreninde evrimleşmeye ara vermedi. terzi dükkanları, lokman hekimler gibi minik eklemeler oyunlar çıktıkça seriye ufak tepek serpiştirildi.

    3.oyundan gelen olumlu yorumlardan sonra ubisoft ağzında puro, elinde viski ile pencereden dünyaya bakıp gülmeye devam ediyordu. her şey nasıl bu kadar kusursuz olabiliyordu, yanlışlıkla ortaya çıkan bu seri nasıl bu kadar kusursuza yakınlaşabiliyordu? her şeyin sonu olduğu gibi mutluluğun da bir sonu vardır ve 4.oyun yolunda giden işlere hafif bir çelme taktı.

    şimdi zamanı geri alalım ve 2011 senesine geri dönelim. woodkid-iron ile başlayan enfes bir trailer, oyunun istanbulda geçeceği haberinin gelmesi ve ezio'nun hikayesinin bu yapım ile sona erecek olması. revelations, piyasaya çıkmadan önce ac fanlarını oldukça heyecanlandırdı ve başta biz türk oyun severleri büyük bir beklenti içine soktu.

    acr, 2011'de serinin fanlarını hafif bir sınır ile ikiye böldü (tarihte ilk ac bölünmesidir. bu bilgiyi hafızaya atalım, ilerde kullanacağız). türk ac fanları, her ne kadar ''bu halıyı nerden aldın'' gibi oyun içerisinde geçen türkçe cümleler yüzünden ağzı kulaklarında bir şekilde ''bu manyak bir şey abiiii'' dese de genel olarak revelations oyunu beklentilerin altında kaldı. eleştirilerden bazıları combat sisteminin hantal olmasından kaynaklanırken diğer sebeplerin başında da jupiter hikayesinin oldukça oldu bittiye getirilmesi ve hikaye anlatımının 2.oyundaki pırıltısını kaybetmesiydi. bunların yanı sıra ac2 ve acb'daki derin katmanlı öykü anlatımı acr'de kendini tek düze bir ilerleyişe bıraktı.

    ''meh, neahhhh'' nidaları eşliğinde ezio üçlemesi noktalandı. ben ac-revelations oyununu severim ama bayılmam. her ne kadar bizi ürgüp'e gemi ile gönderseler de yavuz'u, kanuniyi gösterdiği için severim bir şekilde oyunu. bir de finali çok hoşuma gider, ezio'nun altair'in yanına oturması ve ustasına bir nevi saygı duruşunda bulunması acayip hoşuma gitmişti.

    seneler ilerliyor ama ubisoft hiçbir yılı boş geçmemeye çalışıyordu çünkü ac artık altın yumurtlayan bir tavuktu, onsuz geçecek koca bir yıl düşünülemezdi.

    ac:3 adı verilen yeni oyunun 2012 senesinde piyasaya çıkacağı ve yapımın abd'de geçeceği söylendi. sevimli, sıcacık italya'dan sonra bu sefer soğuk ve mesafeli abd topraklarına misafir olacaktık. peki bu misafirliğin sonu nasıl bitecekti?

    ac3, haytham kenway isimli hafif züppe ama karizmatik bir karakterin şık bir suikasti ile başlıyor ve daha sonra onun uzun süreli bir planının olduğunu görüyoruz. her şey yolunda, her şey güzel. grafikler bir tık yenilenmiş, manzaralar son derece etkileyici duruyor. sonra birden... pat. connor adlı mıymıy, uyuz, sevimsiz bir karaktere geçiyoruz. sakın şimdi ''ee tabi o heriften sonra bu garibanın gelmesi karizmayı düşürdü'' filan demeyin çünkü alakası yok. connor'ın assassin olmasında gidilen süreçte verilen motivasyon aslında son derece güzel düşünülse de işleyişte bence acayip büyük sıkıntılar var.

    ac3, tempo olarak çok sıkıntılı bir oyun. evet bir nedeniniz var, intikam ateşiyle yanıyorsunuz, halletmeniz gereken bir iş var ama bir türlü oraya gelemiyorsunuz. neredeyse son bir saate kadar bir türlü o beklediğiniz ambiyans oluşmuyor. birbirini durmadan tekrar eden takip görevleri, yüzeysel kalmış dialoglar, leylasını arayan mecnun gibi dağlarda yaptığımız git-gel görevleri bir yerden sonra acayip sıkıyor. üstüne üstlük combat sistemi ve karakterin ivmelenmesi o kadar yavaş ki gerçekten biriyle dövüşürken o yavaşlık sizi içten içe bitiriyor. sırf o combat sistemini hissetmemek için kavgadan, dövüşten kaçtım, adım boston sokaklarında ''coward connar'' oldu.

    kar-kış içimizi kararttı diyenlerden değilim aksine severim ben puslu ortamları filan ama sırf ''bak o kadar kar yaptık hadi git bize ordan 7 tane tavşan çorbası kap gel'' ayağına, ana hikayeye etki etmeyen avcılık yan görev dayatmasına ayar olmamak gerçekten çok zor.

    benim ac-3 hakkındaki düşüncelerim genel gamer kitle ile kesişmiş olacak ki yapım genel olarak pek sevilmedi. bu arada fight club ve trouble in town ost'lerinin oyundan daha iyi olduğunu ve kesinlikle dinlenilmeden geçilmemesi gerektiğini söylemeyi unutmayalım. üşenmeyin, açın. pişman olmayacaksınız.

    şimdi son bir duruma bakalım; fena olmayan bir ilk oyun, son derece başarılı iki adet devam oyunu, eh-meh bir 4.oyun ve burun kıvırtılan 5.oyun.

    beyler işte bu eşiğin adı da ''ubisoft kafa karışıklığı'' olarak bilinir. ezio hikayesinin başarısının altından kalkamayan ubisoft, acil bir şekilde yeni bir karakter sevdirmesi gerektiğinin, öyle lokasyon filan değiştirerek başarıya ulaşamayacağının farkına vardığı andır.

    2013 senesinde oldukça farklı türde bir ac oyunu karşımıza çıkar. ac:black flag; ağırlığını okyanuslara, denizlere veren ve önceki oyunların aksine gizem unsurunu minimize eden bir yapım olur.

    kendi fikirlerimle başlayacak olursam; ac:black flag bence çok çok iyi bir oyun. gemide geçen her saniyeden, her görevden, her mürettabat parçasından son derece zevk aldım. gemi savaşları kısmı son derece iyi işlenmiş ve arcade durmuyor yani o manevrayı yaparken dümenin döndüğünü hissediyorsunuz beyler. ağır ağır burnu çevirme, düşman gemiyi tam yan hizaya alıp durmadan top yağmuruna tutma gibi savaş içi sekanslar bence mükemmel yedirilmiş ama gelin görün ki 2.ac fan ayaklanması (1.si ne zaman oldu hatırladınız, daha da devam edecek) tam olarak burda gerçekleşiyor...

    oyunun gizlilik kuramını tamamen arka plana atıp kara görevlerini ''yapmak için yapmak'' mantığına getirmesi, ana hikayenin neredeyse hiçbir derinliğe sahip olmaması, sıkı acfanboylarımızı harekete geçirip '' this is not my assassin'' repliklerini duymamıza vesile oluyor. beyler öncelikle şunu söyleyim bu kekoluk. fanboyluk denen olgu bence zaten komple kekoluk. yani zaten sıkışmış ve ilerlemekte zorlanan bir seri var, son 2 oyunu ortalama bitirmiş ve bu sebeple artık bir şeyler denemesi şart gibi görünüyor. eee? yani bunda okyanuslara açılmanın ne derece bir sakıncası olabilir ki? şimdi şunu söyleyen de vardır ''o zaman adını başka bir isim koy ac deme'' o kadar kolay olmuyor işte o işler. bunu kesin toplantıda başka bir babayiğit önermiş ama fransızca küfrü yediği gibi oturup kalmıştır, emin ol bak. ''assassin's creed'' serisi artık vazgeçmelik bir isim olmaktan çıkalı çok ama çok oldu. zaten radikal karar alıp başarılı olursan valve oluyorsun, bu dünyada kaç tane valve var? 1. end of story.

    acbf, her ne kadar sıkı kek.. fanboyları sinirlendirse de genel olarak kendine yeni bir hayran kitlesi kazanmayı da başardı ve son iki oyundaki o buhran havayı dağıttı. çakma kıvanç edward james kenway'in hikayesi benim oyunda bir dakika bile ilgimi çekmese de yukarda saydığım pozitif nedenlerden ötürü açıkçası bu pek de umrumda olmadı.

    2014 senesinde eski nesil konsollar için rogue adlı bir devam oyunu daha geldi. bu arada yukarıda söylemeyi unuttuk burada ekleyelim, denizde geçen ac oyun fikri her ne kadar bf gibi algılansa da aslında temeli ac3'den geldi. 2-3 chapter boyunca gemide geçen sahneler çoğu oyuncunun oldukça ilgisini çektiği için ubisoft da yeni kumbarayı oraya kurdu. gelelim rogue'a...

    rogue, bence underrated kalmış, hakkı verilmemiş bir oyun. gameplay olarak da en kısa ac oyunu. yanılmıyorsam 10 saat gibi bir sürede oyunu bitirmiş ve başından son derece tatminkar bir şekilde ayrılmıştım. bf'de olduğu gibi yan görev yapıp, geminizi son derece kuvvetle hale getirmenizin istenmediği bir oyun olmakla beraber hikayesi bana oldukça ilgi çekici geldi. assassinlerin karanlık yüzünü, amaçlarına ulaşmak için nelerden vazgeçebileceğini göstermesi bana son derece klişe yıkıcı ve yenilikçi gelmişti. üstelik ac:3 ve ac:bf ile de senaryo babında güzel bağlantılar mevcut. güzel oyundur yani tavsiye ederim.

    ama esas olay bu değil sevgili okurlar. 2014 senesinde biz ac severleri ve oyun dünyasını oldukça sarsacak bir oyunla tanıştık. ac:unity

    rogue, ubisoft'un eski nesil konsulcularının ağzına çaldığı br baldı. serinin esas yeni oyunu unity bence son derece kusursuz bir fragman ile tanıtıldığında herkesi inanılmaz bir merak sardı. fransa'ya, fransız devriminin olduğu zaman dilimine gidecektik ve bu oldukça heyecanlı görünüyordu. yani işler ne kadar ters gidebilirdi?

    puffff. her şey. oyun inanılmaz bir bug silsilesiyle yayımlandı. save dosyası silinenler, çatılarda sıkışan karakterler, manasız ani ölümler derken oyun negatif eleştiri yağmuruna tutuldu. ubisoft, tamamlanmamış ya da yeterince kontrol edilmemiş bir oyun sürmüştü. gelen eleştiriler o kadar sertleşti ki elemanlar en sonunda ''paşalar bir bok yedik, biz size free dlc verelim, huzur içinde çözülsün'' ayağına yattılar.

    ben unity oyununu sevmem ve bundaki tek sebep donanımsal hatalar değil. unity'i içerik olarak da sevemedim. tamamiyle ezio'ya benzesin diye yaratılmış ve hiçbir özgünlüğü olmayan arno, kanımca inanılmaz hatalı işlenmiş bir karakter taktiği oldu. ''çakma ezio'' sıfatı daha ilk günlerden kendisine yapıştırıldı ve bu seriye zarar verdi. bundan başka ana hikayenin kendisi de oldukça ac-2'den alıntılarla doluydu. babası öldürülmüş bir çocugun intikamı... hımmm. oldukça tanıdık geldi değil mi?

    farklı suikast seçenekleri tanıması ve gizliliğe gerçek anlamda önem vermeyi düşünmesi, unity'nin ender pozitif özelliklerinden olsa da bunlar markayı kurtarmaya yetmedi ve ubisoft ''beyler bize biraz müsade'' deyip seriyi her yıl cıkarma politikalarından vazgeçtiklerini açıkladı.

    şimdi diyeceksiniz ki bahsedeceğin syndicate, 2015 senesinin. yani bir sene sonrasının. bu nasıl oluyor? bildiğiniz üzere ac'den gelen paralar aktıkça ubisoft her ülkeye binayı dikti ve çok fazla geliştirici stüdyoya sahip oldu. şimdi x stüdyo sunu yaparken, y stüdyo da bunu yapıyordu ayaklarına girmeyeceğim o 10 snlik google infosu ama şunu bilin ki her ac oyunu aynı stüdyodan çıkmadı, bundan sonra da çıkmayacak.

    unity rezaleti o sene tüm dünyada sürdü. dükkanlar yağmalandı, insanlar canlı canlı sokaklarla yakıldı. fanlar bu rezaleti kaldıramıyordu, yeni bir hedef, yeni bir öfke kusma hedefi lazımdı. ubisoft, 2015 senesinde utancından ac:syndicate'ı sessiz sedasız piyasaya sürdü.

    unity'nin karanlık kanatlarının altında doğan oyundan pek fazla beklenti olmaması uzun vadede ubisoft'un işine geldi çünkü acs gerçekten hiç de fena değildi.

    kendi fikirlerimden başlayacak olursak ben oyunu beğendiğimi söyleyebilirim. bir ac-2 ya da bf kadar bayıldım mı? hayır. bitirdiğimde oyunu özetleyecek bence en ideal kelime ''şirin'' oldu. çift karakteri dönüşerek oynadığımız acs'ın bende etki bırakan en olumlu özelliği londra'da geçmesi oldu. premier lig cocuklarıyız, murat kosova nidalarıyla büyüdük, erman yaşarlarla olgunluğa eriştik, severiz az çok ingiltere sokaklarını. faytonlar, o ingiliz mimarisi, amatör çete savaşları, sokakların kontrolünü ele alma yapısı ve hareket halinde olan bir trenin safe house seçilmesi bana oldukça hoş geldi. adım kadar eminim ki (neden bu kadar yükseldim bilmiyorum) eğer unity bu kadar sorunlu olmasaydı, syndicate çok daha yüksek sesle övülen bir oyun haline gelebilirdi.

    izdivaya çekilen ve uzun süre ''ben off'um beyler takılın siz'' ayağına yatan ubisoft, ac serisinin köklerini baştan aşağı değiştirmeye karar verdi ve bunda 2 tane majör sebep vardı. 1.si unity başarısızlığı, 2.si ise witcher 3'ün muazzam başarısı.

    2017 senesinde mısır topraklarında geçecek olan assassin's creed:origins piyasa sürüldüğünde 3.ac fanboy ayaklanması (ve en şiddetlisi) yaşandı. ortaya çıkan ''şey'' tam olarak tanımlanmasa da, ac olmadığı kesindi. gizlilik adına hiçbir şeyin kalmadığı, ''kılıcımı kınıma sokarım, alayınızı doğrarım'' mantığıyla yapılmış oyunun w3'den aldığı esintileri görmezden gelmemek için de kör olmak lazımdı.

    şimdi gelelim 3 senedir süren ve belki 3 sene daha sürecek tartışmaya. ac:origins ile tamamiyle yeni bir dinamiğe sahip olan ac serisinin bu hamlesi gerekli miydi? bence evet.

    beyler belki çoğunuz oyun çıktığında ''ac adını değiştir bari. utan utan o isminden utan'' nidalarıyla seriye sesinizi yükselttiniz ama o ac'ler bitti artık anlayın bunu. yani aynı isimle, aynı formatta ac-2'den daha iyi bir oyun yapılması çok zordu ve başka bir damar bulması gerekiyordu. o da aco oldu.

    yine kendi fikirlerime gelecek olursak ben aco'yu oldukça sevdim. yan görev babında karakterlerin biraz malak gibi olması ve ''yan görev yapma zorunluluğu'' el altından büyük riskler barındırsa da, bence ubisoft bu keskin virajı olabilecek en az kayıpla atlattı. bu arada yukarıda oyuna söven, sayan fanboyların aksine oyunu çok seven ve bu yenilikleri oldukça yerinde bulan bir kitle olduğu gibi seri kendine yeni yoldaşlar da kazandı. özellikle bayek karakteri, ezio'dan bu yana en iyi işlenmiş, motivasyonu verilen ve derdine ortak olduğumuz bir role sahipti. bu bile arno faciasından sonra oldukça olumlu bir adım olarak görülebilir.

    şimdi gelelim odyssey'e. 2018 senesinde helen diyarlarına uğradığımız ody, oynanış olarak origins'e oldukça benziyor gibi görükse de detaylarda son derece farklı özelliklere sahip. şimdi diyeceksiniz ki neden direkt burdan başlamadın da tee gittin ilk oyundan aldın. haklı olabilirsiniz ama bu oyunun yapılmasına kadar olan her başarı/başarısızlık ody'nin şekillenmesinde rol oynadı.

    ody, çok büyük bir haritaya sahip. bakın bunu laf olsun diye söylemiyorum. harita bitmiyor beyler. geziyorsunuz, gemiye biniyorsunuz, atla yardırıyorsunuz ama o harita bir şekilde bitmemeyi başarıyor. şimdi gelelim oyunun görev yapılarına;

    ana görev: tırt. açık sözlü olmayı severim ana görev baya tırt. hiçbir karakter adam akıllı aklımda kalmadı ve hikaye basit bir intikam felsefesine dayanıyor.

    sarı renkli yan görevler: bence origins'den ayrılan en büyük yön burası. son derece keyifli, ince düşünülmüş, ''lan acaba şimdi ne olacak'' dediğiniz yan görev sayısı bir hayli fazla. ben bu kısımda w3 kalitesine yaklaşıldığını düşünüyorum.

    koyu renkli mavi görevler: creatorlerin işlediği ve kısa, minik hikayelerin olduğu yan görevler. ben yapmadım çünkü animasyonları baya baya hamdı. sadece dialog vardı, o sebeple ilgimi kaybettim.

    turkuvaz renkli yan görevler: dlc mantığıyla hazırlanmış, bölüm bölüm gibi görünsede birçok hikaye barındıran ve oldukça doyurucu bulduğum yunan öykü derlemesi oldu. ben öneririm bunları.

    beyaz renkli yan görevler: bunlar tamamiyle level kasmanıza yardımcı olmak için dizayn edilmiş. birden karşınıza çıkabiliyor ya da heykellerin üstünde ilan gibi yer alabiliyor. metre olarak uzun mesafelere gerek duyulmadığından level sıkıntısı yaşarsanız başvurabilirsiniz.

    oyunun eksi yönlerine gelecek olursak;

    - yan görev yapma zorunluluğu artık kalkmalı. sen bir oyuncuyu 45 saat oyunu oynamak zorunda bırakarak büyük bir risk alıyorsun ubisoft çünkü oyunlarının senaryosu ilgi çekici değil.

    - mercenary sistemi. önceki oyunda bunların sayısı, cinsi belliydi ancak burda sınırsız vermişler ve bir süre sonra gerçekten bayıyor. yani dayak yediğimden filan değil ha yanlış anlamayın. hamdolsun verdim kürekleri kafasına hepsinin ama bir süre sonra bu sistem ırgatlığa dönüyor, zaman kaybı oluyor. mecburen haritadan parasını ödeyip, kurtuluyorsunuz. işlevsel değil.

    - açık dünyanın level sisteminin sizinle beraber yükselmesi. bence bu çok büyük bir alçaklık. sen oyunu 30 saat oynayan kişiyle, 90 saat oynayan kişiyi aynı kefeye koyamazsın. ona ayrıcalık tanımak, onu ödüllendirmek zorundasın. bütün yan görevleri yapmışım, gitmediğim soru işareti kalmamış ama hala birine arkadan tek atamıyorum. olmamış babalar.

    bunların tersine, combat sistemi bence şahane. oynanışı tek düze olmaktan kurtarıyor ve geliştiğinizi, güçlendiğinizi hissediyorsunuz. gemi kısımları resmen yapmak için yapılmış. hala derinlerde bir acbf fanı arıyorsunuz değil mi çakallar sizi. yemezler koçum. doyduk ona.

    işte sayın okurlar, valhallaya sayılı günler kala ody merkezli tüm ac serüvenini bir hatırlamış olduk. belki hiçbir cümlesine bile katılmadınız ama bu seriyle ilgili düşüncelerim böyle. fanboy olmayın, fanboy kekoluktur. hadi selametle.
27 entry daha