şükela:  tümü | bugün
2 entry daha
  • sekizinci mes'elenin bir hülâsası

    yedinci'de haşri çok makamattan soracaktık.
    fakat hâlıkımızın isimleriyle verdiği cevab o derece kuvvetli yakîn ve kanaat verdi ki; daha başka sorgulara ihtiyaç bırakmadığından orada kısa kestik.
    şimdi bu mes'elede, âhiret imanının, hem âhiretin saadetine, hem dünya saadetine dair temin ettiği faideler ve neticelerinden yüzden biri hülâsa edilecek.
    saadet-i uhreviyeye ait kısmı, kur'an-ı mu'cizü'l-beyan'ın izahatı daha hiçbir beyana ihtiyaç bırakmamış, onu ona havale ederek ve saadet-i dünyeviyeye ait kısmı izah cihetini risale-i nur'a bırakıp, yalnız kısa bir hülâsa ile insanın hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyesine ait yüzer neticelerinden üç-dört tanesini beyan ederiz.
    birincisi: insan, sair hayvanata muhalif olarak, hanesiyle alâkadar olduğu misillü dünya ile alâkadardır ve akaribiyle münasebetdar olduğu gibi, nev'-i beşer ile de ciddî ve fıtrî münasebetdardır. ve dünyada muvakkat bekasını arzuladığı gibi bir dâr-ı ebedîde bekasını, aşk derecesinde arzuluyor.
    ve midesinin gıda ihtiyacını temin etmeğe çalıştığı gibi dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdaları, akıl ve kalb ve ruh ve insaniyet mideleri için tedarik etmeğe fıtraten mecburdur, çabalıyor.
    ve öyle arzuları ve matlabları var ki, ebedî saadetten başka hiçbir şey onları tatmin etmiyor.
    hattâ onuncu söz'de işaret edildiği gibi, bir zaman -küçüklüğümde- hayalimden sordum: "sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin?
    yoksa bâki fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?" dedim.
    baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden "âh!" çekti.
    "cehennem de olsa beka isterim." dedi.
    işte madem mahiyet-i insaniyenin bir hizmetkârı olan kuvve-i hayaliyeyi bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor.
    elbette gayet câmi' mahiyet-i insaniye, ebediyetle fıtraten alâkadardır.
    işte bu hadsiz arzu ve emellere bağlı olduğu halde, sermayesi bir cüz'î cüz-ü ihtiyarî ve fakr-ı mutlak bir insana, âhirete iman ne derece kuvvetli ve kâfi ve vâfi bir hazine, bir medar-ı saadet ve lezzet, bir medar-ı istimdad, bir merci' ve dünyanın hadsiz gamlarına karşı bir medar-ı teselli olduğu öyle bir meyve ve faidedir ki; onu kazanmak yolunda dünya hayatını feda etse, yine ucuzdur.
    ikinci meyvesi ve hayat-ı şahsiyeye bakan bir faidesi: üçüncü mes'ele'de izah edilen ve gençlik rehberi'nde bir haşiye bulunan çok ehemmiyetli bir neticedir.
    evet her insanın, her zaman düşündüğü en ehemmiyetli endişesi, mezaristana giren kendi dostları ve akrabaları gibi o i'damhaneye girmek keyfiyetidir.
    bir tek dostu için, ruhunu feda eden o bîçare insanın; binler, belki milyonlar, milyarlar dostları ebedî bir müfarakat içinde i'dam olmalarını tevehhüm edip cehennem azabından beter bir elem -o düşünmek ucundan- göründüğü vakit, âhirete iman geldi, gözünü açtırdı ve perdeyi kaldırdı.
    "bak" dedi.
    o imanla baktı.
    cennet lezzetinden haber veren bir lezzet-i ruhaniyeyi o dostları ebedî ölümlerden ve çürümelerden kurtulup mesrurane bir nuranî âlemde onu da bekliyorlar vaziyetinde müşahedesiyle aldı.
    risale-i nur'da bu netice hüccetlerle izahına iktifaen kısa kesiyoruz. hayat-ı şahsiyeye ait üçüncü bir faidesi: insanın sair zîhayatlar üstündeki tefevvuku ve rütbesi ise; yüksek seciyeleri ve cem'iyetli istidadları ve küllî ubudiyetleri ve geniş vücudî daireleri itibariyledir.
    halbuki o insan, hem madum, hem ölü, hem karanlık olan geçmiş ve gelecek zamanların ortasında sıkışmış bir kısa zaman olan hazır vaktin mikyasıyla, ölçüsüyle; hamiyeti, muhabbeti, kardeşliği, insaniyeti gibi seciyeler alır.
    meselâ, eskiden tanımadığı ve ayrıldıktan sonra da hiç göremeyeceği babasını, kardeşini, karısını, milletini ve vatanını sever, hizmet eder.
    ve tam sadakata ve ihlasa pek nadir muvaffak olabilir; o nisbette kemalâtı ve seciyeleri küçülür.
    değil hayvanların en ulvîsi belki baş aşağı, akıl cihetiyle en bîçaresi ve aşağısı olmak vaziyetine düşeceği sırada, âhirete iman imdada yetişir.
    mezar gibi dar zamanını, geçmiş ve gelecek zamanları içine alan, pek geniş bir zamana çevirir.
    ve dünya kadar, belki ezelden ebede kadar bir daire-i vücud gösterir.
    babasını, dâr-ı saadette ve âlem-i ervahta dahi pederlik münasebetiyle ve kardeşini, tâ ebede kadar uhuvvetini düşünmesiyle ve karısını cennet'te dahi en güzel bir refika-i hayatı olduğunu bilmesi haysiyetiyle sever, hürmet eder, merhamet eder, yardım eder.
    ve o büyük ve geniş daire-i hayatta ve vücuddaki münasebetler için olan ehemmiyetli hizmetleri, dünyanın kıymetsiz işlerine ve cüz'î garazlarına ve menfaatlerine âlet etmez.
    ciddî sadakata ve samimî ihlasa muvaffak olarak, kemalâtı ve hasletleri, o nisbette -derecesine göre- yükselmeğe başlar.
    insaniyeti teali eder.
    hayat lezzetinde serçe kuşuna yetişmeyen o insan; bütün hayvanat üstünde, kâinatın en müntehab ve bahtiyar bir misafiri ve sahib-i kâinat'ın en mahbub ve makbul bir abdi olmasıdır.
    bu netice dahi risale-i nur'da hüccetlerle izahına iktifaen kısa kesildi.
    dördüncü bir faidesi ki, insanın hayat-ı içtimaiyesine bakıyor: risale-i nur'dan dokuzuncu şuâ'da beyan edilen o neticenin bir hülâsası şudur:
    nev'-i insanın dörtten birini teşkil eden çocuklar, âhiret imanıyla insanca yaşayabilirler ve insaniyetin istidadlarını taşıyabilirler.
    yoksa elîm endişeler içinde, kendini uyutturmak ve unutturmak için çocukça oyuncaklarıyla, haylaz bir hayatla yaşayacak.
    çünki her vakit etrafında onun gibi çocukların ölmesiyle onun nazik dimağında ve ileride uzun arzuları taşıyan zaîf kalbinde ve mukavemetsiz ruhunda öyle bir tesir yapar ki; hayatı ve aklı o bîçareye âlet-i azab ve işkence edeceği zamanda, âhiret imanının dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında onlardan saklandığı o endişeler yerinde, bir sevinç ve genişlik hissederek der: "bu kardeşim veya arkadaşım öldü, cennet'in bir kuşu oldu.
    bizden daha iyi keyfeder, gezer.
    ve vâlidem öldü, fakat rahmet-i ilahiyeye gitti, yine beni cennet'te kucağına alıp sevecek ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim." diye insaniyete lâyık bir tarzda yaşayabilir.
    hem insanın bir rub'unu teşkil eden ihtiyarlar; yakında hayatlarının sönmesine ve toprağa girmelerine ve güzel ve sevimli dünyalarının kapanmasına karşı teselliyi, ancak ve ancak âhiret imanında bulabilirler.
    yoksa o merhametli muhterem babalar ve fedakâr şefkatli analar, öyle bir vaveylâ-yı ruhî ve bir dağdağa-i kalbî çekeceklerdi ki, dünya onlara me'yusane bir zindan ve hayat işkenceli bir azab olurdu.
    fakat âhiret imanı onlara der: "merak etmeyiniz.
    sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek.
    ve parlak bir hayat ve nihayetsiz bir ömür sizi bekliyor.
    ve zayi' ettiğiniz evlâd ve akrabalarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz.
    ve ettiğiniz bütün iyilikleriniz muhafaza edilmiş, mükâfatlarını göreceksiniz." diye, iman-ı âhiret onlara öyle bir teselli ve inşirah verir ki; her birinin yüz ihtiyarlık birden başlarına toplansa, onları me'yus etmez.
    nev'-i insanın üçten birisini teşkil eden gençler, hevesatları galeyanda, hissiyata mağlub, cür'etkâr, akıllarını her vakit başına almayan o gençler, âhiret imanını kaybetseler ve cehennem azabını tahattur etmezlerse; hayat-ı içtimaiyede ehl-i namusun malı ve ırzı ve zaîf ve ihtiyarların rahatı ve haysiyeti tehlikede kalır.
    bazı bir dakika lezzeti için bir mes'ud hanenin saadetini mahveder ve bu gibi hapiste dört-beş sene azab çeker, canavar bir hayvan hükmüne geçer.
    eğer iman-ı âhiret onun imdadına gelse, çabuk aklını başına alır.
    "gerçi hükûmet hafiyeleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim, fakat cehennem gibi bir zindanı bulunan bir padişah-ı zülcelal'in melaikeleri beni görüyorlar ve fenalıklarımı kaydediyorlar.
    ben başıboş değilim ve vazifedar bir yolcuyum.
    ben de onlar gibi ihtiyar ve zaîf olacağım." diye birden, zulmen tecavüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat, bir hürmet hissetmeye başlar.
    bu mananın dahi risale-i nur'da bürhanlarıyla izahına iktifaen kısa kesiyoruz.
    hem nev'-i beşerin ehemmiyetli bir kısmı, hastalar ve mazlumlar ve bizim gibi musibetzedeler ve fakirler ve ağır ceza alan mahpuslar; eğer iman-ı âhiret onların imdadına yetişmezse, her vakit hastalığın ihtarıyla gözü önüne gelen ölüm ve intikamını alamadığı ve namusunu elinden kurtaramadığı zalimin mağrurane ihaneti ve büyük musibetlerde boşu boşuna malını, evlâdını kaybetmekle gelen elîm me'yusiyeti ve bir-iki dakika veya bir-iki saat keyif yüzünden beş-on sene böyle bir hapis azabını çekmekten gelen kederli sıkıntı, elbette o bîçarelere dünyayı zindan ve hayatı bir işkenceli azaba çevirir.
    eğer âhirete iman imdadlarına yetişse, birden onlar nefes alırlar; sıkıntıları, me'yusiyetleri ve endişeleri ve intikam hiddetleri derece-i imanına göre kısmen ve bazan tamamen zâil olur.
    hattâ diyebilirim ki: benim ve bir kısım kardeşlerimin bu sebebsiz hapsimizde ve dehşetli musibetimizde, eğer iman-ı âhiret yardım etmese idi, bir gün dayanmak ölüm kadar tesir edip bizi hayattan istifa etmeğe sevkedecekti.
    fakat hadsiz şükür olsun, benim canım kadar sevdiğim pek çok kardeşlerimin bu musibetten gelen elemlerini de çektiğim ve gözüm kadar sevdiğim binler risale-i nur risaleleri ve benim yaldızlı ve süslü ve çok kıymetdar kitablarımın ziya'ları ve ağlamalarından teessüflerini çektiğim ve eskiden beri az bir ihaneti ve tahakkümü kaldıramadığım halde, sizi kasemle temin ederim ki: iman-ı bil'âhiret nuru ve kuvveti bana öyle bir sabır ve tahammül ve teselli ve metanet, belki mücahidane, kârlı bir imtihan dersinde daha büyük mükâfatı kazanmak için bir şevk verdi ki; ben bu risalenin başında dediğim gibi, kendimi medrese-i yusufiye unvanına lâyık bir güzel ve hayırlı medresede biliyorum.
    arasıra gelen hastalıklar ve ihtiyarlıktan neş'et eden titizlikler olmasa idi, mükemmel ve rahat-ı kalb ile derslerime daha ziyade çalışacaktım.
    her ne ise.. bu makam münasebetiyle saded harici girdi, kusura bakılmasın.
    hem her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir cenneti dahi kendi hanesidir.
    eğer iman-ı âhiret o hanenin saadetinde hükmetmezse, o aile efradı, herbiri şefkat ve muhabbet ve alâkadarlığı derecesinde elîm endişeler ve azablar çeker.
    o cenneti, cehenneme döner.
    veyahut muvakkat eğlenceler ve sefahetlerle aklını tenvim edip uyutur.
    (devekuşu gibi avcıyı görür, kaçamıyor, uçamıyor.
    başını kuma sokar, tâ görünmesin.) başını gaflete sokar, tâ ölüm ve zeval ve firak onu görmesin.
    divanece, muvakkat, ibtal-i his nev'inden bir çare bulur.
    çünki meselâ: vâlide ruhunu feda ettiği evlâdını daima tehlikelere maruz gördükçe titrer.
    ve pederini ve kardeşini eksik olmayan belalardan kurtaramayan evlâdlar, daim bir keder, bir korkaklık hisseder.
    buna kıyasen, bu dağdağalı kararsız hayat-ı dünyeviyede o mes'ud zannedilen aile hayatı çok cihetlerle saadetini kaybeder ve kısacık bir hayattaki münasebet ve karabet dahi, hakikî sadakatı ve samimî ihlası ve garazsız bir hizmeti ve muhabbeti vermez.
    ahlâk o nisbette küçülür, belki sukut eder.
    eğer âhirete iman o haneye girse, birden ışıklandıracak, ortalarındaki münasebet ve şefkat ve karabet ve muhabbet kısacık bir zaman ölçüsüyle değil, belki dâr-ı âhirette saadet-i ebediyede dahi o münasebetlerin devamı ölçüsüyle samimî hürmet eder, sever, şefkat eder, sadakat eder, kusurlarına bakmaz gibi ahlâk yükseklenir.
    hakikî insaniyet saadeti o hanede başlar inkişafa.
    bu mana dahi hüccetlerle risale-i nur'da beyanına binaen kısa kesildi. hem herbir şehir kendi ahalisine geniş bir hanedir.
    eğer iman-ı âhiret o büyük aile efradında hükmetmezse; güzel ahlâkın esasları olan ihlas, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, rıza-yı ilahî, sevab-ı uhrevî yerine garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riya, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır.
    zahirî asayiş ve insaniyet altında, anarşistlik ve vahşet manaları hükmeder; o hayat-ı şehriye zehirlenir.
    çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyarlar ağlamağa başlarlar.
    buna kıyasen, memleket dahi bir hanedir ve vatan dahi bir millî ailenin hanesidir.
    eğer iman-ı âhiret bu geniş hanelerde hükmetse, birden samimî hürmet ve ciddî merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muavenet ve hilesiz hizmet ve muaşeret ve riyasız ihsan ve fazilet ve enaniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlarlar.
    çocuklara der: "cennet var, haylazlığı bırak." kur'an dersiyle temkin verir.
    gençlere der: "cehennem var, sarhoşluğu bırak." aklı başlarına getirir.
    zalime der: "şiddetli azab var, tokat yiyeceksin." adalete başını eğdirir.
    ihtiyarlara der: "senin elinden çıkmış bütün saadetlerinden çok yüksek ve daimî bir uhrevî saadet ve taze, bâki bir gençlik seni bekliyorlar.
    onları kazanmağa çalış." ağlamasını gülmeye çevirir.
    bunlara kıyasen cüz'î ve küllî herbir taifede hüsn-ü tesirini gösterir, ışıklandırır.
    nev'-i beşerin hayat-ı içtimaiyesiyle alâkadar olan içtimaiyyun ve ahlâkiyyunların kulakları çınlasın!
    işte iman-ı âhiretin binler faidelerinden işaret ettiğimiz beş-altı numunelerine sairleri kıyas edilse kat'î anlaşılır ki; iki cihanın ve iki hayatın medar-ı saadeti yalnız imandır.
    risale-i nur'da yirmisekizinci söz'de ve başka risalelerinde, haşrin cismaniyeti cihetinde gelen zaîf şübhelere kuvvetli cevablarına iktifaen burada yalnız bir kısa işaretle deriz ki: esma-i ilahiyenin en cem'iyetli âyinesi cismaniyettedir.
    ve hilkat-i kâinattaki makasıd-ı ilahiyenin en zengini ve faal merkezi cismaniyettedir.
    ve ihsanat-ı rabbaniyenin en çok çeşitleri ve rengârenkleri cismaniyettedir.
    ve beşerin ihtiyacat dilleriyle hâlık'ına karşı dualarının ve teşekküratının en kesretli tohumları yine cismaniyettedir.
    maneviyat ve ruhaniyat âlemlerinin en mütenevvi çekirdekleri yine cismaniyettedir.
    bunlara kıyasen, yüzer küllî hakikatlar cismaniyette temerküz ettiğinden, hâlık-ı hakîm zemin yüzünde cismaniyeti çoğaltmak ve mezkûr hakikatlere mazhar eylemek için öyle sür'atli ve dehşetli bir faaliyetle kafile kafile arkasına mevcudata vücud giydirir, o meşhere gönderir.
    sonra onları terhis eder, başkalarını gönderir.
    mütemadiyen kâinat fabrikasını işlettirir.
    cismanî mahsulâtı dokuyup, zemini âhirete ve cennet'e bir fidanlık bahçesi hükmüne getirir.
    hattâ insanın cismanî midesini memnun etmek için, o midenin hal diliyle bekasına dair duasını kemal-i ehemmiyetle dinleyip kabul ederek fiilen cevab vermek için, hadsiz ve hesabsız ve yüzbinler tarzlarda ve binler çeşit çeşit lezzetlerde gayet san'atlı taamları ve gayet kıymetli nimetleri cismaniyete ihzar etmek, bedahetle ve şeksiz gösterir ki; dâr-ı âhirette cennet'in en çok ve en mütenevvi' lezzetleri cismanîdir.
    ve saadet-i ebediyenin en ehemmiyetli ve herkesin istediği ve ünsiyet ettiği nimetleri cismanîdir.
    acaba hiçbir cihet-i ihtimali ve imkânı var mı ki; bu âdi midenin hal diliyle beka duasını kabul edip nihayetsiz mu'cizatlı maddî taamlar ile onu minnettar ederek, her vakit tesadüfsüz, kasdî olarak fiilen cevab veren bir kadîr-i rahîm, bir alîm-i kerim, kâinatın en ehemmiyetli neticesi ve arzın halifesi ve o hâlık'ın güzidesi ve perestişkârı olan nev'-i insanın insaniyet mide-i kübrası ile küllî ve yüksek ve daima arzu ettiği ve ünsiyet ettiği ve fıtraten istediği cismanî lezzetleri, dâr-ı bekada verilmesine dair hadsiz umumî duaları kabul olmasın ve haşr-i cismanî ile fiilen cevab verilmesin; onu ebedî minnettar etmesin.
    âdeta sineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin.
    ve âdi bir neferin kemal-i ehemmiyetle techizatına baksın; orduya hiç bakmasın, ehemmiyet vermesin.
    bu yüz derece muhal ve bâtıldır.
    evet
    görsel

    âyetinin sarahat-i kat'iyyesiyle: insan, en ziyade ünsiyet ettiği ve dünyada numunesini tatmış olduğu cismanî lezzetleri cennet'e lâyık bir tarzda görecek, tadacak.
    ve lisan, göz ve kulak gibi a'zâların ettikleri hâlis şükürler ve hususî ibadetlerin mükâfatları, o uzuvlara mahsus cismanî lezzetler ile verilecektir.
    kur'an-ı mu'cizü'l-beyan o derece cismanî lezzetleri sarih bir surette beyan eder ki, başka teviller ile mana-yı zahirîyi kabul etmemek, imkân haricindedir. işte iman-ı âhiretin meyveleri ve neticeleri gösteriyorlar ki; nasılki a'zâ-yı insanîden midenin hakikatı ve ihtiyacatı, taamların vücuduna kat'î delalet eder; öyle de: insanın hakikatı ve kemalâtı ve fıtrî ihtiyacatı ve ebedî arzuları ve iman-ı âhiretin mezkûr netice ve faidelerini isteyen hakikatları ve istidadları daha kat'î olarak âhirete ve cennet'e ve cismanî bâki lezzetlere delalet ve tahakkuklarına şehadet ettiği gibi, bu kâinatın hakikat-i kemalâtı ve manidar tekvinî âyâtı ve insaniyetin mezkûr hakikatlar ile alâkadar bütün hakikatları, dâr-ı âhiretin vücuduna ve tahakkukuna ve haşrin gelmesine ve cennet ve cehennem'in açılmasına delalet ve şehadet ettiklerini, risale-i nur eczaları ve bilhâssa onuncu ve yirmisekizinci (iki makamı), yirmidokuzuncu sözler ve dokuzuncu şuâ ve münacat risaleleri hüccetlerle, parlak ve şübhe bırakmaz bir tarzda isbat etmişler.
    onlara havale ederek bu uzun kıssayı kısa kesiyoruz.
    cehennem'e dair beyanat-ı kur'aniye o kadar vâzıh ve zahirdir ki başka izahata ihtiyaç bırakmamış.
    yalnız bir-iki zaîf şübheyi izale edecek iki-üç nükteyi, -tafsilini risale-i nur'a havale edip, gayet kısa bir hülâsasını- beyan edeceğiz. birinci nükte: cehennem fikri, geçmiş iman meyvelerinin lezzetlerini korkusuyla kaçırmıyor.
    çünki hadsiz rahmet-i rabbaniye o korkan adama der: bana gel, tövbe kapısıyla gir.
    tâ cehennem'in vücudu değil korkutmak, belki sana cennet'in lezzetlerini tam bildirsin ve senin ve hukuklarına tecavüz edilen hadsiz mahlukatın intikamlarını alsın, sizi keyiflendirsin.
    eğer sen dalalette boğulup çıkamıyorsan yine cehennem'in vücudu, bin derece i'dam-ı ebedîden hayırlıdır ve kâfirlere de bir nevi merhamettir.
    çünki insan hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının lezzetleriyle ve saadetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes'ud olur.
    şu halde sen ey mülhid, dalaletin itibariyle ya i'dam-ı ebedî ile ademe düşeceksin veya cehennem'e gireceksin!
    şerr-i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saadetleriyle memnun ve bir derece mes'ud olduğun umum akraba ve asıl ve neslin seninle beraber i'dam olmasından, binler derece cehennem'den ziyade senin ruhunu ve kalbini ve mahiyet-i insaniyeni yandırır.
    çünki cehennem olmazsa, cennet de olmaz.
    herşey senin küfrün ile ademe düşer.
    eğer sen cehennem'e girsen, vücud dairesinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya cennet'te mes'ud veya vücud dairelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar.
    demek herhalde cehennem'in vücuduna tarafdar olmak sana lâzımdır.
    cehennem aleyhinde bulunmak, ademe tarafdar olmaktır ki, hadsiz dostlarının saadetlerinin hiç olmasına tarafdarlıktır.
    evet cehennem ise, hayr-ı mahz olan daire-i vücudun hâkim-i zülcelalinin hakîmane ve âdilane bir hapishane vazifesini gören dehşetli ve celalli bir mevcud ülkesidir.
    hapishane vazifesini de görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri var.
    ve pek çok hikmetleri ve âlem-i bekaya ait hizmetleri var.
    ve zebani gibi pek çok zîhayatın celaldarane meskenleridir.
    ikinci nükte: cehennem'in vücudu ve şiddetli azabı, hadsiz rahmete ve hakikî adalete ve israfsız, mizanlı hikmete zıddiyeti yoktur.
    belki rahmet ve adalet ve hikmet, onun vücudunu isterler.
    çünki nasıl bin masumların hukukunu çiğneyen bir zalimi cezalandırmak ve yüz mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adalet içinde mazlumlara bin rahmettir.
    ve o zalimi afvetmek ve canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukabil yüzer bîçarelere yüzer merhametsizliktir.
    aynen öyle de; cehennem hapsine girenlerden olan kâfir-i mutlak, küfrüyle hem esma-i ilahiyenin hukukuna inkâr ile tecavüz, hem o esmaya şehadet eden mevcudatın şehadetlerini tekzib ile hukuklarına tecavüz ve mahlukatın o esmaya karşı tesbihkârane yüksek vazifelerini inkâr etmekle hukuklarına tecavüz ve kâinatın gaye-i hilkati ve bir sebeb-i vücudu ve bekası olan tezahür-ü rububiyet-i ilahiyeye karşı ubudiyetlerle mukabelelerini ve âyinedarlıklarını tekzib ile hukukuna bir nevi tecavüz ettiği haysiyetiyle öyle azîm bir cinayet, bir zulümdür ki afva kabiliyeti kalmaz.

    görsel

    âyetinin tehdidine müstehak olur.
    onu cehennem'e atmamak, bir yersiz merhamete mukabil, hukuklarına taarruz edilen hadsiz davacılara hadsiz merhametsizlikler olur.
    işte o davacılar cehennem'in vücudunu istedikleri gibi, izzet-i celal ve azamet-i kemal dahi kat'î isterler.
    evet nasıl bir serseri âsi ve raiyete tecavüz eden bir adam, oranın izzetli hâkimine dese: "beni hapse atamazsın ve yapamazsın." diye izzetine dokunsa, elbette o şehirde hapis olmasa da o edebsiz için bir hapis yapacak, onu içine atacak.
    aynen öyle de; kâfir-i mutlak, küfrüyle izzet-i celaline şiddetle dokunuyor.
    ve azamet-i kudretine inkâr ile dokunduruyor.
    ve kemal-i rububiyetine tecavüzüyle ilişiyor.
    elbette cehennem'in pek çok vazifeler için pek çok esbab-ı mûcibesi ve vücudunun hikmetleri olmasa da, öyle kâfirler için bir cehennem'i halketmek ve onları içine atmak, o izzet ve celalin şe'nidir.
    hem mahiyet-i küfür dahi cehennem'i bildirir.
    evet nasılki imanın mahiyeti eğer tecessüm etse, lezzetleriyle bir cennet-i hususiye şekline girebilir ve cennet'ten bu noktadan gizli haber verir.
    aynen öyle de: risale-i nur'da delilleriyle isbat ve baştaki mes'elelerde dahi işaret edilmiş ki; küfrün ve bilhâssa küfr-ü mutlakın ve nifakın ve irtidadın öyle karanlıklı ve dehşetli elemleri ve manevî azabları var.. eğer tecessüm etse, o mürted adama bir hususî cehennem olur.
    ve büyük cehennem'den bu cihette gizli haber verir.
    ve bu fidanlık dünya mezraasındaki hakikatcikler âhirette sünbüller vermesi noktasından, bu zehirli çekirdek, o zakkum ağacına işaret eder.
    "ben onun bir mâyesiyim." der.
    "ve beni kalbinde taşıyan bedbaht için o zakkum ağacının bir hususî numunesi, benim meyvem olur."
    madem küfür hadsiz hukuka bir tecavüzdür, elbette hadsiz bir cinayettir.
    öyle ise hadsiz bir azaba müstehak eder.
    madem bir dakika katl, onbeş sene cezada (sekiz milyona yakın dakikada) hapis azabını çekmesini adalet-i beşeriye kabul edip maslahata ve hukuk-u âmmeye muvafık görür.
    elbette bir küfür bin katl kadar olması cihetiyle, bir dakika küfr-ü mutlak, sekiz milyara yakın dakikalarda azab çekmesi, o kanun-u adalete muvafık geliyor.
    bir sene ömrünü o küfürde geçiren, iki trilyon sekizyüzseksen milyara yakın dakikada azaba müstehak ve

    görsel

    sırrına mazhar olur.
    her ne ise...
    kur'an-ı hakîm'in cennet ve cehennem hakkındaki mu'cizane izahatı ve kur'an'ın tefsiri ve ondan gelen risale-i nur'un cennet ve cehennem'in vücudlarına dair hüccetleri, daha başka beyana ihtiyaç bırakmamışlar.

    görsel

    gibi pek çok âyetlerin ve başta resul-i ekrem (a.s.m.) ve umum peygamberler ve ehl-i hakikatın, her vakit dualarında, en ziyade

    görsel

    ve vahy ve şuhuda binaen onlarca kat'iyyet kesbeden cehennem'den bizi hıfzeyle demeleri gösteriyor ki; nev'-i beşerin en büyük mes'elesi cehennem'den kurtulmaktır.
    ve kâinatın pekçok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakikatı cehennem'dir ki; bir kısım o ehl-i şuhud ve keşif ve tahkik onu müşahede eder.
    ve bir kısmı tereşşuhatını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryad ederler.
    "bizi ondan kurtar" derler.
    evet bu kâinatta hayır-şer, lezzet-elem, ziya-zulmet, hararet-bürudet, güzellik- çirkinlik, hidayet-dalalet birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir.
    çünki şer olmazsa, hayır bilinmez.
    elem olmazsa, lezzet anlaşılmaz.
    zulmetsiz ziya, ehemmiyeti olmaz.
    soğukla, hararetin dereceleri tahakkuk eder.
    çirkinlik ile, hüsnün tek bir hakikatı, bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücud bulur.
    cehennem'siz cennet'in pek çok lezzetleri gizli kalır.
    bunlara kıyasen, herşey bir cihette zıddıyla bilinebilir.
    ve bir tek hakikatı, sünbül verip çok hakikatlar olur.
    madem bu karışık mevcudat dâr-ı fâniden dâr-ı bekaya akıp gidiyor; elbette nasılki hayır, lezzet, ışık, güzellik, iman gibi şeyler cennet'e akar.
    öyle de şer, elem, karanlık, çirkinlik, küfür gibi zararlı maddeler cehennem'e yağar.
    ve bu mütemadiyen çalkanan kâinatın selleri o iki havuza girer, durur.
    kerametli yirmidokuzuncu söz'ün âhirindeki remizli nüktelerine havale ederek kısa kesiyoruz.
    ey bu medrese-i yusufiyede benim ders arkadaşlarım!
    bu dehşetli haps-i ebedîden kurtulmanın kolayı, çaresi; bu dünyevî hapsimizden istifade ederek elimiz mecburiyetle yetişmeyen çok günahlardan kurtulduğumuzla beraber, eski günahlardan tövbe edip farzlarımızı eda ederek herbir saat bu hapisteki ömrümüzü bir gün ibadet hükmüne getirmekle o ebedî hapisten necatımız ve o nurani cennet'e girmemiz için en iyi bir fırsattır.
    bu fırsatı kaçırırsak, dünyamız ağladığı gibi âhiretimiz dahi ağlayacak.

    görsel

    tokadını yiyeceğiz.
    bu makam yazıldığı zaman kurban bayramı geldi.
    "allahu ekber" "allahu ekber" "allahu ekber"ler ile nev'-i beşerin beşten birisine, üçyüz milyon insanlara birden "allahu ekber" dedirmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o "allahu ekber" kelime-i kudsiyesini semavattaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmibinden ziyade hacıların arafat'ta ve îd'de beraber birden "allahu ekber" demeleri, resul-i ekrem aleyhissalâtü vesselâm'ın binüçyüz sene evvel âl ve sahabeleriyle söylediği ve emrettiği "allahu ekber" kelâmının bir nevi aks-i sadâsı olarak rububiyet-i ilahiyenin "rabbü'l-ardı ve rabbü'l-âlemîn" azamet-i unvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubudiyetle bir mukabeledir, diye tahayyül ve hiss ve kanaat ettim.
    sonra, acaba bu kelâm-ı kudsînin bizim mes'elemizle dahi münasebeti var mı diye tahattur ettim.
    birden hatıra geldi ki, başta bu kelâm olarak sair bâkiyat-ı sâlihat unvanını taşıyan "sübhanallah" ve "elhamdülillah" ve "lâ ilahe illallah" gibi şeairden çok kelâmlar, cüz'î ve küllî mes'elemizi ihtar ve tahakkukuna işaret ederler.
    meselâ "allahu ekber"in bir vech-i manası, cenab-ı hakk'ın kudreti ve ilmi herşeyin fevkinde büyüktür, hiçbir şey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz.
    ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür.
    demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür.
    her acib ve tavr-ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür

    görsel

    âyetinin sarahat-i kat'iyyesi ile nev'-i beşerin haşri ve neşri, bir tek nefsin icadı kadar o kudrete kolay gelir.
    bu mana itibariyledir ki, darb-ı mesel hükmünde büyük musibetlere ve büyük maksadlara karşı, herkes "allah büyüktür, allah büyüktür" der.. kendine teselli ve kuvvet ve nokta-i istinad yapar.
    evet nasılki dokuzuncu söz'de, bu kelime iki arkadaşıyla bütün ibadatın fihristesi olan namazın çekirdekleri ve hülâsaları ve içinde ve tesbihatında tekrar ile namazın manasını takviye için "sübhanallah" "elhamdülillah" "allahu ekber" üç muazzam hakikatlara ve insanın kâinatta gördüğü medar-ı hayret, medar-ı şükran ve medar-ı azamet ve kibriya, acib ve güzel ve büyük, pekçok fevkalâde şeylerden aldığı hayret ve lezzet ve heybetten neş'et eden suallerine pek kuvvetli cevab verdiği gibi, onaltıncı söz'ün âhirinde izah edilen şu: nasıl bir nefer, bayramda bir müşir ile beraber huzur-u padişaha girer; sair vakitte, zabitinin makamı ile onu tanır.
    aynen öyle de; her adam haccda bir derece veliler gibi cenab-ı hakk'ı "rabbü'l-ardı ve rabbü'l-âlemîn" unvanı ile tanımağa başlar.
    ve o kibriya mertebeleri kalbine açıldıkça, ruhunu istila eden mükerrer ve hararetli hayret suallerine yine "allahu ekber" tekrarıyla umumuna cevab verdiği misillü; onüçüncü lem'a'nın âhirinde izahı bulunan ki, şeytanların en ehemmiyetli desiselerini köküyle kesip cevab-ı kat'î veren yine "allahu ekber" olduğu gibi; bizim âhiret hakkındaki sualimize de kısa fakat kuvvetli cevab verdiği misillü, "elhamdülillah" cümlesi dahi haşri ihtar edip ister.
    bize der: "manam âhiretsiz olmaz.
    çünki, ezelden ebede kadar her kimden ve her kime karşı bütün hamd ve şükür ona mahsustur, ifade ettiğimden, bütün nimetlerin başı ve nimetleri hakikî nimet yapan ve bütün zîşuuru ademin hadsiz musibetlerinden kurtaran, yalnız saadet-i ebediye olabilir.
    ve benim o küllî manama mukabele eder."
    evet her mü'min namazlardan sonra, her gün hiç olmazsa yüzelliden ziyade "elhamdülillah" "elhamdülillah" şer'an demesi ve manası da ezelden ebede kadar bir hadsiz geniş hamd ve şükrü ifade etmesi, ancak ve ancak saadet-i ebediyenin ve cennet'in peşin bir fiatı ve muaccel bir bahasıdır.
    ve dünyanın kısa ve fâni elemlerle âlûde olan nimetlerine münhasır olmaz ve mahsus değil ve onlara da ebedî nimetlere vesile olmaları cihetiyle bakar, şükreder.
    "sübhanallah" kelime-i kudsiyesi ise, cenab-ı hakk'ı şerikten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemal ve cemal ve celaline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek manasıyla, saadet-i ebediyeyi ve celal ve cemal ve kemal-i saltanatının haşmetine medar olan dâr-ı âhireti ve ondaki cennet'i ihtar edip delalet ve işaret eder.
    yoksa sâbıkan isbat edildiği gibi, saadet-i ebediye olmazsa hem saltanatı, hem kemali, hem celal, hem cemal, hem rahmeti, kusur ve noksan lekeleriyle lekedar olurlar.
    işte bu üç kudsî kelimeler gibi, "bismillah" ve "lâ ilahe illallah" ve sair kelimat-ı mübareke, herbiri erkân-ı imaniyenin birer çekirdeği ve bu zamanda keşfedilen et hülâsası ve şeker hülâsası gibi, hem erkân-ı imaniyenin hem kur'an hakikatlarının hülâsaları ve bu üçü namazın çekirdekleri oldukları gibi, kur'anın dahi çekirdekleri ve parlak bir kısım surelerin başlarında pırlanta gibi görünmeleri ve çok sünuhatı tesbihatta başlayan risale-i nur'un dahi hakikî madenleri ve esasları ve hakikatlarının çekirdekleridirler.
    ve velayet-i ahmediye ve ubudiyet-i muhammediye (aleyhissalâtü vesselâm) cihetinde, öyle bir daire-i zikirde, namazdan sonraki tesbihatta bir tarîkat-ı muhammediyenin (a.s.m.) virdidirler ki, her namaz vaktinde yüz milyondan ziyade mü'minler beraber, o halka-i kübra-yı zikirde, ellerinde tesbihler, "sübhanallah" otuzüç, "elhamdülillah" otuzüç, "allahu ekber" otuzüç defa tekrar ederler. işte böyle gayet muhteşem bir halka-i zikirde, sâbıkan beyan ettiğimiz gibi hem kur'an'ın, hem imanın, hem namazın hülâsaları ve çekirdekleri olan o üç kelime-i mübarekeyi namazdan sonra otuzüçer defa okumak ne kadar kıymetdar ve sevablı olduğunu elbette anladınız.
    bu risalenin başında birinci mes'elesi namaza dair güzel bir ders olduğu gibi; hiç düşünmediğim halde, âdeta ihtiyarsız olarak, onun âhiri de namaz tesbihatına dair ehemmiyetli bir ders oldu.

    görsel

    meyve risalesi / risale-i nur külliyatı
11 entry daha