şükela:  tümü | bugün
96 entry daha
  • (hoppadanak'a selamlarımla)

    2000'li yılların başı indie rock diye tanımladığımız müzik tarzının zirve yaptığı zamanlar oldu. ama daha bağımsız bir müzik yapma arzusu yıllar boyunca her zaman var olmuştu zaten. 1960'ların deneysel saykodelikliği ile 1970'lerin "eline al gitarını ve ne çalarsan çal" mesajı veren punk müziği ile başlayan ticari kaygılar taşımayan ve içinden gelen müziği yapmayı öğütleyen düşünce 80'lerde post-punk ve shoegazing, 90'larda grunge ve alternatif rock olarak kendini gösterdi. 2000'lerde durum bağımsız müzisyenler için çok daha iyiydi. birincisi, teknolojinin gelişmesi ile müzik yapma tarzı değişmişti. artık gitar, bas, davul, vokal dörtlüsü içeren gruplar kurmak yerine macbook'una indirdiğin uygulamalar ile istediğin müziği tek başına kolayca yaratabiliyordun. ikincisi ise bu müziği kendi başına internet'te sunabiliyor olmandı. artık bir müzik şirketinin dağıtımınaya da mtv'nin video kliplerini göstermesine duyulan ihtiyaç pek fazla kalmamıştı. odanda kaydettiğin şarkıyı myspace sayfana ekleyip, klibini de dailymotion'a atınca oldukça geniş bir kitleye ulaşabiliyordun. bugün de myspace yerine soundcloud, dailymotion yerine youtube'u koyunca, aynı şeyin devam ettiğini görüyoruz.

    işte beach house da amatör, kendi halinde bir grup olarak indie rock'ın kendini iyiden iyiye göstermeye başladığı 2004'te kuruldu. sadece iki kişilerdi: victoria legrand şarkının davul ve klavye altyapısını hazırlıyordu ve vokalleri yapıyordu, alex scally de gitarını bu altyapıya ekliyordu. daha fazlasına da gerek duymuyorlardı. grubun ilk çalışmaları bağımsız müzisyenlere desteğini esirgemeyen yayın organı pitchfork'un radarına girince ciddi bir kitleye ulaştı. 2006'da ilk albümünü çıkaran grup, ikinci albümünden sonra nirvana ve soundgarden'ın müzik şirketi olarak bilinen sub pop ile anlaştı ve arkasındaki sağlam destek ile üçüncü albümleri teen dream, kendilerini tanıtan albüm oldu.

    ama grubun en azından satış olarak zirvesi bu entry'de bahsedeceğim 2012 tarihli bloom albümü oldu. grubun ilk üç albümünde de çok iyi şarkılar olduğunu görüyoruz. ancak özellikle ilk iki albümün düzenlemelerindeki sadelik ve belki de kayıtlardaki amatörlük kulağa çarpıyor. "teen dream" bu konularda biraz daha iyi olsa da orada da beach house'u dönemin diğer indie rock gruplarından çok da fazla ayıracak bir özellik yok gibi geliyor. ancak bloom, daha ilk notasından itibaren dinleyiciyi bir kara delik gibi kendi içine çekip, sonuna kadar bırakmıyor. şarkılar arasında bir tutarlılık var. böylece "ya bu şarkının ne işi var burada" diyecek bir durum olmuyor. synth'e bolca yüklenilmiş ve lagrand'ın vokali çok öne çıkmış. alex scally'nin etkisi yok değil. zaman zaman çok iyi gitar performansları dinliyoruz ama açıkcası albümü alıp götüren isim lagrand. canlı performanslarda zaten görsel karizması ile dikkat çekiyor ama bu albümde kendisini görmesek bile şarkı söyleme biçimine karizmasını yansıtıyor ve de vokallerde kullanılan efektlerin de etkisi ile kendisinin her çıkardığı sese kulak kesiliyoruz. öte yandan bir takım kusurları da olan bir çalışma. ama onlara şarkı şarkı konuşurken değinip, en sonunda daha genel bir bakışta bulunacağım. ama şimdi albümün içine dalma vakti.

    myth, albüm boyunca ne dinleyeceğimizi özetleyen bir şarkı. metalik bir beat'in üstüne konulan birbiri ile çok uyumlu synth ve gitar arpejleri dinleyeni bulunduğu yerden alıp başka bir diyara götürüyor. bu iki enstrümanın yarattığı atmosferin albüm sonuna kadar bozulduğuna şahit olmuyoruz. legrand, "drifting in and out" diye başladığında sözlerin de müzik gibi dinleyiciyi bir yolculuğa çıkarmak istediğini görüyoruz. hoş bir tesadüf. kendisinin vokalinin de bolca yankı içermesi ve nakaratlarda sesinin incelip, nefes verme ile karışık hale bürünmesi de grubun o hayalperest havasına yakışmakta. şarkının genel olarak verdiği hava biraz buruk. sözlerde de bir hüzün var. geçmişe takılmak ve bir anlam çabasında olmaktan bahsediyor gibi ama ucu da biraz açık. öte yandan "found yourself in a new direction" diye başlayan köprü bölümünde müzikal bir vites değiştirme var ve kulağa daha parlak gelen bu kısmın sözleri de daha umut verici diyebiliriz. ama şarkının ana melodisine çok ara vermeden geri dönülüyor. bu ana melodi şarkının sonunda oldukça efekt yedirilmiş bir gitar ile çalınıyor ama ufak bir dokunuş ile melodi daha da tize çıkıyor ki çok leziz. eğer myth'i sevdiyseniz, albümün geri kalanı hakkında da sıkıntı yaşayacağınızı sanmıyorum.

    myth, usulca wild'a bağlanıyor. wild, albümün en rock parçası diyebiliriz. gitarın mikste oldukça önde durduğunu görüyoruz. bir de myth'teki basit kullanımına oldukça ters duran, daha komplike bir ritme sahip olan davul dikkat çekmekte. şöyle bir şey tercih etmişler: girişteki davul, ritmini synth'ten vermişler. üstüne de gerçek davul ile ritmi güçlendirmişler. ama buna rağmen ses seviyesini çok yüksekte tutmamışlar. zaten o da yüksek olsa daha bile sert bir rock şarkısına dönermiş. onun yerine lagrande'nin klavyesine bir alan bırakmışlar ki şarkı beach house sound'undan çok kopmuyor. e vokaller de grubun klasik tarzında. sözlere baktığımızda belli temalar var: kırık dökük bir aile, aşk ve ilk şarkıdaki gibi zamanın bize oynadığı oyunlar. ama belli bir tema yok gibi. nakaratta ise hayattaki her şeyi vahşice yaptıklarını ve rol yapmadıklarını anlatıyor. video klibinde dövüşen, sevişen, mutsuz, yalnız insanlar bulunmakta. belki de farklı şeyler yaşasalar da ortak özellikleri evcilleştirilmemeleri olan insanları anlatmakta. başta bahsettiğim rock düzenlemesine rağmen tempo olarak biraz ağır ilerleyen bir şarkı olduğunu belirtmek lazım. bir vahşiliği anlatırken o kadar sakinler ki şarkıyı dinlerken gözler bir an kapanabilir.

    benim albümdeki favorilerimden biri lazuli. şarkıda ismi geçen lapis lazuli, lacivert taşı olarak bilinen, afganistan'da bolca bulunan ve tarihte birçok medeniyet tarafından özel işlerde kullanılan nispeten değerli, özel ve güzel bir taş. daha doğrusu "taşmış" çünkü ben bu şarkıyı dinleyene kadar bunu hiç duymamıştım ve de albümün şarkı listesini görünce "lazuli" kelimesini görünce bir "nasıl yani" çekmiştim. sonradan farkettim ki her gün kullandığım lens solüsyonunun üreticisinin de adı "lapis lazuli" imiş. demek ki gözünün önündeki bazı şeyleri farketmek için başkalarının sende bir ampül yakması gerekiyor. grup, bu kelimeyi çok seviyormuş ki onu bir şarkıda kullanma amacı ile bu şarkıya başlamışlar. girişteki synth'in tonu çok tatlı. hemen dikkat yakalıyor. bütün şarkı da bu synth'in üstüne kurulmuş. "ha ha ha ha" diye giden geri vokaller de çok akılda kalıcı. bir de iyi bir enerji veriyor. şarkının orasına burasına yerleştirilmiş. şarkının sözleri müziğine göre daha az gösterişli. zaten pek de sözü yok. onun yerine şarkı sonunda "like no other, you can't be replaced" mısrasını sık sık tekrar ediyorlar. bu bölüm muzikal olarak çok tatmin edici. synth'i taklit eden gitar, şarkıya daha da dahil olan davullar, geri vokaller, sonra da lagrande'nin "there's nothing like lapis lazuli" diyerek kendine eşlik etmesi derken dolu dolu bir hale gelmesi güzel bir fikir. tüm bunların bir anda değil de adım adım birleşmesi de akıllıca.

    other people, oldukça sempatik bir şarkı diyebiliriz. alex scally'nin albümde victoria lagrande'dan rol çaldığı ender anlardan biri. özellikle nakaratta çaldığı melodilerin çok tatlı olmasının yanında çok parlak bir gitar tonu ile sözleri aslında pek neşeli olmayan şarkıya pozitif bir hava katıyor. özellikle de nakarattan sonra gitarın neredeyse tek başına kaldığı bu bölümde bu hava çok bariz. pre-chorus kısımlarında gitarın vokal ile birlikte hareket etmesi de kulağa güzel gelmekte. oldukça basit davul, şarkıya tadında bir tempo katmakta. sözlerin neşeli olmadığını söylemiştik. biten bir aşkı anlatıyor ama ana karakterin bunu çok normal karşıladığını söylebiliriz. genel olarak karanlık ya da trippy olarak tanımlayabilieceğimiz bu albümde daha önceki albümlerinde daha sık görebileceğimiz tarzda daha aydınlık bir şarkı isteyenler bu eserden çok memnun kalıyorlardır. sonundaki günlük hayattan alınan bir ses kaydı da yine ilk albümlerin havasında.

    other people'ın sonundaki ses kaydı tam olarak ne dediği anlaşılmayan bir vokalden sonra doğrudan the hours'a bağlanmakta. şarkı the beatles'ın because'unu andıran bir vokal harmonisi ile başlamakta. düşününce aslında bu şarkıyı cover'lasalar hakkını verirler diye düşünüyorum. şarkıya dönersek albümün en iyilerinden biri. introsundan sonra bambaşka bir şarkıya dönüyor. "wild"a benzer bir rock havası var. bu da büyük ölçüde ritim gitarın distortion'lı performansından gelmekte. şarkının asıl gitar melodisi slide gitar ile verilmiş. davulun da diğer şarkılara kıyasla bir tık daha ileri çıktığını söyleyebiliriz. lagrande'nin vokal melodileri, özellikle de nakaratta, çok tatlı. kendi kendine geri vokallerle de zaten başarılı vokalini daha da güçlendirmiş. son kıtada ana vokal-geri vokal karşılıklı atışır gibi yapmışlar. konu olarak yine tam olarak yürümeyen bir aşktan bahsediyor diyebiliriz. other people'ın vermeye başladığı pozitif havayı devam ettiren ve müzikal olarak daha da doyurucu bir şekilde sunan bir şarkı. belki de albümün en iyi şarkısı. "myth" ve "lazuli" ile kapışır. hemen de akılda kalıyor.

    müzikal olarak başarılı şarkılardan biri troublemaker. çok iyi bir gitar ve synth uyumu var. vokal melodisi de kıtalarda bu iki enstrüman ile çok iyi birleşmekte. lagrande'ın albümdeki en iyi vokal performanslarından biri olarak görüyorum. bunu teknik bir açıdan söylemiyorum ama. çoğu kısmı söylemesi kolay bir şarkı. daha çok vokallerdeki kendinden eminliği, kelimelerin düzgün telaffuzu ya da duyulması dikkatimi çekiyor. çünkü beach house'ta şöyle bir problem olabiliyor: daha hülyalı bir hava vermek için vokale basılan efektler nedeniyle söylenen kelimeler bazen seçilemiyor ama burada her şey net. ayrıca "someone like you"ları çok tatlı söylüyor. sözlere baktığımızda yine biten aşka dair kırıntılar var ve yine tam olarak hikayeyi anlatmak yerine daha dolaylı bir anlatım var. çok komplike bir eser değil. basit bir yapıda çizilmiş, basit bir gitar solosuyla biten bir eser. ama dinledikçe albümün gizli silahlarından biri olduğu ortaya çıkmakta.

    new year'da da biraz önce dediğim gibi bir gizli silah durumu var. albümün en iyi introlarından birine sahip. yine gitar ve synth ikilisinin çaldığı standart ama çok hoş akorların üstüne geri vokaller ile hemen kendine çekiyor. buradaki geri vokaller "the hours"tan bile iyi olabilir. ama asıl lagrande "all i wanted comes in colors" diye şarkıya girdiğinde içim bir gıdıklanmakta. hem sesin güzelliğinden hem de davulun şarkıya dahil olmasından. "can you call it" diye başlayan diğer pasajın da bestesi çok iyi. müzikal olarak bir aşağıya bir yukarıya zigzaglar çizerek ilerlemesi leziz. gel gelelim şarkının diğer kısımları biraz standart. pek dikkat çeken bir yönleri yok. bu da biraz üzücü çünkü o bölümlerde de insanın içine işleyen melodiler bulsalar kesinlikle albümün en iyi şarkısı olurmuş. ama bu haliyle de belli bir kalitenin üstünde olduğu kesin ve albümün ikinci yarısında da halen güçlü ilerlemesine katkıda bulunuyor.

    çok hoş bir klibi olduğundan mıdır bilmem ama wishes, albümün kendine en has şarkısı gibi geliyor bana. bu şarkıya da çok tatlı bir melodi bulmuşlar. kıtaların son mısralarında tizleşip "wishes on a wheel"e bağlandığı anlar müzikal olarak çok tatmin edici. bir ara şarkı sadece bu melodinin tekrarı olarak devam edecek gibi geliyor. ama her tekrarda farklı bir şey şarkıya dahil edildiği için sıkıcı bir durum yok ortada. melodinin bir varyasyonunu gitarla çaldıktan sonra "one in your life" kısmı ile müzikal olarak ufak bir değişikliğe gidiyoruz ama burası da lagrand'ın uzata uzata söylediği vokallerle çok şeker. sonra da asıl melodiye dönüp şarkı bitiyor. çok komplike bir şarkı değil ve de bana dinlerken nedense bir mutluluk veriyor. özellikle de her "wishes on a wheel" kısmında bir huzur hissediyorum. halbuki şarkının aslında ne anlatmak istediği yine çok açık değil. hatta yine birçok soru cümlesi barındıran ve cevapları sunmaktan yerine sorgulamayı seçen bir şarkı. klibine gelirsek, yönetmenlik koltuğunda eric wareheim var ki kendisi de kısa bir süre gözükmekte. wareheim'ı ben daha çok aziz ansari'nin master of none dizisinden biliyorum. bloom'dan üç sene sonra yayınlanmaya başlayan bu dizi, adını beach house'un ilk albümünde yer alan aynı isimli şarkıdan almış ve ilk sezondaki bir bölümünün sonunda bu şarkı çalmıştı. yani wishes ile başlayan bir ortaklık, beach house'un daha büyük bir kitleye de kendisini duyurmaya vesile oldu.

    on the sea, albümün geri kalanına göre daha akustik denebilecek bir altyapıya sahip demek mümkün çünkü synth yerine daha çok piyanonun ortaya çıktığını görüyoruz. ama scally'nin gitar çalış tarzı ve gitara verilen efekt yine albümün genelinden pek farklı değil. sonlara doğru da giren ve öne çıkan synth arpejleri, albümün elektronik havasını şarkıya geri getiriyor. ama düzenlemesi ile biraz oynansa 1960'ların şaşalı pop vokal şarkılarından biri haline dönüştürülebilirmiş. albümün daha uçurucu şarkılarının yanında sakin kalıyor. bu elbette bir sorun değil ama şarkının çok da güçlü olmadığını kabul etmek lazım. sakin bir hava verip, denizin sesi ile bir huzur vererek hiçbir duraksama yaşattırmadan sonraki şarkıya geçiriyor.

    irene, şöyle ilk baktığında 17 dakikalık süresi ile bir korkutsa da aslında o kadar uzun bir şarkı değil çünkü ortasında yer alan uzun süren bir boşluğun sonunda bir hidden track var. irene, hipnotik bir eser. bu etki de büyük ölçüde tüm şarkı boyunca sadece tek bir notayı çalan elektro gitardan kaynaklanmakta. şarkının altyapısına öne çıkacak şekilde sadece ve sadece bir notaya sırtını dayayan bir enstrüman eklemek büyük bir risk aslında. neyse ki bas gitar, üste kaydedilen elektro gitar ritmleri falan tek nota ilerlemiyor da şarkıya biraz hareket gelmekte. ama yine de neredeyse 7 dakikalık bir şarkı olduğunu düşünürsek belli bir bayıklık hissetmiyor değilim. zaten pek fazla bir sözü de yok şarkının. uzun bir süre "it is a strange paradise" tekrar edilip durmakta. bu tekrarlara başka gitar melodileri, davul atakları ve ziller eklenerek daha dramatik bir finale evirmeye çalışmışlar. kısmen etkileyici ama cidden çok çok uzun devam etmekte. benzer bir düşünceyi "lazuli"de daha iyi uygulamışlardı. bence daha kompakt bir düzenlemeye gitseler daha derli toplu bir albüm şarkısı olabilirmiş. mesela kıtalar arasında çalan melodi cidden çok tatlı. belki onun üstüne biraz daha yüklenilebilirmiş. yani deneyselliğini sevsem de özellikle albümü kapayacak vuruculuğu bulamıyorum. bir yandan da irene'in albümün en iyi şarkısı olduğunu iddia eden yazılar görüyorum ve bunlar beni bu şarkıyı daha da çok sevmem için teşvik ediyor da ben albümün son iki şarkısının maalesef o kadar vurucu olmadığı kanısındayım. belki bir gün kaçırdığım bir şey varsa dank eder.

    albümün hidden track'i wherever you go diye adlandırılmış. burada iki şey çok dikkat çekiyor. birincisi kayıt kalitesinin bilinçli olarak bloom'dan daha düşük olması. biraz daha cızırtılı, shoegazing tarzına daha yakın. belki de grubun ilk albümlerine hayran olanlara bir selamdır. ikincisi de slide gitar. şarkıyı en başından beri bu gitar taşımakta. kayittaki cızırtı gibi, burada da gitardan çıkan seslerde bir kayma var gibi. her şeyin mükemmel olması için çaba gösterilmiş bir albümde gerçekten çok ters köşe ama zaten bu nedenle hidden track. onun üstüne lagrande'ın vokali ise her zamanki standardında. 2017'de çıkan b-sides and rarities adlı albümde yer alan şarkı, o albümü de kapamıştı.

    bloom'un sunduğu müziği takdir etmek için bir indie rock takipçisi olmaya gerek yok. baştan sonra tutarlı, elektro gitar ile desteklendirilmiş elektronik bir havayı çok iyi bir düzenleme ve prodüksiyon ile kayıt altına almışlar. bu noktada prodüktör chris coady'yi de anmak gerek. coady, grup sub pop şirketine geçtiği anda onlarla çalışmaya başlamıştı. zaten büyük ölçüde benzer müzik yapan gruplarla çalıştığı için tarzın inceliklerine çok iyi hakim olduğu belli. vokaller, gerçekten kusursuz. kusur olarak görmesem de şu iki şeye dikkat çekmek gerek. birincisi, şarkılar özelinde zaman zaman değindiğim gibi, şarkı sözleri çok açık uçlu. ben aslında şarkılarda hikaye dinlemeyi çok seven biri olarak başta biraz zorlandım ama sonra sözlerin özeline takılmaktan vazgeçtim. genel olarak kelimelerin şarkı ile uyumuna daha çok odaklandım ki orada her şey yolunda. bununla alakalı olarak, albümün fazlasıyla içe dönük bir albüm olduğunu söylemek lazım. bu da şu demek: "bak çok depresif oldu, şimdi şuraya hareketli bir şarkı atmalı" gibi ya da "şu şarkıya yüklenelim, hit olur bu" gibi bir düşünceleri olduğunu hissettirmiyorlar. içlerinden ne geldiyse onu yapmışlar gibi. ama içlerinden gelen müziği tam olarak takdir etmek için biraz çaba göstermeli. ben albümü ilk dinlediğimde hava olarak hoşuma gitse de tek bir şarkıyı bile öne çıkaramamıştım. sonra youtube'da fazlasıyla beğenilmiş bir yorum gördüm ki çoğu kişi ilk dinlediğinde çok iyi bir arkaplan müziği olduğunu düşünmüş, üçüncü dinlediğinde fena değil demiş, beşinci de ise "dünyanın en iyi albümü!" demiş. elbette abartı var ama benim deneyimim de benzer. şarkıların birbirine çok benzediği ortada. özellikle en başlarda bütün şarkılar birbirine giriyor gibi. akılda kalan melodinin hangi şarkıdan olduğunu düşünüyorsun mesela. bundan sonraki albümleri depression cherry'yi düşündüğünde de aynı havanın sonraki albümlerde de devam ettiğini görüyorsun. bu da grubun sınırları zorlama, yenilikler bulma konusunda zorlandığını hissettiriyor. ama album, grubun kendini rahat hissettiği sınırlar içinde ne kadar yetenekli olduğunu gösteriyor.

    son olarak adını "wishes"ta geçen bir tabir olan forever still'den alan kısa film/konser performansından da bahsetmek lazım. herkes bu çalışmanın pink floyd'un live at pompeii'si ile paralelliklerinden bahsediyor ki hak vermemek mümkün değil. youtube'da da yer alan ve neredeyse yarım saat süren bu konser videosunda "wild", "the hours", "wishes" ve "irene" yer almakta. bence albümü dinleyen herkes, bu videoya da bir göz atmalı. şarkıları ve genel olarak albümü anlamak ve takdir etmek için çok yararlı bir materyal.

    4/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: myth, other people, irene