şükela:  tümü | bugün
1087 entry daha
  • ömrünü tüketmiş, tarihsel olarak fonksiyonunu yitirmiş bir kavramdır. uzun bir analizle, neden, nasıl bittiğini açıklayacağım.

    dislike'lamadan önce bilin ki ben toplumda birçok yönüyle geleneksel olarak nitelendirilebilecek, çok da liberal görüşleri olmayan, aksine yerine göre devlet müdahalesini ve devlet kontrolünü tercih eden bir insanım.

    konsept olarak benim gibi bir insana çok çekici gelebilecek bir kavram aslında. resmi olarak kabul görmüş tanımlarından birine beraber bakalım, meb'in en kısa tanımına göre milliyetçilik şudur:

    "ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle birlikte çalışmaya, bu çalışmayı ve bilinci, diğer kuşaklara da yansıtmaya "milliyetçilik" denilir."

    britannica'ya göre:
    "ideology based on the premise that the individual’s loyalty and devotion to the nation-state surpass other individual or group interests."

    türkçesi:
    "bireyin ulus devlete sadakati ve adanmışlığının, bireysel veya grup çıkarlarına nazaran daha baskın olduğu vaadine sahip ideoloji"

    stanford felsefe ansiklopedisi şöyle tanımlıyor:
    "the term “nationalism” is generally used to describe two phenomena: (1) the attitude that the members of a nation have when they care about their national identity, and (2) the actions that the members of a nation take when seeking to achieve (or sustain) self-determination."

    türkçesi:
    "milliyetçilik" kavramı genelde iki fenomeni açıklar: (1) bir milletin üyelerinin, milli kimliklerini gözetirken gösterdikleri davranış ve (2) bir milletin üyelerinin kendi kaderini tayin hakkına ulaşma (veya bunu sürdürme) durumlarında aldıkları aksiyon.

    peki milliyetçiliğin ömrünü tüketmesi, bugün yaygın olan liberal görüşler neticesinde midir? milliyetçiliği liberal sol, ya da batı'daki neo-sol akımlar mı bitirmiştir?

    yani erkekten kadına dönen trans bir kişinin, spor müsabakalarında kadınlara karşı mücadelesini meşrulaştıracak kadar uç noktalara varan ya da eşitlik için pozitif ayrımcılığın her türlüsünü mübah gören (bir siyahinin bir beyaz hakkında ırk bazlı hakaretler edebilmesi fakat vica versa durumların infial yaratması gibi) bir zihniyet mi bitirdi milliyetçiliği? suriyelilere zihniyetine, kültürüne, niyetine bakmadan kucak açan almanya'mı bitirdi?

    eğer böyle söyleyeceğimi sanıyorsanız cevabım hayır. milliyetçilik de, tıpkı komünizm gibi ömrünü tükettiği için yok oldu. milliyetçilik, bugünün dünyasında bireyin ihtiyaçlarına cevap veremediği için, görüntüde ve maneviyatta bireye belli bir motivasyon sağlasa da realitede hiçbir fayda sağlamayacak hale geldiği için bitti.

    milliyetçiliğin en bariz katillerinden birisi globalleşme, öteki ise teknolojik gelişme, daha da özüne inersek iletişim çağıdır. bunlara ek olarak, batı'da da benzer süreçler yaşansa da ortadoğu'da ve türkiye'de din faktörü, bu ülkelerde milliyetçiliğin katili olmuştur.

    bundan yüz yıl öncesinin dünyasında, 20. yüzyılın ilk yarısında ve hatta 19. yüzyıl'da bir bireyin, milli kimliğinin faaliyette, yani günlük hayatında daha etkin bir rol oynadığı bir dünya söz konusuydu. bunu osmanlı dönemi için söyleyemesek de, birçok batılı ülke için söyleyebiliriz. bir dostoyevski romanı okuduğunuzda, bir tolstoy okuduğunuzda ya da bir nietzsche okuduğunuzda, son derece özgür fikirli düşünürler okumanıza rağmen hepsinde bir "rus" tanımı vardır, bir "alman" tanımı vardır, bir "türk" ve bir "ingiliz" tanımı vardır. bunlar, yüzyılların getirdiği tarihsel farklılıkların henüz globalim ve kültürel entegrasyon tarafından yok edilmediği bir ortamda hayat bulup farklılaşabilmiş kişi tanımlardır.

    burada kişi detayı önemli, çünkü biz millet diyince hep kalabalıklar, kitleler hayal ediyoruz ama kilit nokta milliyetin bir bireyin hayatına ne kadar sirayet ettiği, onu ne kadar dönüştürüp değiştirebildiğidir. geçmişte bireylerin milli değerlerine saygı duymaları, kendilerini milliyetçi olarak tanımlamaları onlar hakkında herhangi bir entelektüel veya davranışsal sorgulama dürtüsü uyandırmazken, neden bugün bir kişi ben milliyetçiyim dediğinde şöyle bir düşünüp onu tartma ihtiyacı duyuyoruz?

    önce milliyetçiliğin esas işlevlerini anlayalım:

    çünkü eski dünyada milliyetçilik kavramının bir işlevi vardı. bu işlev, fransız devrimi'ndeki temel işlevdir: monarşiye, yani bir ailenin, kutsiyet atfedilen bir kan yoluyla diğer insanlardan üstün görülüp, toplumu yönetmeye ilahi bir hakka sahip olduğu düşüncesi ve uygulamasına karşı ülkenin idaresini, aralarında dil, soy (her ne kadar tanım dışı tutulsa da din) ve tarih birliği olan insanların eşit şekilde, oy haklarını kullanarak kimin elinde tutacağını tayin edebilmelerini sağlayan işlev.

    bu kavram, monarşiye karşı güçlü bir cephe oluşturarak, insanlık tarihi düşünüldüğünde kısa bir süre içinde monarşiyi önce avrupa'da, daha sonra tüm dünya'da yok olma noktasına getirmiş, bugün ise sembolik bir hale getirmiştir (her ne kadar ingiltere gibi ülkelerde monarşi'nin gücü tartışılır olsa da).

    yani 1. işlev: monarşiyi ortadan kaldırmak, soyluluğun belirlediği yönetim yerine bir alternatif olarak milli iradenin belirlediği yönetim.

    burada tek dert, tek dava kralı alaşağı etmek değildir. özellikle soylu sınıfın baskın olduğu toplumlarda, hiçbir zaman, hiçbir şekilde soyluların kontrol ettikleri makamlara gelemeyecek, fakat belki de potansiyel olarak onlardan daha kabiliyetli, daha zeki, daha ileri görüşlü kişilerin kendilerini sıfırdan yaratma imkanı sağlamalarının da önü açılacaktı (napoleon buna en güzel örnektir). bu yönüyle de insan potansiyelinin gerçekleştirilebilmesi açısından monarşi ve doğuştan gelen sınıfların oluşturduğu toplum yapısını değiştirmeyi amaçlamış, bunu da başarmıştır.

    bunun osmanlı'daki yansıması, padişah'ın üstünde hiçbir fiili ve resmi karar merciinin var olamayacağı bir sistemde, başlangıçta ittihat ve terakki'nin, daha sonrasında bir millet olarak türk milleti'nin gücü ele geçirmesi, monarşiyi tamamen devre dışı bırakmasıdır (her ne kadar bizde avrupa'nın aksine bu, atatürk'ün şahsi vizyonu ve gücünün etkisiyle gerçekleşmiş olsa da). bunun sonucunda bugün özal veya demirel gibi birileri, osmanlı hanedanı'na hiçbir şekilde kan bağı olmamasına rağmen ülkenin yöneticisi haline gelebilmiştir, başbakan veya cumhurbaşkanı olabilme potansiyelini, soydan gelen bir avantajı olmamasına rağmen gerçekleştirebilmiştir (tamamen teknik açıdan konuşuyorum).

    özetle 2. işlev: bireyin potansiyelini gerçekleştirebilmesinin önünden soyluluk gibi engelleri kaldırmak. yani bireysel potansiyelin gerçekleşmesi için monarşinin vaat ettiğinden daha uygun bir ortam hazırlamak.

    üçüncü temel işlevi ise büyük krallıkların ve imparatorlukların bulunduğu devasa sınırların söz konusu olduğu bir dünyada, bireyin matbaa, dolayısıyla kitap ve gazeteler gibi iletişim araçlarıyla artan bilinci ve güçlenen kimlik anlayışı sonucu yaşadığı kopuş ve akabinde imparatorlukların tebaaları üzerinde sürdüremediği bağlılık hissinden meydana gelen sınırsal değişimler ve bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan yeni sınırların 'neye göre belirleneceği' problemine bir çözüm sunmak.

    kısaca 3. işlev: kitlelerin bağlılıklarını daha fazla sürdüremeyen imparatorluk ve büyük krallıkların dağılmalarıyla ortaya çıkan yeni sınırlar belirleme ihtiyacı ve bu sınırların ve bu devletlerin 'neye göre' yeniden inşa edileceğine bir cevap, bir çözüm getirmesi.

    burada yine en temel tanımlardaki 'dil, tarih, ülkü birliği' gibi unsurlar baz alınarak ulus devletlerin ortaya çıkışları bir sonuç olmuştur.

    peki, bu kadar temel işlevlere sahip bir kavram bugün neden işlevini yitirmiş, insanlığın tarihsel ve sosyal evriminde görevini tamamlayıp etkisini nasıl kaybetmiştir?

    burada, yukarıda sıraladığımız üç temel işlevin bugünün ihtiyaçlarına neden cevap veremediğini açıklayacağız.

    bugünün dünyasında monarşi diye bir kavram, bazı ülkelerde her ne kadar kendini sürdürse de, popüler global atmosferde varlık göstermemektedir. ülkelerin kaderleri bugün krallar veya imparatorlar, baronlar veya ayanlar tarafından değil, başbakanlar, cumhurbaşkanları ve devlet başkanları tarafından tayin edilmektedir.

    burada demokrasinin her ülkede eşit derece uygulanmaması sorunu bizim konumuz dışında kalır çünkü demokrasinin suistimal edildiği ya da fiili olarak hiçbir şekilde var olmadığı ülkelerde dahi diktatörlükle veya tiranlıkla ülke yöneten kişiler resmi olarak kendilerini kral veya imparator ilan etmemektedirler. yani bu kurumlar bugün, mutlak gücü her ne pahasına olursa olsun elinde tutmak isteyen zorba yönetimler tarafından dahi söz konusu edilmemektedir.

    özetle 1. işlev nasıl yitirildi derseniz: en baskıcı devletlerde bile diktatör, kendini imparator veya kral olarak konumlandırmadan yönettiği için. yani politik atmosferde monarşi artık söz konusu bir kavram olmadığı için. nepotizmin süregeldiği dikta rejimlerinde dahi ailenin soyunun kutsallığı söz konusu olmayıp, dikta eden kişi kendini millet üstü olarak tanımaladığından. bilakis, milli değerleri sahiplenir görünüp, kendini bu değerlerin en güçlü savunucusu olarak konumlandırdığından.

    yani özetin özeti bugün dünyada her ne kadar antidemokratik, otokratik rejimler süregelse de, bunların tekrar krallıklara dönüşmeleri söz konusu olmadığından, problem artık monarşiye karşı verilen mücadele değildir. demokrasinin sağlıklı işlediği devletlerde zaten böyle bir problem hiç yoktur. bu sebeple milliyetçiliğin monarşiye karşı mücadelesi bugün artık varolmayan, tarihsel olarak dünyada yeri olmayan bir mücadeledir.
    peki, ikinci işlev olan bireyin potansiyelini gerçekleştirmesine meydan hazırlama işlevi ne durumdadır?

    günümüz dünyasında fakir zengin, şanslı şanssız, iktidar muhalefet vb. ayrımlar bireyin potansiyeline engel olabiliyorsa da, soyluluk veya kan yoluyla avantaj sağlama (burada yine nepotizmzden söz edilemez çünkü nepotizm, monarşi veya aristokrasi gibi bir 'sistem' değil bir çarpıklıktır) gibi bir durum söz konusu değildir.

    bugün türkiye'de x kişi, en azından kağıt üstünde, resmi olan belli şartlara uygunsa (türkiye cumhuriyeti vatandaşı olmak, belli yaşın üstünde olmak vb.) türkiye'de potansiyel olarak herhangi bir konuma gelebilir. herhangi bir mesleği yapabilir. hatta ülkenin en tepe noktasına, yani devlet başkanlığına kadar yükselebilir. bugün türkiye'yi yöneten kişiler bu konuda yine en güçlü örnektir. geçmişine baktığınızda hiçbir aristokratik avantajlarıı olmadan, halkın içinde sıradan birileriyken yükselerek türkiye cumhuriyeti'nin en güçlü adamı olmuşlardır.

    yani o da milliyetçiliğin sağladığı koşullarda potansiyelini gerçekleştirerek güçlü olmuştur. bu bağlamda bakıldığında milliyetçilik zaten üstüne düşeni yapmış, bireyin potansiyeli için 'kendi koşullarında' en elverişli ortamı hazırlamıştır.

    fakat günümüz dünyasında varolan gelir uçurumu ve politik atmosfer, demokrasinin çoğu ülkede niteliğini kaybederek ya belli varlıklı kesimlerden (amerika'da clinton, trump, kennedy gibi zengin ve -trump hariç- politik geçmişi olan ya da belli zenginlikte ailelerden başkan çıkması) ya da belli politik görüşlerden (türkiye'de, rusya'da vs. genelde sağ partilerin iktidarda olması) iktidarların ülke üstündeki tahakkümünü desteklemeye başlamıştır.

    burada milliyetçilik, ülke yönetimlerinde süregelen problemlere cevap verememektedir. çünkü milliyetçilik, kavram olarak demokrasiyi veya bireysel özgürlüğü milli çıkarların üstünde tutmadığı için, bir monarka karşı güçlü bir silahken, bir diktatöre karşı öyle değildir çünkü herhangi bir diktatör pekala milliyetçiliği benimseyip (veya benimser görünüp) ülke üstündeki gücünü sağlamlaştırabilir.

    yani özetlersek, 2. işlevin yitimi bireyin potansiyelini gerçekleştirmesinde milliyetçiliğin cevap veremeyeceği problemlerin varoluşudur. siz milliyetçi bir tiranı, milliyetçilik bayrağı altında başınızdan atamazsınız. bunun dünyada hiçbir uygulaması yoktur. 'daha milliyetçiler' diye bir kliğin, milliyetçi (veya öyle görünen) bir yöneticiyi iktidardan düşürmesi gibi bir örnek henüz tarihte mevcut değildir.

    ve bu durumda milliyetçilik, bireyin potansiyelini gerçekleştirmesinin önünde bir engel teşkil eder. kan bağı şart koşmaması, monarşiye göre bu bağlamda bir artıdır, fakat artık monarşinin var olmadığı bir ortamda milliyetçilik, bireyin potansiyelini gerçekleştirmesinin önünde yeni bir engel, bireyin ayağında yeni bir prangadır.

    hatta öyle ki, günümüzde ülkemizde olduğu gibi siyasi ortamda daha milliyetçi görünen partiler, milli bütünlüğü riske atabilecek göçmen politikalarına imza atmaktadırlar (merkel bunun bir örneğidir).

    gelelim üçüncü işlevi olan yeni sınırların belirlenmesi, yeni devlet teşkilatlarına bir temel oluşturması konusuna.

    3. işlevin ortadan kalkmasının müsebbibi şu listeleyeceğim üç sac ayağıdır:

    a) kültürel globalleşme
    b) sermaye
    c) iletişim & teknoloji

    tek tek açalım.

    `a) kültürel globalleşme`: entry'nin başında dostoyevski, nietzsche gibi büyük düşünürlerin bile romanlarında bir 'rus' bir 'alman' tanımı olduğunu, yani o günün dünyasında avrupa gibi aslında birbirine çok yakın toplulukların oluşturduğu kıtada bile bu denli büyük farklara sahip milletlerin varlığından söz edildiğini örneklemiştim.

    biraz daha açmak gerekirse bugün her türk biraz ingiliz. bugün her alman biraz japon. bugün her norveçli biraz italyan. davranışlarda, hayat görüşlerinde kültürde hala farklar mevcut kuşkusuz, fakat yaşayışta, kültürün şekillenmesinde, ortak bilinçte bir birlik var artık.

    herkes kanye west dinliyor, herkes netflix izliyor, herkes counter strike oynuyor. herkes akıllı telefon kullanıyor. instagram ve facebook artık hepimizin kullandığı, üç aşağı beş yukarı hepimizin aynı şeyleri yaptığı ortamlar. tabiiki kültürel renkler kullanımları farklılaştırıyor. yani counter strike'da 'rus'un oynaması ile 'amerikalı'nın oynaması farklı, repütasyonu farklı, fakat ikisi de aynı etkinlikte, aynı platformda eğleniyor.

    popüler kültür milli sınır dinlemiyor, milli benlik dinlemiyor deliyor geçiyor. eskiden anadolu'da sadece aşık türkülerindeki kara sevdaları dinleyenle güney amerika'da ballad dinleyen kişi arasında yaşayışsal olarak da, estetik algı olarak da çok keskin bir fark varken bugün ikisi de kanye west'te buluşuyor, onun uyandırdığı duygu ve estetikte bir oluyor.

    milliyetçiliğin en önemli esaslarından olan dil birliği için de durum aynı. bugün her ülkenin şehirli tabakasında ıngilizce bilen insan sayısı azımsanamayacak kadar çok. ıngilizce diyip geçemeyeceğimiz kadar derin bir alan burası. bir reddit'e, bir quora'ya girip amerika'dakiyle aynı şeyi okuyabiliyor, aynı mizaha dahi gülebiliyorsam bugün artık onunla 20. yüzyıla kıyasla çok daha fazla ortak noktam vardır.

    bugün ben de, florida'daki mike da, hindistan'daki kumar da aynı şekilde hayvanseveriz, aynı şekilde veganız, aynı şekilde motocross sporuyla ilgileniyoruz, aynı şekilde ketojenik diyet uyguluyoruz. eğer üçümüz de ıngilizce biliyorsak, milliyet bizim için çoktan tarih olmuş ufak bir detay olmaktan öteye gidemiyor. ve biz bu insanlara temel değerler olarak kendi milletimizin çoğunluğundan daha sıkı bağlanabiliyoruz.

    yani kültürel anlamda milli sınırlar kalkmıştır. insanlık, kendi kültürel ortamını belirlemede global kültüren istifade edebilme yetisine sahiptir. bu konuda gereken aygıt ve donanımlarla (bilgisayar, internet, dil vb.) insanlar tek bir milletin müziğine, romanına, sinemasına muhtaç veya tabii değildir.

    `b) sermaye`: ulus devletin köküne konan dinamit, fiziksel olarak kendini en güzel sermaye konusunda gösteriyor. burada monarşiye karşı savaşan milliyetçiliğin bize hediye ettiği devlet denetimi, devlet teşviği, kamu kurumları, kamu malı, sendikalaşma, devlet sigortaları, emeklilik, tazminat vb. kavramlar günümüzde son derece yüksek bir hızla yok olmaktadır.

    birey, hem yaşamsal hem keyfi olarak edinmek istediği para ve mallar için devlete değil, şirketlere bağımlı vaziyette yaşamaktadır. günümüz dünyasında en milliyetçi politikacılar, tarihsel olarak şaşılacak bir paradoks olsa da ekonomik anlamda en liberal politikacılardır. bilakis, kamulaştırma komünizm gibi, sosyalizm gibi milliyetçilik karşıtı görüşlerle özdeşleştirilmiş duruma gelmiştir.

    bugün ülkemizde istisnasız olarak hiçbir milliyetçi parti, devletleştirme veya devlet müdahalesini artırma gibi bir teklifte bulunmaz.

    devletçilikle milliyetçilik ayrı şeylerdir diyeceksiniz. fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta, günümüzdeki devletlerin bize ulus devlet anlayışından, yani milliyetçilikten miras kaldığıdır. ulus devlet, kendi vatandaşını gözetmek için kamuda istihdam sağlar, kendi vatandaşı için serbest piyasanın vatandaşı ezmesinin önüne geçerdi. sendikalaşma hakkı da yine vatandaşı özel şirket karşısında korumak amacıyla başlatılmıştır. öyle olmasa dünyanın en kapitalist ülkesi, düne kadar dünyanın en büyük sendikalarının çıktığı ülke olur muydu?

    neden böyle? çünkü milliyetçilik monarşiyi devirdiğinde ekonomik olarak da yerine bir şey koymak durumundaydı. serbest piyasa henüz tek başına bu denli büyük teşkilatlanma yapacak güçte olmadığından ulus devlet devreye girerek 'kamulaşma' mantığını ortaya çıkardı. devletin maddi aygıtları artık soyluların şahsi servetleri değildi ve vatandaşın faydası için 'kamu malı' haline getirilmeliydi. çiftçi artık baronun, lordun, kontun, ağanın değil devletin veya kendi çiftliğini sürecek, bunu yaparken de ya devletten teşvik alacak, ya satamadığında malını devlete satacak, bunları yaparken de şirketlerin fiyat politikalarıyla onu mağdur etmesinin önüne devlet müdahalesi set çekecekti.

    peki ya bugün? vatandaşın sığındığı 'ulus devlet' bırakın vatandaşı sermayeden korumayı, onu sermayenin kucağına atmak için en etkili araç haline geldi. hele hele milliyetçi değerlerle iktidara gelen partiler bu süreci daha da hızlandırarak kamu tesislerini, kamu mallarını hızla özelleştirdi, vatandaşın kamusal haklarını hızla asgariye çekti ve özel teşebbüsün piyasa şartlarını belirlemesini önünü hızla açtı.

    yani milliyetçilik ekonomi alanında da günümüz dünyasında sınıfta kaldı. işlevini yitirdi. vatandaşını koruyamaz hale geldi.

    `c) iletişim & teknoloji:` sac ayağının üçüncü kısmı da, milliyetçiliğin yıkılmasına fiziksel ortamı hazırlayan temel bir unsur. kişinin bir krallıktan diğerine ulaşımını hem güvenliksel, hem siyasal hem de sosyal ve dini koşulların son derece zorlaştırdığı bir dünyadan, bugün bir uçak bileti ile dünyanın bize göre en uzak noktasına bir günü aşmayan sürelerde ulaşabiliyoruz.

    milliyetçiliğin güçlü olduğu dünyadaki kadar zor ve lüks bir durumda olmayan uçak seyahati bugün artık bireyin, yaşadığı ülkeye olan aidiyetini sorgulanır hale getiriyor, bireyi tek bir millete, tek bir ülkeye muhtaç olma durumundan kurtarıyor.

    fiziksel kaçışın yanında daha büyüğü mental olanı. teknolojinin gelişmesiyle bugün evimizden ıskoçya'nın glasgow şehrinde (şundan iki yüzyıl önce belki adını dahi bilmediğimiz) neler olup bittiğini, insanların nasıl yaşadığını, ne yiyip ne içtiğini, nasıl seviştiğini, neye ne kadar para verdiğini, sosyal ilişkilerini nasıl düzenlediğini görebiliyor, bu bilgiye çok hızlı şekilde hakim olup kıyaslama şansına sahip oluyoruz.

    yani artık ulus devletin bize sağladığı şartlar, bize öğrettiği doğrular, bize gösterdiği realite alternatifsiz değil. bireyin mental aidiyetinin dünyanın öteki ucundaki bir yere kayması gayet olası bir fenomen.

    bunun yanında büyük milli değişimler için hem fiziksel hem de mental şartların uygun olmadığını gören birey, bu değişim için asla tarihe daha önce verilen büyük mücadelelere girişmeye gerek görmüyor. aksine bireysel hayatını bu doğrultuda düzenliyor. arkadaş çevresini bu doğrultuda oluşturuyor. maruz kaldığı medyayı yine aynı şekilde kendi düzenliyor.

    yani aslında, yozgat'ta yaşarken oluşturduğu fanusta glasgow tecrübesini yaşıyor. böyle bir ortamda tam manasıyla bir milli benlikten söz etmek çok zor.

    şimdi gelelim, özellikle bizim gibi ülkeleri etikleyen din faktörüne:

    türkiye gibi islam dininin dominant olduğu ülkelerde milliyetçiliğin en büyük handikapı ümmet anlayışıdır. burada islam, hem tarihsel hem dini doktrin olarak müslümanlığı, tüm ırksal ve milli farklılıkların ötesine koymuş, bireyin devlete de topluma da aidiyetinin yegane faktörü olarak müslümanlığı benimsemiştir.

    bu noktada milliyetçi bir kişi, milli çıkarları ıslam'ın doktrini ile çeliştiği takdirde otomatik olarak ıslam'ın doktrinini takip etmeli, yani milli çıkar gözetmeyi bırakarak ıslamiyet'in emirleri ve çıkarları doğrultusunda hareket etmelidir.

    bu durum, birçok bireysel krize neden olduğundan ötürüdür ki islam toplumlarının demokrasi yolculuklarının sonucu genellikle islam devleti olma sonucuna çıkar. çünkü ulus devlet, islam dışı bir anayasa'ya sahip olmasıyla islamiyet esaslarıyla çelişir. bugün buna en basit örnek, anayasamızın miras hukukunun ıslami miras hukukundan farklı oluşudur. halbuki miras gibi bir konuda ıslam'ın hükmü, milli bir hükmün üstünde olmalıydı.

    bu sebeple türk milliyetçiliği tarihimizin her noktasında ıslami görüşlerle iç içedir. seküler milliyetçilik kavramı günümüzde türkiye'de varlık göstermeye çalışsa da, kitlenin büyük kısmı yine milli kimliğini islam ile harmanlamakta, ümmet ve millet arasında fark gözetmemektedir. durum böyle olunca bir noktada milli çıkar, ıslam'ın gereklilikleri karşısında arka planda kalmıştır. bunun sorumlusu yalnızca günümüzdeki yöneticiler değildir. türk halkının çeçen bağımsızlık mücadelesine duyduğu sempati de, arakan meselesindeki duruşu da yine bu reflekslerle ortaya çıkmaktadır.

    yani burada milliyetçilik kavramının ıslam'la içine geçmişliği durumu söz konusudur. bu sebeple türkiye gibi ülkelerde seküler milliyetçi görüş benimsemeye çalışanlar, dönüp dolaşıp din gerçeğiyle yüz yüze gelirler ve siyasi arenada temsiliyet sıkıntısı yaşayarak bu eğilimlerini hiçbir şekilde kamusal alanda gerçekleştiremezler.

    yani dünya'daki durumdan bağımsız olarak, bu özel durum sebebiyle de milliyetçilik işlevini yitirmiş bir düşünce haline gelmiştir.

    elbette siyasi hareketler, partiler, kuruluşlar bir süre daha milliyetçiliği kullanacak, onu kitleleri kendi taraflarına çekmek için bir araç olarak çalıştıracaklardır. hatta günümüzde globalleşmeye tepki olarak gelişen yeni bir milliyetçilik akımı olduğu söylenebilir. (neo-con'lar, türkiye'de türk paganizmine duyulan sempati vb.)

    fakat bunlar 'milli' olmaktan çok 'seküler muhafazakar' akımlardır. bu akımların birincil hedefi başka milletler değil, yükselişte olan radika sol trendlerdir. eğer detaylı incelerseniz bu gibi akımlar bireylerin muhafazakar (dini anlamda değil, sosyal anlamda) yaşam koşullarını sürdürebilmek için, neo-liberal atmosferde kendilerini tehdit altında hissetmeleri sonucu oluşturdukları fikirlerdir.

    yani eski dünyanın bir kavramı olan 'milliyetçilik' burada sadece eski bir alışkanlık olarak, görüntü icabı varlık göstermektedir. bu sebeple yükselen neo-muhafazakar hareketler milliyetçiliğin yeniden yükselişi olarak değil, özgürlüklerin aşırılığının ve suistimalinin yaşandığı bir sosyal atmosferde muhafazakar yaşam değerlerini bir koruma çabası olarak okunmalıdır.
8 entry daha