şükela:  tümü | bugün
  • stefan zweig "der kampf mit dem daemon" adlı kitabında nietzsche, hölderlin ve kleist'i ele alırken bu üç insan arasında ortak bir yana dikkat çeker: zweig, bu üç ozanın yaşamları boyunca içlerinde daemonvari bir güçle daima savaş halinde olduğunu söyler; bu üç insanın tüm yaşamları bir tragedyadır: yükseliş ve çöküş; yani, parabolik bir yaşam.

    nietzsche apollon ve dionysos dikotomisine ilk defa detaylı bir şekilde bakan kişi olarak, eski yunan insanın huzursuzluğunu, karamsarlığını, ölümlülüğe karşı olan isyanının müthiş bir sanatsal, felsefi verim sağladığını fark eder. buna göre acı, karamsarlık, melankoli gibi duygular insan zihninin tüm nesnelere bakışında harikulade bir imgelem gücü sağlıyordu; eski yunanlılar, bu ruh halleriyle tüm bu olağanüstü verimi sağlamışlardı: dinginlikten çok huzursuzluk, mutluluktan çok mutsuzluk, olumlu olmaktan çok karamsarlıkla dolu oldukları için yaşamlarındaki tüm nesnelere derinden bir bakış sağlayabilmişlerdi. dionysos'un o olağanüstü esnekliği, hiçbir norma uymayan, tamamıyla evrensel bilinçsiz bir güç olma haliyle, apollon'un o düzenli, rasyonel hali eski yunan insanı içinde daima bir savaş halinde sürüp giderdi ve bu ikilik, sanatta, felsefede, dinde; kısacası yaşama olan bakışta kendine has, özgün bir perspektif sağlamayı olanaklı kılmıştır. eski yunan insanı, dionysos'un onun içine yerleştirdiği doğa'nın o inanılmaz derecede büyük olan akılsız gücünün etkisiyle yaşama karamsar bir gözle, ruhla bakmıştır; fakat, eski yunanlar, bu karamsarlığın dengelenmesi için apollon'un o düzenli, rasyonel halini, yani kültürü de ellerinden geldiğince güçlü bir konuma yükseltmişlerdir: bunun neticesinde hayattaki tüm nesnelere bir düş gücüyle bakmayı başaran yunanlar, yaşamı ozanca bir ruh haliyle yaşamışlardır: güneş'in ışınları gözlerinde parlarken bir pozitivistin değil, bir ozanın derinliğiyle düşünürlerdi ama aynı zamanda da içlerindeki pozitivist, apollonik gücü de korurlardı. parabolik bir yaşamları olan insanlar ise dionizyak ve apollonik güçlerini içlerinde tam dengeleyemeyedikleri için, çöküşte dionysos'un gücünün etkisi altına girerler: pozitivist bir gözle bakarsak, delirirler. goethe'nin düzenli, sakin yaşamı ile parabolik yaşam arasında bir karşıtlık gören zweig, bu durumu şu sözlerle belirtiyor: "goethe’nin hayat formülü bir çember çiziyordu: kapalı çizgi, tam bir yuvarlaklık ve varoluşu tamamen kapsama, kendi içinde ebedi dönüş, sarsılmaz merkezle sonsuz arasında hep aynı mesafe, içten dışa doğru çok yönlü büyüme. bu yüzden onun varoluşunda gerçek bir doruk noktası da yoktur, üretiminin zirvesi yoktur; varlığı bütün zamanlarda bütün yönlere doğru eşit ve eksiksiz bir yuvarlaklıkla sonsuzluğa doğru büyür. buna karşın şeytani olanın biçimi bir parabole işaret eder: tek bir yöne doğru hızlı, sıçramalı bir yükseliş, yukarıdakine, sonsuz olana doğru yükselirken keskin bir dönüş ve-aniden düşüş. en yüksek noktası (şiirsel ve hayat anı olarak) yıkılıştan hemen öncesidir."

    esasında insan, yaşam süreci içerisinde nesnelere bir düş gücüyle bakabilmeli; nesnelerin içine tanrıları yerleştirebilmeli. doğadaki tüm nesnelere yönelen ozanca bakışı içinde taşıyan insan, doğanın asıl ihtişamı ve gücüyle yüzleşir ve bu yüzleşme, onun hayatı içindeki tüm nesnelere, kavramlara olan bakışında bir "bulanıklık", "körlük" oluşturmaz; hayır, olan tam olarak bunun tersidir: hakikat insanın içinde bir mekanik dinamikle oluşmaz; hakikat, insanın onunla hemhal olmasıyla kendini aşikar kılar, daha doğrusu: kendini tüm çıplaklığıyla gösterir: hemhal olmaya, dionysos'un gücüne goethe gibi bir denge getiremeyenler için bu hal, hızlı yükseliş ve akabinde ani çöküşü getirir; bu bağlamda, yaşama ve kendine karşı olağanüstü dürüstlükle ileriye atılmak sağlıklı değil; çünkü tragedya kahramanı mutluluğunu bedel olarak öder, onu fırlatıp atar.

    yaşamlarını bir savaş, zweig'in deyimiyle şeytanla savaş olarak geçiren bu insanlar, hayatlarını bir imgelem gücüyle yaşarlar; onlar daima huzursuzdur, hakikate dokunma pahasına büyük bedeller ödenmesi gerektiğinin bilincindedirler: "hayata dair çok şey biliyorum, çünkü sık sık onu kaybetmeye çok yaklaştım."* bu bağlamda parabolvari yaşam, yaşama ve kendine karşı olağanüstü dürüstlükten kaynaklanan ve bunun bedeli olarak da bir çöküşle taçlanan bir tragedyadan başka bir şey değildir.