şükela:  tümü | bugün
471 entry daha
  • bilmiyorum içinizde epikurosçu var mı, ama eğer yoksa çok şey kaçırıyoruz hep beraber, nitekim ben de o zihniyetten değilim (ne sağcı ne solcu gibi bir şey.), zira ölüm düşüncesine batı felsefesinde en yetkin teselliyi katan sistem onlarınkidir. (bkz: lucretius) (bkz: de rerum natura) mesela epikurosçuluğun en büyük rakibi olan stoa düşüncesi ise tıpkı francis bacon'ın dediği gibi; ölüm düşüncesini yere göğe sığdıramamıştır. şöyle diyor xvi. yy.'dan üstadımız: "certe stoici nimium insumpserunt operae in solatia mortis. etenim grandi suo contra eum apparatu effecerunt ut terribilior videretur." (sermones fideles ii. de morte) yani türkçesiyle "stoacılar ölüm gerçeği üzerinde gereğinden çok duruyor, hazırlıklarını abartarak, onu korkunç bir şeymiş gibi gösteriyorlardı." ölüm korkunç mudur, "ölmeyi istemek manalı mıdır?" bu hususlarda nihilizm/@jimi the kewl ve ölmeyi istemek/@jimi the kewl başlıklarında bir şeyler karalamıştım ama tabi ölüm konusu öyle sıcak ki, ölmeyi düşünmediğimiz zaman bile gayrıihtiyari içinde bulunduğumuz yaşama sürecinin aynı zamanda ölme süreci olmasından mıdır nedir, dönüp dolaşıp kendimizi mutlaka bu konuda konuşur buluyoruz. eh yani "ölmek de doğmak gibi canlının doğasına özgüdür" veya "ölüm varken ben yokum, ben varken ölüm yok" gibi epikurosçu avuntular da yetmiyor kimi zaman. işte o "kimi" zamanlardan biri de bu zaman oldu. (ne manasız bir cümle, olmazsa olmaz sanki. adam gibi yazmak istedim de iste ne kasıyorsun. kaldı ki hesap vermek durumunda mısın elin sözlükçülerine..)

    [önce şuraya bakın; moche/@jimi the kewl, ardından şimdi yazacaklarımı okuyun.]

    aztek kültürü de dahil olmak üzere çeşitli kültürlerde ölüm ve kurban anlayışının, ölümün simgesi olan veya kendisine kurban sunulan divinus güçlerle bir tutulmak, onları içselleştirmek gibi genel kanılar, insanları bu ölümlere veyahut kurban oluşlara karşı gelmemelerine sebep olmuştur. bunun bir diğer açıklaması da, ölümü kontrol eden kutsal güçlerle aynı tarafta olma isteğidir. başta belirttiğim 'yaşama sürecinin aynı zamanda ölüm süreci olması' durumu, tümüyle doğanın ve ona adeta öykünen canlı varlığın çift yönlü işleyişiyle alakalıdır. zaten devinim düşüncesi, yunan'da ısrarla üzerinde durulan bir anlayıştı. insan doğar, yaşar ve ölür. burada dış gücün (örneğin; büyüler) manipulesine yer yoktur. eğer zorlamayla işleyişe çomak sokulursa, sokan kişi beter durumlara düşer, rezil olur. bunun da sistematiği hybris 'le sağlanmıştır. bunları çok entiride tekrarladım, hızlı hızlı geçiyorum zira bu entiride özellikle üzerinde durmak istediğim başka bir husus var. o da şu; şimdi adlarını hatırlayamadığım (ufak bir google taraması belki hafızana yardım eder hancı..) iki profesör zamanında (80'li veyahut 90'lı yıllar) bir deney yapmışlar. bu iki adamın merak ettiği husus, tıpkı yukarıda bahsettiğim eski topluluklardaki ölümün insanlar üzerindeki etkisinin, günümüzde de devam edip etmediği imiş.

    aşama 1: bir grup amerikalı öğrenciyi politik görüşlerine göre, yani demokratlar ve cumhuriyetçiler diye ikiye ayırmışlar. öğrencilerden, tadı çok kötü, acı olan bir sosu diğer öğrencilere vermeleri istenmiş. ilk aşamada sosu kendi yandaşlarına sonra da karşı görüşteki öğrencilere vereceklermiş, kural böyle. öğrenciler yandaşları veya rakip görüştekileri ayırdetmeksizin, hepsine neredeyse aynı oranda sos dağıtmışlar. (verecekleri sosların oranlarını kendileri belirlemişler.)

    aşama 2: psikologlar sonra yine politik görüşlerine göre ikiye ayırdıkları başka bir grubu içeri alıp, onlardan önce ölümü düşünmelerini sağlayacak bir dizi soruyu cevaplamaları istenmiş. örneğin; "bir gün öleceğiniz fikrinin sizde uyandırdığı hisleri nasıl tanımlarsınız?" , "fiziksel olarak öldüğünüzde size olacakları sandığınız şeyleri yazınız." vs. sorular her denek tarafından cevaplandıktan sonra, bu sefer onlardan aynı sosu hem yandaşlarına hem de karşı görüşteki öğrencilere dağıtmaları istenmiş.

    sonuç: ikinci gruptaki öğrenciler kendi yandaşlarına, birinci gruptakilerle aynı oranda sos verirken (12 gr.), karşıt görüşteki öğrencilere ise ilk gruptakilerden farklı olarak 27 gr. sos vermişler. hocaların vardığı sonuç şudur; demek ki insanlara kendi ölümlerini hatırlatmak, onları kendileriyle aynı değerleri paylaşan kişileri desteklemeye, diğerlerinden ise uzak durmaya itiyordu. insanlara kendi ölümlülükleri hatırlatıldığında, kendilerinden farklı bir inanç veya düşünce sistemleri olanlara karşı acımasız olacaklar. bunun sebebi de, ölümümüzü düşündüğümüz zaman, kendi inanç sistemimize daha fazla sarılma ihtiyacı duymamızdır. deney kanıtlıyordu ki; gerek günümüz üniversite öğrencileri, gerekse xv. yy. aztekleri olsun, ölümün insan zihnindeki etkisi evrensel bir nitelikte olup, başta da belirttiğim gibi doğanın sistematiğinin değişmezliği gibi sabittir.

    belki de epikuros, başta da belirttiğim gibi; insana ölümü düşünmemesini, kafasına takmamasını öğütlerken haklıydı. olabilir, ancak bizim ölüme yaklaşımımızı belirleyen en temel güçlerden biri de tanrının inayetine sığınıyor olmamızdır, o halde mutlak gücün varlığı ve onun sayesinde öldükten sonra da mutlu olabilme ihtimali kişiyi rahatlatır. kişi için rahatlatıcı olan açıklamalar, tavsiyeler, ölümü dert etmemeyi doğurur. ancak bu sefer ölümü dert etmeyen kişinin yaşamı düşüncesizce gelişmeye başlar. düşünmeden, dert etmeden, kaygılanmadan bir yaşamayı kendine seçer. (gerçi örneğin islamiyet'te, özellikle de yunus emre'de karşımıza çıkan tanrıyı küstürme korkusu veyahut onun gözünde tıpkı şeytanından cennetten düşmesi gibi düşme korkusu veyahut hiristiyanlık'ta augustinus'ta gördüğümüz günahın aslında 'tanrının sevgisini yitirmek' olduğu düşüncesi {privatio dei - contemptus dei} bizi yanıltmasın, burada bahsettiğim kaygısızlık durumu içine girmiyor bunlar.) kaygılanmadan yaşama biçimi, insanın yaşadığı çağ zemininde kendi sağlığı açısından olumlu sonuçlar doğurur mu, doğurmaz mı belki de başka deneylere ihtiyacımız var, bilemiyorum. (aslında biliyorum, benim fikrime göre; böylesi deneylerle çözülecek sorunlar değil bunlar. düşünen varlık kompleks bir yapıdadır, her an patlamaya hazır milyarlarca bombadır. bin yıllardır aklın gizemini [biliyorsunuz insanın en mühim yetisi olan aklının , üstün varlık tanrının aklının bir kısmı olduğu ve bu yüzden tanrının insanın babası olduğu söylenmektedir. bu çok farklı bir başlığın konusu, seneca özellikle söyler bunu. tabi buradaki baba-oğul ilişkisi de, isevilik'teki tanrı-isa ilişkisi gibi değildir. ayrıntılı bkz: tanri varsa niye bu kadar aci var soylemi/@jimi the kewl ] çözememiş insanın, böylesi spesifik deneylerle çok kademe geçebileceğini sanmıyorum. eh bana kalırsa; gizemlerin kendisi de araştırmanın dışındadır. felsefe soruların ilmidir, felsefeci için [ben değilim] soru sormak aslolandır. ) önemli olan galiba sağlıklı olmaktır, gerçi stoacı zihin bunu da aşağılar, sağlıklı olmayı istemek nihadi hedef olamaz onlara göre. onlar erdemli ve ahlaki yaşamanın nihai hedef olduğunu söylüyorlardı, tam roma'da tutunmasını mantıklı karşılamamız gereken bir düşünce sisteminin öğretileri.. hiç şaşırtıcı değil.

    neyse daldım gittim, sonuç itibariyle francis bacon'ın ilk başta bana düşündürdüklerinden başladığıma göre; yine onun o saf ve tertemiz dilinden bir ifadeyle, modern dünyada rasyonel düşünmeye şartlanmış zihinlerimizle belki de tam anlayabilmemizin veya uygulayabilmemizin neredeyse imkansız olduğu bir sözle kapatayım entirimi.

    "nec minus observatu dignum est quantillam mutationem in animo generoso et forti appropinquans mors efficere valeat: eosdem enim gerunt homines illi spiritus usque ad supremum momentum." (sermones, de morte)

    "ölümün yaklaşmasının olgun ruhlarda değişikliğe sebep olmaması küçümsenecek bir şey değildir. yaklaşan ölüm, cesur kişiyi yaşamdan alıkoymaz. böyle ruhlara sahip kişiler, son anlarına dek hiç değişmezler."
3792 entry daha