şükela:  tümü | bugün
25 entry daha
  • ben

    seneler evvel bir sayım günü eve kapanmışlardan olarak filmini izlediğimde feci hoşuma gitmişti, zamanla kitabına da aynı sıcaklıkla alıştım, "zamanla alıştım" diyorum çünkü bu kitabı ilk başta anlamayarak okumuştum, hatta defalarca okumuş olmama rağmen ilgili metaforları, belki de genel kültür mantarımın çok da lezzetli olmamasından ötürü görememiş veya kitabı yetersiz bulmuştum, aslında o zamanlarda da sorunun aslında bende olduğunu, kapasitemi aşan bir şeylerin mutlaka esere sinmiş olduğunu düşünürdüm, ama sadece düşünürdüm, tam çözemezdim sıkıntının nereden kaynaklandığını. ama olsun zamanla bunu aştım ve kendimi old man'in sandalında (http://www.loc.gov/…swann/valtman/images/valt08.jpg) onu bütün hikaye boyunca seyrederken buldum ya, gerisi problem değil.

    yaşlı adam

    "old man aslında isa mıdır?" sorusuna verilebilecek yanıtım maalesef yok, ama zaten herhangi bir veriye veyahut açık belirtiye ihtiyaç duymuyoruz ki okuduğumuzda. istiyorsak "evet old man aslında isa'nın kendisidir" istemiyorsak o sadece "tam 84 gündür bir balık bile tutamamış olan, gulf stream'de sandalla tek başına avlanan yaşlı bir adamdır" ne farkeder, ne istiyoruz, bu adamı hangi heyecanımıza ortak ediyoruz, önemli olan sadece bu değil mi? istediğimiz gibi çekiyoruz kürekleri onunla beraber, bazen sandalın garipliğine takılıyoruz, bazen spencer tracy 'nin bir acayip oynadığı o flashback'te bilek güreşindeki zaferine. çok ilginç "gözlerinden başka her şeyi eskiydi" adamımızın. "denizle bir renkteydi, ışıl ışıldı, yenilmezdi gözleri" hep böyle sandalda yanıbaşında böyle düşünüyoruz; "yenilmezdi gözleri". oysa daha eserin başında bir bira atayım iyi gelir diyerek gittiği meyhanede "balıkçıların çoğu alaya vurdular işi yaşlı adamla, ama beriki hiç aldırmadı. daha yaşlı olan öteki balıkçılar ona bakıyor, üzülüyorlardı. ama üzüntülerini belli etmediler. nazik bir dille, uzun zamandır iyi giden havalardan, ağlarını attıkları akıntılardan, girdaplardan ve görüp geçirdiklerinden söz ettiler." "yenilmez gözleri" belki de umudunu yitirmek üzereydi. hemingway bunu bize sunmuyor. bu noktada kahramanımız isa'laşır mı bilmiyorum, ama çektiği çilenin kutsi bir yönü yok değil. zira hiristiyanca bir sebat anlayışının yaşamda nasıl mühim bir cesareti, erdemi simgelediğini, hercules'in prometheus'un zincirlerini çözmek için bir uçtan diğerine koca okyanusu tek bir toprak çömlekte geçtiğini anlatan bacon'dan şöyle işitmemiş miydik? "burada aslında yaşamada hiristiyanca bir sebat anlayışı tasvir ediliyor, zira o etten yapılmış hassas bir testide her yanı kaplamış dünyanın tüm karmaşalarında yüzmeye çalışıyor. görkemli sözlerden, daha basit ifadelere geçelim; mutluluğun ortaya koyduğu başlıca değer ılımlılıkken, mutsuzluğunki ise ahlakta erdemden daha kahramansı görünen yiğitliktir. " (fr. bacon, sermones fideles, 5 : "..ubi ad vivum christiana constantia depingitur, quae in fragili carnis testa per mundi fluctus undique circumfusos navigat. verum ut a granditate verborum ad mediocritatem descendamus, rerum secundarum praecipua virtus est temperantia, adversarum fortitudo, quae in moralibus reputatur pro virtute maxime heroica.") benzer şekilde yani hem hercules hem de bacon'ın ideal hiristiyanı gibi kahramanımız old man de benzer bir sebatın simgesidir eserde. her an yorgunluğu, geçen yılları düşünür adamımız, hatta yardımcısı velet bile benzer bir yorgunluğu paylaşıyordu adamımızla, beş yaşındayken ilk defa old man'le birlikte sandalla denize açıldığı ilk günkü o fırtınayı anımsayarak; "kuyruğunun çarpışını, vuruşunu, tahtanın parçalanmasını, sopa seslerini hatırlıyorum. islak halatların durduğu burna fırlatmıştın beni. teknenin tümden sarsıldığını duyuyordum, her sopa indirişinde ağaç kesermiş gibi sesler çıkıyordu tıpkı. dört yanımı taze bir kan kokusu sarmıştı." çocuk, yatağın üstünden eski gemici battaniyesini alarak, iskemlenin arkasından yaşlı adamın omuzlarına atıp adeta ona kendi babasıymış gibi bakıyordu, zaten ona göre "en iyi balıkçı da oydu".

    deniz ve savaş

    old man, bu hikayenin old man'i olduğunun farkındadır, yukarıda söz ettiğim sebat etmesi gerektiğine dair düşüncenin koluna bu sefer 'insanın doğa karşısındaki şerefi' sorumluluğu da girmişti. bir hayli açılmış olduğu denizde, hiçbir kara parçasını görmediği bir denizde, yapayalnız bir şekilde fakir sandalında bir şekilde o zayıf ağına yakalanmış kocaman bir balıkla (http://news.bbc.co.uk/…75154_old_man_marlin_300.jpg) başbaşa doğaya meydan okuyordu, ya da ben hep böyle sandım, dedim ya başta da; ne istiyorsak o! gerçi sanışımla da sınırlı değil, zira hemingway de böyle düşünmemizi istemiş. "savaş bitti, şimdi artık hamallık yanı var işin." diyor yaşlı adamımız bir yerde balığı öldürebildikten sonra, ama henüz savaşın yeni başladığından da habersizdir.

    "ben şimdi başımı rahat ettirmeliyim. eller, üzerlerine düşen işi yaptılar, güzel güzel gidiyoruz. ağzı kapalı, kuyruğu dalıp çıkarak kardeş gibi dönüyoruz. sonra başı dumanlanmaya başladı biraz ve ben mi onu götürüyorum, yoksa o mu beni götürüyor diye düşündü. eğer ben onu yedeğe almışsam mesele yok. bütün kişiliğini yitirmiş olan balığı tekneye alsaydım da bir şey çıkmazdı bundan... güzel güzel gidiyorlardı ve yaşlı adam ellerini denize sokmuş kafasını ferah tutmaya bakıyordu. üstlerinde, çok yukarda kümülüs bulutları ve biraz da tüy bulutlar vardı, yaşlı adam havanın bütün gece böyle gideceğini anlıyordu. boyuna balığa bakıyordu gerçek olduğuna inanmak için. ilk köpek balığının vurmasından tam bir saat önceydi."

    sandalında kendisinin mi balığı yoksa balığın mı kendisini götürdüğünü bilemeden, köpekbalıklarının , yaşlı adamın yoldaşına saldırmış olmaları elbetteki bu savaşın henüz bitmediğini gösteriyordu. hemingway bir zıpkın hamlesini bakın şöyle anlatıyordu:

    "başı sudan çıkmıştı, sırtı beliriyordu. yaşlı adam köpek balığının burnu ile gözleri arasındaki çizginin üstündeki bir noktaya zıpkını sapladığı sırada, büyük balığın derisinde, etinde açılan yarığın sesini duydu. gerçekte böyle bir çizgi yoktu. sadece koyu mavi bir kafa, kocaman gözler ve her şeyi ezen, yutan çeneler vardı. ama yaşlı adamın vurduğu yer, tam beynin bulunduğu yerdi. bütün gücü ve kandan vıcık vıcık olan elleriyle iyi bir zıpkın atmıştı. umutsuzca saplamıştı zıpkını, ama azimliydi, içi nefretle doluydu. köpekbalığı sarsıldı ve yaşlı adam artık gözlerinde can kalmadığını gördü, sonra bir kez daha sarsılıp ipin iki ilmeğine dolandı. yaşlı adam onun işini bitirdiğini anlamıştı ama balık direniyordu. sonra sırt üstü yattı, çeneleri takırdıyarak, tıpkı hızlı bir motor gibi suyu yardı. kuyruğunun denizi dövdüğü yer bembeyaz olmuştu. vücudunun dörtte üçü sudan iyice çıkmıştı, ip sıkınca titredi, kopardı ipi. bir süre suyun üstünde hareketsiz kaldı, yaşlı adam bakıyordu ona. sonra yavaş yavaş battı."

    aslında köpekbalıkları bu savaştaki düşmanlardan sadece bir bölüğü oluşturuyordu, hem de küçük bir bölük. zira yaşlı adamın asıl rakibi tanrılar arasındaki paylaşımda poseidon'un kısmetinde çıkan deniz bile değildi, asıl rakibi kendisiydi. zira hemingway'in ısrarla bize gösterdiği -yukarıda söz ettiğim- 'insanı temsil eden yaşlı adam' düşüncesi eserde asıl savaşın insanın doğaya ve doğaya egemen olma amacında karşısına çıkan bütün engellere karşı verildiğini gösteriyor.

    "bir yanı koptuğu için bakmak istemiyordu artık balığa. ona saldırılınca sanki kendisine saldırılmış gibi olmuştu. ama balığıma saldıran köpek balığım öldürdüm diye düşündü. gördüğüm en büyük dentuso'yu, allah var, çok büyüklerini görmüşümdür. dayanmak güzel şey diye düşündü. keşke bir düş olsaydı bu, balığı hiç yakalamamış olsaydım, yatağımda, yalnız, gazetelerin üstünde yatsaydım. «insan yenilmek için yaratılmadı» dedi. «insanoğlu mahvolabilir ama yenilmez.»"

    burada hemingway'in 'yenilmek için yaratılmamış insan'ı aslında benim daha önce birçok kez dile getirdiğim bacon'la birlikte şahlanmış olan "doğaya egemen olmak için ona yönelmek, onu bilmek" düsturunun sadece bir halkasıdır. bu düstur, suya parmağını değdirip çeken platon'un 'ideal devlet' şeklinde kendini gösteren sudaki kıpırtı ve hareketliliklerle beslenmiştir. o zihin ki; insanı temel alan, insana insan için bakan, insandan hareket edip yine insana varan, bu uğurda doğaya egemen olan, egemen oldukça da yüzyıllar boyu alının bir kenarına yerleşmiş olan 'yenilmez' tanrı düşüncesine öykünen, öykündükçe de ahlakta kötülük problemi (bkz: kötülük dünyanın güzelliği için zorunludur), siyasette sadece insanların değil tüm doğanın anasını belleyen savaşlar, dinde de küffarlıklar alış başını yürümüş. nereden bakarsanız bakın, insanın doğa karşısında hemingway'in dediği gibi 'mahvolabilir ancak yenilemez' halkası, ta platon'a ve onu protagoras'la tartışmasında bu yola iten her felsefe annesi bilgece düşünüşlere kadar gider ve hayırlı mı oldu, hayırsız mı hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir denizin ortasında kalmış bir şekilde kahramanımızın aslında tragedyada karşılığının "haddini aşmış ve bu yüzden cezasını çekmek zorunda olan sadece sıradan bir fert" olduğunu düşüneduracağız. ama moral yasaları değişti artık. artık yaşlı adamımız ister isa olsun, ister hasan mezarcı ne fark eder, önemli olan doğaya, kendi doğasından ötürü diklenmiş olmasının cezasını çekmeyecek olmasıdır. o ödülünü mutlaka "cesurdu", "yaşlı olmasına rağmen iyi dayandı" nidalarıyla alacaktır.

    sonuç

    önemli olan işte bizim hikayeye baktığımızda, hemingway'in o her zaman sade yazan kaleminden çıkmış satırları okuduğumuzda galiba ne görmek istediğimizdir. bir sayım günü oturup filmini izlersin, bir haziran akşamı eşşek kadar olmuşsundur; oturur entirisini yazarsın. kafanda biçimlenen bir dünya vardır, o dünyanda sen sandalında belki "one shot one kill" dersin, yaşlı adam gibi. ya da kathekonta veya katorthoma demişler ya stoacılar, işte öyle doğayla uyumlu ve ona uygun yaşamaya kalkışırsın, öyle davranırsın, güçlü balığı kaçırmayayım diye sıkı sıkı sarıldığın halat ellerini kesmez ya da böylelikle kendini güçsüz hissetmemek ve bu yüzden koca balığı kaçırmamak için, yem diye getirdiğin küçük balıkları çiğ çiğ yemezsin tek elinle, diğer elin halattayken.

    evet entirimi eserden bir parçayla kapatıyorum, pek romantik bir havada geçti, duygularımı aktarmaya çalıştım, umarım okunabilir bir yazı olmuştur.

    "rüzgar tazeydi, kayıp gidiyorlardı şimdi. balığın baş tarafına bakıyordu sadece, umutlanmağa başlamıştı. umutsuzluk günahtır, ben inanırım. günahı bırak şimdi, diye düşündü. günahı kale almadan uğraşacak nice sorun var. ayrıca bir şey anlamam ondan. bir şey anlamam, ayrıca inandığımdan da emin değilim. balığı öldürmek günahtır belki. geçimim bundan, başkaları da karnını doyuruyor, ama gene de günahtır sanırım. ne var ki, böyle olunca her şey günah. günahı bir yana bırak sen. iş işten geçti bir defa, sonra da günah islemek için parayla tutulmuş adamlar vardır. onlar düşünsün. sen balıkçı olmak için doğdun, balık da balık olmak için. koca di maggio'nun babası san pedro da balıkçıydı. onu ilgilendiren her şey üzerinde durup düşünmek hoşuna gidiyordu, okuyacak bir şeyi, radyosu falan da olmadığı için gene günah üstüne düşünmeğe koyuldu. övünmek için öldürdün onu, çünkü sen bir balıkçısın. canlıyken seviyordun onu, öldürdükten sonra da sevdin. e, seviyorsan, öldürmen günah değildir onu. yoksa daha mı günah?
    ...

    bu kadar açılmamalıydım balık. senin için de iyi olmadı, benim için de. pişmanım balık."
123 entry daha