şükela:  tümü | bugün
869 entry daha
  • son zamanlarda türkiye gündeminin en önemli parçalarından biri olan libya iç savaşı’nın bir ‘amerikan oyunu’ olduğunu söylesem muhtemelen birçoğunuz gülüp geçersiniz, fakat asilerin lideri halife hafter’in savaştan önce tam 20 yıl boyunca virginia’da yaşayıp amerikan vatandaşlığı aldığını, bilinen bir cia elemanı olduğunu ve abd’nin muammer kaddafi’yi devirme planları için ilmek ilmek, sabırla dokunduğunu, eğitildiğini söylesem, belki bu sizi şaşırtabilir.

    hayatta çok sevdiğim bir söz var: ‘yaşlı adamlar, gölgelerinde oturamayacaklarını bildikleri ağaçları dikmeye başladığında milletler ilerler.’ işte bu söz amerika’nın özeti, amerika’nın ne olduğu ve amerika’nın neden dünyanın her yerinde varlık gösterdiğinin cevabı. yaşlı adam reagan, kaddafi’yi başa geçiren grupta olan, kaddafi’nin en sadık askerlerinden birini, genelkurmay başkanını; halife hafter’i almış, asla şahit olamayacağı kaddafi’nin düşüşü için hazırlamış ve doğru zaman geldiğinde ağacın gölgesinde oturabilen kişi ise obama olmuştu.

    hafter’in ve libya’nın 10 yıllık iç huzursuzluğunun kökleri bundan tam 40 yıl öncesine gidiyor. reagan göreve gelmeden bir yıl önce abd’nin trablus büyükelçiliği göstericiler tarafından yakılmış ve iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler ilk kez askıya alınmıştı. ilerleyen yıllarda ise bu sürtüşmeler askeri boyutlara ulaşmış, amerikan ve libya jetleri sitre körfezi’nde sıklıkla it dalaşına girer olmuştu.

    1981 yılına geldiğimizde amerikan basını libyalı suikastçilerin reagan’a suikast yapmak için abd topraklarına gönderildiği haberleriyle çalkanıyordu. aynı yılda abd’nin hartum’daki elçiliğinde bir müzik kutusunun içinde bulunan bombalardan da libya sorumlu tutulmuş ve dönemin abd başkanı reagan tarafından libya’ya seyahat yasağı konulmuştu. üstelik libya’daki tüm abd vatandaşları ise kesin bir emirle libya’yı terk etmeleri konusunda da uyarılmıştı. iki ülke arasındaki sular ısınırken reagan kaddafi’yi koltuğundan etmek için adeta yemin etmiş, kaddafi hükümeti düşene kadar da ne abd’nin libya’ya olan düşmanlığı ne de kaddafi’nin abd’ye karşı mücadelesi bitmemişti.

    aradan iki yıl geçtiğinde libya sahillerinde abd jetleriyle olan çatışmalar fazlasıyla artmıştı. 5 amerikan vatandaşının öldürüldüğü roma ve viyana havalimanları patlamalarının ardından abd makamları yine libya’yı suçlamıştı. patlamayı kim yaptı bilemiyoruz ama o gün kıyamet kopsa reagan’ın kaddafi’yi sorumlu tutacağı da bir gerçek. fakat her şey bunlarla sınırlı kalmadı, 1986’da libya’da konuşlu olan havadan karaya füze sistemleri abd uçakları tarafından vuruldu. ardından, abd tarafından söylenen o ki, berlin’de sıklıkla abd askerlerinin ziyaret ettiği bir bar libya tarafından bombalı saldırıyla hedef alındı ve onlarca asker hayatını kaybederken, 200’den fazlası da yaralandı. sonraki yıllarda da izleneceği üzere, ‘kendine bir saldırı olsun ve ardından saldırı yapan ülkenin canına oku’ taktiği abd tarafından uygulandı ve yüzlerce amerikan uçağı libya topraklarına doğru harekete geçti. yapılan hava saldırısında 70’ten fazla sivil hayatını kaybetti, birçok libya askeri üssü yok edildi ve kaddafi’nin evlatlık hızı hana hayatını kaybetti. aynı zamanda kaddafi de uçakların doğrudan hedefi olmuş ama saldırılardan sağ kurtulmayı başarmıştı.

    yine aynı zamanlarda abd hükümeti kaddafi’yi terörist grupları desteklemekle itham etmeye devam ediyordu (ne kadar tanıdık değil mi?). on-dan fazla ortadoğu ülkesinde kaddafi’nin etkin terörist faaliyetler yürüttüğü söylenirken, irlanda’da bile terörist örgütlerin kaddafi tarafından desteklendiği ileri sürüldü. her ne kadar bu iddiaların doğruluğunu ya da yanlışlığını artık bilmemiz mümkün olmasa da, dünyada libya’yı ve kaddafi’yi şeytanlaştırma politikları son derece işe yarıyordu. artık libya istenmeyen devlet, kaddafi ise cani bir diktatördü.

    her şeye rağmen kaddafi ülkesini ve iktidarını abd’den korumayı başarmıştı ve daha çok uzun yıllar da direnmeye devam edecekti. fakat bir süre sonra hafter’in de saflarına katılacağı (bir abd gazetesinde sızan belgelere göre) abd destekli libya ulusal kurtuluş cephesi kaddafi’ye ikinci bir suikast düzenlemişti. kaddafi ve ailesinin kaldığı bir bina roket saldırısına uğramış fakat ölen olmamıştı. nihayetinde bu akıllıca bir saldırıydı çünkü hem kaddafi hem de daha sonra halkı örgütleyebilecek olan aile üyeleri tek seferde öldürülecekti, fakat olmadı. bu başarısız suikastin ardından dönemin cia direktörü ise ‘libyalılar bu piçten kurtulmak için ölmeye bile razı’ demişti. abd artık muhalif libyalıların farkına varmış ve libya’yı kendi deyimleriyle ‘bu piç’ten kurtarmak için hangi ata oynacağını da çok iyi görmüştü.

    libya ulusal kurtuluş cephesi ise esasında daha çok suudi arabistan ve sudan’dan destek alıyordu. bundan haberdar olan kaddafi de sudan’daki batı destekli hükümeti devirmek için isyanları teşvik etti, hatta bu konuda epey mesai verdi ama başarılı olamadı. abd ve libya taraflarının ardı ardına gelen başarısız aksiyonları bir tarafta süredursun; reagan pes etmiyor, kaddafi ise geri adım atmıyordu. artık iki taraf için de kaybedecek bir şey yoktu.

    suikastı takip eden zamanlarda washington post gazetesi gizli bir başkanlık emrini ifşa etti. reagan bu emirde kaddafi’nin sürgün ettiği isimlerin eğer doğru şekillerde desteklenirse libya’nın kurtuluşu konusunda önemli rol oynayabileceklerini vurguluyordu, ki yıllar onu şahit olamasa bile haklı çıkaracaktı. ayrıca libya’ya direkt müdahaledense daha yavaş ve direkt etkilerde bulunmayacak hareketlerin tercih edilmesi gerektiği de öğütleniyordu. abd belki askerlerini yığıp libya’yı bir haftada ele geçirebilecekken, her şeye rağmen sabırlıydı. bunu libyalıların kendi meselesi gibi göstermek istiyordu.

    yıllar geçtikçe abd, libya’nın etrafını çevirmeye devam ediyordu. sınır komşusu çad’da bir darbe ile başa geçen hebré, insan hakları izleme örgütü’ne göre cia tarafından doğrudan reagan’ın emriyle destekleniyordu. hatta hebré için dönemin abd içişleri bakanı ‘kaddafi’nin sıçtığım burnunun dibinde’ demişti. nitekim öyleydi de, ama reagan ve bakanları ne kadar nefret doluysa, kaddafi de öyleydi ve iktidarını abd’den korumakta da kararlıydı. uranyum yataklarıyla zengin olan ve çad ile sınırlarının olduğu bölgeye gözünü dikmiş ve general halife hafter’in (libya genelkurmay başkanıydı) başını çektiği ordusuna işgalin emrini vermişti. yine de acısı yirmi yıl sonra çıkacak bu basit hatasının henüz farkında değildi.

    hafter ve ordusu, fransız destekli çadlı askerler tarafından tabiri caizse yerin dibine sokulmuş, yetmemiş bir de esir alınmıştı. çok da büyük utançtı doğrusu. kaddafi epey rezil olmuş ve hafter’i de bu rezaletin baş sorumlusu olarak görmüş, sonunda hafter’i vatan haini ilan etmişti. hafter o güne kadar kaddafi’nin en kilit askeri görevlerinin başında bulunmuş, 1969’da kral idris’in devrilmesinde ise albay kaddafi’nin yanında saf tutmuştu. işin özünde ise ihanete uğrayan, amiyane tabirle ‘satılan’ halife hafter’den başkası değildi. haklı olarak da çad’daki hapis yıllarında kaddafi’ye büyük bir nefret doldu. yıllar sonra silah arkadaşlarının hafter hakkında söylediği üzere, ‘tek amacı kaddafi’den kurtulmak olmuştu, hayat amacı buydu.’ bağlantılarını kullanarak libya ulusal kurtuluş cephesi ile iletişime geçmiş ve artık asilerin safına katılmıştı. her ne kadar çad’da büyük bir hezimet almış olsa da hafter nihayetinde eski genelkurmay başkanıydı ve bu asiler için büyük bir kazançtı. kaddafi’nin eski sadık dostu, bugün onun en büyük düşmanıydı.

    hebré’nin çad’da hükümetten düşürülmesinin ardından kaddafi, libyalı askerler ve hafter’in iadesini istedi. fakat reagan artık gitmiş bile olsa, nefret abd’nin nefretiydi ve burada bitecek değildi. abd bu iadeye izin vermedi, onun yerine tüm mahkumları dünyanın en cool bayraklarından birine sahip olan zaire cumhuriyeti’ne göndermeye karar verdi. yine de burada askerlerin yarıya yakını libya’ya dönmek istedi, hafter’in başını çektiği kalanlar ise canlarının bağışlanmayacağı düşüncesiyle asilerle birlikte olmaya karar verdiler. yine de bir süre sonra, kim bilir belki de kaddafi’nin baskıları sebebiyle, zaire asi libya askerlerini kenya’ya gönderdi. fakat kenya da abd’ye rağmen aynı şekilde asilere sahip çıkmayacağını bildirdi ve sadece kısa bir süre için barınmalarına izin verdi. artık tüm bu olaylardan ve barınma sorunlarından sıkılan bush yönetimi, askerleri abd’ye bir mülteci programı kapsamında almaya karar verdi. işte hafter’in cia macerası da böylece başlamış oldu.

    halife hafter, abd’de kaldığı yıllar boyunca elini sıcak sudan soğuk suya sokmadı. bugün sadece gayrimenkullerinin değeri 8 milyon dolar’ı bulurken, bu rakama çocuklarının malları ve banka hesapları dahil değil.

    abd macerası sırasında hafter, dil eğitimi başta olmak üzere askeri de dahil olmak üzere birçok eğitime tabi tutuldu. bu sırada abd vatandaşlığı da almaya hak kazanan hafter, 1996 mart’ında artık abd’nin iyiliğinin karşlığını vermek zorundaydı. mısır’dan bildiren washington post muhabiri, ‘şu anda bazı hapishane kaçakları ve silahlı gruplar, hafter’in liderliğinde kaddafi’ye karşı bir ayaklanma başlattı’ diyerek olayları tarif etmişti. beş gün içinde ölen ‘bilinen’ 23 insana karşın, ayaklanma çok kısa bir süre içinde bastırıldı. halife hafter bir kez daha başarısız olmuş ve amerika’ya geri dönmüştü, kaddafi ise bunun intikamını alacaktı.

    başarısız darbe girişiminin hemen üç ay sonrasında kaddafi, bingazi’de bir hapishanede kalan tam 1200 siyasi tutuklunun idamına karar verdi. bin iki yüz!

    hareketli ve bol kanlı geçen yıllarından ardından ortada sadece kötü adamlar vardı. 2011’e kadar görece sessiz geçen yıllarda hafter, virginia’da ailesiyle yaşamaya devam etti. bu sırada ise ne abd’nin libya’ya olan nefreti ne de kaddafi’nin iktidarını koruma mücadelesi bir an olsun dinmedi. nihayetinde ise muhammed buazizi isimli bir sokak satıcısının intiharıyla başlayan yasemin devrimi’nin alevlendirdiği arap baharı her şeyin sonu olacaktı. tunus ve mısır’ın ardından sonunda libya’da çıkan ayaklanmalar, 30 yıllık kaddafi’yi devirme planlarının abd adına mutlu sonuydu. reagan’ın kazmaya başladığı tünelin sonunu ancak obama, dört başkan sonra görebilecekti. 20 yıldır bilfiil özenle, cia kültürüyle eğitilen eğitilen halife hafter ise artık abd’ye olan borcunu ödemek üzere libya’ya doğru bir kez daha harekete geçmişti.

    fakat abd adına libya’da baş ağrıları bitmiyordu. hafter eğitimliydi, sadıktı; fakat asiler değildi. 30 yıllık plan ise defalarca başarısız olmuş bir asiye bırakılacak hiç değildi. bunun için son noktayı koymak adına 18 mart’ta paris’te obama liderliğinde bir zirve toplandı. abd, fransa, ingiltere, almanya ve birleşmiş milletler temsilcierinin katıldığı zirvede libya konusu ele alındı. zirve sırasında artık sonunun geldiğini anlayan kaddafi, üslubunu yumuşatmış ve obama’ya şöyle bir mektup yazmıştı:

    “oğlumuz, ekselansları sayın barack hüseyin obama’ya (mektubun orjinalinde baraka hussein abu oumama olarak bahsediyor, ki oğlumuz demesinin sebebi ise ‘abu oumama’nın babası kenyalı -siyasetçi- olmasından başka bir şey değil). sana daha önce de söyledim. allah korusun libya ile abd savaşa girse bile sen bizim oğlumuz olarak kalacaksın. bizim gözümüzdeki resmin değişmeyecek. senden aynı imajı korumanı istiyorum. eli silahlı el kaide militanları senin ülkendeki şehirleri kontrol etseydi sen ne yapardın? söyle ben de aynı yolu izleyeyim.”

    libya’dan açıklamalar yapmaya devam eden kaddafi, ‘libyalılar ülkeleri için ölmeye hazır’ mesajları vermeye başlamıştı. gerçek savaş artık kaçınılmazdı. abd gibi bir devlete karşı 30 yıl boyunca kesintisiz bir mücadele vermiş olan kaddafi, her şeye rağmen direnmeye devam edeceğine; libyalıların ise arkasında duracağına inanıyordu. ‘libya, sizin değil; libyalılarındır’ olmuştu nitekim son sözü. gerçekte ise, libya sadece kendisine aitti. bir diktatöre. fakat her ne olursa olsun, 19 mart 2011’de günün son ışıklarıyla nato tarafından başlatılan (ileriki zamanlarda türkiye’nin de destek olacağı) hava saldırısı bir devri kapatmıştı. her şey bittiğinde libya devleti tüm askerlerine ateşkes emri vermiş, sadece bir gün içinde 42 yıllık iktidar devrilmişti. kaddafi, diktatörlüğünden bağımsız olarak, verdiği otuz yıllık takdire şayan direnişinin sonuna gelmişti. sezar’ın hakkı sezar’a. artık dönem halife hafter’in dönemi olacaktı, daha doğrusu öyle olması isteniyordu. ama olmadı. olacak mı, orası ise hiç belli değil. fakat bir şey kesin ki; libya, kaddafi’nin dediği gibi ne bir kez olsun libyalıların oldu ne de yakın zamanda libyalıların olacak gibi görünüyor.

    libya halkı ise bugün kendilerine ait olmayan bir günahın bedelini ödüyor. bu günahın altında ölüyor; eşlerini, çocuklarını, annelerini, babalarını kaybediyor. üstelik ne 42 yıllık zevk-ü sefanın ardından çabuk bir ölümle kurtulan muammer kaddafi ne de binlerce kilometre ötesindeki bir ülkenin kendi ülkesini tehdit ettiğini iddia eden reagan, bingazi’deki tek bir çocuğun çektiği acıların binde birini çekmişti. işte savaş böyle bir şey. işte libya iç savaşı böyle bir şey. haklı olanı ve iyisi olmayan bir savaş. ve işte en çok da bu yüzden; macron’un, erdoğan’ın, sisi’nin, putin’in ve trump’ın emperyalcilik oynadığı ve başarısız dahi olsalar bu günahın altında biraz olsun bile ezilmeyecekleri bir ülke adına binlerce kilometre ötedeki rahat ve sıcak koltuklarımızda savaş çığırtkanlığı yapmadan, ölen masum çocukların gelecekleri üzerine yorumda bulunmadan önce yüz, belki de bin kez düşünmemiz lazım.

    ve nihayetinde, kaddafi belki tek bir şeyde çok haklıydı; libya, libyalılarındır.

    ya da en azından olması gereken budur.
36 entry daha