şükela:  tümü | bugün
  • iki gündür ali erbaş'ın atatürk'e lanet okumasını konuşuyoruz...

    ne demişti fetö'nün dinler arası diyaloglarına katılan, abant toplantılarının vazgeçilmez ismi ali erbaş;
    "vakıf malı, dokunulmazdır. dokunanı yakar..."

    bakın asıl mesele işte bu.
    ayasofya falan değil...

    bunların asıl derdi vakıf malları, vakfiyeler...

    peki nedir vakıf malları???

    şimdi sizlere tarihsel süreçte bu vakıfların nasıl oluştuğunu, vakıf mallarının ne demek olduğunu ve siyasal islam için vakfiyelerin neden bu kadar önemli olduğunu ve ali erbaş'ın neden atatürk'e lanet okuduğunu anlatmaya çalışacağım...

    vakıflar genel müdürlüğü'nün resmi sitesinde vakıf tanımı şöyle yapılmış;

    --- spoiler ---
    arapça bir sözcük olan ‘vakf’; sözlük anlamı ile durdurma, hareketten alıkoyma, hareketsiz bırakma manalarına gelir. ayrıca “tamamen verme, büsbütün verme” anlamını da içerir.
    iktisadi anlamda vakıf; kişisel çalışma ve gayretle elde edilen imkânların ve mal varlığının gönül rızasıyla paylaşılmasını öngören hukuki bir sistemdir.
    --- spoiler ---

    bu vakıf olayı, emevilerin büyük ve gösterişli camiler yapmaya başlamasıyla ortaya çıkar.
    emeviler ile birlikte islam özünden uzaklaşmış, siyasal islam başlamış ve din insanları kandırma-korkutma enstrümanı olarak kullanılmaya başlanmıştı.

    işte emeviler de bu politikalarını devam ettirebilmek için büyük ve gösterişli camiler inşa etmeye başladılar.
    bunun ilk örneği şam'daki emeviye camii'dir.
    emeviye camii inşa edildiği dönemde islamın en büyük tapınağı olmuştur.
    halife velid, bu caminin masrafları için köy ve mezralar vakfetmiş ve böylece camiler için mülk tayin ve tahsisinin ilk uygulamasını da başlatmıştır...

    emevilerin başlattıkları bu uygulama, sonrasında; abbasiler, tulunoğulları, eyyubiler, selçuklular ve nihayet osmanlılar tarafından da devam ettirilmiştir.

    yani büyük ve gösterişli camiler, medreseler inşa ediliyor, bunların kontrolü belli zümrelere tahsis ediliyor. (ki bu zümreler hep tarikatlar olmuştur) bu zümrelere vakıf adı altında sonsuza kadar devam edecek gelirler bahşediliyor, karşılığında ise bu tarikatların/cemaatlerin devlet aleyhinde bir girişimde bulunmaması sağlanıyordu.

    yani, islam devletleri tarikatlara, dergahlara, şeyhlere, şıhlara rüşvet veriyorlar, bunların emek vermeden, hayatlarının sonuna kadar ekmek elden su gölden yaşamaları sağlanıyordu...

    burada 2 kazanan vardı;

    1-hanedanlar: hanedanlar kazançlıydı, zira tarikatlar vakıflar sayesinde kendilerine taraftar buluyor, hanedana bağlı, hanedandan memnun, muhalif olmayan kitle sahibi oluyordu.

    2-tarikatlar: tarikatlar, şeyhler, şıhlar, gavslar kazançlıydı, çünkü ömür boyu zenginlik içinde yaşayacakları bir servete konuyorlar, bu servetle kendilerine binlerce mürit buluyorlar, güçlenerek, iktidar ve hanedan üzerinde etkili oluyorlardı...

    kaybeden ise belliydi: halk.
    zaten dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir hanedan halk için bir şey yapmamıştır.
    islam'da da bu böyleydi...

    halk kaybediyor, köle oluyor, köle olmak, biat etmek zorunda kalıyordu.

    bir diğer kaybeden ise devlet ekonomisiydi.
    zira vakıf gelirleri her türlü vergiden muaftı.
    dolayısıyla vakfedilen tarım alanları, köyler ve bu vakıf mülklerinde çalışanların ülke ekonomisine bir katkıları olmuyordu...

    yani, vakıfların tek gerçeği camilerin, medreselerin, kervansarayların vb giderlerini karşılamaktı.
    lakin bu yapıların ekonomiye katkıları olmadığı gibi, ekonomiye zararları da vardı.
    zamanla cami ve medrese kadroları o kadar şişmişti ki, vakıf gelirleri bunların giderlerini karşılamaya yetmemiş, devlet hazinesinden takviyeler yapılıp bu açık kapanmaya çalışılmış, bundan dolayı da ekonomi büyük ölçüde zarar görmüştü.

    cami ve medreseler sahip oldukları onlarca köy, tarla, arazi, dükkan, iş yeri ve imtiyaz ile yetinmemiş, buralarda beslenen nüfus arttıkça giderler artmış, sonuç olarak bu hantal yapının giderleri devlet hazinesinden karşılanmaya başlamıştı.

    zira cami ve medreselerden beslenen kan emicilerinin istekleri yerine getirilmezse, bu kitle hanedan için bir tehdit oluşturabilirdi.

    tarikat ve cemaatlerdeki kan emicilerin hanedana bağlılıklarının devam ettirilmesi hanedan için beka sorunuydu.
    bu yüzden devlet hazinesinden buralara yıllarca para aktarılmasında bir beis görülmemişti.

    işte bunların önüne geçebilmek ve vakıfları kontrol altına alabilmek için ikinci mahmut döneminde (bkz: evkaf nezareti) kuruldu.
    ve vakıf malları için, vakfiyeler için bir dizi düzenlemeler yapıldı. ikinci mahmut gericiliğe karşı savaşmakta kararlıydı, bu yüzden gavur padişah olarak anıldı...

    cami ve medreselerin gelirlerinin giderlerini karşılamaması neticesinde buralara devlet hazinesinden destek sağlanmasını engellemek, vakıf sistemini düzeltmek için kurulmuştu evkaf nezareti...

    sonraki yıllarda osmanlı'da 1870, 1873 ve 1913 yıllarında vakıflar ile ilgili düzenlemeler yapılmış, en son 1913'te yapılan tevcih-i cihat nizamnamesi'nin hükümlerinin yürürlükleri cumhuriyetimizin ilk yıllarına kadar devam etmiştir.

    fakat ne yazık ki, bütün bu düzenlemelerde evkaf nezareti'nin tek yetkili merci olduğu vurgulansa da, tüm düzenlemelerde şeyhlik-şıhlık müessesesine bir halel gelmemesini sağlayan, babadan-dededen kalan postnişinliklerin devam etmesinin önüne geçilememiştir.

    yani koskoca osmanlı; cami, medrese, dergah ve tekkelerde tarikatların hakimiyetlerine (bkz: postnişinlik) teslim olmuştur...

    hatta bununla da yetinilmemiş, imamlar askeri sınıftan sayılmıştır.

    --- spoiler ---
    imamlar, devlet sistemi içerisinde “askeri” sınıfından sayılmış ve müslüman
    topluma hizmet veren kadrolar içerisinde geniş bir yer işgal etmiştir (halil inalcık,
    1993).
    --- spoiler ---

    -------------------------------
    not: burada "imamlar" denilince aklınıza bugünkü imamlar gelmesin, tarikat ileri gelenleri osmanlı'da imam statüsündeydi. yani bir tarikat postnişininin tüm yakınları, akrabaları imam sayılıyordu.
    -------------------------------

    sevgili arkadaşlar, uzun uzun anlatıyorum, sıkıcı oluyor belki ama bunlar önemli detaylar, bu detayları en ince ayrıntısına kadar anlamalısınız ki günümüzde cereyan eden şeylerin aslında ne olduğunu anlayabilelim...

    yukarıda yazdıklarımızı bilal'in anlayacağı şekilde toparlayacak olursak;

    -hanedanın bekası için din olgusu kullanılıyor ve halkın dini duygularına hitab edecek tapınaklar yapılıyor.

    -bu tapınaklar hanedana bağlı belli zümrelere (tarikatlar) tahsis ediliyor.

    -bu tarikatların hanedana bağlılığı için bunları ekonomik yönden rahata erdirecek önlemler alınıyor ve vakıflar kuruluyor.

    -halk bu vakıflara bağlı olarak çalışıyor, fakir kalıyor, aynı zamanda şeyhlere, şıhlara biat etmek zorunda kalıyor.

    sonuç olarak hanedan memnun, tarikatlar memnun... olayın özü budur...

    ama tüm bunlar olurken, bir şey hesap edilemiyor.

    ulu önder mareşal gazi mustafa kemal atatürk...

    anadolu işgal altında, millet kurtuluş savaşı verirken neler yaşandı bu topraklarda, insan okudukça, öğrendikçe kahroluyor...

    bakınız sovyetler birliği'nin ilk ankara büyükelçisi semyon ivanoviç aralov tarafından yazılan bir sovyet diplomatının türkiye hatıraları adlı kitapta, aralov'un mustafa kemal paşa ile birlikte yaptıkları konya ziyaretine dair bir detay göze çarpar.

    aynen aktarmak istiyorum;

    --- spoiler ---
    “o gece iki medreseyi ziyaret ettik. kanlı, canlı hemen hepsi de gencecik mollalar medresenin avlusunda dizilmişlerdi.
    bunların yanında geniş cüppeli, beyaz sarıklı hocalar da yer almıştı. hepsi de yerlere kadar eğilerek mustafa kemal paşa’yı selamladılar.
    içlerinden biri, bunların başı ve en nüfuzlusu; mustafa kemal paşa’dan, "medrese sayısını arttırmasını" rica etti.
    bu zat, ayrıca, "medrese öğrencilerinin askere alınmamalarını" da istirham etti.

    hoca konuşurken mustafa kemal’in kendini zor tuttuğu belli oluyordu.
    ama medrese öğrencilerinin askere alınmaması söz konusu olunca, artık kendini tutamadı ve yüksek sesle, sertçe:
    “ne o, dedi. yoksa sizin için medrese, yunanlıları mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir? millet kan içinde yüzerken; halkın en iyi çocukları cephelerde dövüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz!… “

    mustafa kemal konuşurken gözleri daha korkunç bir hal alıyordu.
    ”bu asalakların askere alınmaları için hemen yarın emir vereceğim!”...

    hocalar sindiler, ama yüzleri öfkeden kıpkırmızı kesildi, yabancıların yanında hükümet başkanı onları paylamıştı.

    mustafa kemal paşa bize dönerek; “hadi gidelim, dedi, artık burada bizim için yapılacak bir şey kalmadı.”
    ve şöyle, isteksizce selam vererek oradan ayrıldı.

    mustafa kemal paşa otomobilde uzun süre yatışmadı: “savaş sona erince onlarla daha ciddi konuşacağım! her şeyden önce onları mali kaynaklarından, vakıflardan yoksun edeceğim.
    yurt topraklarının büyük bir parçası, neredeyse üçte ikisi, belki daha çoğu vakıftır.
    bu topraklar mollaların yaşam kaynaklarıdır.
    bunların çoğu köylülerin ellerinden alınmış topraklardır. buna son vereceğiz. bir de utanmadan hükümetten yardım istiyorlar.

    mustafa kemal, anadolu topraklarında, şimdi gördüğümüz dinç, sağlam delikanlıları askerden kaçıran yüzlerce medrese bulunduğunu söyledi.
    bu asker kaçakları tam bir kolordu demekti.

    medrese öğrencilerinin şimdiye kadar niçin askere alınmadıklarını sormam üzerine, mustafa kemal, bunları askere alınmaları için gerekli emrin verilmiş olduğunu söyledi.
    bu devrimci adım, subaylar arasında büyük bir sevinç yaratmış ve bu olay son günlerin en çok üzerinde durulan bir konusu haline gelmişti.
    --- spoiler ---

    hakikaten de anadolu'nun durumu işte tam olarak buydu...

    -medreseler, dergahlar, tarikatlar, şeyhler, şıhlar kendilerine vakfedilmiş arazilere, köylere sahipti.

    -savaştan kaçanlar, askerden kaçanlar gelip buralara sığınıyordu.

    -ve bu şer yuvaları, kurtuluş savaşımıza katkıda bulunmak şöyle dursun, yukarıda okuduğunuz üzre yokluk içinde olan tbmm hükümetinden bir de yardım bekliyor, alttan alta tbmm hükümetini tehdit ediyorlardı.

    nitekim herkes iyi bilir ki kurtuluş savaşımız döneminde pek çok gerici, yobaz isyan olmuştur.
    (bkz: delibaş mehmet isyanı)-->konya isyanı.
    (bkz: çapanoğlu ayaklanması)--->yozgat isyanı.
    (bkz: aynacıoğulları ayaklanması)
    (bkz: çopur musa isyanı)
    (bkz: hart ayaklanması)

    işte bu isyanların organizatörleri vakfiye sahibi tarikatlardır...

    düşünün sevgili arkadaşlar.
    ülkeniz işgal altında.
    karınızı, ananızı, çocuğunuzu, bacınızı, sevdiklerinizi geride bırakmış allah'a emanet etmiş, vatanı kurtarmak için cepheye gidiyorsunuz.

    ama geride bıraktığınız köyünüzün gelirlerine, çoluk çocuğunuzun rızkına "allah" adını kullanarak şeyhler, şıhlar, tarikatlar ortak olmak istiyor.
    siz cephede savaşırken, bunlar tekkelerde, dergahlarda hiçbir iş yapmadan duruyorlar, şehit olan askerlerin ailelerine göz dikiyorlar...

    bunları unutmayınız.
    bu millet kurtuluş savaşı verirken bunları da yaşadı.

    işte bütün bu yaşananları gazi mustafa kemal de unutmamıştı, o yüzden 13 aralık 1925 tarihli 677 sayılı kanunu çıkardı. (bkz: tekke ve zaviyelerin kapatılması)

    tarikatların, tekkelerin vakıf adı altındaki mallarına el konuldu.
    vakıf adı altındaki sömürü arazileri gerçek sahiplerine, yani halka dağıtıldı...

    işte tarikatların, cemaatlerin ve ali erbaş gibilerin atatürk düşmanlıklarının altında yatan gerçek sebep budur.

    onlar, çalışmadan, üretmeden "kul sahibi" olmak, dokunulmaz olmak için yeniden bu düzeni kurmak istiyorlar.
    başarılı da oldular bu konuda.
    bakın bugün anadolu'nun her köşesinde tarikatlar, cemaatler mal, mülk edindiler.
    örnek: (bkz: menzil tarikatı), (bkz: ismailağa cemaati)

    insanlar işini gücünü bırakıp gidip şeyhlerin, gavsların tarlalarında, inşaatlarında bedava amelelik yapar hale geldi.

    atatürk'ün en büyük devrimi olan cumhuriyetin esasına ters bir şekilde insanlar kendi iradeleri ile kula kulluk etmeye, şeyhlerin, gavsların kölesi olmaya devam ediyor.

    keşke atatürk'ü anlayabilselerdi, keşke atatürk'ün onları kölelikten nasıl kurtardığını bilselerdi...

    ey bu satırları okuyan türkiye cumhuriyeti vatandaşları...

    sizleri tarikat ve cemaatlere köle olmaktan ikinci mahmut kurtarmaya çalıştı, cesaret edemedi, malesef başaramadı. keşke başarsaydı, osmanlı devleti dünyanın süper gücü olacaktı.
    ama atatürk bunu başardı.
    sizleri şeyhlere, şıhlara, gavslara köle olmaktan kurtardı.
    sizin ektiğiniz, biçtiğiniz tarlaları tarikatlardan aldı, sizlere dağıttı.
    ama siz ne yaptınız?
    atatürk devrimlerine sahip çıkmak yerine, dinci şarlatanların peşine takılıp kula kul olmayı, yeniden köle olmayı seçtiniz...

    şimdi ayasofya'yı yeniden ibadete açtılar ya, vakıflar konusunu gündeme getirdiler ya, vakıf mallarına dokunmayı lanetlediler ya...
    bir düşün bakalım bunun sonuçları neler olacak???

    ama lanet okuyanların elleri ayakları elbet birbirine dolaşır ve bu ülkenin kurucusu ve kurtarıcısına lanet okuyanlar, bu ülkede özgürce ezanların okunmasına, ibadet yapılmasına sebep olanlara lanet okuyanlara elbet kendi lanetleri geri döner.

    ************

    edit: gerçekten de allah'ın adaleti öbür dünyaya kalmıyor, atatürk'e lanet okuyan malum şahıs şu an yoğun bakımda...
21 entry daha