şükela:  tümü | bugün
3703 entry daha
  • ibretlik hikayelere neden olabilirler..

    bir kadim kişi ziyareti için bolu’ya gitmeye niyetlendim. ankara merkeze gidip aşti’den otobüse binmek yerine evin yakınından geçen gerede arabalarına binmek planda olan. servis güzergahında en beklenecek yere gidip beklemeye başladım ki arabaların geçiş sıklığının 15-20 dakika olduğunu öğrenmenin keyfiyetiyle ne yer ayırtma girişimi ne de herhangi başkaca bir tedbir almadım. bekleyişin ilk yarım saati geride kaldığında yanına gitmeye çalıştığım cancağızımı arayıp maruzat bildirip otobüs firmasıyla irtibat kurmasını istedim.. birkaç dakika sonra tekrar arayıp kısa süre sonra gerede ve bolu merkeze giden her iki arabanın da bulunduğum yerden geçeceğini, geredeye giden arabada yer olmadığını ama istersem ayakta gidebileceğimi söyledi.. onca beklemenin bezmişliğiyle ayakta ya da amuda kalkıp gitmek farksız tabii gözümde.. bir zaman sonra araba geldi ama hiç durmaya niyeti yok.. zar zor durdurup bindim.. ve evet oturacak yer yoktu.. olsundu varsındı.. gidiyordum ya en nihayetinde.. bir iki km sonra biri indi ve artık bir koltuğum bile vardı.. maksimum bir saat sürecek yolculuğun tadını çıkarmamak için gerekçe yoktu.. muavin bey kardeş gelip para istedi verirken nerede ineceğimi sordu.. “bolu’ya gidicem ben” dedim.. “bu araba bolu’ya gitmez” lafına hiç istifimi bozmadan “biliyorum.. indikten sonra merkeze giden bir araba bulurum elbet” diyip savuşturmaya çalıştım ama yılmadı.. “ee.. akşam on gibi istanbul’a giden arabalara bineceksiniz o zaman” dediğinde hafif bir kıllanma yaşamadım değil ama muavinin işe yeni girmiş olabileceğini ve ilçeden merkeze gitmek için neden başka bir ilin arabasına binmem gereksin ki diye düşündüm ama o kadar *.. sonra yol devam etti.. ışık dağı aşıldı… varılacak yere gelindi.. inip yazıhaneye girdim ve film kopmaya başladı..
    yazıhanedeki amcama:
    “bolu’ya gidicem ben”
    “e gönderelim o zaman sizi” (evet gönderin hadi hadi..)
    “akşam on – on bir gibi istanbul’a giden bir iki otobüs var.. onlardan birine bilet keseyim size”
    e ama saat daha beş.. ben onca saat burada ne yapayım ki.. başka bir firma var mı acaba diye pencereden dışarı doğru bakınırken dehşet verici tabela ile karşılaştım “çankırı seyahat” ohaaa.. ohaa.. ben nerdeyim? ne çankırısı? ne seyahati? noluyo burada?!?!?!
    beklemekten sıtkı sıyrılan ben bindiğim arabanın çerkeş arabası olduğunun farkında olmadan izbe bir yazıhaneye kadar gelmişim meğer.. yüzümdeki dehşeti gören bir başka adam “nereye gideceksiniz?” diye atladı.. “bolu’ya gitmeye çalışıyorum” dedim.. yüzündeki o salak sırıtmayı o an aynı yüze gömmek istemedim değil.. çaresizlik kötü şey.. kararsızlık da öyle..
    (iç ses) önümde iki seçenek var.. ya ankara’ya geri dönücem ya da akşama kadar burada bekleyip istanbul’a giden bir otobüse binicem.. e madem istanbul’a giden bir otobüse biniyorum hiç bilmediğim bolu’ya gitmektense bildiğim istanbul’a gidip çok zamandır görmediğim başkaca bir dostumu ziyaret ederim.. ama daha beş saat var.. ne yapılır ki burada.. el kadar yer.. yok yok ben ankara’ya geri döneyim..
    “ilk ankara arabası ne zaman?”
    “saat sekizde”
    “eh iyi bari daha erkenmiş.. ona binip eve döneyim”
    “sabah sekizde”
    buyur buradan yak.. şimdi sıçtık işte.. o sıra yazıhanenin gerisinden bir ses duyuldu “bolu’ya mı gidiceksin?” dönüp baktım, oturan budaymış meğer konuşan.. bilge insan.. titrek bir “evet” döküldü ağzımdan.. “gel bakayım buraya”
    (yusuf yusuf git oraya) “en erken nasıl gidebilirim?”
    anlattı bir şeyler ama karmaşık.. anlamıyorum hiç.. işin özü şu ama anayola çıkıp geçen otobüslerden birini durdurup gitmek kabilmiş..
    (iç ses) neden pipim yok?
    (dış ses) tercih edeceğimi sanmıyorum.. e ben ankara’ya geri dönmek istiyorum ama o da sabah mümkünmüş ancak..
    ah o sıra birkaç adam daha etrafa toplanmasa yine bu kadar yusuflanmazdım ama.. her kafadan bir ses çıkmaya başladı.. “şöyle yapsın, böyle gitsin.. yok ben arabayla anayola çıkarayım..”
    bir an hayat durdu. mutfak gibi bir bölme yapılmış.. oradaki beyaz ibrik yarıya kadar dolu.. hayatın en uzun birkaç saniyesi olgusunun doğru olduğunu ibrik seyrindeyken anladım.. müjde ar oluvermiştim.. şehir ismi başkaydı ve üstümde gelinlik yoktu belki ama durum aynı işte.. o sıra yaşar kurt “beyoğlu”nu fon yapmıştı bana.. düşünüyorum.. “vay be.. demek buraya kadarmış.. kötü günler de oldu ama iyiydi be.. demek böyle bir şeymiş.. breh breh breh..”
    neden sonra bilmiyorum titreyip kendime geldim.. uğultular yine insan sesleri olmuştu..
    “e abi gelen araba geri dönmeyecek mi?”
    işte hayatımda duyduğum en şahane soru.. can kurtaran kişiden çıkabilecek en mükemmel ses dizisi.. “gelen araba geri dönmeyecek mi..” evet dönecekmiş.. evet eve geri gidebilicem.. sus yaşar kurt.. ankara’m bekle beni..
    dişlerinin bir kısmı olmayan bilet kesen o eşşşoğlusu gelen giden arabalardan habersiz beni sürüklediği bunalımdan habersiz sigara içiyordu ve o sigarayı ona yutturabilmek veya kalan dişlerini de eline vermek nasıl rahatlatırdı beni kim bilir..

    yani: 1. bir yere ilk kez gidecekseniz hangi arabaya bindiğinizden emin olun..
    2. mörfi bir şey diyorsa doğrudur; kestirme yol en uzun yoldur..
    3. ışık dağı güzel bir yerdir.
8034 entry daha