şükela:  tümü | bugün
463 entry daha
  • bölüm 13 (13 sayısının uğursuzluğuna denk gelen olaylar; imparatorun fethettidiği moskova'ya girişi, moskova valisi kont rostopçin, şehirdeki büyük yangın, general kış hazretleri, napoleon'un petersburg seferi düşünceleri ile barış çabaları)

    13 eylül gecesi, rus ordusu başkomutanı mareşal mihail kutuzov bir savaş şurası toplamıştı. bütün generaller, sadece moskova’nın bütün vatan demek olmadığını dile getirdiler. çar aleksandr’ın ispanya’da angouleme dükünün karargahına göndermiş olduğu subay olan buturlin, rusya seferi'nin tarihi adlı eserinde, mareşal barclay de tolly de doğrulayıcı muhtıra yazısında, şura’yı bu kanaate sevkeden sebepleri anlatırlar. bu sırada rus askerleri çarların eski hükümet merkezinden geçerlerken kutuzov, napoli kralı murat'ya mütareke teklif etti. mütareke kabul edildi çünkü fransızlar şehrin harap olmasını istemiyorlardı. yalnız joachim murat düşmanın artçılarını yakından kovalıyor ve fransız kumbaracıları çekilen rus kumbaracılarını adım adım izliyordu. ama napoleon eriştiğini sandığı başarıdan uzaktı: kutuzov’un ardında fyodor rostopçin saklanmıştı.

    kont rostopçin moskova valisiydi. intikam gökten ineceğe benziyordu. büyük masraflarla inşa edilen kocaman bir balon fransız ordusunun üzerinde uçacak, binlercesi arasında imparatoru seçecek, bir demir ve ateş yağmuru altında onun başına düşecekti. deneme sırasında bu hava gemisinin kanatlan kırıldı, hava bombasından vazgeçmek zorunda kaldılar ama rostopçin’in elinde daha başka çareler vardı. borodino bozgununa ait haberler, kutuzov’un bir bildirisinde imparatorluğun başka taraflarında zaferler kazanmakla övünüldüğü bir sırada moskova’ya erişti. rostopçin kafiyeli bir nesirle birçok beyanname çıkarmıştı. diyordu ki: "haydi moskovalı dostlarım, biz de yürüyelim! yüz bin kişi toplarız, kutsal bakirenin resmini, bir de yüz elli topu alırız, hepsinin hakkından geliriz."

    halka sadece yabalarla silahlanmalarını tavsiye ediyordu, ne de olsa fransız dediğin kuş kadar canı olan bir insandı.

    rostopçin’in moskova yangınında herhangi bir payı olduğunu kabul etmediği malumdur, aleksandr’ın da bu hususta hiçbir şey söylemediği de bilinir. rostopçin acaba mallarını mülklerini kaybeden soyluların tüccarların tenkitlerinden mi kaçınmak istemiştir? aleksandr dünya tarafından barbarlıkla itham edilmekten mi korkmuştur? bu asır o kadar biçaredir ki, bonaparte onun bütün büyüklüklerini öylesine gasp etmiştir ki, ne zaman şerefli bir harekette bulunulsa, kimse bunu üstüne almak istemez, herkes o hareketin mesuliyetinden sıyrılmaya çalışırdı.

    moskova yangını bir milletin bağımsızlığını kurtaran ve birçoklarının kurtuluşuna yardım eden kahramanca bir karar olarak kalacaktır. numancia (eski ispanya’da douro ırmağı kaynakları civarında galyalılar tarafından kurulmuş bir şehir. ünlü general scipio aemilianus komutasındaki romalılar tarafından m.ö. 133'de zapt edilmiş ve tamamen yıkılmıştır, cervantes'in bu olayı anlatan bir piyesi vardır, moskova'yı buna benzetebiliriz) insanların hayranlığını hak etmekten çıkmış değildir. moskova yanmış, ne çıkar! daha önce de yedi defa yanmış değil miydi? napoleon yirmi birinci bildirisinde "bu başkentin yanması rusya’yı yüz yıl geri atacak" demişti ama moskova, sefer sonrasında da taptaze ve ışıl ışıl değil midir? madame de staël ne güzel söyler: "moskova’nın uğradığı felaket, rus imparatorluğunu diriltti. bu dindar şehir döktüğü kanıyla sağ kalan kardeşlerine taze bir güç sunan bir din kurbanı gibi can verdi." -on sürgün yılı

    zeki ve bilgili bir adam olan kont rostopçin paris’e de gelmişti, yazılarında düşünceler adeta bir şaklabanlık perdesi altında gizlenir, bir çeşit uygarlaşmış barbar, alaycı, hatta fesat yürekli bir şair, ulusları ve kralları hor görürken bir yandan da yüksek işler görecek kabiliyette bir adamdır: "gotik kiliselerin büyüklüğü içinde grotesk süslere de yer vardır." moskova’da bozgun havası esmeye başlamıştı. kazan yolları yayan, arabalı, tek başlarına veya uşaklarıyla birlikte kaçan insanlarla doluydu. bir işaret bir an yüreklere su serpmişti; başlıca kilisenin haçını destekleyen zincirlerin arasına bir akbaba takılıp kalmıştı; roma'da olsa, moskova gibi, bu işareti napoleon’un esir düşeceğine yorarlardı.

    kapı kapı dolaşan rus yaralılarıyla dolu ardı arkası gelmeyen kafileler yaklaşınca, bütün umutlar suya düştü. kutuzov, elinde kalan 90.000 askerle şehri savunacağını rostopçin’e söylemişti. yukarıda okuduğunuz üzere, savaş kurulu kendisini geri çekilmeye zorladı. rostopçin ise yalnız kaldı.

    gece oldu. birtakım haberciler esrarlı bir şekilde kapıları çalarak yola düşmek gerektiğini, moskova'nın yok olmaya mahkum bulunduğunu bildirdiler. genel binalarla pazarlara, dükkanlara ve evlere parlayıcı ve yanıcı maddeler konuldu, yangın tulumbaları yerlerinden alınıp götürüldü. tam da o vakit, rostopçin hapisanelerin açılmasını emretti. iğrenç bir insan sürüsü içinden bir rusla bir fransız çıkardılar. rus, bir alman cizvit tarikatına mensuptu, vatanına ihanet etmek ve fransızların bildirisini çevirmiş olmakla suçlanıyordu. babası koştu, oğluna hayır duası etmesi için hükümet kendisine zaman bıraktı, ihtiyar moskovalı: "bir haine hayır duası mı edeceğim!" diye haykırdı ve oğluna lanet okudu. mahkum olan oğul halka teslim edildi ve linç edildi.

    rostopçin, fransıza dedi ki: "sana gelince, herhalde vatandaşlarının gelmesini dört gözle bekliyorsundur. serbestsin, git ve seninkilere söyle ki, rusya’da yalnız bir hain çıktı, o da cezasını buldu."

    serbest bırakılan öbür suçlular, aflarıyla birlikte, zamanı gelince şehri kundaklamak için gerekli talimatı da aldılar. gemisi batmakta olan bir kaptan teknesinden nasıl herkesten sonra ayrılırsa, rostopçin de öyle moskova’dan sonuncu olarak çıktı.

    napoleon, at sırtında, öncülerine yetişmişti. şehir ile arasında aşılacak yalnızca bir sırt kalmıştı; montmartre nasıl paris’e bitişikse, bu sırt da moskova’ya öyle değiyordu. bayırın adı kurtuluş tepesi idi çünkü ruslar, kutsal şehri görünce burada dua ederlermiş, tıpkı hristiyan hacılarının kudüs’ü görünce yaptıkları gibi. rus şairlerinin deyimiyle kubbeleri yaldızlı moskova, iki yüz doksan beş kilisesi, bin beş yüz konağı, sarı, yeşil, pembe boyalı girintili çıkıntılı evleriyle güneşin altında pırıl pırıl yanıyordu. manzarada eksik olan sadece "serviler ile boğaziçi" idi. perdahlanmış veya boyanmış sac levhalarla örtülü bu yığının arasında kremlin de vardı. tuğladan ve mermerden zarif köşklerin arasında, moskova nehri, bu şehrin palmiyeleri olan çam korularıyla süslü parklar içinden akıyordu: venedik, en şanlı günlerinde, adriyatik sularında bundan daha parlak olmamıştı. işte 14 eylül'de, öğleden sonra saat ikidedir ki, kutbun elmaslarıyla süslü bir güneş altında imparator yeni fethettiği şehri uzaktan gördü. moskova, imparatorluğunun ücra bir köşesinde, avrupalı bir prenses gibi, asya’nın bütün zenginliklerine bürünmüş olarak, napoleon’a nikahlanmak için oraya getirilmiş gibiydi.

    bir sevinç haykırışı yükseldi, fransız askerleri "moskova! moskova!" diye bağırdılar ve imparatoru alkışlamaktadırlar: eski şanlı çağlarda, iyi günlerde olsun kötü günlerde olsun, "hep hükümdarım çok yaşa!" diye bağırırlardı. yarbay de baudus der ki: "bu, heybetli şehrin ansızın gözlerimin önüne panoramasını serdiği en güzel bir an oldu. leh tümeninin saflarında görülen heyecanı hiç unutmayacağım; dini bir düşüncenin izini taşıyan bir hareketle kendini gösterdiği için bu heyecan beni daha çok etkiledi. moskova’yı görünce kıtalar hep birlikte dize geldiler ve kendilerini can düşmanlarının başkentine eriştirmiş olduğu için orduların tanrısına, imparator napoleon'a şükrettiler."

    haykırışlar kesildi, şehre doğru sessizce inildi. gümüş bir tepsi içinde anahtarları sunacak heyetin şehir kapılarından çıktığı yoktu. koca şehirde cinler top oynuyordu. moskova, yabancının önünde sessizce can çekişiyordu, üç gün sonra, yok oluvermişti. kuzeyli çerkes, muzaffer imparator ile nişanlı güzel kız, kendisini kül edecek ateşin üstüne uzanmış yatıyordu.

    şehir henüz ayakta dururken napoleon ona doğru yürüdüğü sırada: "o namlı şehir buydu demek!" diye haykırıyor ve seyrediyordu: terk edilmiş moskova, lamientations’da (sızlanmalar diye çevrilebilecek olan bu eser, m.ö. yedinci yüzyılda yaşamış olan yeremya peygamberin eseridir ve kudüs şehrinin asurlular tarafından tahribinden söz eder.) uğrunda gözyaşları dökülen şehre benziyordu. eugène’le poniatowski şimdiden surları aşmışlardı. fransız subaylarından birkaçı şehre girdiler; geri dönüp napoleon’a haber verdiler: "moskova’da kimseler yok!" imparator: "moskova’da kimseler yok mu? olur şey değil! bana derhal şehrin eşrafını getirsinler!" eşraftan eser yoktu, yalnız birtakım yoksul insanlar kalmış, bunlar da saklanmışlardı. sokaklar ıssız, pencereler kapalıydı. az sonra ateş dalgalarının yükseleceği yuvalarda hiçbir ocak tütmüyordu, ortalıkta çıt yoktu. bonaparte omuz silkti.

    kremlin’e kadar ilerleyen joachim murat, orada, vatanlarını kurtarmak için serbest bırakılmış mahkumların haykırışlarıyla karşılaştı. kapıları top gülleleriyle kırmak zorunda kaldılar.

    napoleon, dorogomilov kapısına gitmişti; kenar mahallenin ilk evlerinden birinde durdu, moskova nehri boyunda gezindi, kimseye rastlamadı. evine döndü, mareşal adolphe édouard casimir joseph mortier'yi moskova valiliğine, general antoine jean auguste durosnel'i kale komutanlığına ve barthélemy de lesseps'i de idari işleri görmeye memur etti. imparatorluk muhafız kıtasıyla öteki kıtalar, yerinde yeller esen bir halka gösteriş yapmak için büyük üniformalarını giymişlerdi. bonaparte, çok geçmeden şehri bir olayın tehdit etmekte olduğunu, kesin olarak öğrendi. sabahın saat ikisinde kendisine yangının başladığını haber verdiler, muzaffer komutan, dorogomilov mahallesini bırakarak kremlin’e sığındı, bu olay ayın 15’inci günü sabahleyin oluyordu. büyük petro’nun sarayına girerken bir an sevinç duydu. gururu okşanmış olduğu için, yanmaya başlayan çarşının ışığında, aleksandr’a kısa bir mektup yazdı. aleksandr da vaktiyle, yenilince, austerlitz meydanında ona tıpkı böyle yazmıştı.

    çarşıda hepsi de kapalı olan sıra sıra dükkanlar görülüyordu. önce yangın bastırılır gibi olmuştu ama ikinci gece ateş her yandan yine baş gösterdi. göğe atılan yuvarlak havai fişekleri patlıyor, saraylarla kiliselerin üstüne ışıklı alev demetleri halinde dökülüyordu. şiddetli bir rüzgar kıvılcımlar savuruyor ve kremlin’in üstüne küçük kor parçaları düşürüyordu, sarayda bir barut deposu vardı ve bonaparte’ın oturduğu odanın pencereleri altına birçok top bırakılmıştı. alev dalgaları fransız askerlerini mahalleden mahalleye kovalıyordu. gorgonlarla medusalar (yunan mitolojisine atıf), ellerinde meşalelerle, bu cehennemin mosmor yol kavşaklarını dolaşıyorlardı, başkaları katranlı tahtadan yapılma ciritlerle ateşi körüklüyorlardı. bonaparte, yeni pergama’nın (troia kalesi, troia anlamında da kullanılır) salonlarında, pencerelere koşuyor, haykırıyordu: "ne inanılmaz bir azim! ne adamlar bunlar! iskit bu herifler!"

    kremlin’in lağımlanmış olduğuna dair bir söylenti dolaştı. sivil maiyet adamları baygınlıklar geçirdiler, askerler tevekkül gösterdiler. dışarıda birçok ateş yuvalarının ağızları genişliyor, birbirlerine yaklaşıyor, birleşiyorlardı. tophanenin kulesi, uzun bir mum gibi kor haline gelmiş bir kilisenin ortasında yanıyor. kremlin artık dalgalı bir ateş denizinin gelip sahillerine çarptığı kapkara bir adadan başka bir şey değildi. parıltıları yansıtan gök, sanki bir kuzey şafağının kımıltılı ışıklarıyla tutuşmuş gibiydi.

    üçüncü gece yaklaşıyordu. boğucu bir buhar tabakası içinde nefes almak bile güçleşmişti. napoleon’un oturduğu binaya iki defa kundak sokulmuştu. nasıl kaçmalı? birleşmiş alevler kalenin kapısını çevirmişti. her yanı araştıra araştıra, moskova nehrine açılan bir gizli yol buldular. galip komutan, muhafız kıtasıyla birlikte, bu kurtuluş kapısından sıvıştı. çevresinde ve şehirde, kubbeler çatırdayarak çatlıyor, erimiş madenden çağlayanlar akıtan çan kuleleri yana yatıyor, kopuyor ve düşüyor. çatılar, kirişler ile damlar çatırtılarla kıvılcımlar saçarak ve yıkılarak bir pyriphlegethon'a (yunan mitolojisi cehennemindeki 5 nehirden biri) dökülüyor ve oradan kızgın alevlerle milyonlarca altın pullar fışkırıyordu. bonaparte, artık kül haline gelmiş bir mahallenin soğumuş marsıkları üzerinden geçerek güç bela kaçabildi, çarın yazlık köşkü olan petrovski’ye gitti.

    general gourgaud, mösyö ségur’ün eserini tenkit ederken, imparatorun yaverini yanılmış olmakla suçlar. gerçekten, mareşal jean baptiste bessières’in yaveri olup bizzat napoleon’a kılavuzluk etmiş olan mösyö baudus’nün anlattıklarıyla ispat edilmiştir ki imparator bir gizli geçitten kaçmamış, kremlin’in büyük kapısından çıkmıştır. sainte-hélène kıyılarındayken napoleon, iskitlerin şehrinin yanışını tekrar görüyordu: "şiir ne kadar süslemiş olursa olsun, troia yangınını anlatan bütün hikayeler moskova yangınının gerçeği yanında sönük kalır."

    sonradan bu felaket sahnesini hatırlarken bonaparte yine şunları yazmıştı: "ters talihim gözüme göründü ve bana elbe adasında bulduğum kötü sonucumu haber verdi." kutuzov önce doğuya yönelmiş, sonra güneyde yerleşmişti. gece yürüyüşleri uzaktan uzağa yanan moskova’nın ışığıyla yarı aydınlanmıştı. moskova’dan cehennemi andıran bir uğultu yükseliyordu. dehşetli ağırlığı yüzünden yerine çıkarılamamış olan çanı, sanki sihirli bir el yanan bir çan kulesine asarak çalmaya başlamıştı. kutuzov, kont rostopçin’in malı olan voronovo’ya vardı. o muhteşem binayı daha yeni görmüştü ki o da yanıp kül oluveriyordu. bir kilisenin demir kapısında, mal sahibinin eliyle yazılmış şu yazı, şu scritta morta* okunuyordu: "sekiz yıl bu kırları güzelleştirdim ve burada ailemin arasında mutlu yaşadım. bu toprağın bin yedi yüz yirmi kişiden ibaret olan sakinleri siz yaklaşırken buradan ayrılıyorlar, ben de sizin vücudunuzla kirlenmesin diye evimi ateşe veriyorum. fransızlar, size içindeki yarım milyon rublelik eşyasıyla birlikte moskova’daki iki evimi bıraktım. burada külden başka bir şey bulamayacaksınız." -kont fyodor rostopçin

    bonaparte, evvela alevlerle iskitlere hayaline yaraşır bir manzara gibi hayran olmuştu ama çok geçmeden bu felaketin kendisine verdiği zarar coşkunluğunu azalttı ve onu hakaretli hicivlerine yeniden başlattı. rostopçin’in mektubunu fransa’ya gönderirken şöyle diyordu: "anlaşılan rostopçin aklını oynatmış, ruslar ona bir nevi jean-paul marat gözüyle bakıyorlar." başkalarının büyüklüğünü anlamayan, fedakarlıklar saati çalınca o büyüklüğü kendi hesabına da anlıyamayacaktır.

    çar aleksandr, uğradığı felaketi öğrenince sarsılmıştı. çıkardığı emirlerde soruyordu: "avrupa bizi gözleriyle teşvik ederken irkilecek miyiz? ona örnek olalım; erdem ve özgürlük davasında ulusların başına geçmek için bizi seçmiş olan eli selamlayalım." ardından tanrıya bir yakarış geliyordu.

    içinde tanrı, erdem veya özgürlük sözleri geçen bir üslup kuvvetlidir: insanların hoşuna gider, onları yatıştırır ve avutur. pagan deyimleriyle sözde süslenmiş ve alaturka bir tevekkül ifade eden o yapmacıklı cümlelerden ne kadar üstündür: "il fut ils ont été, la fatalité les entraîne! (o bir zaman vardı, onlar bir zaman vardılar, alınyazıları onları sürüklüyor!) en büyük işlerden söz ederken bile hep anlamsız kalan kuru laf kalabalığı.

    15 eylül gecesi moskova’dan çıkan fatih napoleon, ayın 18’inde tekrar şehre girdi. dönüşünde, çamurlar içinde, maun mobilyalar ve yaldızlı tavan kaplamalarıyla yakılmış ateşlere rasladı. bu açık hava ocakları etrafında kararmış, kirlenmiş, üstleri başlan yırtık askerler vardı. ipek kanepelerde yatıyor veya kadife koltuklarda oturuyorlardı, ayakları altında keşmir şalları, sibirya kürkleri, iran’ın sırmalı kumaşları çamurlar içinde serilmişti. altın tabaklar içinde kapkara bir bulamaç veya ateşte kızartılmış kanlı kanlı beygir eti yiyorlardı.

    başıboş bir yağma başlamış olduğu için, bu işi düzene koydular; her alay sırasıyla payını almaya geldi. kulübelerinden kovulmuş köylüler, kazaklar, düşmanın asker kaçakları, fransızların etrafında dolanıyor ve fransız askerlerinin kemirdiği şeylerin artıklarıyla besleniyorlardı. fransız askerleri, ne götürmek mümkünse hepsini alıp götürüyorlardı, sonra bu yağma edilmiş eşyayı taşımaktan yorularak kendi yuvalarından altı yüz fersah ötede bulunduklarını hatırlayınca hepsini atıyorlardı.

    yiyecek bulmak için yapılan araştırmalar dokunaklı sahnelere yol açıyordu: bir fransız kıtası bir inek getiriyordu, yanında birkaç aylık bir çocuğu kucağında taşıyan bir erkekle birlikte bir kadın önlerine çıktı, parmaklarıyla kendilerinden alınan ineği işaret ediyorlardı. kadın, sütü kalmadığını göstermek için göğsünü örten elbiseleri yırttı; baba, çocuğun başını bir taşa vurarak parçalayacağını anlatan bir işaret yaptı. subay ineği geri verdirdi ve ilave etti: "bu sahnenin, askerlerimin üzerinde öyle büyük bir etkisi oldu ki, uzun süre ağızlarını bıçak açmadı."

    bonaparte yeni yeni hayaller kuruyordu. petersburg’a yürümek istediğini bildiriyordu, haritalar üstünde yolu çizmeye bile başlamıştı. yeni planın mükemmelliğini açıklıyor, imparatorluğun ikinci başkentine gireceğinden şüphe etmediğini söylüyordu: "artık harabeler üstünde yapacak ne işi kalmıştı? kremlin’e çıkmış olması şan ve şöhret hırsını doyurmaya yetmez miydi?" işte napoleon şimdi böyle yeni seraplar peşinde koşuyordu; aklını oynatmak üzereydi ama hayalleri hala büyük bir dehanın hayalleriydi.

    mösyö fain der ki: "petersburg’dan on beş vilayet mesafedeyiz: napoleon bu başkente sarkmayı düşünüyor." on beş vilayet geçmek, o mevsimde ve o şartlar içinde iki ay sürer diyebiliriz. general gourgaud ilave eder ki, petersburg’dan alınan bütün haberler napoleon’un hareketlerinden duyulan korkuyu belirtiyormuş. petersburg’dakilerin, imparator şehirlerine yürürse başarılı olacağından şüphe etmedikleri muhakkaktır ama ona ikinci bir şehir iskeleti bırakmaya hazırlanıyorlardı, arhangelsk üstüne çekiliş için yollar işaretlenmişti. son kalesi kutup olan bir ulusa boyun eğdirilemez. üstelik, ingiliz donanması baharda baltık denizi'ne girerek petersburg’un zaptını sadece bir tahripten ibaret bırakacaktı.

    ama bonaparte’ın sınırsız hayali bir petersburg yolculuğu düşüncesiyle eğlenirken, bunun tersi bir düşünceyle ciddi surette meşgul oluyordu: umutlarına inancı onu sağduyudan büsbütün yoksun edecek bir derecede değildi. asıl isteği paris’e moskova’da imzalanmış bir barış getirmekti. böylece çekilişin tehlikelerinden kurtulmuş, şaşılacak bir istilayı başarmış ve tuileries sarayına elinde zeytin dalıyla dönmüş olacaktı. kremlin’e varınca aleksandr’a yazdığı ilk mektuptan sonra, tekliflerini tazelemek için hiçbir fırsatı kaçırmamıştı. mucize eseri olarak, yangından kurtulmuş olan bulunmuş çocuklar hastanesinin ikinci müdürü, rus subaylarından tutelmin ile dostça görüşme sırasında uzlaşmanın lehinde olduğunu çıtlatmıştı. rusya’nın stuttgart eski elçisinin kardeşi yakovlev vasıtasıyla da aleksandr’a doğrudan doğruya yazdı ve yakovlev bu mektubu çar’ın eline vermeyi üstüne aldı. nihayet kutuzov’a general lauriston gönderildi. kutuzov, barış görüşmeleri için aracılık etmeyi vadetti ama general lauriston’a, petersburg’a gitmesi için eline bir yol belgesi vermeye yanaşmadı.

    napoleon, aleksandr’ın üstünde, tilsit ve erfurt’ta yapmış olduğu etkiyi hala yapmakta olduğu kanısındaydı, oysa aleksandr 21 ekim'de prens mihail larkanoviç’e şöyle yazıyordu: "general beningsen’in napoli kralıyla görüşmüş olduğunu öğrenerek son derece üzüldüm. size gönderdiğim emirlerdeki kati ve azimli ifadeler, kararımın sarsılmaz olduğuna, şu anda düşmanın hiçbir teklifi beni, savaşı bitirmeye ve böylece vatanın öcünü almak kutsal görevini zayıflatmaya sevk edemeyeceğine inandırmalıdır."

    rus generalleri, fransız öncülerine kumanda eden joachim murat’nın onurunu ve saflığını kötüye kullanıyorlardı. kazakların gösterdiği ilgiden pek hoşlandığı için subaylardan mücevherler alarak don’lu dalkavuklarına dağıtıyordu ama rus generalleri barışı istemek şöyle dursun, sakın barış imzalanmasın diye korkuyorlardı. aleksandr’ın kesin kararına rağmen, imparatorlarının iradesizliğini biliyorlardı, napoleon'un onu kandırmasından korkuyorlardı. öç almak için gereken tek şey bir ay kazanmak, ilk kırağıların düşmesini beklemekti: rusların dindarlığı, fırtınalarını bir an önce göndermesi için tanrıya yalvarıyordu.

    general robert wilson, rus ordusuna ingiliz komiseri göreviyle gelmişti: kendisi mısır’da da bonaparte’ın yoluna çıkmıştı. öte yandan charles nicolas fabvier de fransa'nın güney ordusundan kuzey ordusuna dönmüştü. ingiliz wilson, kutuzov’u saldırıya geçmeye teşvik ediyordu, fabvier’nin getirdiği haberlerin iyi olmadığı da biliniyordu. avrupa’nın iki ucunda, özgürlükleri için savaşan yalnız iki devlet vardı, bunlar moskova’daki fatihin başı üstünden el ele veriyorlardı. aleksandr’ın cevabı bir türlü gelmiyordu, fransa’dan gelecek ulaklar da gecikti. napoleon’un kaygıları artıyordu, köylüler fransız askerlerine haber veriyorlardı: "siz bizim memleketin havasını bilmezsiniz," diyorlardı, "bir aya kalmaz soğuktan tırnaklarınız sökülür." büyük adı her söylediği şeye bir büyüklük veren john milton, moscovie adlı eserinde der ki: "bu memlekette o kadar soğuk olur ki ateşe atılan dallar bir ucundan yanarken, öbür ucundan fışkıran suyu donar."

    bonaparte, geriye atılacak bir adımın itibarını düşüreceğini, ardından doğan korkunun da onu silip süpüreceğini hissettiği için, yükseldiği mevkiden inmeye karar veremiyordu. yaklaşan tehlike kendini gösterdiği halde, her an petersburg’dan cevap bekleyerek yerinden kımıldamıyordu. herkese o kadar hakaretlerle emretmiş olan adam, yenilmiş olandan gelecek birkaç merhametli söze hasretti. kremlin’de comédie française tiyatrosu için nizamname hazırlamakla meşgul oluyordu, bu yüce eseri tamamlamak için üç gecesini harcıyor, paris’ten gelmiş birkaç yeni şiirin değeri üzerinde yaverleriyle tartışıyordu. son savaşlarında yaralanmış olanlardan hala korkunç acılar içinde can verenler varken ve o birkaç günlük gecikme yüzünden elinde kalan yüz bin askeri ölüme mahkum ederken, etrafındakiler büyük adamın soğukkanlılığına hayran oluyorlardı. asrın uşak zihniyetli sersemliği, bu acınacak gösterişi ölçüye sığmaz bir dehanın kavrayışı gibi göstermeye yeltenmekteydi.

    bonaparte, kremlin binalarını gezdi. büyük petro’nun, üzerinde streltsy'leri boğazlatmış olduğu merdivenleri inip çıktı. petro’nun mahkumları getirttiği ziyafet salonunu gezdi. çar, her kadeh arasında bir baş uçurur ve davetlileri olan prenslerle elçileri de aynı şekilde eğlenmeye davet ederdi. o zamanlar erkekler çarka vurulup öldürülmüş, kadınlar diri diri gömülmüştü; iki bin streltsy asılmış, cesetleri duvarlara asılı bırakılmıştı.

    bonaparte, tiyatrolara dair kararnamelerle uğraşacağına, muhafazakar senatoya, büyük petro’nun prut kıyılarından moskova ayan meclisine yazdığı mektubu yazsaydı daha iyi ederdi. o mektup şuydu: "yanlış düşüncelere kanarak, hiç kabahatim olmadan burada ordugahımda, benimkinden dört kat güçlü bir orduyla çevrilmiş bulunuyorum. esir düşecek olursam, beni artık çarınız ve efendiniz saymayacak, altında kendi elimle atılmış imzamı görseniz bile tarafımdan size getirilebilecek hiçbir emre aldırmayacaksınız. ölecek olursam yerime içinizden en layık olanı seçersiniz." tıpkı ölüm döşeğindeki iskender gibi.

    napoleon’un cambaceres’e gönderdiği bir mektup birtakım anlaşılmaz emirler veriyordu: gereğini düşündüler, mektubun altındaki imza, kuyruğuna bir ilkçağ adı takılmış bir ad olmasına rağmen, yazının napoleon’un kaleminden çıkmış olduğuna hükmedildiği için anlaşılmaz emirlerin yerine getirilmesi gerektiğine karar verdiler.

    kremlin’de iki kardeş için iki kişilik bir taht vardı: napoleon tahtını kimseyle paylaşamıyordu. poltava’da yaralanan demirbaş şarl'ın*, üzerinde kendisini taşıttığı, bir top mermisiyle parçalanmış sedye hala orada duruyordu. ulvi ve asil içgüdüler alanında daima yenik düşen bonaparte, çarların mezarlarını ziyaret ederken, yortu günleri bu kabirlerin nefis örtülerle örtüldüğünü, kimin bir dileği varsa dileğini mezarlardan biri üstüne bıraktığını ve o dilekçeyi kabrin üstünden alma hakkının yalnız çara ait olduğunu acaba hatırladı mı?

    mezarların iktidarda olana sundukları bu dertli dilekçeler napoleon’un hoşuna gidecek türden değildi. o başka işlerle meşguldü: biraz aldatmak maksadıyla, biraz da samimi olarak, tıpkı mısır’dan ayrılırken yaptığı gibi, paris’ten moskova’ya aktörler getirteceğini iddia ediyor ve bir italyan şarkıcının yolda olduğunu temin ediyordu. kremlin kiliselerini yağmaladı, kutsal süslerle ermişlerin suretlerini, müslümanlardan zaptedilmiş hilaller ve tuğlarla birlikte yük arabalarına yerleştirdi. büyük ivan’ın kulesindeki heybetli haçı çıkarttı; niyeti bunu les invalides sarayının kubbesine takmaktı: louvre sarayını süslemiş olduğu vatikan’ın şaheserlerine bu bir nevi eş olacaktı. bu haç çıkarılırken kuzgunlar çığrışarak etrafında dönüp duruyorlardı. bonaparte: "bu kuşların da derdi ne?" diyordu.

    uğursuz an gelmiş çatmıştı: napoleon’un ortaya attığı çeşitli tasarılara daru kontu pierre antoine noël bruno itirazlarda bulunuyordu. imparator, "öyleyse ne yapmalıyız?" diye haykırdı. daru kontu: "burada kalmalı, moskova’yı müstahkem bir ordugah haline getirmeli, kışı burada geçirmeliyiz. besleyemediğimiz atları tuzlayalım, baharı bekleyelim. silahlanan litvanya ile takviyelerimiz gelip bizi kurtarır, birlikte fethimizi tamamlarız." napoleon: "bu bir aslan öğüdüdür ama ya paris ne der? fransa bensiz kalmaya alışamaz." büyük iskender de, "atina’da benim için ne diyorlar?" derdi.

    imparatorun kararsızlığı sürüp gidiyor, yola çıkacak mı? çıkmayacak mı? karar veremiyor, birbiri ardından birçok müzakereler yapılıyor. nihayet 18 ekim'de vinkova’da yapılan bir çarpışma ansızın ona ordusuyla birlikte moskova harabelerinden çıkma kararını verdiriyor. hemen o gün, gösterişsiz, gürültüsüz, başını bile çevirmeden, smolensk kestirme yolunu göze alamayarak, kaluga’dan geçen iki yoldan birinde yürümeye koyuluyordu.
48 entry daha