şükela:  tümü | bugün
465 entry daha
  • bölüm 14 (moskova'dan çıkış, çekilirken oluşan felaketler, berezina ve imparatorun kaçışı)

    napoleon, karnını tıka basa doyurduktan sonra uykuya dalan o heybetli afrika yılanları gibi tam otuz beş gün kendini unutmuştu. herhalde bu, böyle bir adamın talihini değiştirmek için gereken günlerdi. o sırada talihinin yıldızı alçalmaya başlamıştı. kış mevsimiyle yanmış bir başkent arasında sıkışıp kalınca nihayet uyandı, harabelerden dışarı fırlıyor ama iş işten geçmişti, yüz bin asker ölüme mahkumdu. artçılara kumanda eden mareşal mortier, çekilirken kremlin sarayı'nı havaya uçurma emrini almıştı.

    bonaparte, yanılarak ve başkalarını yanıltmaya çalışarak, 18 ekim'de bassano dükü hugues-bernard maret'ye, mösyö fain’in bahsini ettiği bir mektup yazdı: "kasım ayının ilk haftalarına doğru ordularımı smolensk, mogilev, minsk ve vitebsk arasındaki dört köşe sahanın içine getirmiş olacağım. moskova artık askeri bir mevki olmaktan çıktığı için bu harekete karar verdim, gelecek savaş mevsiminin başlarında daha uygun bir yer arayacağım. o zaman petersburg ve kiev üzerine harekatta bulunmak gerekecek." sadece bir yalanın geçici yardımına başvurmuş olsaydı, buna acınacak bir şarlatanlık derdik ama bonaparte’ta bir fetih düşüncesi, imkansızlığını mantık ispat etse bile, yine samimi bir kanaat olabilirdi.

    fransız ordusu, maloyaroslavets üzerine yürüyordu. yüklerin fazlalığı ve topçunun kötü koşulmuş arabaları engel olduğu için, yürüyüşün üçüncü günü, moskova’dan ancak on fersah uzaklaşılmış bulunuyordu, mihail kutuzov’dan önce davranmaya çalışıyorlardı. gerçekten de prens eugène de beauharnais'in öncüleri naro-fominsk'de onu önledi. çekilişin başında elde daha 100.000 piyade vardı. süvari kuvveti, muhafız kıtasının 3500 atı bir yana bırakılırsa, hemen hemen sıfıra inmişti. fransız kıtaları, ayın 21’inde yeni kaluga yoluna eriştikten sonra 22 ekim’de borovsk’a girdi ve 23 ekim'de alexis joseph delzons'un tümeni maloyaroslavets'i işgal etti. napoleon seviniyordu, kurtulduğunu sanıyordu.

    23 ekim günü, saat bir buçukta yer yerinden oynadı. kremlin’in kubbeleri altına yerleştirilen doksan bir buçuk ton barut, çarların sarayını parçaladı. kremlin’i havaya uçuran edouard mortier de, 1835'de giuseppe marco fieschi'nin kral louis-philippe'e düzenledigi suikast bombasına kurban gidecekti. gerek zamanı, gerekse insanları bakımından birbirinden o kadar farklı olan bu iki patlayış arasında ne dünyalar değişmişti.

    bu boğuk gümbürtüden sonra, sessizlik içinde maloyaroslavets istikametinden kuvvetli top sesleri geldi. napoleon, rusya’ya girerken bu gürültüyü işitmeyi ne kadar istemişse, çıkarken işitmekten de o kadar korkuyordu. kral vekili’nin bir yaveri rusların genel bir taarruza geçmiş olduklarını haber verdi. geceleyin general jean dominique compans’la general étienne maurice gérard, prens eugène’in yardımına koştular, iki taraftan da çok insan öldü. düşman, kaluga yolunun iki yanını tutmuş, ordunun geçebileceği umulan yol başını kapatmıştı. tekrar mojaysk yoluna düşüp kara bahtın evvelce üstünden geçtiği yollardan smolensk’e dönmekten başka çare kalmamıştı. buna imkan vardı, izleri tekrar bulmak için fransızların yollara serptikleri cesetleri, kuşlar yiye yiye henüz bitirememişlerdi.

    napoleon o geceyi gorodeya'da yoksul bir evde geçirdi, muhtelif generallere bağlı subaylar burada başlarını sokacak bir dam bulamadılar. bonaparte’ın penceresi altında toplandılar, pencere kepenksiz ve perdesizdi. oradan ışık sızdığını görüyorlardı, dışarda kalan subaylar karanlıktaydılar. napoleon, o köy odasında, başını iki eli arasına almış, oturuyordu. joachim murat, louis-alexandre berthier ve jean-baptiste bessières, yanında sessiz ve hareketsiz, ayakta duruyorlardı. imparator hiçbir emir vermedi ve ayın 25’inci günü sabahı, rus ordusunun durumunu gözden geçirmek için atına bindi.

    dışarı daha yeni adım atmıştı ki, kazaklardan oluşan bir birlik, küçük bir çığla birlikte ta yanı başına kadar yuvarlandı. bu canlı çığ, luja’yı geçmiş, ormanların kenarını izleyerek gözden kaçmıştı. bütün oradakiler kılıca sarıldı, imparator bile. bu vurguncular biraz daha cüretli olsalardı bonaparte ellerine esir düşecekti. yanmakta olan maloyaroslavets'de sokaklar yarı kavrulmuş, topçunun tekerlekleri altında doğranmış, ezilmiş, parçalanmış cesetlerle doluydu. kaluga’ya doğru yürüyüşe devam etmek için ikinci bir savaş vermek gerekti ama imparator bunu uygun bulmadı. bu hususta bonaparte’ın taraftarlarıyla mareşallerin dostları arasında bir münakaşa çıktı. fransızların evvelce izlemiş oldukları yolu tutma fikrini kim ortaya atmıştı? şüphesiz ki bu fikir napoleon’dan çıkmıştı, bir ölüm yargısı vermek onu öyle uzun boylu düşündürmezdi, buna alışmıştı.

    26 ekim'de borovsk’a döndükten sonra, ertesi günü, veraya civarında fransız orduları başkomutanına, general ferdinand von wintzingerode ile yaveri kont lev nariskin’i takdim ettiler, moskova’ya vaktinden önce girdikleri için esir edilmişlerdi, bonaparte öfkelendi. kendisinden geçerek: "bu generali kurşuna dizsinler! würtemberg krallığı'nın bir kaçağıdır, ren konfederasyonu'na mensuptur." rus asilzadelerine karşı da ağzına geleni söylüyordu, sözlerini: "petersburg’a gideceğim, o şehri neva nehri'ne dökeceğim." diye bitirdi, sonra birdenbire bir tepenin üstünde görülen bir şatoyu yakmalarını emretti, yaralı aslan köpükler saçarak etrafında her gördüğüne saldırıyordu. bununla beraber, çılgınca öfkeleri arasında, mortier’ye kremlin’i tahrip etme emrini verirken, bir yandan da o iki cepheli tabiatına uygun hareket ediyordu: treviso düküne duygulandığını anlatan cümleler yazıyordu, mektuplarının gizli kalmayacağını bildiği için ona hastaneleri kurtarmasını sıkı sıkı tembih ediyordu. "akka’da da ben öyle davrandım" diyordu. oysa filistin’de türk esirlerini kurşuna dizdirmişti ve rené-nicolas dufriche desgenettes karşı koymuş olmasaydı hastaları da zehirleyecekti. berthier ile murat, prens wintzingerode'u kurtardılar.

    kutuzov gevşek bir halde fransızları izlemeye devam ediyordu. ingiliz general robert wilson, rus generalini harekete geçmesi için ne zaman sıkıştırsa, kutuzov "durun hele bir kar yağsın" diyordu. fransızlar 29 ekim'de uğursuz moskova tepelerine varmışlardı, fransız ordusu acı ve hayretle irkildi. gözler önüne geniş bir mezbaha serilmişti, derece derece çürümüş 40.000 ceset yerde yatıyordu. bir sıraya dizilmiş iskeletler hala askeri disipline uyar gibiydiler, ileride tepeleri delik deşik olmuş birkaç bayır üstünde tek tük iskeletler komutanları olduklarını belli ediyor ve ölüler alanına hakim bir durumda bulunuyorlardı. her yanda parçalanmış silahlar, patlamış trampetler, zırh ve üniforma parçaları, yırtılmış sancaklar, güllelerin yerden birkaç ayak yukarıda biçmiş olduğu ağaç gövdeleri arasında darmadağın bir haldeydi: burası borodino'nun büyük tabyasıydı.

    bu hareketsiz döküntülerin ortasında kımıldayan bir şey gördüler. iki bacağı kopmuş bir fransız askeri, içindekileri dışarı kusmuşa benzeyen mezarlıklar arasından kendine yol açıyordu. bir güllenin yere serdiği bir atın cesedi bu askere barınak vazifesi görmüştü, atın etini kemirerek hayatta kalmıştı. el yordamındaki ölülerin çürümüş etleri yaralarını sarmak için lif ve kemiklerini bağlamak için kav yerine geçmişti. şan ve şöhretin korkunç vicdan azabı napoleon’a sokuluyordu, napoleon bunu beklemiyordu.

    soğuğun, açlığın ve düşmanın hızlandırdığı askerlerin ağzını bıçak açmıyordu. çok geçmeden kendilerinin de, kalıntılarını gördükleri arkadaşlarına benzeyeceklerini düşünüyorlardı. bu mezarlıkta, çekilmekte olan taburların yürek çarpıntıları ile soluklarından ve ellerinde olmadan titreyişlerinin gürültüsünden başka bir şey işitilmiyordu.

    daha ileride hastaneye çevrilmiş kotloskoy manastırını buldular. burada ne aransa yoktu ama içinde ölümü hissedecek kadar canlı olanlar vardı. bonaparte oraya varınca, dağılmış arabalarının odunuyla ısındı. ordu tekrar yola koyulduğu zaman, can çekişenler kalktılar, son barınaklarının eşiğine ulaştılar, kendilerini yola kadar attılar, titrek ellerini onları bırakıp giden arkadaşlarına uzattılar: onlara hem ya bizi de götürün, hem de gitmeyin diye yalvarır gibiydiler.

    her dakika, bırakmak zorunda kaldıkları cephane arabalarını uçuran patlamalar işitiliyordu. levazımcılar hastaları hendeklere atıyorlardı. fransa hizmetindeki yabancıların muhafaza ettikleri rus esirler, muhafızları tarafından öldürülüyordu: hep aynı şekilde öldürülen bu esirlerin beyinleri başlarının etrafına serpiliyordu. bonaparte beraberinde bütün avrupa’yı getirmişti; ordusunda bütün diller konuşulurdu, sancakların, bayrakların her çeşidi görülürdü. savaşmaya zorlanan italyanlar, bir fransız gibi dövüşmüştü; ispanyollar, nam almış olan yiğitliklerine leke sürdürmemişlerdi: napoli ile endülüs’ten, içlerinde tatlı bir rüyanın hasretinden başka bir şey kalmamıştı. bonaparte’ın ancak bütün avrupa’ya yenilmiş olduğu söylenir, doğrudur da; ama bonaparte’ın, gönüllü ya da gönülsüz müttefiki olan avrupa’nın yardımıyla yenmiş olduğu da unutulmamalı.

    rusya, napoleon’un rehberlik ettiği avrupa’ya tek başına karşı koydu, tek başına kalan ve napoleon tarafından savunulan fransa, geri dönen avrupa’yla başa çıkamadı. yalnız şunu da söylemek gerekir ki; rusya’yı iklimi bile savunuyor, avrupa ise efendisinin emri altında istemeyerek yürüyordu. fransa’yı savunmak içinse, tam tersine, ne iklimi vardı, ne de kırılmış olan halkı buna yeterdi; cesaretiyle şanının hatırasından başka bir şeyi yoktu.

    askerlerinin felaketlerine karşı kayıtsız olan bonaparte kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmüyordu: bakanlarının ingilizlere satıldığından söz ediyor, bu savaşı çıkaranların onlar olduğunu söylüyordu, bu savaşın sadece kendi eseri olduğunu itirafa yanaşmıyordu. bu felaketi asil bir hareketiyle örtmek istemekte ısrar eden vicenza dükü, karargahta, dalkavuklar arasında birdenbire parlayıverdi. "ne korkunç zulümler!" diye bağırdı, "rusya’ya getirdiğimiz uygarlık demek buymuş!" bonaparte’ın inanılmayacak sözlerine bakılacak olursa, sözde kızgın ve itimatsız bir tavır takınmış ve dışarı çıkmış. en küçük karşı gelmeye tahammül edemeyerek çileden çıkan adam, evvelce kendisini ettenheim’a götürmeye memur ettiği mektubun kefaretini ödemek için dük armand-augustin-louis de caulaincourt'un sert sözlerine tahammül ediyordu. insan kötü bir harekette bulundu mu, tanrı ceza olarak o işi tanıksız bırakmaz, bir zamanın zorbaları bu tanıkların vücudunu boşuna ortadan kaldırırlardı. ahirete gittikten sonra onlar erinyelerin (yunan mitolojisinde, günahkar insanları cezalandıran zebanilerin latincedeki adı. bunlar, ellerinde hançer, saçlarında yılanlar bulunan kadınlar şeklinde tasvir edilirlerdi) vücuduna girip tekrar geri geliyorlardı.

    gagarin'i geçen napoleon, vyazma’ya kadar sarktı. burada, ıslanmaktan korkan düşmanı kendisini bulamadığı için onu geride bıraktı. 3 kasım'da krivosheinsky'ye vardı. ardında kalan vyazma’da bir muharebenin yapılmış olduğunu orada öğrendi. mikhail miloradoviç'in ordusuna karşı yapılan savaş, fransa için büyük bir kayıp oldu. kolları ile başları sarılı, yaralı fransız askerleri ve subayları, bir yiğitlik mucizesi halinde, düşman toplarının üstüne atılıyorlardı.

    aynı yerlerde geçen bu olaylar silsilesi, ölü tabakalarına eklenen bu yeni ölü tabakaları, savaşların ardından savaşlar, ölümleriyle birlikte unutulup gitmeye mahkum olmasalar, o uğursuz alanları on kere ölümsüz kılmaya yeterdi. rusya’da bırakılmış o köylüler kimin aklına gelir? bu köylüler moskova surları altındaki büyük savaşta bulunmuş olduklarından memnun mudurlar? sonbahar akşamları, kuzey kuşlarının havada uçuşlarını seyrederken fransızların mezarlarını görmüş olduklarını hatırlayan pek olmamıştır. sanayi şirketleri, ocaklarıyla, kazanlarıyla ıssız ovalara taşındı, kemikler yakılıp noir animal'e (hayvan ve insan kemiklerinin yakıldıktan sonra dövülmesinden meydana gelen bir toz. şeker fabrikalarında ve daha başka sanayide ağartıcı madde olarak kullanılır) çevrildi. ister köpekten yapılmış olsun, ister insandan, verniğin fiyatı aynıdır, ister meçhulden gelsin, ister şeref ve şandan, parlaklığı değişmez. işte bugün ölülere gösterilen saygı! işte yeni dinin ayinleri! dis manibus!. "xii. karl’ın mutlu arkadaşları, kutsallığa el uzatan bu sırtlanlar sizi rahatsız etmedi! kakım, kışın el değmemiş karlarda dolaşır, yazın da poltava’nın azgın köpükleri arasında."

    6 kasım'da, derece sıfırın altında on sekize düştü, dört bir yanı kaplayan karların altında her şey kayboldu. kundurasız askerler ayaklarının uyuştuğunu fark ediyorlar, morumsu ve katılaşmış parmakları dokunulunca eli yakan tüfeği bırakıyor, saçları kırağıdan, sakalları donan soluklarından kirpileşiyor, sırtlarındaki partallar buzdan bir kaput haline geliyordu. düşüyorlar, karlar onları örtüyor, yerde mezarlardan çizgiler teşkil ediyorlardı. ırmakların ne yana aktığı artık bilinmiyor, hangi yana gideceklerini öğrenmek için buzları kırmak zorunda kalıyorlar. uçsuz bucaksız kırlarda yolunu şaşıran kıtalar kendilerini hatırlatmak ve tanıtmak için yaylım ateşi açıyorlar, tıpkı tehlikeye düşen gemilerin imdat topu atması gibi. bu cenaze alaylarının mumları gibi, şurada burada hareketsiz billurlarla çevrilmiş çamlar yükseliyor. kargalarla sahipsiz beyaz kurt sürüleri, bu cesetler çekilişini uzaktan izliyordu.

    yürüyüşlerden sonra, ıssız mola yerinde, sağlam ve bir eksiği olmayan ordular gibi korunma tedbirleri almak, nöbetçiler dikmek, karakollarla uğraşmak, muhafız kıtaları yerleştirmek zorunda kalmak ağır bir külfetti. kuzey rüzgarlarıyla dövülen on altı saatlik gecelerde insanlar nerede oturacaklarını, nerede yatacaklarını şaşırıyorlardı. bütün ak süsleriyle devirdikleri ağaçlar bir türlü yanmıyordu, içinde bir kaşık çavdar unu karıştıracak bir avuç karı güçbela eritebiliyorlardı. kuru toprağa daha serilip uzanmadan kazakların ulumaları koruları çınlatıyordu. düşmanın hafif topçusu gürlüyordu, fransız askerleri sofraya oturdukları zaman perhizleri kralların ziyafetiymiş gibi selamlanıyordu, gülleler demirden ekmeklerini aç insanlar arasında yuvarlıyordu. ardından güneş doğmayan bir şafak söktüğü zaman buzdan bir kumaşla örtülmüş trampetlerin vuruşu veya bir borunun kısılmış sesi duyuluyordu: uyandıramadığı savaşçıları silah başına çağıran bu kalk borusundan daha hazin bir şey olamazdı. gün ağardıkça, sönmüş ateşler etrafında kaskatı kesilip ölmüş piyade halkalarını aydınlatıyordu.

    tek tük sağ kalanlar yola koyuluyorlardı. durmadan gerileyen, her adımda sisler içinde silinip kaybolan meçhul ufuklara doğru ilerliyorlardı. bir gün evvelki fırtınalardan usanmışa benzeyen soluk soluğa bir gök altında, seyrekleşmiş yürüyüş kolları, bozkırlar ardından bozkırlar, güllelerle yolunmuş dallarında denizlerin bütün köpükleri kalmışa benzeyen ormanlar ardından ormanlar geçiyorlardı. bu ormanlarda, yapraksız çalılar arasında öten gamlı küçük kış kuşuna bile rastlanmıyordu.

    büyük rus orduları fransız ordusunun peşindeydi. fransız ordusu birçok tümene bölünmüş, bunlar da kafilelere ayrılmıştı. prens eugène öncülere, napoleon merkeze, mareşal michel ney de artçılara komuta ediyordu. türlü engellerin ve çarpışmaların geciktirdiği bu kıtalar, aralarında gerekli mesafeleri sürdüremiyorlardı. kimi birbirini geçiyor, kimi bir hizada yürüyor, sık sık da süvarisizlik yüzünden birbirlerini görmeden ve haberleşmeden ilerliyorlardı. yeleleri yerleri süpüren bodur atlara binmiş tatarlar, bu kar sineklerinden usanan fransız askerlerine gece gündüz rahat vermiyorlardı. manzara değişmişti, evvelce bir dere görmüş oldukları yerde şimdi yatağının dik yamaçlarına buzdan zincirlerle asılı duran bir çağlayan buluyorlardı. bonaparte der ki: (sainte-helene evrakı) "bir gecede otuz bin at kaybettik. o zaman beş yüz tane olan toplarımızı hemen hemen tamamen bırakmak zorunda kaldık. ne cephane götürebildik, ne yiyecek. at bulamadığımız için keşif yaptıramıyor, yolu keşfettirmeye bir öncü kıtası gönderemiyorduk. askerler cesaretlerini ve akıllarını kaybediyorlar, kargaşaya sebep oluyorlardı. en küçük bir olaydan telaşa düşüyorlardı. bütün bir tabura korku salmak için dört beş kişiyi vurmak yetiyordu. toplu bir halde bulunacak yerde yakacak şey bulmak üzere dağınık bir halde dolaşıyorlardı. gözcü diye gönderilenler görevlerini bırakıp evlerde ısınacak bir şey aramaya gidiyorlardı. her yana dağılıyor, kıtalarından uzaklaşıyor, kolaylıkla düşmanın eline düşüyorlardı. daha başkaları yere yatıyor, uyuyorlardı, burunlarından biraz kan geliyor ve uyurken can veriyorlardı. binlerce asker öldü. polonyalılar beş on atla birkaç toplarını kurtardılar fakat fransızlarla öteki milletlerin askerleri artık aynı insanlar değildiler. özellikle süvari çok kayıp verdi. 40.000 süvari erinden 3.000 fazlasının kurtulduğunu sanmam."

    başka bir yarıkürenin güzel güneşi altında bunları
    anlatan napoleon, bu felaketlerin sadece tanığı mıydı?

    yine o derecenin pek aşağı düştüğü gün, fransa’dan, uzun zamandan beri ilk ulak geldi: guillaume mallet'nin çıkardığı fesat haberini getiriyordu. bu fesat hareketinin napoleon’un talihi gibi eşi görülmedik bir tarafı vardı. general gourgaud’nun anlattıklarına göre imparatora en çok tesir eden şey şunu apaçık görmesi olmuş: "saltanat esaslarının, kendi saltanatına tatbiki o kadar az kökleşmiş ki, devlet büyükleri, imparatorun ölüm haberi gidince, hükümdar ölmüşse onun yerine geçecek biri bulunduğunu unutmuşlardı."

    bonaparte, sainte-hélène’de mallet’nin fesadından söz ederken tuileries sarayındaki maiyetine şöyle demiş olduğunu anlatırmış: "ya! baylar, demek ihtilalinizi tamamlamış olduğunuzu sanıyordunuz, beni ölmüş biliyordunuz ama ya roma kralı? yeminleriniz, ilkeleriniz, doktrinleriniz? halinize bakıyorum da geleceği düşünürken titriyorum!" bonaparte’ın muhakemesi kendince mantıklıydı çünkü kendi hanedanını düşünüyordu.

    bonaparte, paris'te dolaşan öldüğü haberink bir kar çölü ortasında, hemen hemen yok olmuş, kanını karların emdiği bir ordunun döküntüleri arasında öğrendi. napoleon’un kuvvet zoruyla kurduğu haklar, rusya’da onun kuvvetiyle birlikte eriyip gidiyordu, başkentte ise bunları şüpheye düşürmek için bir adamın ortaya çıkması yetmişti: din, adalet ve özgürlük dışında hak yoktu.

    bonaparte, tam paris’te olup bitenleri öğrendiği sırada, mareşal michel ney’den bir mektup aldı. bu mektup ona haber veriyordu ki: "en iyi askerler kartalın neden artık korumadığını ve sade öldürdüğünü; kaçmaktan başka yapacak iş kalmadığına göre tabur tabur ölmenin anlamının ne olduğunu soruyorlardı."

    mareşal ney’in yaveri yürekler acısı ayrıntılara girmeye kalkışınca, bonaparte sözünü kesti: "albay, size bunları sormuyorum." bu rusya seferi, imparatorluğun bütün sivil ve askeri makamlarının kötülemiş oldukları bir zıvanasızlıktı. çekiliş yolunun akla getirdiği zaferler veya felaketler askerlerin keyfini kaçırıyor, cesaretini kırıyordu. bu çıkılmış ve tekrar inilmiş yolda napoleon, hayatının iki safhasının bir timsalini görebilirdi.

    9 kasım'da, nihayet smolensk’e varmışlardı. bonaparte’ın bir emri, muhafız kıtası karakolları işgal etmedikçe şehre herhangi bir kimsenin girmesini yasak etmişti. dışarıdaki askerler surların dibinde toplanıyorlar, içerideki askerler kapalı duruyorlar. insanlıktan çıkmış umutsuzların bağrışmalarından gökler inliyor. sırtlarında pis kazak cüppeleri, yamalı kaputlar, delik deşik paltolar ve üniformalar, yorganlar ve battaniyeler, başlarında kalpaklar, sarılmış mendiller, delik kasketler, eğri büğrü, kırık dökük tulgalar var; üstleri başları kan ya da kar içinde, kurşunlarla delik deşik veya kılıçlarla doğranmış bir halde, solgun ve süzülmüş yüzleriyle, karanlık, kıvılcımlı gözleriyle, dişlerini gıcırdatarak surların yukarısına bakıyor, şişman vi. louis zamanında kesilmiş sol ellerini sağ ellerinde tutan o malul esirleri andırıyorlardı, görenler azgın maskeliler veya hastane kaçkını, aklını oynatmış hastalar sanırdı. eski ve yeni muhafız kıtaları yetişti, ilk geçişte yakılan kaleye girdiler. imtiyazlı kıtalara karşı şikayet sesleri yükseldi: "ordu hep onların artıklarını mı toplayacak?" bu aç insan sürüleri, bir hortlaklar ayaklanması gibi, çığrışarak ambarlara saldırdı. onları püskürttüler, çarpışmalar oldu. vurulanların cesetleri sokakta, kadınlar, çocuklar, ağır hastalar arabalarda kaldı. bu eskiden kalmış yığınlarla cesedin çürümesinden hava bozulmuştu, alıklaşmış ya da çıldırmış askerler görülüyordu. tepelerinde saçları dikilmiş ve bükülmüş olan birtakımları küfürler savurarak ya da bir garip gülüşle gülerek cansız yere yıkılıyorlardı. bonaparte bütün öfkesini, verdiği emirlerin hiçbirini yerine getirememiş aciz ve zavallı bir levazımcıdan çıkarıyordu.

    100.000 kişilik ordunun mevcudu 30.000'e inmişti, etrafında 50.000 kişilik döküntüler dolaşıyordu, atlı süvarinin mevcudu topu topu 1.800 kişiden ibaret kalmıştı. napoleon bunların kumandasını victor de fay de la tour-maubourg'a verdi. borodino tabyasına karşı zırhlı süvarileri hücuma geçirmiş olan bu subayın kılıç darbeleriyle başı yarıldı, sonradan dresden’de bir bacağını kaybetti. uşağının ağladığını görünce ona dedi ki: "ne ağlıyorsun? artık iki yerine bir çizme boyayacaksın." kara günlere sadık kalan bu general, taht iddiası olan chambord kontu v. henri’nin sürgünde geçen ilk yıllarında genç prensin akıl hocası olacaktı.

    14 kasım'a kadar smolensk’ten ayrılamadılar. napoleon, mareşal ney’e, mareşal davout’yla görüşmesini ve lağımlar yerleştirerek kaleyi havaya uçurmasını emretti. kendisi de, krasnoy’un ruslar tarafından yağma edilmesinden sonra, 15 kasım'da oraya gidip yerleşti. rus orduları, çemberlerini daraltıyorlardı. moldova ordusu denilen büyük ordu yakınlardaydı, fransızları büsbütün çevirip berezina bataklıklarına sürmeye çalışıyordu. fransız taburlarından arta kalan askerler günden güne azalıyordu. fransızların feci durumunu öğrenen kutuzov pek yavaş kımıldıyordu. ingiliz general wilson: "karargahınızdan yalnız bir an ayrılın, yüksek bir tepeye çıkın, napoleon’un son saatinin çalmış olduğunu görürsünüz. rusya bu kurbanı istiyor, artık lazım gelen tek şey darbeyi indirmektir. bir hücum yeter, iki saat sonra avrupa’nın çehresi değişmiş olur."

    doğruydu ama o vakit asıl darbeyi bonaparte yemiş olacaktı, oysa tanrı fransa’yı cezalandırmak istiyordu.

    kutuzov cevap veriyordu: "üç günde bir askerlerime mola verdiriyorum, bir an ekmeksiz kalsalar utancımdan yerin dibine geçer ve hemen dururum. esirim olan fransız ordusunun muhafızlığını yapıyorum; ne zaman duracak veya büyük yoldan ayrılacak olsa hemen cezasını kesiyorum. napoleon’un sonucu artık kesinlikle belli olmuştur: bu yıldız bütün rus ordularının önünde berezina bataklığında sönecek. onlara napoleon’u zayıflamış, silahlarını kaybetmiş, can çekişir bir halde teslim edeceğim: bu benim için yeterli bir şereftir."

    bonaparte, pek bol kullandığı o hakaretli küçümsemesi ile ihtiyar kutuzov’tan bahsetmişti: ihtiyar kutuzov da onun hakkında aynı hor görücü dili kullanıyordu.

    kutuzov’un ordusu komutanından daha sabırsızdı, kazaklar bile söyleniyorlardı: "bu iskeletlerin mezarlarından dışarı uğramasına ses çıkarmayacak mıyız?"

    smolensk’ten ayın 15’inde hareket etmiş olması gereken ve 16’sında krasnoy’da napoleon’a katılacak olan dördüncü ordu hala görünürlerde yoktu. bağlantı kalmamıştı, en önden gelen prens eugène, bağlantıyı tekrar kurmaya boş yere çalıştı ama bütün yapabildiği şey rusları çevirip krasnoy’da muhafız kıtasıyla birleşmek oldu lakin
    mareşal davout’la mareşal ney hala görünmüyorlardı.

    o zaman napoleon ansızın o yüksek askeri dehasını yeniden buldu. ayın 17’sinde elinde bir bastonla krasnoy’dan çıktı. mevcudu 13.000'e inen muhafızlarının başında, sayısız düşmanlara meydan okuyarak smolensk yolunu temizlemek ve iki mareşaline yol açmak istiyordu: "imparatorluk ettiğim yeter, generalliği ele almanın zamanı geldi." iv. henri, amiens’i kuşatmaya giderken, "fransa kralı olduğum yeter, biraz da navarra kralı olmanın zamanı geldi," demişti. napoleon’un yürüdüğü yerin civarındaki sırtlar topçu kuvvetleriyle dolmaktaydı ve her an onu darmadağın edebilirdi. bu sırtlara bir göz attı ve "avcılarımdan bir süvari bölüğü orayı zaptetsin!" dedi. rusların sadece aşağı sarkmaları yeterdi, yalnız sayılarının üstünlüğüyle onu ezerlerdi ama bu büyük adamı ve muhafızların döküntülerini savaş düzenini almış bir halde görünce, büyülenmiş gibi hareketsiz kaldılar: napoleon’un bir bakışı sırtlarda 100.000 rus'u durdurdu.

    kutuzov, bu krasnoy olayı dolayısıyla petersburg’da smolenski unvanıyla mükafatlandırıldı: herhalde bonaparte’ın bastonu altında, cumhuriyetin sonucundan umudunu kesmediği için bu mükafata layık görülmüş olacaktı.

    bu boş gayretten sonra 19 kasım'da dinyeper’in öbür yanına geçti ve orşa’da ordugah kurdu. moskova yanmamış ve oturmasına imkan vermiş olsaydı, kışın can sıkıntısını gidermek için hayatını yazmak amacıyla getirmiş olduğu kağıtları orada yaktı. sveti ivan kilisesi'nin kocaman haçını semlevo gölüne atmak zorunda kalmıştı. haçı kazaklar orada bulmuş, büyük ivan kulesine tekrar takmışlardı.

    fransızlar orşa’da kaygı içindeydiler. mareşal ney’i bulmak için napoleon’un giriştiği harekete rağmen kendisi hala ortalarda yoktu. sonunda baranni’de ondan haber aldılar. prens eugene ona katılmayı başarmıştı. imparatorun dostları yazılarında onunla doğrudan doğruya ilgili olmayan bütün olaylar hakkında titiz bir ihtiyatla ifade kullanırlarsa de, general gourgaud, napoleon’un bu habere ne kadar sevindiğini anlatır. ordunun sevinci çabuk söndü, tehlikeler birbirini kovalıyordu. bonaparte, kohanov’dan tolojim’e giderken bir yaver kendisine borisov köprü başının kaybedildiğini haber verdi. burayı moldava ordusu general jan henryk dabrowski'den almıştı. borisov’da reggis dükünün baskınına uğrayan moldava ordusu da köprüyü attıktan sonra berezina’nın arkasına çekilmişti. böylece derenin öte yanında, pavel vasiliyeviç çiçagov fransızların karşısında bulunuyordu.

    hafif süvarilerden bir tugaya kumanda eden general jean corbineau, bir köylüden bilgi edinerek, borisov’un yukarısında veselovo geçidini bulmuştu. bu haber üzerine napoleon, 24 kasım akşamı, jean baptiste eblé ve françois chasseloup’yu köprücüler ve istihkamcılarla birlikte gönderdi, bildirilen geçit yeri olan berezina üzerinde studiyanka’ya vardılar.

    iki köprü kuruldu, kırk bin rustan oluşan bir ordu, karşı kıyıda ordugah kurmuştu. gün ağarırken karşı kıyıda ıssız bir halde ve rus tümeninin artçılarını çekilmekte görünce fransızlar ne kadar da şaşırmışlardı! gözlerine inanamıyorlardı. eblé’nin çürük çarık köprülerini havaya uçurmak veya yakmak için tek bir gülle, bir kazak'ın ateşi yeterdi. koşup bonaparte’a haber verdiler, acele kalktı, dışarı çıktı, gördü ve: "amirali aldattım!" diye haykırdı. şaşması doğaldı, ruslar yüze yüze kuyruğuna getirmişken fırsatı kaçırmışlardı ve savaşı üç yıl daha uzatacak bir hatada bulunmuşlardı ama komutanları aldanmış değildi. amiral çiçagov her şeyi görmüştü, sadece tabiatının gereğine uymuştu. zeki ve ateşli olmakla beraber rahatına düşkün bir adamdı. soğuktan korkuyor, soba başından ayrılmıyor ve iyice ısındıktan sonra fransızları temizlemeye vakit bulacağını düşünüyordu: mizacına boyun eğmişti. servetini bırakarak ve rusya’yla ilgisini keserek sonradan londra’ya çekilmiş olan çiçagov, quarterly review'e 1812 savaşı hakkında yazılar verdi, kendini mazur göstermeye çalışıyordu. vatandaşları ona: "bu, ruslar arasında bir tartışmadır, sen sus!" cevabını veriyorlardı. bu iki köprünün kurulması ve rus tümeninin akıl ermez çekilişiyle bonaparte kurtulmuş olsa bile fransızlar kurtulmuş değillerdi: başka iki rus ordusu nehrin napoleon’un ayrılmaya hazırlandığı kıyısında toplanıyordu.

    chambray der ki: "eble’nin emrindeki köprücülerin sadıklığı ve gayreti, berezina’yı geçişin hatırası yaşadığı sürece yaşayacaktır. bunca zamandan beri çektikleri acılar yüzünden takatten düşmüş olmalarına, besleyici yiyecek ve içeceklerden yoksun bulunmalarına rağmen, çok sertleşen soğuğa aldırmadan, bazen göğüslerine kadar suya girdikleri görüldü. bu, hemen hemen kesin bir ölüme koşmak demekti ama ordu onlara bakıyordu ve orduyu kurtarmak için kendilerini feda ettiler."

    mösyö segúr de der ki: "fransızların arasında kargaşa hüküm sürüyordu ve iki köprüyü tamamlamak için malzeme kıtlığı vardı. 26-27 kasım gecesi arabalardan kurulan köprü iki defa yıkıldı, bu yüzden geçiş yedi saat gecikti. 27 kasım günü akşamın saat dördüne doğru üçüncü bir defa yıkıldı, öte yandan korulara ve civar köylere dağılmış olan döküntüler ilk geceden faydalanmamışlardı ve 27’nci günü, şafak ökünce köprüyü geçmek için hep birlikte yığılmışlardı.

    bu yığılma, bilhassa hareketlerini ona göre ayarladıkları imparatorluk muhafızları yürüyüşe geçince oldu. muhafız kıtasının hareketi adeta bir işaret yerine geçti: döküntüler her yandan koşup geldiler, kıyıda biriktiler. bir anda dar köprü başını insanlar, hayvanlar ve arabalardan kurulu büyük ve karmakarışık bir kalabalığın sardığı görüldü. en öncekiler, arkalarından gelenler tarafından itildikleri, bunlar da muhafızlar ve köprücüler tarafından itildikleri veya önlerine nehir çıktığı için eziliyor, ayaklar altında çiğneniyor veya berezina’nın sürüklediği buzlar arasına yuvarlanıyorlardı. bu heybetli ve korkunç kargaşadan, kimi bozuk bir uğultu, kimi iniltiler ve korkunç seslere karışık büyük bir gürültü yükseliyordu. karışıklık o dereceyi bulmuştu ki, saat ikiye doğru imparator köprü başına gelince, kendisine yol açmak için kuvvet kullanmak gerekmişti. muhafızlardan bir kumbaracı kıtasıyla general la tour-maubourg, merhamete gelerek bu biçareler kalabalığı arasında geçit aramaktan vazgeçmişlerdi. sahile toplanmış olan uçsuz bucaksız kalabalık, atlar ve arabalarla karmakarışık bir durumda, orada ürkünç bir yığıntı halinde yolu tıkamıştı. ilk düşman gülleleri öğleye doğru bu kargaşanın ortasına düşmeye başladı: bu gülleler genel bir telaş ve heyecanın işareti oldu.

    bu umutsuz insan kalabalığından ilk önce ileri atılanlardan bir haylisi, köprüye erişemeyince kenarlarına tutunarak geçmeye kalkmıştı ama bunlardan çoğu itilerek suya düşürüldüler. kollarında çocuklarıyla buzlar arasında düşmüş kadınların kendileri battıkça çocuklarını yukarı kaldırdıkları görüldü; suyun altında kayboldukları halde, katılaşmış kolları hala çocuklarını başları üstünde tutmaya devam ediyordu.

    bu korkunç kargaşa arasında topçuların köprüsü çöküp yıkıldı. bu dar geçide girmiş olanlar boşu boşuna gerilemeye çalıştılar. geriden gelen insan seli, bu felaketten habersiz, öndekilerin haykırışlarına aldırmadan, ite ite ilerlemeye devam etti ve onları aşağı attı, ötekiler de biraz sonra aynı şekilde suya döküldüler.

    o zaman herkes öbür köprüye koştu. bir sürü ağır arabalar ve toplar her yandan gelip burada birikti. sürücülerinin yönetimi altında, dik ve arızalı bir inişin hızına kapılarak, bu insan kalabalığı içinde, aralarına sıkışan biçareleri paramparça ettiler, sonra birbirine çarparak, çoğu şiddetle devrildiler ve düşerken etraflarını çevirenleri de çiğneyip yok ettiler. o zaman bu engellere doğru itilen şaşkına dönmüş insan safları, bunlara takılarak düşüyor ve ardı arkası kesilmeyen başka biçarelerin yığınları altında ezilip gidiyordu.

    bu perişan insan dalgaları böylece birbiri üstünden geçip ilerliyordu. acı ve öfke haykırmalarından başka bir şey duyulmuyordu. ezilen ve boğulan insanlar arkadaşlarının ayakları altında çırpınıyor, dişleriyle, tırnaklarıyla bunlara sarılıyorlardı. ötekiler de onları düşmanlarıymış gibi insafsızca itip geçiyorlardı. top sesleri, fırtınanın ve güllelerin çıkardığı ıslıklar, obüslerin patlayışı, iniltiler, savrulan korkunç lanetler ve küfürlerden meydana gelen bu müthiş kasırga gürültüsü içinde bu başıboş kalabalık boğduğu kurbanların feryatlarını işitmiyordu." -segúr

    başka şahitlikler de mösyö segúr'ün anlattıklarına uygun düşmektedir. mesela vaudoncourt: "vesevolo’nun önünde bulunan hayli geniş ova, akşam saatlerinde, korkunçluğunun tasviri güç bir görünüştedir. ova çoğu üst üste devrilmiş ve parçalanmış arabalarla kaplı, her yana sivillerin cesetleri serilmiş, bunların arasında, ordunun peşinden moskova’ya kadar sürüklenmiş ya da yurttaşlarına katılarak bu şehirden kaçmış bir sürü kadın ve çocuk da görülür. türlü türlü şekillerde ölmüşler. birbirine karışan iki ordu arasında bu zavallıların kaderi arabaların tekerlekleri ve atların ayakları altında ezilmek, iki yandan gelen gülleler ve kurşunlarla vurulmak, askerlerle birlikte köprülerden geçmeye çalışırken suda boğulmak ya da düşman askerleri tarafından soyularak ve çırçıplak bir halde karların üstüne atılarak soğuktan donup acılarından kurtulmak oldu."

    böyle bir afet, tarihin kaydettiği en acı sahnelerden biri olan bu yürek parçalayıcı olay; keykavus'un ordusunun başına gelenleri de aşmış olan bu felaketler karşısında bonaparte nasıl acınıp dövündü, ruhundan nasıl bir çığlık koptu? dudaklarından yalnızca şu kelimeler döküldü: "ayın 26 ve 27’nci günleri zorlu geçti." nasıl geçtiğini gördünüz! yavrularını başları üstünde kaldırıp su yüzüne çıkaran kadınların manzarası bile napoleon’u duygulandırmadı. fransa vasıtasıyla dünyaya hükmetmiş olan başka bir büyük adam, şarlman, görünüşte kaba bir barbar olan bu adam, buzlar üstünde oynarken maritsa nehri'nde* boğulan çocuğa ağıt yakıp ağlamıştı (şarlman bir şairdi de): "trux puer adstricto glacie dum ludit in hebro" (yaramaz bir çocuk meriç'te buzlarla oynarken şiiri)

    belluno dükü claude victor-perrin, geçidi korumaya memur edilmişti. kendisinin geride bıraktığı general louis partouneaux, ruslara teslim olmak zorunda kaldı. yeniden yaralanan reggio dükünün yerini mareşal michel ney almıştı. gaina bataklıkları geçildi, ruslar en ufak bir tedbir almış olsalardı, o yolları geçilmez hale getirebilirlerdi. üç haftadan beri gelip de ileri geçmemiş olan ulakları 3 aralık'ta malodejno'da buldular. napoleon sancağı bırakıp gitmeyi işte orada düşündü. "bir bozgunun başında kalabilir miyim?" diyordu. smorgon’da, napoli kralıyla prens eugène fransa’ya dönmesi için onu sıkıştırdılar. bunu kendisine bildiren istriya dükü oldu, daha o ağzını açar açmaz napoleon fena halde köpürdü: "orduyu bu halde bırakıp gitmeyi bana ancak can düşmanlarım teklif edebilir" diye haykırdı. kılıcını çekip mareşalin üstüne yürüyecek oldu. o akşam istriya dükünü çağırdı ve ona: "mademki hepiniz istiyorsunuz, ne yapayım, ister istemez giderim" dedi. sahne güzel düzenlenmişti; bu sahne oynanırken kendisi zaten gitmeye karar vermiş bulunuyordu. gerçekten, imparatorun ordunun başından ayrılma kararını ayın 4'ünde malodejno’dan biklitzc'e giderken vermiş olduğunu mösyö fain temin eder. o koca aktör acıklı dramını işte böyle bir komedyayla sona erdirmişti.

    napoleon, smorgon'da yirmi dokuzuncu emrini yazdı. 5 aralık'ta vicenza dükü mösyö caulaincourt ile beraber bir kızağa bindi, saat akşamın onuydu. birlikte kaçtığı arkadaşının kimliği altında gizlenerek almanya’yı geçti. o ortadan kaybolunca her şey mahvoldu. bir fırtınada koca sfenks heykeli, teb şehrinin kumları altına gömüldüğü zaman çölde hiçbir gölge kalmaz. başlarından başka canlı tarafları kalmamış beş on asker çam dallarından yapılmış sayvanlar altında en sonunda birbirlerini yediler. artık artması imkansız sanılan felaketlerin ardı arkası kesilmiyor, o zamana kadar bu iklimin sadece sonbaharı olan havalar kışa çevriliyordu. ruslar ise peşlerinde, buzlar ülkesinde bonaparte’ın ardında avare bıraktığı donmuş gölgelere ateş açmaya kıyamıyorlardı.
47 entry daha