şükela:  tümü | bugün
205 entry daha
  • bugün rock müzik listelerinde üst sıralarda yer alan gruplara baktığımızda, imagine dragons, fall out boy panic at the disco ve twenty one pilots gibi geleneksel anlamda rock ile ne sözel ne de müzikal anlamda bağı kalmış, elektronik müzik/pop müzik grupları görüyoruz. bu grupların çoğunun kariyerleri ilerledikçe böyle bir değişim yaşadıkları da bir benzer orta noktaları. bu durum 2010'larda zirve yapsa da yeni bir olay değil. u2'nun 1990'larda zooropa ve pop albümleri, radiohead'in yine 1990'larda ok computer ve kid a'yi, muse'un 2000'lerde black holes and revelations'ı derken, rock'tan çok daha elektronik yollara sapma denemeleri yapmış birçok önemli grup olduğunu görüyoruz. ama bu saydığım örneklerde ya bu değişim çok ustaca gerçekleşti ya da müzikal değişime rağmen gruplar duruşlarını ve imajlarını çok da değiştirmediler. benim bu minvalde gördüğüm en sert ve en tartışmalı değişim ise chris cornell'in çıkardığı scream albümü oldu. albüm çıktığı zaman yerden yere vuruldu. cornell'in 2017'deki intiharı sonrası geriye bakıldığında ise "ya albümü anlayamamışız" diyerek albümü öven de oldu. bu tartışmayı anlamak için cornell'in kariyerine bir bakmak gerekiyor.

    1980'lerin sonunda ortaya çıkıp 1990'ların başında bir anda patlayan grunge, parıltısız ve sert duruşu ile sadece rock'a değil, tüm müzik dünyasına soluk getirdi. grunge'ın "dört as"ı olan nirvana, pearl jam, soundgarden ve alice in chains farklı tatlar sunsalar da benzerlikleri de çoktu. bu dörtlünün en büyük özellikleri ise doğuştan hırıltılı, yırtıcı, tizlere çıkıp çığlık atabilme yetenekleri olan karizmatik ve biraz da karanlık vokallere sahip olmalarıydı. maalesef, kurt cobain kariyerinin zirvesindeyken 1994'de, layne stanley kariyerinin zirvesinden birkaç yıl sonra 2002'de uyuşturucudan öldü. eddie vedder, pearl jam'i devam ettirmeyi başarmanın bir yolunu buldu. cornell ise soundgarden'dan 1997'de ayrıldı. daha doğrusu grup bir süre ayrı takılma kararı oldu. bir solo albüm sonrası cornell'den "scream" kadar olmasa da şaşırtıcı bir hamle geldi ve o dönem vokalistleri zack de la roche gruptan ayrıldıktan sonra vokalsiz kalan rage against the machine üyeleri ile audioslave'i kurdu. uzaktan bakınca bir rock grubu ve bir rockçının bir araya gelmesi normal gözüküyor. lakin ratm'ın rap etkili hızlı tempo müziği ve gitaristi tom morello'nun bol efektli gitarı ile soundgarden'ın zaman zaman metale kayan sert müziği çok alakasızdı. ancak audioslave tuttu ve üç albüm ile rock müziğe önemli bir iz bıraktılar. 2006'da audioslave dağıldı ama cornell, zirveden inmedi. o yıl james bond film müziği you know my name ile büyük bir sükse yaptı. daniel craig'li ilk bond filmi casino royale'e gösterilen ilgi, bu şarkıya da olumlu yansıdı. 2007'de you know my name'in de yer aldığı ikinci solo albümü carry on çıktı. o sene kendisini de rock'n coke'ta neredeyse en önde seyredebildiğim için de kendimi çok şanslı hissederim. yani 2009'a geldiğimizde cornell büyük bir üne sahipti ve ne yapacağı heyecanla bekleniyordu. o da başka bir kulvarda kariyerinin zirvesini yaşayantimbaland ile bir çalışma yapmak istedi. yine filmi geri saralım ama bu sefer bambaşka bir dünyaya gidelim.

    timbaland, aslen r&b şarkıları için beat yapan bir müzisyendi. çocukluğundan beri r&b ve rap camiasında dj'lik yapıp geniş bir network oluşturdu. missy elliott ile çocukluk arkadaşı olması da yararına oldu. ilk döneminde aaliyah, usher, jay z gibi müzisyenlere eli yüzü düzgün beatler yapıyordu ama kendi imzasını bence ortaya koyduğu ilk şarkı aaliyah'ın try again'i oldu. burada timbaland beatlerinde göreceğimiz birçok özellik vardı. neydi bunlar? kendisinin şarkının bir yerlerinde konuşması, beatboxing (özellikle ağızla yapılan chka-chka sesleri, nefes alıp vermeler), sample kullanımı, şarkının ana melodisi ile çok uyumlu olmayıp bir anda ortaya çıkan tiz elektronik melodiler, neredeyse 8-bit oyun müziklerine benzeyen efektler. zaman içinde bu numaraların hem sayısı arttı, hem de neredeyse vokal kadar öne çıkmaya başladılar. zaten o dönem artık birçok şarkıda (feat. timbaland) yazısı görmese başladık. justin timberlake ile kaydettiği cry me a river, timberlake'in solo kariyerini kurtardı. sonra da futuresex/lovesounds albümü, timberlake'i döneminin bir numarası yaptı. timbaland ayrıca nelly furtado'yi alternatif pop şarkıcılığından popstara çevirdi. kendi projesi olan shock value albümünde birçok şarkıcıyı bir araya getirip, bol bol hit çıkardı. böyle olunca timbaland'in kapısını alakasız müzik tarzlarından da insanlar çalmaya başladı. beck, björk ve duran duran gibi direkt pop olarak adlandırılamayacak daha alternatif isimler ile çalışmalar yaptı. ama tamamen rock müzik denebilecek biri ciddi bir proje için timbaland'in kapasını çalışmıştı. ta ki cornell, buna cesaret edene kadar.

    şunu unutmamak lazım, cornell belki kariyerinin zirvesindeydi ama bu demek degildi ki rock müzik dünyasının da zirvesindeydi. mesela scream öncesi cornell, linkin park'ın altında sahne alıyordu. bu nedenle halen daha fazlasını istiyordu - ya da çevresindekiler öyle istiyordu. bir rivayete göre cornell'in eşi, şarkıcının daha genç bir kitleye yönelmesi konusunda ısrarcıydı. bu doğru mu bilinmez ama cornell'in gece kulübü sahibi kayınbiraderi şarkıcıya son solo albümünün remix'ini yapma fikriyle geldi. cornell'in ekibi de tabii ki timbaland'e gitti. timbaland ise "ben var olan şarkılara remix yapmam, orijinal bir çalışma olursa olur" dedi. bu tavır bence önemli çünkü yakın zamana kadar timbaland çokça remix yapmıştı. ama o dönem timbaland'in egosunun tavan yaptığı ve bence sinir bozucu bir karaktere dönüştüğü bir dönemdi. kanımca da albümdeki bir çok sanatsal tercihin timbaland tarafından öne sürüldü ve cornell'in bile bir şey diyemediği durumlar oldu. cornell ve timbaland ile telefonda bir araya geldi ve uzun süre telefonda fikir alışverişi yaptılar. stüdyo çalışmalarının ilk günü ilk kez birbirlerini yüzyüze görmüşlerdi. birbirlerini tam anlamı ile tanımadan bu işe girişmeleri de ayrı bir soru işareti tabii ki.

    peki bu iki sanatçı birbirlerini ne kadar iyi tanıyordu? cornell, timbaland'in missy elliott ile çalışmalarına aşinaydı ve hiphop düzenlemelerine getirdiği yeni soluktan etkilenmişti. timbaland ise anladığım kadarıyla "black hole sun" ve "you know my name" dışında bir şey bilmiyordu. gerçi beyefendi audioslave'i de dinlemiş ama beğenmemiş. elbette herkes her şeyi beğenmek zorunda değil ama bunu bir televizyon röportajında, yanında cornell varken, oldukça gevşek bir şekilde söylemek bir ego problemini ortaya çıkarıyor. keza timbaland, shock value toplamalarının da verdiği gaz ile, kendisini bir grup sanatçının sahibi olarak görüp, cornell ile çalışması hakkında "kulübümüze dahil olan ilk rock'çı" gibi bir tabir de kullandı. koskoca cornell'e onerepublic ayağı çekmek de çok ayıp yani. onerepublic demişken, bu albümün ilk performanslarından biri fashion rocks 2008 adlı bir moda şovunun bir parçasıydı. başında timbaland'in övüldüğü ve kendisinin de abuk sabuk hareketlerle sahnenin yukarısındaki bir ekrandan dahil olduğu bu performansta cornell, onerepublic ve the pussycat dolls'un arasında sahne almıştı. bu performansın sonunda da timbaland, dünyayı kendi yaratmış havalarında, böbür üstüne böbür halde sahneye çıkmıştı. buradan da anlaşılacağı üzere timbaland dünyaca ünlü bir designer, cornell ise herhangi bir manken gibiydi. cornell'i böyle görmek hiç hoş değildi.

    her şeye rağmen albümün, cornell'in diskografisinde yeni bir şeyler deneme çabasına şapka çıkarıyorum. birçok kişi doğrudan "davayı sattı, popçu oldu" diye nefret edebilir ancak beni bu rahatsız etmiyor. isterse çocuk şarkıları albümü çıkarsın, isterse opera yazsın. ama ne yaptığı kadar bunu nasıl yaptığı da çok önemli ve bunun nasıl yapıldığı konusunda büyük sorunlarım var. 1) albümdeki şarkıları birbirlerine öyle bir bağlamışlar ki hiç bitmeyen bir albüm dinliyorsun hissi veriyor. bu konsept albümlerde sorun yaratmaz belki ama bu albümde gereksiz. şarkıları tek tek dinlediğinde de şarkılar aniden bitip başladığı için de oldukça kötü bir tercih olmuş. 2) cornell'in en büyük özelliği vokalindeki yırtıcılık. rock müziğin sertliğinin cornell'in vokali ile uyumu çok iyi olurken, timbaland'in beatlerinde cornell'in güçlü sesi parlayamıyor. halbuki björk'ün albümünde timbaland, öyle beatler yapmıştı ki björk, sesinin o ilginç tınısını duyurabilmişti. 3) sadece sesin yırtıcılığı da değil, cornell'in sesinde muazzam bir duygu var. cornell özellikle ne zaman bir akustik şarkı yorumlasa, tüyler diken diken olur. timbaland'in beatleri ise eğer vokalde justin timberlake varsa seksi duyulabilir ama onun dışında (apologize hariç) pek bir duygu vermez. şarkılar, "şurada şu efekt girsin, buraya bunu koyalım" diyerek ölçüp biçilir. piyasa matematiğine göre işlem yapılır. bu nedenle, cornell'in vermek istediği duygu bu albümde dinleyiciye geçmiyor. 4) timbaland ya da yancılarının şarkı aralarına girip alakasız sözler söylemelerini çok garipsiyorum. bunların da hepsine şarkı şarkı ilerlerken değineceğim.

    albüme part of me ile merhaba diyoruz. öyle bir introsu var ki sanki fransız kralı 14. louis huzurlarımıza çıkacak. üflemelilerden oluşan bu intro 15 saniye sürüyor. sonra da şarkı başlıyor... diye düşünenler çok yanılıyor. çünkü bir intro daha var. peki neden o 15 saniyelik şarkı albüm introsu olarak ayrı şarkı olarak eklenmedi? muamma. ikinci intromuzda ise elektronik bir altyapı üstüne bir sitar,vkadın vokal sample'ı ve de üstünde bolca oynanmış bir konuşma var. bu ruhsuz introda sadece "chris cornell" lafını anlıyordum. araştırdım ve ne dendiğini duydum. bakalım ne diyormuş: "bazılarınız onu tanıyor, bazılarınız tanımıyor. ama bundan sonra onu tanıyacaksınız. chris cornell. film. deneyim". yani koskoca cornell'e 17 yasinda piyasaya yeni çıkmış rapçi ayağı yapmak ve bu albüm ile koskoca cornell'i deneyimleyebilecegimizi iddia etmek de ne bileyim. bu saçma sapan introlardan sonra şarkı başlıyor. cornell'den beklemeyeceğimiz elektronik bir altyapı ve bangır bangır baslar dikkat çekiyor. bütün albüm de böyle gidecek zaten. yine de bu şarkıya bir "guilty pleasure" diyebilirim. bestenin kendisi güzel, bu düzenlemeye de gitmiş. cornell'in sesi de bunlara uymakta. "rock aromalı bir elektro pop şarkısı nasıl olmalı?" deseler bu şarkıyı örnek veririm. gitar rifleri çok arka planda ama bence çok iyi. yıllar içinde de ara ara dinlemeye devam ettim. ama çok başarılı olmayan kısımları da var. birincisi nakaratı müzikal olarak sevsem de cornell'e "that bitch ain't a part of me" sözlerini yakıştıramıyorum. ikincisi, sözleri genel olarak çok kötü. konu olarak cornell'in sevgilisine "taş gibi biri bana yazdı, bana sürtündü, ya azıcık içmiştim benim de hoşuma gitti ama bak valla o kadar" demesini dinliyoruz. timbaland'in prodüksiyon yaptığı herhangi birine gidebilir ama cornell'e uyamıyor. üçüncüsü "there is no other woman who does it like you" kısmında cornell'in girdiği pop havalar sırıtıyor. albüm boyunca da cornell'in ağzına oturmayan vokaller duymaya devam edeceğiz. şarkının timbaland'li, method man'li ve wladimir klitschko'lu bwin sponsorluğunda çekilmiş bol danslı bir klibi de bulunmakta. tam bir kaos.

    time da oldukça pop bir havası olan bir eser. ama düzenlemesi part of me'ye kıyasla biraz daha az elektronik. hoş bir davul ritmi içeriyor. gitar ve basları ile kulağa daha doğal gelmekte. hatta kıtalarda klasik cornell havası var ve nakarata kadar düzgün bir pop şarkısı olarak ilerliyor. ama nakarat başladığı anda o hava kayboluyor. "time time time" diye tekrar eden nakaratlar zayıf. zayıf bir nakarata sahip iyi bir pop şarkısı diyip geçecekken sonlara doğru şarkı kendini oldukça bozuyor. son nakarattaki scratch'ler, outro'da giren düdük gibi öten keyboardlar ve de timbaland'in yancısı jim beanz'in birden bire "smoking on a cigarette, my six pack's right beside me" diyerek şarkıya dahil olması "ne gerek vardı?" dedirtmekte. bu şarkı albümün sorununun pop bestelerden daha öte bir prodüksiyon problemi olduğunun göstergelerinden biri.

    elekronika sweet revenge ile geri dönmekte. şarkı boyunca cornell'in çevresindeki akbabalara saydırdığını dinliyoruz. sanatçı, kendisi hayranlarına müzik yapmak için uğraşırken herkesin onu kullanmaya çalıştığını anlatıyor. ama bu sözlere sahip şarkının, kendisinin bir piyasa ürünü haline getirilmeye çalışıldığı bu albümde yer alması çok ironik. ya da cornell "siz beni bir tüketim ürünü mü yapmaya çalışıyorsunuz? alın size benden ters köşe bir albüm" diyor da olabilir. tavır bakımından bana michael jackson'ın they don't care about us'ı hatırlatıyor nedense. vokalde de benzer bir yırtıcılık var. ancak şarkının geri kalanı yine sıkıntılı. nakarattaki autotune'lu "sweet revenge" kısımları çok kötü. zaten buraları cornell'in yerine yine jim beanz'in söylediğini düşünüyorum ve şarkı aslında 2:30 dakika falan sürse de bu autotune'lü vokaller bir süre daha devam ediyor. bir nakarat sonrası yine aynı vokaller ile devam ediyoruz. yani şarkı gereksizce uzatıldıkça uzatılıyor. 3:40 gibi bir anda bitiyor... sanıyoruz ama yine bitmiyor. bu şarkıyı bir sonraki şarkıya bağlamak için eklenen garip bir elektronik outro ile şarkı sona eriyor. şarkının sözlerindeki agresifliği cornell ne kadar vermeye çalışsa da şarkının modu ve garip yapısı şarkının ruhunu bastırmak için elinden geleni yapıyor.

    sweet revenge'in ardından ana melodisi o şarkıya çok benzeyen get up başlıyor. genel olarak çok standart bir şarkı. cornell'in vokali şarkının uzun bir süresi boyunca küçük bir aralıkta tekdüze olarak devam ediyor. bu da özellikle nakarattaki sözleri düşününce çok garip bir durum ortaya çıkarıyor çünkü cornell "ayağa kalk, bir şeyler yap" gibi gaz verici sözler söylerken vokaldeki ruhsuzluk sözlerin enerjisini yansıtamıyor. nakarat sonrası jim beanz'in geri vokalleri de ses kalabalığından başka bir şey değil. "you got a fatal flaw" bölümü ile şarkı, müzik biraz geri plana atılıp cornell sesini kökleyince bir an nefes alıyor ama bu da kısa sürüyor. şarkının sonunda sahte kemanlarla yine gereksiz epik bir kısım ile şarkı bitecek gibi oluyor ama yine bitmiyor ve bir anda elektro gitarlar şarkıya girince albümün en rock anlarından birine kısaca şahit oluyoruz. bu da yerini bir başka abuk subuk beatbox vokal efektlerine bırakıyor ve de bir sonraki şarkı olan ground zero'nun ilk mısralarını nedense burada dinliyoruz. tam bir keşmekeş.

    albümde beni rahatsız eden şarkılardan birisi ground zero olmakta. bu sinir olma mevzusu ise aslında bu albümden iki sene sonra cornell'in çıkardığı songbook adlı konser albümünü dinlemem ile başladı. bu albümde scream'i (hidden track dışında) tek temsil eden şarkı olan ground zero'nun başında cornell, şarkıyı 11 eylül'den sonra hissettiği korku ve nefret duyguları ile yazdığını söylemekte ve dünyayı daha aptal bir yer yerine daha güzel bir yere çevirmemiz gerektiğini belirtmekte. lakin bu kadar manalı bir şarkı, önce "get up"ın outro'su olarak beatbox üstüne başlıyor, sonra da davul klasik bir hip-hop ritmi çalarken cornell'in "kulaklık çalışıyor mu, evet, iyi mi" gibi soruları ile devam ediyor. arada bir gülme efekti bile var. cornell'in performansına laf edemem ama onun dışında övebileceğim tek bir şey yok. özellikle "when the war it rages" diye başlayan kısımdaki pop havası bir garip. zaten cornell de songbook'taki versiyonda bu kısmı daha farklı söylemiş. burada timbaland'in cornell'i dinlemeyerek şarkıy kendi imzasını atmaya çalıştığı çok bariz. hiç sevmediğim başka bir şey de şarkının sonunda aniden bir sonraki şarkının gitar akorları girmesi. ancak bu albümde neredeyse her şarkıda böyle garip geçişler olduğu için artık bunlar çok da değinmeme gerek yok.

    neyse ki never far away, albümün en iyi şarkılarından biri olarak iyi bir nefes aldırıyor. albümde yaratılmak istenen sentezin en iyi örneklerinden biri bu şarkı. tadında elektronik bir hava taşıyan, bir pop şarkısı kadar akılda kalıcı ama rock havasını hiç kaybetmeyen bir eser. bir miktar "cry me a river" havası var. hatta belki de bir justin timberlake projesi için hazırlandı ama cornell'e kısmet oldu. bilinmez. ancak şarkı prodüktörlerinden biri onerepublic vokalisti ryan tedder. belki de bir onerepublic şarkısı olarak dizayn edilmiştir. cornell'in performansı yine çok çok iyi. neredeyse hiçbir falsosu olmayan ve normal şartlarda 3.5 dakika sürecek şarkının sonuna manasız ve şarkının ruhu ile alakasız bir bölüm ekleyerek dinleyiciye eziyet çektirmeyi de ihmal etmemişler. cornell de bunların farkında olacak ki bu şarkıyı rock bir sound ile stüdyoda tekrar kaydetti. hatta o dönem cornell'in bu albümü tamamen rock bir düzenleme ile bir daha kaydedeceği dedikoduları çıktıysa da bu konuda bir ilerleme olmadı.

    kendisini o kadar andıktan sonra justin timberlake, prodüktör ve geri vokalist olarak take me alive şarkısında ortaya çıkıyor. o dönem popun kralı olan timberlake ile grunge'ın ölümsüz krallarından cornell'in ortaklığından ne çıkıyor peki? hint müziği. garip, değil mi. tabii ki de saf bir hint müziğinden bahsetmiyorum ama oryantal melodiler ve sitarın çok fazla öne çıktığı bir pop şarkısı bu. bir yandan da diğer şarkılara göre rock havası bir tık daha yüksek. bu da garip çünkü timberlake'ın elinin değdiği bir şarkının "never far away" gibi daha elektro pop olmasını bekliyor insan. timberlake'ın geri vokalleri de şarkı içinde pek baskın değil. sadece enstrümantal kısımlarda daha belirginleşiyor. yani görünürde timberlake'ın şarkıya kattığı pek bir şey yok. hint teması dışında şarkının çok fazla bir albenisi de yok. ve genel problem burada da karşımızda: sözlerdeki isyan şarkının monotonluğunda kayboluyor. en azından sinir bozucu müzikal numaraların tercih edilmediği bir eser olmuş. tabii ki bunun istisnası, şarkının kapanışına ekledikleri, yırtık dondan çıkar gibi ortaya çıkan "long gone"dan bir kuple.

    ancak long gone'ın kendisi çok sıkı bir şarkı. albümde "hah işte, chris cornell bu" dedirten ender eserlerden. hem de şarkının girişi timberlake'ın my love'ına bir miktar benzese bile bu böyle. cornell de herhalde bu şarkının gücünün farkındaydı ki albüm çıktıktan sonra katıldığı televizyon programlarında bu şarkıyı yorumladı. usul usul bir ayrılık şarkısı. derinden gelen piyano çok yakışıyor. şarkının nakaratında gitarlarla daha sert ve vurucu hale gelmesi çok iyi. ama geri vokallerin "with broken wings, i can fly, i'm gonna need you to save me, angel of mine" kısmındaki performansları bana hep the lonely island'ın o dönemler kaydettiği timberlake parodilerini andırıyor. bu şarkının da timbaland dokunuşunun en çok hissedildiği yeri maalesef burası. neyse ki kendisinin şarkının sonuna koyduğu alakasız outro, bu sefer o kadar da kötü olmamış (aniden bitişini saymazsak). bu şarkı da daha sonra rock tarzında kaydedildi. hatta bu versiyona bir klip bile çekildi. 2018'de çıkan chris cornell toplamasında scream'i temsilen sadece "long gone"ın bu rock versiyonunun konması ve bu şarkının rock versiyonunun resmi şarkı yazarları arasında timbaland ve yancılarına yer verilmemesi de cornell'in kendini bu albümden ne kadar uzaklaştırmaya çalıştığının da bir göstergesi sanki.

    albümün bir başka güçlü şarkısı albüme adını veren scream. genel olarak "long gone"'a benzer bir duygusallığı ve çok kalabalık olmayan bir elektronik düzenlemesi var. konu olarak da yine bir ayrılık teması görmekteyiz. acayip akılda kalıcı bir nakaratı da unutmamak lazım. "silence is golden" kısmı da oldukça akılda kalıcı diyebiliriz. ama işte yine prodüksiyonun getirdiği bazı sıkıntılar var. en önemlisi cornell'e "abi şarkının adı 'scream' olsa da sen yine çok coşma" demişler gibi. özellikle cornell'in youtube kanalında yer alan, akustik gitarı ile kaydettiği "scream" yorumunda hem nakaratta hem de özellikle "silence is golden" kısmında cornell'in zincirlerinden koparak nasıl coştuğunu görebiliyoruz. bir diğer sıkıntı, güzelim şarkının ortasında bir anda timbaland'in şarkıya dahil olup "güzelim niye bağırıyorsun, olur öyle şeyler. bak chris, ikinci bölümde ne diyecek" demesi her dinlediğimde bana aşırı sinir bozucu gelmekte. bir de şarkının düzenlemesine çok kalabalık değil desem bile arada gereksiz yalandan orkestral dokunuşlar eklenmiş. yine şarkının sonunda manasız teatrik bir bölüm var. kapı çarpma efektleri ve keyboardlar ile şarkının sonunu bir sinema filmi finali gibi yapmaya çalışmışlar ama olmamış. ama şarkı o kadar güzel ki tüm baltalamalara rağmen albüm versiyonunu açıp açıp dinlemekten çekinmem. siz yine de youtube'daki akustik versiyondan şaşmayın.

    enemy, albüm boyunca duyduğumuz en sinir bozucu ses efekti ile açılıyor. "lan n'oluyor" derken biten bu intro melodisi de bir daha karşımızı çıkmıyor. hiç mana veremediğim bu birkaç saniye sonrasında şarkı, arkasına bir çello desteği alarak başlıyor. şarkı nakarata gelene kadar adım adım sertleşiyor. önce keyboardlar, sonra sert gitarlar ve nakaratta da bol bol geri vokaller ile oldukça kalabalık bir hal alıyor. bir yandan fazla karman çorman olsa da öte yandan verdiği endüstriyel rock esintileri albümün geri kalanındaki elektro pop atmosfere kıyasla daha heyecan verici. zararsız, hatta güzel ama çok da akılda kalmayan bir şarkı desek yanlış olmaz. elbette timbaland dayanamayıp şarkının sonuna sanki askeri bandonun trampetlerle çaldığı bir bölüm eklemekten kendini alamamış. sonra da yine bir sonraki şarkıdan küçük bir kuple dinleyerek, diğer şarkının kendisine geçiyoruz.

    other side of town, timbaland "ya şarkının bir bölümünü 'enemy'nin sonunda dinlediler işte, niye bir daha intro ile falan uğraşayım, salla gitsin" demiş gibi çat diye bir başlıyor. ani başlaması tek başına öyle büyük bir mesele değil aslında ama sanki şarkının ortasından şarkya girmişler ve bir şeyler eksik kalmış gibi. şarkı, çok basit ve şarkının outro'suna kadar değişmeyecek bir davul ritminin üstüne kurulmuş, nefes almadan ilerliyor. şarkının sonunda cornell, "she won'e even talk to me, no!" bölümlerinde gerçek kalitesini gösterirken, şarkının geri kalanı bir justin timberlake b-side'ı gibi ilerliyor. kötü olmayan, ortalama ama albümü doldursun diye eklenmiş, gereksizce uzatılmış bir şarkı. ama albümde kapanışı en tatlı olan şarkılardan da biri. yani en sonunda şu şarkı kapanışlarında yaptıkları denemelerden biri tutmuş ya, tebrikler.

    "other side of town"ın başarılı outro'su climbing up the walls'a bağlanıyor ve beğendiğim müzikal atmosfer devam etmiş oluyor. "climbing up the walls", albümde timbaland'in etkisinin en az hissedildiği eserlerden biri. hatta cornell'in önceki solo albümlerinden birinde yer alsa bile sırıtmaz. kolay dinlenebilen bir rock şarkısı. nakaratı kendini fazla tekrar etmese, albümün single'larından biri olup, albümün albenisini daha da arttırabilirmiş. şarkının en ilginç özelliklerinden biri sonuna eklenen "hidden track"imsi, bir akustik chris cornell eseri. bu küçük parça da "climbing up the walls"un diğer şarkılardan farklı bir yerde durduğunu gösteriyor. derinlerden gelen akustik gitar, cornell'in vokali ve şarkının sözleri insanın içinde bir şeyleri kıpırdatıyor: "sarhoş. neredeyse uyuyakalmış. çok yorgun. beni ağlatıyor. tüm gece uyanık kalıp şarkılarına çalışıyor. ama sanırım biz hepimiz aynı şeyi yapıyoruz. uykulu". genel olarak yüzeysel aşk meşk meseleleri hakkında yazılmış bu albümde cornell'in iç dünyasına bir kapı açılması çok hoş bir dokunuş.

    tüm bu güzelliklerin elbette bir sonu var. garip bir ses efekti, "uyan" diye bir fısıltı (ki bir önceki şarkının sonuna bir atıfta bulunmuşlar gibi geliyor) ve rezil bir vokal efekti ile "empty" kadar kötü bir girişe sahip olan watch out başlıyor. bu şarkı albümün son şarkısı olarak eklenmiş ama bu çok garip bir seçim çünkü şarkı aslında dinleyiciyi gaza getirme amaçlı, bol tekrarlı, tempolu bir şarkı. tam bir konser açılış şarkısı, albümde de böyle bir şarkının en başlarda yer almasını ve albümü ateşlemesini beklersin. "hadi beyler ayağa" havası veren bir şarkı ile albümü bitirmek garip. şarkı, kendini biraz fazla tekrar etse de albümün genel olarak içeremediği enerjiyi yansıtabiliyor. spor yaparken arkada çalmalık, kafayı fazla yormayı gerektirmeyen bir eser. şarkı, bir film şeridinin kopması ile sonlanıyor. albümün girişinde bu albüm bir filme benzetilmişti. burada da film bitiyor. ne anlattığı pek belli olmayan, kafası karışık bir film olsa gerek.

    ama albüm burada bitmiyor çünkü bir hidden track var: two drink minimum. daha gitarın ilk notasında duyduğumuz ekolu gitar sound'u ile bile nefes aldıran bu şarkı, chris cornell'e doyduğumuz bir blues rock eseri. scream'in geri kalanı ile hiç mi hiç alakası yok. iyi ki de yok. şarkının çok iyi mızıka ve klavye performansları var. şarkının sözlerinde bir barda yalnız oturan cornell, "içmesem daha iyi, iki kadeh daha içersem ağlarım" diyor. yani sözleri ve müziği ile film gibi bir ortam. aslında albüme eklenme hikayesini çok merak ediyorum. ne zaman kaydedildi, mızıkayı kim çaldı, timbaland duyunca "bu nasıl şarkı lan" dedi mi, vesaire. ama albümü kapama işini "watch out"tan daha iyi yaptığı bariz. bu şarkı, scream sonrası çıkan ilk cornell çalışması olan songbook'u açarak cornell'in bu karmaşık döneminden daha akustik rock'a kaydığı döneme bir köprü oldu. bu sırada ismi de "as hope and promise fade" olarak değiştirildi. cornell, bu şarkıyı scream sonrasında da söylemeye devam etti. hatta bu albümden konserlerde en çok çalınan şarkı da bu oldu. herhalde cornell'in dinleyiciye vermek istediği mesajı anlıyoruz: "sen elektronik pop'a bakma, denedik bitti. biz yine en iyi bildiğimizi yapalım".

    scream, birçok doğru şarkının yanlış düzenlemeler ile katledildiği bir albüm olarak cornell'in diskografisine yazıldı. rock müzik camiasından albüm hakkında o dönem pek övgü dolu sözler çıkmadı. hatta trent reznor twitter'dan şöyle yazdı: "hani o hissi bilir misiniz, birisi kendini çok kötü rezil eder de sen rahatsız olursun? chris cornell'in albümünü dinlediniz mi? yüce isa". sonra da özür diledi gerçi. ama cornell, bu albümü kendi hayranlarına ya da eleştirmenlere yapmadı. dönemin müzik dinleyicisine kendini göstermek istedi. sonuç? eh. amerika'da onuncu sıraya kadar çıkarak listelerde en iyi liste başarısı kazanan albümü oldu. ama kendisinin diğer solo albümleri de her zaman ilk 20'ye girmişti. single'larda da bir başarı yoktu. "part of me" remix'leri ile bir ep olarak da çıktı. hatta bir versiyonda dönemin en sükseli edm gruplarından lmfao da vardı. ama o da kaynadı gitti. cornell de her şeyi düzeltmek için en başa dönmesi gerektiğini düşünerek, soundgarden'ı diriltme kararı aldı. o günden itibaren o acı mayıs gününe kadar da dinleyicilerini mutlu etmekten hiç vazgeçmedi.

    2/5 verdim gitti
    albümü en iyi anlatan şarkılar: sweet revenge, never far away, take me alive
6 entry daha