şükela:  tümü | bugün
63 entry daha
  • hakkında pek az bilgi bulunabilen, 1934 trakya yahudi olayları.
    2012 yılında konuyla ilgili okuduğum kitaplardan derleme imkanı bulduğum bir yazımı buraya taşımak istedim. bilgi paylaştıkça çoğalsın.

    türkiye cumhuriyeti bir dünya savaşı sonrası parçalanan bir imparatorluğun içinden çıkmış, imparatorluğun idari ve kültürel mirasçısı olan bir ülkedir. kuruluşunda etkili olan olayların başında başta batıda etkili olmuş ve sonra büyük imparatorluklara yayılmış 1789 fransız ihtilali’nin osmanlı imparatorluğu’na ve halklarına etkisi tartışılmazdır. fransız ihtilali etkisiyle ortaya çıkmış romantizm akımının da ulus-devlet yaratımlarında kullanılacak milliyetçiliğin temel besinlerinden olduğunu yadsımak olmaz. ki bu milliyetçiliğin etkileri ile parçalanmış osmanlı’dan sonra kurulacak yeni ülkede de aynı milliyetçilik ile ülkeyi bir arada tutma gayesinde birleşecektir. ıı. meşrutiyet sonrası osmanlıcılık, 31 mart vakası sonrası da islamcılık gibi modellerin başarısızlığının farkedilmesi, yeni devleti bu iki akımdan biriyle birarada tutma ihtimalinden uzaklaştırmış ve milliyetçiliği tek çare olarak önümüze sunmuştur. daha sonra ülkenin sağ, sol farketmeksizin tüm partilerinin argümanlarından, sıfatlarından birinin de ‘milli’ oluşunun temeli budur.

    fakat cumhuriyet’e geçiş döneminde bu milliyetçiliğin etnik milliyetçiliğe yönelişi ermeni, rum ve yahudi gibi azınlıkların acılar çekmesine, ikinci sınıf vatandaş olarak görülmesine kadar giden bir süreç oluşturmuştur. 1934 trakya olayları, 1941 yılında ıı.dünya savaşı’nın türkiye’yi de etkileyeceği korkusuyla askere alınan yahudi vatandaşlara silah bile verilmeyişi, 1942 varlık vergisi gibi ‘savaş döneminde zenginleşen vatandaştan alınacak yüksek vergi’ olarak ismedilip, fiilen gayrimüslim vergisine dönüşen, gayrimüslimden alıp ‘müslüman’a yani ‘türk’e verilecek bu vergi, 1955 yılında yaşanan 6-7 eylül olayları gibi birbirinden ayrı düşünülemeyecek olaylar zinciri, azınlıkların milliyetçiliğin ulus-devlet inşaası eşliğinde millet yaratma aşamasında ‘türkleştirme’ politikalarından ne kadar etkilendiklerini gösterir. ve genel kanı olarak masum olduğunu düşündüğümüz ve etnik ayrımcılıkla ilişkilendirmeye konduramadığımız halkımızın ne kadar kolay galeyana gelebildiğini gösteren kanıt niteliğindedir.

    1934 trakya olayları’nı anlatmadan önce türk milliyetçiliği’nden bahsetmek, dünya savaşları arası ‘katastrof çağı’ özetlemek, cumhuriyet dönemi türkiyesi’nden örnekler vererek olaylar öncesi türkiye içi ve türkiye dışı sebepleri(içeriyi etkileyen) belge ve arşivlerden örnekler ve kesitlerle anlatmak olaylara bir ön hazırlık olacaktır. bu olayları doğuran sebeplerin sıralanması konuya hakimiyet için okuyucuya gerekli bir önbilgi sağlamış olacaktır.

    1934 trakya olayları’nın iç sebepleri olarak tek parti dönemi siyasetinin aracı olarak türkleştirme (ı.balkan savaşı’ndan sonra osmanlı’nın da sarılmaya başladığı bir politikadır, denebilir) politikaları genel sebep olarak sunulmalıdır. diğer sebepler ise medyanın tutumu, rıfat bali’nin de 1934 trakya olayları kitabında da belirttiği üzere olaylar öncesi edirne’de haftalık 10 bin satan orhun dergisinde nihal atsız’ın yazısı/ları, cevat rıfat atilhan’ın milli inkılap dergisindeki yazıları, medyada yahudi’leri kötü gösteren karikatürleri, halkın tutumu, osmanlı’nın son dönemlerindeki azınlık imtiyazları, trakya’da ı.dünya savaşı sonrası zanaatle zenginleşenlerin azınlıklar oluşu fakat halkın sonradan göçen çiftçilerden oluşması, din, hükümet, 14.6.1934 kabul tarihli 2510 sayılı iskan kanunu ve hatta mustafa kemal verilebilir. dış sebeplere gelecek olursak ise; otoriter yönetimlerin 1930’lu yıllardaki popülerliği ve aksine 1929 buhranı sonrası demokrasilerin çökük ekonomik halleri dolayısıyla hitler almanya’sı ve mussolini italya’sı. hitler almanyası ile yakın ilişkiler içinde olan hükümet de dış etkilenmeli iç sebeptir.

    tüm bu olayların etkisel birleşimi sonucu 1934 yılı başında 17 bin nüfusa sahip trakya’dan 3 bin kadar istanbul’a göç oluşu ve 1950’li yıllara gelindiğinde trakya’da yahudi nüfusunun filistin’e göçlere varan baskılar yüzünden yüzlü sayılara düşüşü(varlık vergisi ve yirmi kur’a askerliği’nin de etkisiyle) trakya olayları’nın önemini gözler önüne sermektedir.

    -milliyetçilik, türk milliyetçiliği, türkleştirme ve yahudiler

    milliyetçiliği tanımlamak için ilk önce ‘’millet’’ kavramını açıklamak gerekir. benedict anderson hayali cemaatler kitabında milleti şu sözlerle tanımlıyor: ‘’ ulus hayal edilmiş bir topluluktur… kendisine aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir.’’ anderson’a göre bu cemaat hayal edilmiştir, çünkü üyeler birbirini görmese, işitmese de zihinlerde bir cemaat oluşacaktır. cemaatin birlikte olduğunu millet olduğunu hissetmesi için başka cemaatlerin, milletlerin de olması gerekir. bu da temelde diğerlerini ötekileştirme ve bu ötekileştirme üstüne kurulan yeni bir benlik olgusunun çeşitli araçlarla pekiştirilerek yaygınlaşmasıdır. ötekinin ötekileştirilmesi diğerinin adlandırılmasıyla oluştuğundan her cemaatinden diğerini adlandırması yeni bir hayali cemaat oluşturacak ve bu cemaatler bu hayaliliklerine tutunup bu gerçekle milletleşmeye çalışacaklardır.

    milleti milliyetçilikle bir arada tutmanın tutkalını ise gelenek’te göreceğiz. hobsbawn bu konuya gelenekleri icat etmek kitabında değinmiştir. “milliyetçi ideoloji, milletin doğallığına ve ezeliliği savına inandırıcılık sağlamak için gelenekleri icat etmek durumunda kalmıştır ve bu “alenen ya da zımnen kabul görmüş kurallarca yönlendirilen ve bir ritüel ya da sembolik bir özellik sergileyen, geçmişle doğal bir süreklilik anıştırır şekilde tekrarlara dayanarak belli değerler ve davranış normlarını aşılamaya çalışan bir pratikler kümesi şeklinde düşünülmelidir.” bu demek değildir ki halkın kendi gelenekleri de icat edildi. endüstriyelleşme öncesi halk ile üst taban arasındaki hali hazırda kültürel fark ve gelenek farklılıkları sanayileşme sonrası erimeye başladıkça (burjuvazinin kralların ekonomik ve siyasi gücünü sarsması ve halkın kralları devirmeye başlaması) insanları ortak noktada tutacak ve sürekliliği, birlikteliği sağlayacak bir kenetleyici ideoloji gerekliydi. bunu dinin yapmaya çalıştığı dönemlerin çoktan geçtiği göz önüne alınırsa milliyetçilik ideolojisine neden tutunulduğu anlaşılabilir. italya feodalleri birleştirilip italya kurulduktan sonra massimo d’azeglo’nun ünlü “ italya’yı yarattık. şimdi de italyanları yaratmalıyız.” sözü milletin milliyetçiliği değil milliyetçiliğin milleti yarattığının bir kanıtıdır. milliyetçilik tepeden inme bir hayali gesellschaft yaratım aşamasıdır.

    günümüzde milliyetçilik iki çeşide ayrılarak incelenmektedir. biri sivil milliyetçilik diğeri ise etnik milliyetçiliktir. sivil milliyetçilik “zaten var olan belli siyasi sınırlar içinde oturan, kültürel açıdan homojen, birleşik bir gruba ulaşma çabasını temsil eder”. bireyler millete teslim olurlar ve devlet onlardan bir ulus çıkarır. bu tarz milliyetçilik yeni kıta milliyetçiliğinde görülebilen bir milliyetçiliktir. etnik milliyetçilik ise millet üyelerinin ırk, din, dil, kültür ve tarih birlikteliği hissederek biraraya gelmesini amaçlar. sivil milliyetçilikte, millet belirli bir siyasal hedef ve idealler etrafında toplanmıştır. etnik milliyetçilikte ise nüfusun türdeşliği, bir etnik yapı üzerine inşa edilmiştir. sivil milliyetçiliğin iyi kabul edilmesinin başlıca etkeni; birçok etnik kökeni ortak siyasi hedefler etrafında birleştirebileceği düşüncesidir. sivil milliyetçiliğin aksine etnik milliyetçilik ise diğer etnik kökenleri dışladığından dolayı kötü ve ayırıcıdır.

    türk milliyetçiliği’ni ise ikinci çeşit olan sivil milliyetçiliğin bir örneği olarak görüyoruz. osmanlı döneminde çok kültürlü ve etnik yapılı dönemlerinde birleştirici unsur olarak osmanlıcılık’ı kullanmış, meşrutiyet dönemlerinde bu unsur türkçülük akımına yönlenmeye başlamıştır. ikisindeki başarısızlık cumhuriyet döneminde yerini türk milliyetçiliği’ne bırakmıştır. dağılmış olan etnik unsurlardan elde kalanların nasıl etkileneceği hesaplanmadan yapılan ulus-devlet yaratma inşasında aracı olarak kullanılan türkleştirme politikaları aynı zamanda ekonomide de türkleştirme olarak görülmüş ve azınlıkların, özellikle zanaatla uğraşan zengin yahudilerin bu politikadan etkilenmesi diğerlerinden daha farklı olmuştur. fakat bunu düpedüz ırk milliyetçiliği olarak algılamak da çok ağır bir tespit olacaktır. “kemalizmin ilk dönemlerinde ırk ve antropolojiyle kurduğu ilişkinin, türkiye’de yaşayan “ötekileri” “farklı ırklar” olarak tescil etmek ve buna dayanarak onları aşağılamak gibi bir derdi yoktur.””zira türk milliyetçiliği,tarif ettiği türden bir milliyetçilikten çok, dağılan bir imparatorluktan elde kalabilecek son parçaları bir arada tutmak için daha çok islami ve gerçek anlamda kültürcü bir etnisizmi öne çıkaran milliyetçilik türü olmuştur” bu dönem ortaya atılan güneş dil teorisi ve türk tarih tezi gibi ulus yaratma amacıyla bir türk etnik kökeni yaratma çabaları safi yeterli bulunmayacak, tek parti döneminin üst düzey yöneticileri arasında hoş görülmeyen ve araplıkla, doğu’yla bağdaştırılan islam, türkleştirme politikalarının hesaplanamayan ve kaçınılmaz bir jokeri olacaktır. müslüman ve türk’ün aynı anlamda kullanılmasına varacak bu bağdaştırma gayrimüslimlerin, halk arasında müslüman olmayan, ikinci sınıf bir vatandaş olarak görülmelerini tetikleyecek bir harekete dönüşecektir.

    10 mayıs 1931’de toplanan cumhuriyet halk fırkası 3. büyük kongresi, oluşturduğu yeni programda partinin tüm düşünce ve ideolojisini ortaya koyuyordu.buna göre, “millet; dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği siyasi ve içtimai heyet” olarak tanımlanıyordu. mustafa kemal’in dil için söylediği şu sözler tanımlamayı doğrulamaktadır: “milletin çok bariz vasıflarından biri dildir. türk milletindenim diyen insan, her şeyden evvel ve mutlaka türkçe konuşmalıdır. türkçe konuşmayan bir insan türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.” buradan da görüldüğü üzere halkın türkçe konuşmayan, aralarında 500 yıldan beri ladino, ispanyol yahudilerinin, safaradların dilini konuşan yahudi topluluğu halk önünde zan altında bırakılıyor, beş yüz sene kendi dillerini konuşup bu ülkenin vatandaşı olan yahudiler tek bir cümleyle dışlanıyordu. yahudilerin dışlanması hususunda avner levi’nin türkiye cumhuriyeti’nde yahudiler kitabının önsözünde sarfettiği bir cümle yahudilerin bu durumdan rahatsızlıklarını tek cümlede özetliyor. “yahudilerin sadakatine örnek isteyenler 1920 yılında işgal altındaki istanbul’da yapılmış olan son osmanlı meb’usan seçimlerine baksınlar. türklerin yanında kendilerini vatandaş sayıp seçimlere katılan yalnız yahudiler vardı.”

    ”türk ulusal topluluğuna veya türk milletine üyelik ölçütünün, türk etnik grubuna dahil olma düzeyinde tanımlandığı kemalist milliyetçilik anlayışı, hem sultan ıı. abdülhamid dönemindeki “imparatorluk milliyetçiliğinden” hem de gökalp’in formüle ettiği “kültürel milliyetçilik”anlayışından hayli farklıdır.. ..tek parti ideolojisi üzerine yaptığı ufuk açan çalışmasında taha parla, kemalist milliyetçilik anlayışının iki farklı yüzünü gündeme getirmiştir. bunlardan birincisi defansif, eşitlikçi, etnik açıdan çoğulcu, kültürel- harsi bir milliyetçilik anlayışıdır. ikincisi ise özellikle gayrimüslim azınlıklara karşı uygulanan ve türk unsurunun “etnik egemenlik-tekelcilik-dışlayıcılık” özelliklerinin öne çıktığı bir milliyetçilik anlayışıdır. parla’nın tamamen katıldığımız tespitine göre, ikinci anlayışın hedefi haline gelen azınlıklar ,’cumhuriyet türkiyesi’nde’ şartlı, kısıtlı, kenarda kalmış ve ne de olsa bizden değil diye görülmüş yurttaşlar olarak kalmışlardır.” taha parla ikinci milliyetçilik tanımıyla azınlıklar üzerinde etkili kemalist milliyetçilik anlayışını özetlemiştir.

    sol ve liberal görüşlü yazarlar tarafından türkleştirme siyaseti tek parti döneminde elde kalan azınlıkları azaltarak sindirme ve bitirme hareketi olarak yorumlanır. rıfat bali ise kitabında azınlıkların türkleştirilmesi siyasetinin yanlış yorumlandığını iddia ederek, aslında ne olduğunun tarifini şöyle verir: “azınlıkları türkleştirme siyaseti cumhuriyet’in ilk yıllarındaki ulusallaşma sürecinin bir parçasıydı. bu siyasetle gerçekleştirilmek istenen müslim, gayri müslim ve değişik etnik kökenlere sahip vatandaşları ‘türk’ üst kimliğinde birleştirmekti. türkleştirme siyaseti azınlıkların türk dilini, ülküsünü ve kültürünü içtenlikle benimseyip türk milli kültürü içinde eriyip islam dinine mensup birer türk olarak doğmalarını amaçlayan ve başarılı olamayan bir siyasetti. başarısızlığın nedeni ise yüzyıllardan beri şeriatla yönetilen, gayrimüslimleri bir zimmi olarak kabul eden osmanlı devleti’nin bakiyesinden yeniden inşa edilen türkiye cumhuriyeti’nin kurucu liderlerinin hafızasında azınlıkların “vatana borçlarını ödememiş, buna mukabil servetlerini artırmış, mütakere dönemi ve kurtuluş savaşı yıllarında düşmanla işbirliği yapmış zimmiler” olarak yer etmeleriydi. işte bu nedenlerden ötürü cumhuriyet’in ilanından sonra da gayrimüslimler ister içtenlikl, ister kerhen türkleşmeye gayret etmelerine rağmen hiçbir zaman ‘türk’ kabul edilmeyeceklerdi.” rıfat hocanın dediği gibi ‘vatana borçlarını ödememiş’ görülmenin bir sonucu olarak da varlık vergisi ve yirmi kur’a askerliği gibi yükler hep azınlıkların omuzlarında olmuştur.

    lozan antlaşması’nın azınlıklarla ilgili 37 ila 45. maddeleri azınlıkların osmanlı’daki millet düzenine yakın bir düzende türkiye cumhuriyeti içinde de yaşamaya devam ediceğinin garantörü olmuştur. fakat türkleştirme politikalarından verilecek çeşitli örnekler azınlık siyasetinin lozan antlaşması’na pek uygun gitmediğini kanıtlar niteliktedir. türkleşme’nin ekonomi boyutuna bir örnekle devam edelim. 1923 yılına gelindiğinde yabancı sermayali ticari işletmelerde çalışan kadronun yüzde 90’ı azınlıklar ve gayrimüslimlerden oluşmaktaydı.1923 yılında bu şirketlere müslüman memur istihdam edilmeleri şart koşuldu. başta yüzde yirmi beş olan bu kota daha sonra yüzde elliye çıktı. buna uymayacak işletmelerin kapanacağı tehditiyle kısa sürede istihdam, azınlıkların her işletmede yarısı istifa ettirilerek, müslüman çoğunluğa geçirildi ve ticaret hayatının ticaretten anlamayan binler tarafından devam ettirilmesine sebep olundu. mübadele ile ülkeye göçen müslüman nüfusun zanaatten değil, ziraatten anlaması bunun en büyük sebebiydi.

    “lozan antlaşması’nın 39. maddesinin ihlal edildiğine dair itirazları da türk makalmlarınca reddedildi. türk makamları “lozan antlaşması’nın 37 ve 39uncu maddeleri, türk hükümetinin halkın çoğunluğuna ait unsurların ülkenin önemli bir iş sahasına iştirak etmelerinden mahrum olmamaları için sahip olduğu denetleme hakkını azaltmaz” şeklinde cevap verdi. bu cevapta ilginç olan kullanılmış olan “halkın çoğunluğu” tabiri olup bu da müslüman - gayri müslim ayrımını bir kez daha hatırlatmış oldu. burada da gördüğümüz üzere azınlıklar cumhuriyet döneminde rıfat bali’nin türkleştirme tanımında gördüğümüz türk olmamak yüzünden “vatan borcu ödememişlik”i çok büyük yüklerle ödemişlerdir.

    -1934 trakya olayları’nın dış kaynaklı sebepleri

    türkiye’yi dış kaynaklı etkileyebilecek sebepler italya ve almanya’dan gelmektedir. fakat öncelikle dönemin genel hatlarından bahsetmek yararlı olacaktır.

    dünya’da 1929 buhran’ı ve onun etkileriyle çökmekte olan demokrasiler ve demokrasiler karşısında ekonomik kalkınmalarıyla diğer ülkeleriin gıpta ettiği italya ve almanya gibi otoriter rejimlerle yönetilen rejimler vardı. türkiye’de de tek parti iktidarı bu ekonomik kalkınmalara özenmiş ve faşist esintiden, antisemitist dalgadan çoğu ülke gibi etkilenmekteydi. balkan ülkelerindeki diktatörlüklerin yoğunluğuna gitmeyecek olsa da, türk milliyetçiliğinin tekleştirici, türkleştirici tutumu azınlıklara dolaylı yollardan baskı sunan bir rejim uygulamaktaydı. 1934 trakya olayları’nı da bu etkilenmelerin bir sonucu olarak görmek hiç de zor değil.

    tüm dünya’da 1920’de 35 anayasal ve seçilmiş hükümet varken bu sayı 1938’de 17’ye düşmüş. 1944’te ise tüm dünyadaki 64 ülkenin yalnız 12’si demokrat ve anayasal düzene sahip.

    bu tüm rejimler içinde almanya ve italya’ya birer küçük parantez açmak gerekecektir.

    -almanya

    almanya ve türkiye 1. dünya savaşı’nı birlikte kaybetmiş iki ülke olarak savaş sonrası halleri birbirinin neredeyse aynıdır. ve almanya’da da türkiye’de de savaş yıllarının aynı siyasetçileri aktifti ve karşılıklı görüşmeler sürdürülmekteydi. hitler başa geçtikten bir sene sonra türkiye’de böyle bir olayın patlak vermesi olayların ilintisiz olduğunu düşünmeye fırsat vermemektedir. der stürner dergisinin karikatürlerinin milli inkılap ve orhon dergilerinde sadece yazılamaları değiştirilerek yayınlanması, chp genel sekreteri recep peker’in alman nazi gençlik teşkilatının ikinci başkanı ile yaptığı karşılıklı hayranlıkların paylaşıldığı görüşmeler almanya’nın türkiye üstünde etkisiz olmadığını kanıtlar niteliktedir.

    cevat rıfat atilhan’ın almanya gezisi ve sonrasında milli ınkılap’ta yayınlanan karikatürler ve ziyaretini anlattığı yazı rıfat bali’nin 1934 trakya olayları kitabının 62-66 sayfalarından okunabilir.

    -italya

    italya’nın trakya yahudi olayları’na etkisi almanya kadar içiçe bir etkileşimle olmamıştır. mussolini afrika ve asya’yı gözüne kestirmiş ve türkiye’den antalya bölgesini istemekteydi. mussolini bir yahudi’ydi. yahudilik anneyle geçer ve mussolini’nin annesi bir yahudi’ydi. mussolini’nin savaş halinde trakya’dan geleceğini düşünmek ve trakya’daki yahudilerin mussolini’ye destek vermemesi için iskanla taşınmasını sağlamak pek bahane bulmak gibi gözükse bunun mantıklı olduğunu düşünebilenler var. bu durum bile yahudilerin günümüzden bakıldığında da işbirliğe niyetli, kaypak insanlar gibi algılandığına bir işarettir.

    -1934 trakya olayları’nın içerideki sebepleri

    1934 trakya olayları’na giden yolda genel sebeplerine halkın genel birikimi, müslüman çoğunluğun zaten azınlık olarak gördüğü ve ikinci sınıf gördüğü yahudilerin savaştan daha da zenginleşmiş olarak çıkmaları, antisemitist yazıların çoğaldığı medya ve dergiler, aynı yılda çıkan 2510 sayılı iskan kanunu ve dolayısıyla tek parti iktidarının ilk bölümde bahsedilen türkleştirme politikaları, afet inan’ın açıkladığı türk tarih tezi, hükümete zamanında haber vermeyen, şikayetleri iletmeyen yetkililer örnektir. özel sebep olaraksa olaylardan birkaç gün önce dağıtılan yahudi karşıtı bildiriler örnek verilebilir.

    öncelikle halkın birikimini yorumlamak gerekir. halk dünya harbi’nden çıkmış ve ekonomik anlamda perişan haldedir. üstelik zihinlerde savaş döneminden kalma işbirlikçilik halleri de vardır. 1924 anayasası’nda milletin ayırım gözetmeksizin tüm fertleri türk kabul edilmiş ve eşitlik sağlanmaya çalışılmış olsa da bu halk arasında böyle olamadı. “sokaktaki vatandaş ile siyasi iktidarın haleti ruhiyelerinde ve zihinlerinde osmanlı imparatorluğu’nun son günlerinde ve anadolu topraklarının müttefik kuvvetler tarafından işgal edildiği dönem sırasında azınlıkların sergiledikleri davranışlar oldu. bu dönemde ermeni toplumunun bir kesiminin milliyetçi ve ayrılıkçı emeller gütmesi, trajik sonuçları herkes tarafından bilinen ermeni tehciri kararının alınmasına yol açtı. yunan kuvvetleri istanbul ve izmir’i işgal ettiklerinde bu şehirlerde yaşayan rumların bir bölümünün yunan kuvvetlerine sevgi gösterilerinde bulunmaları, keza yahudi toplumunun içinde iktidar kavgası sırasında kısa bir süre için wilson ilkelerine uygun olarak rum ve ermeni toplumlarıyla eşgüdümlü olarak hareket edip milliyetçi bir tavır takınan bir hizibin iktidarı ele geçirmesi. türk (müslüman) vicdanı üzerinde kolay kolay silinmeyen ve izleri günümüze kadar uzanan
    bir etki yarattı. bu nedenle azınlıklar günlük yaşamda, kamuoyunda ve siyasi iktidar gözünde
    daima gayri müslim olarak gözüktüler ve anayasa’da mevcut olan ve herkese hiçbir ayrım
    uygulanmaksızın tatbik edilmesi gereken haklardan eşit bir şekilde faydalanamadılar” bu olaylara hasan ali yücel’in anılarından bir kesitle devam etmek yerinde olacaktır. “annelerimden, dadılarımdan dinlediğim, çocukluğuma ait en heyecanlı hikayelere göre, o zamanlar bizi ik şeyler korkuturlardı. biri, sokaklarda ‘eskiler alayım’ diye bağıra bağıra gezinen, çoğu sakallı yahudilerdi. güya bunlar, çocukları yakalayıp, ağızlarına eski bezler tıkadıktan sonra, gizli duraklarına götürür, orada iğneli fıçıya atarlarmış. onların, her vesileden istifade ile müslümanlara kötülük ettikleri sanılırdı.” bu örnekler çoğaltılabilir ve halkın zihninde azınlıkların nasıl bir yansımasının olduğu anlaşılabilir. ve buradaki iğneli fıçı isminden antisemitist birikimin dergi ve medya boyutuna geçebiliriz. dönemin etkili yahudi karşıtlarından cevat rıfat atilhan’ın en az beş baskı yapmış eserinin adı tarih boyunca yahudi mezalimi: iğneli fıçı’dır. milli inkılap dergisinde de köşeyazılarında bu tutumunu sürdürmüştür. türk gençliğini türkçe konuşmayan türk yahudileri’ni boykot etmeye çağırdığı bir yazısını,son posta dergisi ‘nazizm’in etkisine özenmişsiniz, teşkilatı esasiye kanununa göre yahudiler de türk vatandaşıdır ve vatandaşlar arasına husumet sokacak neşriyat yasaktır’ şeklinde uyarmışsa da yazılarına aynen devam etmiştir. atilhan ve dönemin tek parti hükümeti’nin de ortak olarak dile getirdiği bir şey vardı. atilhan bir yazısında

    “eğer yahudilerin günahı sadece ispanyolca konuşmaktan ibaret olsa idi bu kadarını mazur görecek bu kadarını hüsnü tevil edecek belki bir özür bulunabilirdi.

    fakat biliyor, günümüzde ispanyolca’yı terkeden bazı gençler, onun yerine berbat edilmiş, zerafeti kaçmış, inceliği kaybolmuş bir fransızca konuşuyorlar. birkaç sene evvel istanbul’da, her köşeye her duvara ‘vatandaş türkçe konuş’ ibareleri konduğu bir devirde sinemaya gitmiştim.

    kendimin vatanımda ve türkiye’de bulunduğuma inanmayacak hale geldim. bilet gişesi önünde yahudiler fransızca konuşuyorlardı.” diyordu. aslında yahudilerin fransızca konuşmasının sebebi de dolaylı olarak tek parti hükümetinin yahudilerin milli dili olarak sadece ibranice’yi kabul edip, ispanyolcayı dışlamasıydı. ve yahudiler alliance israelite universelle okullarında ikini dil olarak fransızca öğreniyorlardı. türkçe öğrenmemeleri veya türkçe’yi az bilmelerinin bir sebebi de buydu ve hem hükümetin hem de halkın tepkisini çeke bu harekete karşılık ‘vatandaş türkçe konuş’ temalı bir mesaj veren halkı da bir yerde anlamamak pek güç.

    aynı şekilde nihal atsız’ın trakya’da 10 bin satış yakalayan orhun dergisi’nin de bir diğer antisemitist yayın kaynağı olduğunu söyleyebiliriz. orhan seyfi orhon’un olaylardan 7 sene sonra da olsa 1941 yılında yazdığı köşe yazısı da yahudi düşmanlığının halk arasına serpilmesinde etkili olacaktır.
    nihal atsız’ın bir yazısını paylaşmakta reva görüyorum.

    - nihal atsız orhun dergisi, 1934, sayı: 7

    "yahudi denilen mahluku dünyada yahudiden ve sütü bozuklardan başka hiç kimse sevmez. çünkü insanlık daima kuvvete, kahramanlığa ve iyiliğe tapındığı halde yahudi zilletin, korkaklığın, kötülüğün ve seciyesizliğin örneği olmuştur. dilimizdeki “yahudi gibi”, “çıfıtlık etme”, “çıfıt çarşısı”, “havraya benzemek”, “yahudiden yumurta alan içinde sarısını bulamaz” gibi sözler bu alçak millete ırkımızın verdiği değeri gösterir. almanyadan kovulan yahudileri kabul etmek misafirperverliğinde bulunan fransada bile yahudiler hakkındaki en basit iltifatın “pis yahudi” terkibi olduğunu o memlekete gitmiş olan arkadaslarımız söylüyor.

    almanya, lehistan, macaristan, romanya gibi bazı memleketlerde ise yahudi aleyhtarlığının nasıl yırtıcı bir şekil aldığını ve birgün bu memleketlerdeki yahudilerin muhakkak kapı dışarı edileceğini hepimiz biliyoruz. yahudi meselesini ilk halleden memleket almanya olmuştur. başka milletler bundan ders alacaklardır. isveç gibi kendi halinde bir milletin bile yahudi düşmanı olması bu menfur milletin bütün dünyada nasıl telakki olunduğunu ispat etse gerek.

    istanbul’da çıkmaya başlayan milli inkilap mecmuasının yahudilerin hakiki mahiyetlerini meydana koyan neşriyatı üzerine yahudilerin arasında galeyan olduğunu, hatta onların beyoğlunda gizli bir toplantı yaparak milli inkilap mecmuasına karşı mukabil cephe almak için bazı kararlar verdiklerini işittik. yalnız bu hareketleri bile onların türkiye’ye karşı besledikleri duyguları gösterir. bir defa hükümetten gizli olarak toplantı yapmak kanuni bir cürümdür. müddei umumiliğin dikkatini celbederiz. saniyen kendi aleyhlerinde neşriyat yapılmamasını istiyorlarsa bu vatana sadık kalmağa mecburdurlar. onlar her hareketleriyle ve çıfıt yaygaralarıyla bizden ayrı olduklarını daima bize anlatırlarken biz de herhalde onlara methiye yazacak değiliz. biz yahudilerin memleketti meş’um iktisadi ve ahlaki rölünü biliyoruz. hatta mütareke yıllarında istanbul’u süsleyen(!) ingiliz, fransiz, amerikan, italyan, yunan ve ermeni bayrakları arasında bir de yahudi bayrağı olduğunu unutmadık. eliza niyego adındaki yahudi kızının cenaze merasiminde yaptığı edepsizliği de kendileri unutmamışlardır. bir maliye memuruna rüşvet teklif ederken ankara’da yakalanan iki yahudi avukatla, türklüğü tahir yüzünden tevkif olunan yahudi kızı meseleleri de onların namussuzluklarının son perdesini teşkil ediyor. öyle, ikide bir yahudileri türkleştirme cemiyetleri kurarak bizi kandırmağa çalışacaklarına namuslu türk tebaası olarak kalsınlar yetişir.

    çünkü biz onların türkleşeceklerini asla ummadığımız gibi bunu istemeyiz de. çamur ne kadar fırına verilse demir olmuyacağı gibi yahudi de ne kadar yırtınsa türk olamaz. türklük bir imtiyazdır, her kula, bilhassa yahudi gibi kullara nasip olmaz.

    onlara yapılacak ihtar şudur: hadlerini bilsinler. sonra biz kızarsak almanlar gibi yahudileri imha etmekle kalmaz, daha ileri giderek onları korkuturuz. malum ya ataların sözüne göre yahudiyi öldürmektense korkutmak yektir."

    her yerinden nefret söylemi akan böyle bir yazının trakya’da binlerce kişi tarafından okunduğunu düşünüldüğünde provake etmek için daha fazla nedene gerek bile kalmayacaktır.

    - karikatürler, türk tarih tezi ve 2510 sayılı iskan kanunu

    karikatürler her kültür düzeyinden bireyin dikkatini çekebilen ve akılda kalıcı bir malzemedir. nazi almanya’sında önce çocukların hayalleri, sonra gelecekleri çalınmıştır ellerinden. ve bu çalınan hayaller ve gelecek baskıcı dönemin karikatür dünyasıyla hayal dünyasına giren ‘şeytan yahudiler’in 6 milyonunun katline kadar gidecek bir süreçtir. bu kin ve nefret tohumlarını atmada karikatür önemli bir rol oynamıştır. aynı ülkemizdeki trakya olayları’nda olduğu gibi. birkaç örnek vereceğim karikatürler dönemin ünlü milli inkılap dergisindendir ve ulaşılması zor olmayan bu dergide yahudi karakterler her zaman paragöz, hırslı, kaypak ve dolandırıcı karakterler olarak gözler önüne serilmiştir. aynı zamanda karikatürlerin büyük bölümünün alman orijinalinden yazıları değiştirilerek türkçe’ye çevirilip halka sunulduğu da bilinen bir gerçektir.

    örnek karikatürler:

    görsel

    görsel

    görsel

    son örnek göstermektedir ki sadece dili değil, karikatürde halkın yaşayış tarzı da gözönüne alınarak çeviri yapılmaktadır.

    afet inan’ın açıkladığı türk tarih tezi ile nazizm’in insanların ve ırkların eşit olmadığı ve büyük uygarlıkların ancak büyük uygarlık kurma yeteneğine sahip olan, üstün bir ırk tarafından kurulabileceği tezi arasında bir paralellik olduğu açıktır.bu noktada ‘ırk’ temeline dayanan bir toplum yapısının şekillendirilmesinin gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğine bakmak gereklidir. 1932 yılında öğretmenlere türk tarih tezi eğitimleri verilmesi de işin ciddiyetini gösterir.

    bu sebeple de 2510 sayılı iskan kanunu’nu incelemek ve 13. maddesinin 3. fıkrasında geçen ‘ırk’ kelimesini görmek zor değildir. maddeye göre “türk ırkından olmayanların serpiştirme suretiyle köylere ve ayrı mahalle veya küme teşkil edemeyecek şekilde ‘kasaba ve şehirlere’ iskanları mecburidir.” bu kanunun geniş okuması artık azınlıkların ve özellikle birinci maddede belirtilen türk kültürü’ne bağlılığa göre ayarlanacak oturuş düzeninde ‘türkçe konuşma zorunluluğu’nu türk kültürüne baş bağlılık sebebi kabul eden hükümetin, yahudileri 13. maddeye de bakarak yerlerinden etmek istediğini rahatlıkla yorumlayabiliyoruz. bunun sebebi olarak da bütün türkleştirme politikasının yanında trakya’nın avrupa’ya açılan tek toprak olması ve türkleşmesi’nin hükümetçe önemli görüldüğünü söyleyebiliriz. karabatak’ın yazısında(a.g.e. sf. 70) iskan kanunu’nun hükümetin yaklaşan savaşı tahmin ettiği doğrultusundaki iyimser tespitine katılabilmek ve azınlıkları bölgeden taşıyıp bölgeyi türklerle doldurmanın savaş hazırlığı olarak düşünülebilmesi sanıldığının aksine italya örneğinde söylediğimiz mussolini tehlikesinin bir yansıması da olabilir. bilindiği üzere mussolini bir yahudi ve türkiye cumhuriyeti’nin bir savaşa daha lüksü yok.

    2510 sayılı iskan yasası ikinci maddesine göre türkiye’yi 3 mıntıkaya bölmektedir. 1 numaralı mıntıkalar: türk kültürlü nüfusun tekasüfü istenilen yerler, 2 numaralı mıntıka türk kültürünü temsili istenen nüfusun nakil ve iskanına ayrılan yerlerdir. 3 numaralı yerler ise boşaltılması istenen ve iskanı yasak yerlerdir.buna göre türkiye’de azınlıklar 2 numaralı mıntıkada oturabilecekler ve daha sonraki maddelerden incelenebileceği üzere örneğin madde 11’de zanaatlerini yen nesillerine geçiremeyeceklerdi. bu da türkleştirme’nin ekonomik boyutuna bir siyasi katkı daha olarak türkiye cumhuriyeti’nin azınlık hoşnutsuzu hanesine yazılıyordu. kanunun 14 haziran’da çıkışı ve trakya olayları’nın aktif olarak 3-4 temmuz’da çıkışı da halkın bu kanundan etkilendiğinin güçlü bir tezidir.

    -1934 trakya olayları

    19 şubat 1934 yılında edirne, çanakkale, tekirdağ ve kırklareli bölgelerinde trakya umumi müfettişliği adı ile ikinci müfettişlik kurulmuştur. bu müfettişliğin amacı iskan ve nafia işlerinin idaresidir. avner levi 1934 trakya yahudileri olayları: alınamayan ders makalesinde 2510 sayılı iskan kanunu’nun doğu’daki kürt isyanları için olduğunu söyler ve yahudilerin bu kanundan etkilenmesinin kanunun çıkış tarihinin talihsizliği olduğundan bahseder.

    1934 trakya olayları’nın başlangıç tohumları 1 mayıs 1934’te cevat rıfat atılhan’ın istanbul’da milli inkılap dergisini yayınlamaya başlamasıyla atılır. atilhan 10 mayıs’ta istanbul üniversitesi’nin kapısında öğrencilere gamalı haç dağıtacaktır. 25 mayıs tarihindeyse yahudi cemaati’nin hazırladığı milli inkılap dergisi’ni protesro dilekçesi iç işleri bakanlığı’na havale edilecektir. işte bu hususta hükümetin daha 25 mayıs’ta böyle bir dilekçe almışken ve buna tepki vermeyerek 3 hafta sonra yahudileri daha da etkileyecek iskan yasasıyla ortaya çıkması avner levi’nin üst paragraftaki iyimserliğini benim gözümde geçersiz kılar. milli ınkılap dergisinin olaylar yaşandıktan sonra hükümetçe kapatılması da sürece tepkisiz veya duyarsız kalındığının işaretidir. ki 21 haziran’da haftalardır tehdit edildiği belirlenen yahudiler’e ilk saldırılar başlamıştır. bundan 3 gün sonra daha da kuvvetlenen saldırılar ve yağmalar 1500 kadar yahudi’nin ilk etapta istanbul’a kaçmasına sebep olmuştur. ve bu konu hakkında türk basını’ndan tek ses çıkmamıştır. bu olaylardan haberi olmayan ankara’nın haberdar oluşu şu talihsiz konuşma ile olmuştur:
    “25-26 haziran cumhurbaşkanı atatürk yanında başbakan ismet inönü ve dışişleri bakanı tevfik rüştü aras olduğu halde o günlerde resmi bir gezi için ülkemizde bulunan iran şahı pehlevi ile birlikte çanakkale’yi ziyaret eder.bu ziyaret esnasında bir yahudi [deli salamon] kendisine şikayette bulunur. “şikayetçi ‘paşam bizi istemiyorlar’ demiş, atatürk de, ‘kim istemiyor? polisler mi, memurlar mı?’ diye sormuş, buna verilen cevap ‘halk istemiyor’ olmuş, buna da atatürk ‘halk isterse beni de kovar’ şeklinde cevap vermiştir.”

    29 haziran amerikan elçisi robert p. skinner, washington’a yazdığı raporda “trakya’daki yahudi nüfusun bölge dışına sürüldüğünü ve bu konuda herhangi bir resmi açıklama yapılmadığını” belirtir. skinner yahudilerin çoğunun küçük esnaf ve ticaret erbabı olduğunu belirterek, trakya’nın 1923’de askerden arındırılmış bölge olarak tanımlanmasına karşın, yahudilerin sürülmesini bölgenin ve boğazların silahlandırılmasına yönelik bir hazırlık olarak yorumlar.ayrıca hükümetin piyasadan 3000 ton civarında yün satın almış olduğunu belirten skinner, bu yünün askeri üniforma üretiminde kullanılacağını vurgular.”

    abd büyükelçisinin raporu savaş hazırlığı yapıldığı yönünde bir kanıya sahip. lozan’la arındırılan bölgenin silahlandırılacağını ve yahudilerin sürülmekte olduğunu yazmaktadır. oysa ki gelişen olaylar trakya olayları’dır ve hükümetin resmi açıklama yapmamış oluşu bu konuda bilgi sahibi olduğu ama sustuğu şüphesini güçlendirmektedir.

    bu arada bu olaylar patlak vermeden önce nihal atsız’ın “musa’nın necip evlatları bilsinler ki” makalesi yayınlanıp çokça ses getirmiştir. vatandaş türkçe konuş, türkten alışveriş yap, yahudi’yi boykot et gibi sloganlar gerçeğe dönüştü ve alışverişi engellemek için yahudi dükkanlarının önlerine adamlar bile dikildi.

    “3 temmuz gündüzü başbakan ismet inönü istanbul’a gelir, yahudi cemaatinin ileri gelenlerinden gad franko ve mişon ventura ile cumhurbaşkanı atatürk görüşürler.” ve bu görüşmenin olayların durmasında ve bitmesinde etkili olduğunu düşünmek haksızlık değildir. çünkü bu olay ertesinde milli inkılap ve orhun dergileri kapatılmış, olayların jewish journal’da çıkmaya başlaması rahatsızlığı artırmıştır. fakat 3’ü ve 4’ünde çanakkale’de başlayan olaylar tüm trakya’yı sarmış ve 3000 yahudi istanbul’a sığınmıştır. 5 temmuz günü ismet inönü tbmm’de konuşma yapmış ve olay ulusal medyanın ‘en sonunda’ dikkatini çekmiştir. dahiliye vekili şükrü kaya müfettişlerle olayları teftiş etmek için edirne’ye yola çıkmıştır ve ulaşması 2 gün sürmüştür. 12 temmuz’da incelemelerini bitirip dönmüştür. 14 temmuz’daysa hükümet kırklareli hadisesi hakkında ayrıntılı bir tebliğ yayınlar. bu arada olayların yatışmasıyla bazı aileler istanbul’dan geri dönmeye başlamıştır.

    görsel

    bundan böyle hükümet boykotlara mani olacak, geri dönen yahudiler korunacaktır. hükümet istanbul’dan geri dönen yahudilerin mallarının %75 kadarını da bulup elle teslim etmiştir. fakat güvenlik için hiçbir açıklama gelmemiştir.

    olayların ardından hükümet’in resmi açıklamasıyla bölgede yaşayan 13.000 yahudi’den 3000’i göç etmişti. 1927 yılında yapılan genel nüfus sayımına göreyse trakya bölgesinde toplam 10.402 yahudi vardı ve 8 senede 2.500 artış olağan görülebileceğine göre resmi rakamları kabul etmek gerekmekte. fakat 20 ekim 1935 tarihinde yapılan genel nüfus sayımı sonuçlarına göreyse, yahudi nüfusu çanakkale 1583 kişi, tekirdağ 1221 kişi, kırklareli 680, edirne 4071 kişi sayısıyla toplam 7555’ti. bunun iki anlamı olabilir. birincisi, göç edenlerin sayısı üçbinin çok üstündedir ve büyük bölümü geri dönmemiştir. ikincisi ise, yahudiler’in trakya’dan kaçışı, ya da zorunlu göçe tabi oluşları, izleyen yıl boyunca ‘sessiz sedasız’ devam etmiştir. bu dönemde başlayan ve ikinci dünya savaşı hazırlığında da yirmi kur’a nafıa askerliği’ni gören ve sırtına varlık vergisi de bindirilmiş azınlıkların neden israil’e göçtüğünü tahmin etmek hiç zor değil.

    fakat atılan tohumlar ağaç olduktan sonra ağacı kesmedikçe sonuç alamayacağını düşünen hükümet taşra örgütünden birkaç kişiyi parti dışına sürerek konuyu kapatmıştır fakat o ağaç trakya’da insanların zihninde dikili kalmıştır. bundandır ki filistin göçleri trakya olayları ile başlar.

    öncelikle devlet büyüklerinin böyle bir durumdan haberdar olması için gönderilen ilk dilekçenin yanıtsızlığı (orhun ve milli inkılap dergileri) ve 3 temmuz’a kadar yani bir buçuk hafta sonra yanıt gelmiş oluşu hükümet görevlilerinin olayın tertibinde ve hatta ileri giderek söylemek istiyorum ki dergilerin de çıkışında etkin/suskun rol oynadığını düşündürtüyor. lozan antlaşması’nın tazeliği gözönündeyken bu dergilerin zamanında kapatılmaması ve ekonomideki türkleştirme politikasına da yine lozan’dan örnek vererek ayrımcılığı körüklemek ve gözler önüne sermek, zaten 2510 sayılı iskan kanunu ile niyetini belli eden hükümetin kararlarındaki meşruluğu sorgulatıyor. ve üstelik yahudiler istanbul’a göçtükten sonra abd büyükelçisinin de farkettiği gibi askeri malzeme alışının artması trakya üstünden beklenecek bir savaşın habercisi ve yahudiler de oynamaları gereken rolü en acı şekilde oynayan piyonlar olarak gözüküyor. özellikle hükümetin habersizliği ve özellikle atatürk’ün habersizliği neredeyse kulağa imkansız geliyor. çünkü devletin kurucusunun böyle bir durumdan ‘haberdar olmadan’ iran şah’ıyla çanakkale gezisine gitmesi inanılır gibi değil.

    halk tarafından baktığımızda halkın tamamen çiftçi olduğunu, mübadele ile giden rumların yerine zanaate geçen yahudilerin zenginleşmesinin onları sinirlendirdiğini görüyoruz. fakat bu halkın kışkırtma olmadan yahudilere saldıracağı düşüncesi gülünç bir düşünce. türkleştirme ortamının, ‘türk dili konuşmama gerginliği?’ de olsa 500 senedir birlikte yaşayan bireylerin iki yasa ile birbirinin evini yağmalayacak hale gelmesi pek mümkün değil. bu dergilere izin verilmesi ve istanbul’a göçe zorlanan yahudilerin dönüşlerinin pek tutarlı garanti edilmemesi de hükümetin halkları bir piyesin oyuncuları olarak kullandığını düşündürtmekte. kısa sürede savaş provası için kullanılan azınlıklar, uzun zamanda iskan kanunu’nun sert maddeleriyle birlikte tüm azınlıklar için eşit olmayan bir gelecek hazırlığıyda türkiye’den uzaklaştırılmıştır. 1934 trakya olayları’nın mağdurlarına tazminatları verilmişse de şehir değiştirmeleri ve sonrasında gelen varlık vergisi, yirmi kur’a nafız askerliği(eline silah verilmeyen azınlıklar..) gibi yüklerin trakya’da en son 1998 yılında 8 adet yahudi nüfusu bırakmış oluşu şaşılmaz bir gerçektir.
    şimdiyse ara ara tek renkliliğimize ağlarız..

    -kaynaklar

    -anderson, benedict, ‘’hayali cemaatler, “milliyetçiliğin kökenleri ve yayılması”, istanbul 2004, metis yayınları
    - hobsbawm, “gelenekleri icat etmek”, geleneğin icadı içinde, der. eric hobsbawm &terence
    ranger, (çev. mehmet murat şahin), agora kitaplığı, 2006
    - gökalp, emre ‘’ milliyetçilik: kuramsal bir değerlendirme’’, anadolu üniversitesi sosyal bilimler dergisi, cilt 1, sayı 1, 2007
    - alakel, murat, ‘’ ilk dönem cumhuriyet türkiye’si ulus inşası sürecinde milliyetçilik ve sivil-etnik ikilemine dair teorik tartışmalar’’, akademik bakış dergisi, 2011
    - akman, ayhan, ‘’ milliyetçilik kuramında etnik/sivil milliyetçilik karşıtlığı’’ ,‘’ türkiyede modern siyasi düşünce’’ , iletişim yayınları, 2002
    - suavi aydın, tarih ve toplum yeni yaklaşımlari, sayı 2, güz 2005
    - haluk karabatak, tarih ve toplum, iletişim yayınları, sayı 146, şubat 1996
    - avner levi, türkiye cumhuriyeti’nde yahudiler, iletişim yayınları, 1996
    - adnan aktar, varlık vergisi ve türkleşme politikaları, iletişim yayınları, 2000
    - rıfat bali, 1934 trakya olayları, kitabevi, istanbul 2008
    - rıfat bali, cumhuriyet döneminde azınlıklar politikası
    - zafer toprak, trakya olaylarında hükümetin ve chf’nin sorumluluğu, toplumsal tarih, ekim 1996, sayı:34
    - avner levi, 1934 trakya yahudileri olayı: alınmayan ders, tarih ve toplum, temmuz 1996, sayı:151

    edit: görsel
4 entry daha