şükela:  tümü | bugün
2 entry daha
  • ilk defa 6 mart 1927 'de londra'da battersea town hall 'da okunmuş bir bertrand russell yazısının başlığı olup yazı sonradan kitaplaşınca bu sefer onun başlığı olmuş e haliyle. russell'ın neden hiristiyan olmadığına dair basit ve kolay anlaşılır gerekçeleri, açıklamaları olduğunu ve bunların, onun bütün eserlerine sinerek neredeyse birkaç sayfada bir neden tanrıya inanmadığını ya da inananların da salt korktukları için tanrıya sığındıklarını okuruz, ancak benim dil problemi/1 diye sözlüğe aktarmaya giriştiğim soruna göre; zaten hiristiyan teolojisinde yüzyıllardır incelenen ya da kilise babalarından her türlü din adamına, hiristiyanlığa değişik bakışlar ve açılımlar getiren herkeste ortaya çıkan çeşitli cevaplar hep russell'ın gözünden kaçmış veyahut onları bilerek görmezden gelmiş, diye düşünmüşümdür. bu başlıkta incelenmesi gereken eserinde de yine basit çıkarımlar ve sanki alelacele bir yargıda bulunmuşçasına ortalama bir hiristiyan ilahiyatçısı tarafından kolayca çürütülebilir iddialar söz konusudur. aslında russell'ın bu huyunu onun gerçekten eleştirildiği hususta yani 'felsefe dilinin basitliği'yle yorumlamaya da karşıyım, 'felsefe dilinin zor olması gerektiği'ne inanmayan biri olarak kendisini başka bir telden eleştirmek isterim; o tel de kesinlikle neden bu kadar basit çıkarımlara sığındığıdır, dediğim gibi hiristiyan ilahiyatı üzerine kafa yormuş her ortalama bilgiye sahip kişi kolayca çürütebilir iddialarını. özellikle de isa'nın sözlerindeki kusurları incelediği bölümde, müslümanların önem verdiği hadislerdeki sahihlik tartışması kadar olmasa da, sözler arasında bulduğu karşıt durumlar, çelişkili söylemler russell'ı rahatsız etmiştir ama dediğim gibi verilen örnekler bir çırpıda herhangi bir teolojik açıklamaya izin vermeyen akli değerlendirmelerle doludur. örneğin; "..isa şöyle der: 'insanın oğlu gelmedikçe israil'in şehirlerine gitmeyeceksiniz.' sonra şöyle der: 'insanın oğlu, ülkesine varıncaya dek ölümü tadmayacak olanlar var aranızda'; ikinci gelişinin o sırada yaşayanların hayatında geleceğine inandığını gösteren daha birçok yerler vardır. isa'nın ilk takipçilerinin inancı böyleydi, ahlaksal vaazlarının çoğunun temeli buydu. 'yarını düşünmeyin' gibi sözler söylemesi, ikinci gelişin çok yakında olduğunu ve dünya işlerinin büyük önemi olmadığını sandığı içindi... " buraya kadar sorun yok, çelişki ortaya çıkmış gibi görünmüyor, russell kendince çelişkiyi şöyle ortaya koyabilmek için teoriyle pratik arasında bir gelim gidim yaparak, birinin verisini diğeriyle karıştırarak çelişki bulduğunu sanıyor, diyor ki: "... ikinci gelişin pek yakın olduğunu söyleyen birkaç hiristiyan tanıdım. bir köy papazı vardı, cemaatini, ikinci gelişin pek yakın olduğunu söyleyerek korkutuyordu, ama papazın bahçesinde ağaç diktiğini görünce, halkın içi bayağı rahatlamıştı. ilk hiristiyanlar gerçekten inanıyorlardı buna ve bahçelerine ağaç dikmekten çekiniyorlardı, çünkü isa'nın ikinci gelişinin pek yakın olduğuna inanıyorlardı. bu bakımdan, başka bilge kişiler kadar bilgelik göstermediği, başka bakımlardan da en üstün bilge olmadığı açıktır."

    yine russell'ın ahlaki sorun olarak gördüğü hususlardan biri isa'nın ahlaki kişiliğinde yatmaktadır; o da cehenneme inanmasıdır. russell'a göre; bir insan sonsuz cezaya uğrayacağına asla ama asla inanamaz. isa, incilde cehenneme inandığını söyler. (russell vermese de ben burada bir iki kaynak vereyim bu bilgiye dair: "mat.5: 22 ama ben size diyorum ki, kardeşine öfkelenen herkes yargılanacaktır. kim kardeşine aşağılayıcı bir söz söylerse, yüksek kurul'da yargılanacaktır. kim kardeşine ahmak derse, cehennem ateşini hak edecektir."; "mat.5: 29 eğer sağ gözün günah işlemene neden olursa, onu çıkar at. çünkü vücudunun bir üyesinin yok olması, bütün vücudunun cehenneme atılmasından iyidir."; "mat.23: 33 "sizi yılanlar, engerekler soyu! cehennem cezasından nasıl kaçacaksınız?"; "markos: mar.9: 43-44 eğer elin günah işlemene neden olursa, onu kes. tek elle yaşama kavuşman, iki elle sönmez ateşe, cehenneme gitmenden iyidir." vs.) russell bu ifadelerin ve isa'nın yaşarkenki vaazlarındaki cehennem vurgusunda kendisini dinlemeyenlere karşı kinli bir öfke görmektedir. ve ilginç bir şekilde isa'yı sokrates'le karşılaştırarak ortaya gerçekten acayip bir manzara çıkarır: "...sokrates'te böyle bir davranış göremezsiniz. kendi sözlerini dinlemeyen kimselere pek tatlı ve uysal davrandığını görürsünüz; bence bir bilge kişi için, kinle karışık bir öfkeye kapılmaktansa, bu şekilde davranmak daha çok yakışır. sokrates'in ölürken söylediklerini hatırlarsınız herhalde, kendisiyle anlaşmayan kimselere karşı davranışını da unutmamışsınızdır." oysa cehennem vurgusunun isa'yla birlikte ortaya çıkmadığını bilmek gerekir. ibrahim'den bu yana mezopotamya orjinli bir kötülüğün karşılığının başka bir yaşamda çekileceğinin garantisi olarak bu yaşamda (maddi yaşamda) sosyal düzeni sağlamada da kullanılabilecek olan bu vurgunun kendisi tanrıyla ilişkilidir, tanrı'nın oğlu ve kulu isa'nın kendisiyle değil. isa'nın ahlakı kapsamında şu da iddia edilebilir aslında; "... hiristiyan dininin özünde, tanrının isa'nın şahsında yaptıklarına ve öğrettiklerine inanma vardır." (thomas michel, hiristiyan tanrıbilimine giriş, sf. 60, ohan basımevi istanbul 1992) yani isa'nın kelamı en nihayetinde tanrının buyurduğu olacağından rab=isa eşitliğinden hareketle isa'nın ve tanrının ahlakı sorgulanıp, russell'ın değerlendirmesinde kusur olarak ortaya konabilir. en nihayetinde russell'ın çıkarımı ve şahsi görüşü hangi yolu izleyerek varmış olursa olsun yine de saygıya değerdir: "...ne bilgelik konusunda, ne de erdem konusunda, isa'nın tarihteki bazı şahsiyetlerin seviyesine ulaşmış olduğunu sanmıyorum. bu bakımdan sokrates ile buddha'yı daha yüksek seviyede tutmaktayım." tam bu noktada kendi heyecanımı da katmam gerekirse mevzuya; nietzsche'nin monstrum in fronte monstrum in animo diyerek yerin dibine soktuğu sokrates'i (bkz: nietzsche'nin sokrates sorunu) bir seviye varsa, onun altında düşünmekteyim; pos bıyıklı'nın yunan mucizesini sonlandıran adam olarak gördüğü sokrates için farklı düşünmüyorum. (bkz: herakleitos un tanrı olması) neyse konumuz o değil.

    çoğumuz biliriz ki; tarihte kilise, isa'nın egemenliğinin üstüne çıkmıştır. ortaçağ'da kilisenin egemenliği, tanrının egemenliğinin de üstündedir. yeni çağ diye adlandırılan zamana kadar bu egemenlik adım adım kırılmaya, bünyesinde çatlaklar oluşmaya başlamıştır. sonunda russell'ın da bizlerin de dahil olduğu bu çağa gelinceye kadar, kilise baskısı adım adım silinmiştir, bütün bunları göz önünde tuttuğumuzda russell'ın, bir zamanlar kiliselerin ilerlemelere engel olduğunu söylemesi de doğaldır. ama bununla yetinmeyip, bugün de durumun aslında değişmediğini söylemesi abartı gibi gelebilir, ama söylemiştir bir kere. verdiği örnek de bir "farzediş"tir, yani yine russellvari teoriyle pratik arasında gidip gelen bir kurgu/çıkarım: "...farzedin ki; üstünde yaşadığımız şu dünyada tecrübesiz bir kız, frengili bir adamla evleniyor, bu durumda katolik kilisesi şöyle diyor: 'bu bozulamaz bir kutsal bağdır. ömrünüz boyunca birlikte kalacaksınız. bu kadının frengili çocuklar doğurmasını önleyecek hiçbir tedbirin alınmaması gerekiyor.' katolik kilisesinin dediği bu. ben bunun hayvanca bir zulüm olduğunu söylüyorum..." russell haklıdır, modern dünya böyle bir durumda hastalığın çaresini veya ondan uzak durulmasını medikal ilaçlar ve çeşitli sosyal yasalarla sağlamıştır, kilise dini bahane ederek böyle bir zulüm yapıyorsa, bunu da dogmatikliğinin sağlamlığıyla tartışılmaz kabul ediyorsa, o halde bu farzediş bile insanı kiliseden soğutur russell gibi. ama burada bir kusur var gibi geliyor bana. zira russell'ın ilerlemelere engel olarak gördüğü kilisenin bu kurgusal tavrı bile aslında ilerlemeye değil dogmatikliğinin sarsılmasına engeldir. günümüz için konuşursak; çağdaş galileo vakalarının yaşanmadığını artık katolik dünyanın çok daha gevşek ve yeniliklere açık olduğunu söylemek mümkün, ancak şunu da unutmamak gerekir ki; frengili bir adamla evlenmeye zorlanmış hiristiyan kızlar belki azsa da, bunun yanında 15 yaşında olup da 30 yaşında bir adamla evlenmiş (belki de buna zorlanmış) first lady'lerin olduğu çağdaş müslüman ülkeler de yok değildir, ya da imam nikahıyla dinin zina olarak adlandırıp yasakladığı eylemleri makul hatta erkeğin temel hakkı sayan dindar (!) müslümanlar yok değildir. bu da heralde why i m not a muslim'in konusu. ancak bu verdiğim örnekler de teori ile pratik arasındaki kopmadan ve birbirlerinin verilerinden ötürü birbirlerini cezaya çarptırma olarak da değerlendirilebilir.

    "kendi ayaklarımızın üstünde durmayı, dünyaya adilce ve doğrudan doğruya bakmayı istiyoruz- iyi ile kötü gerçekleriyle, güzellikleriyle çirkinlikleriyle görmek istiyoruz onu; dünyayı olduğu gibi görmek istiyoruz, ondan korkmak istemiyoruz. bize salmış olduğu korku karşısında köle gibi olmak istemiyoruz; zeka ile dünyayı fethetmek istiyoruz. bütün tanrı kavramı eski doğu despotizmlerinden türemedir. özgür insanlara yakışmayacak bir kavramdır."

    yukarıdaki satırlar yine aynı eserde russell'a ait. şu "insanlar korktukları için tanrı var" çıkarımına karşı "ne yapmalıyız?" diye soran yine aynı kafanın yani russell'ın son tahlilde ortaya koyduğu budur; yani "özgür bir insana yakışır gibi davranarak köle olmamalıyız". müthiş bir ifade; ancak francis bacon'la doğayı, ona egemen olmak için tanımaya başlayan batı zihniyetinin geldiği bu noktada, "zeka ile dünyayı fethetmek istemesi" gerçekten trajik bir sondur. çünkü insan russell'ın dediği gibi tanrı düşüncesi karşısında korkmayan ve özgür olmalıdır tamam, ancak doğa karşısında da benzer bir korkusuzluk ve özgürlük durumunun sömürgecilik faaliyetlerinin en nihayetinde iki dünya savaşıyla birlikte dünyayı, güçlünün güçsüz üstündeki egemenliğine ve okyanus ötesinden coca cola bombardımanı şeklinde her türlü sömürüsüne döndüğünü görmemek, özde insanın korktuğu için tanrıya inanmasından sonra, bu sefer de kendi özgürlüğünü eline aldıktan sonra tanrıyı öldürerek (nietzscheci bir şekilde değildir bu ölüm) yeni bir din (kapitalizm) ve yeni bir tanrı (para) yaratması, en sonunda bu yeni yarattıklarına da tanrıdan korkar gibi tapınarak, onlardan korkar hale gelmesi aslında ne bacon'ın (yeni çağ düşüncesinin) ne de russell'ın istediği bir şey olduğunu sanmıyorum, ama demek ki insan henüz o ütopyalardaki altın çağ'a dönebilecek ve bunu da "i m not a christian/muslim/jew" diyerek yapabilecek olgunluğa erişememiş. ya da erişmiştir de, kendi yarattığı dünyanın efendisi olduğunu yıkıcılığıyla, istemediği kavimleri helak edercesine, kendinden olmayanı yok etme arzusuyla göstermek istemiştir. olabilir oğlu olabilir.

    belki devam ederiz bu konuda konuşmaya, şimdilik kapa entiri.
2 entry daha