şükela:  tümü | bugün
473 entry daha
  • bölüm 21 (gand'taki küçük yüz gün'ü bir önceki bölümde okuduk. şimdi hazırsak, huzurlarınızda sürgünden dönen napoleon'un büyük yüz gün dönemi başlıyor: waterloo muharebesi vuku buluyor, l'empereur'un devri bu kez nihai olarak sona eriyor, napoleon tekrar tahttan feragat ediyor ve wellington dükü önderliğindeki müttefiklerin gelişi, kral xviii. louis'nin dönüşü ile siyasilerin çekişmesi sebepleriyle fransa yine karışıyor)

    napoleon'un gelişiyle paris’te tılsım bozulmuştu. meşru kralcılığın pek kısa süren devri, keyfi yönetimin kurulmasını imkansız kılmaya yetmişti. istibdat, yığınların burunlarına tasma geçirir, fertlere ise bir dereceye kadar serbestlik verir. anarşi yığınları ayaklandırır ve ferdi bağımsızlıkları ortadan kaldırır. o yüzden, anarşinin ardından gelen istibdat, hürriyeti andırır ama hürriyetin yerini alınca asıl benliği meydana çıkar: direktuvar meşrutiyetinden sonra kurtarıcı gibi görünen bonaparte, meşrutiyet anayasasından sonra bir zorbaydı. bunu o kadar iyi hissediyordu ki, xviii. louis'den de ileri giderek ulusal egemenliğin kaynaklarına çıkma zorunluğunu duydu. halkı bir efendi gibi ayakları altında çiğnemiş olan adam, yeniden halk temsilcisi rolünü oynamak, kenar mahallelerin ilgisini çekmek, ihtilal çocukları taklidini yapmak, ağzına yakışmayan ve her hecesi kılıcını öfkelendiren eski bir hürriyet dilini kekelemek konumuna geçmişti.

    onun kudret devri öylesine tamamlanmıştı ki, yüz gün içinde napoleon eski dehasını bir türlü gösteremedi. bu deha başarıya ve asayişe dayanıyordu, yoksa yenilgiye ve hürriyete değil. oysa kendisine yüz çevirmiş olan zafer yüzünden bir şey yapamazdı, asayiş uğrunda da bir şey yapamazdı çünkü onsuz da asayiş yerindeydi. hayret içinde: "bourbonlar nasıl olmuş da bir iki ay içinde fransa'daki işleri böyle yoluna koyuvermişler! bu işi yeniden başarmak için yıllara ihtiyacım olacak" diyordu. fatihin gördüğü şey krallığın eseri değildi, meşrutiyetin eseriydi; o fransa’yı dilsiz ve yere kapanmış bir durumda bırakmıştı, şimdi ayakta ve dili çözülmüş buluyordu: bildiğinden şaşmaz dikbaşlılığı yüzünden, hürriyetin asayişsizlik demek olduğunu sanıyordu.

    bununla birlikte bonaparte, tek hamlede yenemeyeceği fikirler karşısında boyun eğmek zorunda kalmıştı. gerçek bir halk sevgisinden eser olmadığı için adam başına iki franga tutulan işçiler, iş dönüşü carrousel meydanı'na gelerek "yaşasın imparator!" diye bağırıyorlardı. halk, buna "bağrışmaya gitmek" adını takmıştı. beyannameler önce bir unutma ve kusurları bağışlama harikası idi; bireyler hür, ulus hür, basın hür ilan ediliyordu. bütün istenen barıştan, bağımsızlıktan ve ulusun mutluluğundan ibaretti. bütün imparatorluk sistemi değişmişti, altın çağ başlayacaktı. uygulamayı da sisteme uygun hale getirmek için fransa yedi büyük polis bölgesine ayrıldı. yedi polis kaymakamına, konsüllük ve imparatorluk devirlerindeki genel müdürlüklerin yetkileri verildi. birey hürriyetini korumaya memur o adamların lyon’da, bordeaux’da, milano'da, floransa'da, lizbon'da, hamburg’da ve amsterdam'da neler yaptıkları bilinir. bu kaymakamların üstünde, bonaparte, gitgide hürriyete daha elverişli bir mertebeler silsilesi içinde, olağanüstü komiserler icat etti, bunlar konvansiyon devrinin halk temsilcilerini andırıyordu. joseph fouche'nin yönettiği polis, resmi bildirilerle, bundan böyle felsefeyi yaymaktan başka bir şey yapmayacağını, erdem yolundan ayrılmayacağını dünyaya haber veriyordu.

    bonaparte, bir kararname ile, vaktiyle yalnız ismi bile başını döndürmeye yeten krallık ulusal muhafızlarını yeniden kurdu. imparatorluk zamanında istibdatla demagojiyi birbirinden ayırmış olan kararı iptal ederek bunların yeniden birleşmelerine göz yummak zorunda kaldı: bu birleşmeden champ de mai’de, başında kırmızı külahla sarık, belinde memlük kılıcı, elinde ihtilal baltasıyla bir hürriyet doğacaktı: siyasetgahlarda ya da ispanya’nın yakıcı kırlarıyla rusya’nın buzlu çöllerinde yok edilen yüz binlerce kurbanın hayaletleriyle çevrili bir hürriyet.

    bonaparte, iktidarı tekrar yalnız kendi elinde toplamayı pek isterdi ama buna imkan yoktu. karşısında bunu kolay kolay elden çıkarmak istemeyecek adamlar görüyordu: ilkin istibdadın zincirleriyle krallığın kanunlarından kurtulmuş samimi cumhuriyetçiler, -belki de asil bir hatadan başka bir şey olmayan- bağımsızlığı muhafaza etmek istiyorlardı. azılı eski montanyar hizipleri, imparatorluk devrinde bir zorbanın hafiyelerinden başka bir şey olmadıklarına köpürerek, on beş yıl içinde imtiyazlarını bir efendiye kaptırmış oldukları o her istediklerini yapma hürriyetini kendi hesaplarına yeniden ele geçirmeye azmetmişlerdi.

    ama ne cumhuriyetçiler, ne ihtilalciler, ne de bonaparte'ın yardakçıları, tek başlarına kendi iktidarlarını kuracak ya da birbirlerini baskı altına alacak kadar güçlü değillerdi. dışarıdan bir istila tehlikesi karşısında bulundukları, içeriden halkın düşmanlığıyla karşılaştıkları için, birbirlerini desteklemezlerse mahvolacaklarını anladılar, tehlikeden kurtulmak için kavgalarını sonraya bıraktılar. ortak savunmaya birtakımları sistemlerini ve olmayacak hayallerini, ötekiler terörlerini ve sapıklıklarını getiriyorlardı. bu anlaşmada taraflardan hiçbiri iyi niyetli değildi; herbiri buhran bir kere atlatılınca, anlaşmayı kendi çıkarına uydurmaya niyetleniyordu. hepsi önceden zaferin sonuçlarını kendine mal etmeye çalışıyorlardı. bu korkunç kumar oyununda üç dev kumarbaz, kasayı sırasıyla elinde tutuyordu: hürriyet, anarşi ve istibdat. her üçü de hile yapıyor, hepsi için kaybedilmiş olan bir partiyi kazanmaya çalışıyordu.

    bu maksadı güttükleri için, ihtilalci tedbirler peşinde koşan beş on fedaiye karşı şiddet göstermiyorlardı. kenar mahallelerde federe kuruluşlar meydana gelmişti, britanya’da, anjou'da, lyon'da, burgonya’da federasyonlar kurulmaktaydı; marsilya'da, 1799'da napoleon tarafından söylenmesi yasaklanan devrimin sembolü la carmagnole şarkısının söylendiği işitiliyordu; paris'te kurulan bir kulüp taşradaki başka kulüplerle mektuplaşıyordu: journal des fatriotes'nin yeniden çıkmaya başladığı haber veriliyordu. ama 1793’ü hortlatanlar ne güven telkin edebilirdi? hürriyet, eşitlik, insan hakları derken neler kastettikleri bilinmiyor muydu? yaptıkları o büyük kötülüklerden sonra eskisine göre daha ahlaklı, daha aklı başında, daha samimi miydiler? bütün kötülüklerle lekelenmiş oldukları için mi şimdi baştan ayağa erdem kesilmişlerdi? işlenmiş cinayetlerden bir insan, tahtından feragat eder gibi elini yıkayamaz: korkunç çemberin sıkmış olduğu baş, onun silinmez izlerini taşır.

    deha sahibi bir büyüklük düşkününü, imparator mertebesinden başkomutan ya da cumhurbaşkanı durumuna düşürmeye kalkışmak boş bir hayaldi: yüz gün içinde büstlerinin başlarına geçirdikleri o kızıl külah bonaparte’a olsa olsa tacı tekrar başına geçireceğini haber verebilirdi.

    bununla beraber, seçkin birtakım liberaller zaferi kazanacaklarını umuyorlardı: benjamin constant gibi yolunu şaşırmış insanlar, jean charles léonard de sismondi gibi safdiller canino prensi lucien bonaparte'ı içişleri bakanlığına, general kont lazare carnot’yu savunma bakanlığına, merlin kontu philippe-antoine'ı adalet bakanlığına getirmekten söz ediyorlardı. görünüşte bezgin olan bonaparte, sonucu ordusuna asker sağlamak olan demokratça hareketlere karşı koymuyordu ve hatta aleyhinde hicviyeler yazılmasına ses çıkarmıyordu; papağanların xi. louis’ye "pérsonne" diye bağırması gibi, karikatürler durmadan ona elbe adası diye tekrarlıyordu. onların deyimiyle zindan kaçkınına, senli benli bir dille, hürriyet ve eşitlik dersleri veriyorlardı: bonaparte, bu azarlamaları adeta kendinden geçerek dinliyordu. birden bire, sözde onu sımsıkı sardıkları bağları kopararak, kendi kararıyla, halkçı bir anayasayı değil, aristokratik bir anayasayı, imparatorluk anayasasına bir ek kararname ile ilan etti.

    hayal edilen cumhuriyet, bu ustalık dolu el çabukluğuyla, feodallikle gençleştirilmiş eski imparatorluk hükümetine çevriliyordu. ek kararname, cumhuriyetçi partiyi bonaparte’ın aleyhine çevirdi ve hemen bütün öteki partilerde hoşnutsuzluk yarattı. paris’te düzensizlik, taşrada anarşi hüküm sürüyordu; sivil ve askeri makamlar birbirleriyle çatışıyorlardı; beri yanda şatoları yakmaya, papazları boğazlamaya kalkışıyorlar; öte yanda beyez bayrak çekiyor ve "hükümdarım çok yaşa!" diye bağırıyorlardı. hücuma uğrayınca bonaparte geri çekiliyordu. olağanüstü komiserlerinin elinden belediye reisi tayin yetkisini alıyor ve bu işi halka bırakıyordu. ek kararnameye karşı aleyhte oyların çokluğundan korkarak fiili diktatörlüğünü bırakıp henüz kabul edilmiş olmayan bu kararname gereğince mebuslar meclisini toplantıya çağırdı. bir bataktan ötekine saplanarak, bir tehlikeden daha yeni kurtulmuşken bir başka tehlikeye çattı: bir günlük hükümdarın, eşitlik zihniyetinin reddettiği saltanat sistemini kurması kolay mıydı? iki meclisi nasıl yönetecekti? bu meclisler hareketsiz bir baş eğme gösterecekler miydi? bu meclislerin champ de mai’de toplanması tasarlanan meclisle münasebetleri ne şekilde olacaktı? ek kararname daha oylar sayılmadan uygulanmaya konduğuna göre zaten artık bu yeni meclisin maksat ve anlamı da kalmamıştı. otuz bin seçmenden oluşan bu meclis, ulusu temsil ettiği kanısında olmayacak mıydı?

    o kadar şatafatla ilan edilip 1 haziran'da kutlanan o champ de mai, basit bir asker geçidinden, hor görülmüş bir mihrap önünde sancak dağıtmaktan ibaret kaldı. kardeşleri, devlet büyükleri, mareşaller, sivil ve adli erkanla çevrili olan napoleon, hiç inanmadığı bir milli egemenlik ilan etti. vatandaşlar bu büyük günde anayasayı kendileri meydana getireceklerini sanmışlardı; sakin burjuvalar, orada napoleon'un oğlu lehine tahttan feragatinin ilan edilmesini bekliyorlardı; bâle'de fouché'nin ve metternich'in adamları arasında çevrilen dolaplarda bu feragat kararlaşmıştı: oysa meydanlarda gülünç bir politika tuzağından başka bir şey yoktu. zaten ek kararname, meşru krallığa bir saygı nişanesi gibi görünüyordu, ufak tefek farklarla, özellikle yozlaşmanın kaldırılması bir yana bırakılırsa bu, krallık anayasasının ta kendisiydi.

    bu ani değişmeler, bu her şeyin birbirine karıştırılması, istibdadın can çekişmekte olduğunu haber veriyordu. bununla birlikte imparatoru yıkacak darbe içeriden gelemezdi çünkü kendisiyle mücadele eden kuvvetler, en az onun kadar bitkin bir haldeydi. napoleon’un vaktiyle yere sermiş olduğu ihtilal devi, eski gücünü toplamış olmaktan uzaktı; iki dev şimdi boşu boşuna yumruklaşıyorlardı, bu artık iki gölgenin çarpışmasından başka bir şey değildi.

    bu genel imkansızlıklara, bonaparte hesabına aile sıkıntılarıyla saray dertleri de katılıyordu: imparatoriçe ile roma kralının döneceklerini fransa'ya ilan ediyordu, oysa ikisi de bir türlü gelmiyordu. xviii. louis’nin saint-leu düşesi yaptığı hollanda kraliçesi hakkında "bir ailenin ikbalini kabul eden, onun kara günlerine de katlanmasını bilmelidir" diyordu. isviçre'den koşup gelen joseph, napoleon'dan hep para istiyordu, lucien de liberallerle olan ilişkileriyle onu kaygıya düşürüyordu; önce kaynına karşı cephe almış olan joachim murat aklını toplayınca avusturyalılara hemen hücuma geçmekten geri durmamıştı: napoli krallığı'nı elinden kaçırmış ve uğur getirmeyen bir kaçış sırasında yakalanarak tevkif edilmiş, marsilya yakınlarında, sonraki bölümde size anlatılacak olan felaketini bekliyordu.

    hem imparator eski taraftarlarına ve sözde dostlarına güvenebilir miydi? düştüğü zaman bunlar kendisini yüz üstü bırakmış değiller miydi? ayaklar altında sürünen, şimdi de sinmiş bir halde kımıldamayan o senato velinimetini tahttan indirmiş değil miydi? şimdi gelip de ona "fransa'nın çıkarı sizin çıkarınızdan ayrılmaz. talih gayretlerinize yar olmazsa, kötü sonuçlar bizim mutluluğumuzu sarsmayacak ve size olan bağlılığımızı bir kat daha güçlendirecektir" diyenlere inanabilir miydi?

    imparatorluğun savunma bakanı gand, viyana ve bâle ile yazışıyordu; bonaparte’ın askerlerinin komutasını ellerine vermek zorunda kaldığı mareşaller, daha önce xviii. louis’ye yemin etmişlerdi ve bonaparte’a karşı en sert bildirileri çıkarmışlardı. gerçi o zamandan beri imparatorlarıyla yeniden nikahlanmışlardı ama kendisi grenoble'da durdurulmuş olsaydı ne yaparlardı? bir yemini bozmak, tutulmamış başka bir yemini diriltmeye yeter mi? iki defa yemin bozanlık etmek sadakate eşit mi oluyor?

    aradan daha birkaç hafta geçsin, bu champ de mai yemincileri, tuileries sarayı salonlarında xviii. louis’ye sadıklıklarını anlatacaklardır; mareşal soult gibi savaş ziyafetleri bakanı seçilmek için barış tanrısının kutsal sofrasına yanaşacaklardır; bonaparte'ın taç giyme töreninde arma ve krallık nişanlarının taşıyıcılığını yapmış olanlar, charles'ın taç giymesinde aynı görevi yapacaklar, bu esir kralı cherbourg’a götürecek ve yeni yeminlerinin levhasını asmak için vicdanlarında bir boş köşeciği güçlükle bulacaklardır. yalan dolan devrinde, karşı karşıya konuşan iki kişinin birbirini gücendirmemek ve yüzlerini kızartmamak için sözlerini tartarak söyledikleri bir devirde doğmak talihsizliktir.

    napoleon’a en şanlı zamanlarında bile bağlanamamış, servetlerini, şereflerini ve hatta adlarını bile borçlu oldukları velinimetlerine dirsek çevirmiş olanlar, şimdi onun cılız umutları uğrunda kendilerini feda edebilirler miydi? görülmemiş başarıların ve on altı yıl süren bir zaferler silsilesinin sağlamlaştırdığı bir ikbalin sebat ettiremediği nankörler, kendilerini çürük ve yeniden başlayan bir ikbale mi zincirleyeceklerdi? iki bahar arasında meşru kralcılık ve ihtilalcilik, napoleonculuk ve bourbonculuğa geçerek durmadan kalıp değiştirmiş, kılıktan kılığa girmiş olan bunca krizalitler, verilmiş ve tutulmamış bunca sözler; şövalyenin göğsünden atın kuyruğuna ve atın kuyruğundan şövalyenin göğsüne gidip gelmiş olan bunca haçlar, durmadan sancak değiştiren ve yalan yere ettikleri yeminleri er meydanına serpen bunca yiğitler, kimi bonaparte'ın imparatoriçesi marie-louise'e, kimi xviii. louis’nin kraliçesi marie-caroline’e hizmet etmiş bunca asil kadınlar, napoleon’un içinde ancak dehşet ve nefret bırakmış olmalıydı; bu kocamış büyük adam bütün bu ak gün dostu kalleşler ortasında, sallanan bir zemin üstünde, düşman bir gök altında, tamamlanmış kaderi ve tanrının hükmü önünde yapayalnızdı.

    napoleon kendisine sadık olarak ancak eski şan devrinin hayaletlerini bulmuştu; bunlar, karaya çıktığı yerden fransa’nın başkentine kadar onun muhafızlığını yapmışlardı ama cannes’dan paris’e kadar bir çan kulesinden ötekine uçmuş olan kartallar, daha ileriye gidemeyerek yorgun argın tuileries sarayının bacalarına kondular.

    napoleon, heyecana gelen halkı peşine takarak, bir ingiliz-prusya ordusu orada toplanmadan belçika üzerine atılmadı, durdu. avrupa’yla görüşmelere girişmeye ve meşru krallığın imzaladığı antlaşmaları alçak gönüllülükle muhafaza etmeye çalıştı. viyana kongresi, vicenza dükü armand-augustin-louis de caulaincourt'a karşı, 11 nisan 1814 tarihindeki tahttan vazgeçmeyi öne sürüyordu: bu vazgeçmeyle bonaparte, avrupa’da barışın kurulmasına kendisinin tek engel olduğunu kabul ediyor ve bunun sonucu olarak kendisi ve varisleri hesabına fransa ve italya tahtlarından feragat ediyordu. şu halde, tekrar iktidarı ele aldığına göre paris antlaşması'nı apaçık bir şekilde bozmuş oluyor ve 31 mart 1814’ten önceki siyasi duruma yeniden dönmüş bulunuyor: demek ki savaşı avrupa’ya bonaparte ilan etmiş oluyor, avrupa bortaparte’a değil.

    bonaparte’ın cannes’a çıktığı haberi, viyana’ya, olympos ile parnassos tanrılarının toplantısının temsil edildiği bir şenlik sırasında geldi. çar aleksandr, fransa, avusturya ve ingiltere arasında ittifak tasarısını yeni almıştı: iki haber arasında bir an tereddüt etti ve: "bu benim şahsi davam değil, dünyanın selameti davasıdır” dedi. ve bir haberci petersburg’a muhafız ordusunu yola çıkarmaları emrini götürdü. çekilmekte olan ordular durdular; bunların uzun kolları geri döndüler ve 800.000 düşmanın yüzü bir anda fransa’ya çevrildi. bonaparte savaşa hazırlanıyordu; yeni felaket alanları onu bekliyordu: tanrı, bonaparte’a, savaşlar devrine son verecek olan savaşa kadar mühlet vermişti.

    büyük bir asker yuvasından başka bir şey olmayan fransa'da yumurtadan ordular çıkarmak için marengo ile austerlitz şan ve şeref kanatlarının yarattığı sıcak rüzgarları yetmişti. bonaparte alaylarına o eski yenilmez, müthiş, eşsiz gibi adlarını tekrar takmıştı. savaş tanrısının yeni orduları; pireneler, alpler, jura, moselle ve ren ordusu adlarını yeniden alıyorlardı. hayali ordulara verilen bu isimler, umulan zaferlere çerçeve görevini yapan büyük hatıralardı. paris'le laon'da gerçek bir ordu toplanmıştı; muhafız ordusuna giren 10.000 seçkin er, yüz eli koşulu batarya; lützen ve bautzen'de ün kazanmış 18.000 bahriyeli; müstahkem mevkilerde garnizon tutan 30.000 tecrübeli asker, subay ve erbaş; kuzey ve doğudan kitle halinde orduya katılmaya hazır yedi vilayet; ulusal muhafızlardan seferber edilmiş 180.000 asker; lorraine, alsace ve franche-comté’nin başıbozuk orduları; mızrakları ve kollarıyla hizmet teklif eden federe’ler... paris günde üç bin tüfekli üretiyordu, imparatorun dayandığı kaynaklar işte bunlardı. vatana hürriyet vererek yabancı milletleri bağımsızlığa teşvik etmeye karar verebilseydi belki de dünyayı yeniden alt üst edebilirdi. bunun tam sırasıydı: tebaalarına meşruti hükümetler vadetmiş olan krallar yüz kızartıcı bir şekilde sözlerinden caymışlardı. ama iktidar kadehinden içtiğinden beri, napoleon hürriyetten hoşlanmaz olmuştu; askerlerle yenilmeyi, uluslarla yenmeye tercih ediyordu. birbiri ardından felemenk'e doğru yola çıkardığı orduların mevcudu 70.000'i buluyordu.

    göçmenler, charles-quint’in şehrinde, bu şehrin kadınları gibi oturuyordu. şehirde, pencereleri dibinde oturan bu kadınlar yan konulmuş küçük bir aynada sokaktan geçen askerleri seyrederler. xviii. louis orada bir köşede tamamıyla unutulmuştu; viyana’dan dönen mösyö de talleyrand'dan bir mektupçuk, wellington dükünün yanında komiser sıfatıyla bulunan siyasi heyet üyelerinden, mösyö pozzo di borgo, de vincent'den iki satırlık bir haber alıyordu. onları düşünmeye vakitleri mi vardı! politikadan anlamayan biri, lys çayı (fransa ile belçika’dan geçen bir çay, kralın o esnada bulunduğu gand yakınında escaut nehriyle birleşir) kıyısında gizlenmiş bir kötürümün, birbirini boğazlamaya hazır binlerce askerin çarpışması sayesinde yeniden tahta çıkarılacağına asla inanamazdı, özellikle ki ne kralları, ne de generalleri olduğu bu askerler onu akıllarından geçirmiyorlardı; adını sanını işitmiş değillerdi. gand’la waterloo’dan birbirine bu derece yakın olan iki noktadan, birinin bu derece meçhul, ötekinin bu kadar parlak olduğu asla görülmemişti; meşru krallık parçalanmış eski bir yük arabası gibi bir köşede yatıyordu.

    bonaparte’ın ordularının oraya yaklaşmakta olduğu biliniyordu; oradakileri korumak için iki küçük bölükten oluşan askerlerden başka bir kuvvetleri yoktu, bölükler berry dükünün emri altındaydı, bu prens de oradakilere hizmet edemezdi çünkü başka yerde ona ihtiyaç vardı. fransız ordusundan ayrılacak 1.000 atlı, o şehri bir iki saat içinde ele geçirebilirdi. gand'ın tahkimatı yıkılmıştı; ayakta kalmış olan surlar da, belçikalı halk oradaki göçmen fransızlara iyi gözle bakmadığı için kolayca zorlanabilirdi. tuileries’de şahit olunan sahne tekrarlandı: kralın arabaları gizliden gizliye hazırlanıyordu; atlar çağrılmıştı. kralın kendisine sadık kalan bakanları, çamurlara bata çıka peşinden yaya gideceklerdi. askeri hareketleri daha yakından izlemeyi üzerine alan veliaht prens charles, brüksel’e gitti. mösyö de blacas kaygılı ve mahzun bir hal almıştı, viyana’da kendisine iyi bir gözle bakmıyorlardı. mösyö de talleyrand onunla alay ediyordu. kralcılar kendisini, napoleon'un dönüşüne sebep olmakla suçluyorlardı. böylece, her iki ihtimalde de, ingiltere'de sürgün yaşasa eskisi gibi itibar görmeyecek, fransa’ya dönse baş mevkilere bir daha yükselemeyecekti. mösyö de blacas, bu zor döneminde, yalnızca o sürekli hor gördüğü chateaubriand'den destek görüyordu.

    18 haziran 1815 günü chateaubriand, öğlen saatlerinde brüksel yönüne doğru gand'dan çıktı. ana yolda gezintisini tek başına tamamlamaya gidiyordu. caesar’ın commentarii de bello gallico kitabını yanına almıştı, okumaya dalmış, ağır ağır yürüyordu. şehirden bir fersahtan fazla uzaklaşmıştı ki birdenbire boğuk bir gürleme işitir gibi oldu: durdu, hayli bulutlu olan göğe baktı, ilerlemeye mi devam etse, yoksa bir fırtına çıkması ihtimali olduğuna göre gand’a mı yaklaşsa, diye düşünüyordu. kulak verdi; sazlar arasında bir su kuşunun ötüşüyle bir köy saatinin sesinden başka bir şey duymadı. yoluna devam etti: otuz adım atmış atmamıştı ki, bu boğuk gürleme, az veya çok aralıklarla yeniden başladı, kimi kısa oluyor, kimi uzun sürüyordu; bu sonsuz kırlarda havanın toprağa da geçen bir titremesiyle bazen ancak hissediliyordu, o kadar uzaktan geliyordu. gök gürlemesinden daha az geniş, daha az dalgalı, daha dağınık olan bu patlamalar herhalde bir savaş olacak, dedi. bir şerbetçi otu tarlasının köşesine dikilmiş bir kavağın önünde bulunuyordu. yolun öbür yanına geçti, yüzünü brüksel yönüne çevirerek ayakta sırtını ağacın gövdesine dayadı. bir güney rüzgarı çıktı ve top seslerini ona daha belli bir şekilde getirdi. yankılarını bir kavağın dibinde dinlediği ve bir köy saatinin meçhul ölülerinin cenaze duasını çaldığı bu henüz adı konmamış muharebe, waterloo muharebesi'ydi!

    ulusların kaderini tayin eden bu heybetli olayı uzaktan tek başına ve sessizce dinleyen chateaubriand, o ana baba gününün içinde bulunsaydı daha az heyecan duyacaktı: tehlike, ateş ve can pazarı, düşünmek için ona vakit bırakmayacaktı ama gand kırlarında, bir ağacın altında yalnız, etrafında otlayan sürülerin çobanı gibi, düşüncelerin yükü altında eziliyordu: ne savaşıydı bu? kesin sonucu belirleyecek miydi? napoleon orada mıydı, isa’nın elbisesi gibi, dünyanın kaderi üzerine mi oynanıyordu? iki ordudan birinin zaferi veya yenilgisi halinde bu olay uluslar için nasıl bir sonuç doğuracaktı: hürriyet mi, kölelik mi? ama akan kimin kanıydı! kulağına çalınan her gürültü bir fransızın son nefesi değil miydi? fransa’nın en azılı düşmanlarını sevindirecek yeni bir crécy, yeni bir poitiers, yeni bir agincourt muydu? (crécy’de ingiltere kralı iii. edward, 1346‘da philippe de valois’yı; poitiers'de iii. edward’in oğlu kara prens edward, 1356'da jean le bon’u yenerek esir almıştı; agincourt’da ingiltere kralı v. henry’nin emrindeki ordular, 1415'te orléans dükünün kumandasındaki fransız ordusunu yenmişti) zaferi onlar kazanacak olursa fransızların şerefi mahvolmayacak mıydı? napoleon kazanacak olursa hürriyetlerinden eser kalacak mıydı? napoleon’un zaferi chateaubriand'i ebedi bir sürgüne mahkum edecek olmakla beraber, o anda, içinde vatan düşüncesi üstün geliyordu; şereflerini kurtarmakla yabancı baskısını fransa'dan uzaklaştıracaksa fransa’yı istibdadı altında inleten adamın kazanmasını diliyordu.

    wellington mu kazanacaktı? o zaman meşru krallık renklerini fransız kanıyla tazelemiş olan o kırmızı üniformaların ardında paris’e gidecekti. krallığın taç takma töreninde geçecek araba, yaralı fransız askerleriyle dolu hasta arabaları olacaktı! böyle şartlar altında kurulacak bir restorasyon'un ne değeri olacaktı? yüreğini parçalayan düşüncelerin bu ancak bir kısmıydı. her top sesi onu sarsıyor ve kalbinin vuruşunu hızlandırıyordu. pek büyük bir felaketten birkaç fersah ötede bulunuyor ve o olayı göremiyordu; nil kıyılarında bulak mahallesinde piramitlere doğru ellerini nasıl boşuna uzatmışsa, şimdi de öyle, waterloo’da dakikadan dakikaya yükselen o ölüm anıtına erişemiyordu.

    görünürde hiçbir yolcu yoktu. tarlalarda, sebze çizgilerinin otlarını rahat rahat ayıklayan tek tük kadınlar, bu gürültüyü işitmişe benzemiyorlardı. birden bir haberci peyda oldu: chateaubriand, ağacın dibinden ayrılarak yolun ortasına çıktı, haberciyi durdurup sorguya çekti. berry dükünün maiyetindenmiş ve alost’tan geliyormuş: "bonaparte dün (17 haziran) kanlı bir muharebeden sonra brüksel’e girdi. savaş bugün (18 haziran) tekrar başlamış olacak, müttefiklerin kesin bir yenilgiye uğradıkları sanılıyor, çekilme emri de verilmiş." haberci yoluna devam etti, adımlarını hızlandırarak o da peşinden gitti: karısıyla birlikte arabasını alıp kaçan bir tüccar önünden geçip gitti; o da habercinin söylediklerini doğruladı. gand’a döndüğü zaman ortalığı perişan bir halde buldu. şehrin kapılarını kapatıyorlardı; yalnız küçük kapılar yarı aralık bırakılıyordu; yarım yamalak silahlanmış şehirlilerle birkaç debboy askeri nöbet bekliyorlardı. doğruca kralın yanına gitti.

    veliaht prens de dolambaçlı bir yoldan henüz gelmişti: bonaparte’ın brüksel’e gireceğine ve kaybedilmiş ilk muharebenin, ikincisinin kazanılacağı hakkında hiçbir umut bırakmadığına dair çıkan yanlış bir haber üzerine oradan ayrılmıştı. prusyalılar vaktinde savaş alanına yetişemedikleri için ingilizlerin ezilmiş oldukları söyleniyordu.

    bu haber üzerine bir "canını kurtaran kaçsın" telaşı başladı: ellerinde ufak tefek imkanları olanlar yola çıktılar; her zaman eli boş olmaya alışmış olan chateaubriand ise daima hazırdı. bonaparte taraftarı olmakla birlikte top seslerinden hoşlanmayan madam chateaubriand’ın kendisinden önce oradan ayrılmasını istiyordu ama cesur kadın kocasının ayrılmaya yanaşmadı.

    akşam olunca kralın yanında meclis kuruldu. tekrar veliahtın raporlarından, kale komutanlarından ya da eckstein baronundan toplanmış söylentiler dinlendi. tacın elmaslarını taşıyan araba koşulmuştu.

    19 haziran günü, sabahın saat birinde, bir habercinin mösyö pozzo’dan krala getirdiği bir mektup meselenin gerçek niteliğini bildirdi. bonaparte brüksel’e girmemişti; waterloo muharebesi'ni kesin olarak kaybetmişti. 12 haziran'da paris’ten çıkmış, ayın 14’ünde ordusuna ulaşmıştı. 15 haziran'da sambre üzerinde düşmanın hatlarını zorlamıştı. 16 haziran'da zaferin daima fransızlara güldüğü o fleurus ovalarında prusyalıları yenmişti. ligny ve saint-armand köyleri zaptedilmişti. quatre-bras’da yeni bir başarı kazanılmıştı; brunswick dükü de ölüler arasında kalmıştı. tam çekilme halinde olan general friedrich wilhelm freiherr von bülow’un emrindeki 30.000 kişilik ihtiyat kuvvetlerine doğru geriliyordu; wellington dükünün komutasındaki ingilizler ve hollandalılar sırtlarını brüksel’e vermişlerdi. 18 haziran sabahı, ilk topların atılmasından önce, wellington dükü saat üçe kadar dayanabileceğini, o saate kadar prusyalılar yetişmezse kesin olarak ezileceğini söylemişti: planchenois’ya ve brüksel’e doğru atılmış olduğu için, çekilmesi imkansızdı. napoleon tarafından gafil avlandığı için askeri durumu pek kötüydü; bunu kendisi seçmemiş, kabul etmek zorunda kalmıştı.

    fransızlar, önce, düşmanın sol kanadında hougoumont şatosuna hakim sırtları haye-sainte ve papelotte çiftliklerine kadar zaptettiler; sağ kanatta mont saint-jean köyüne hücum ettiler; haye-sainte çiftliği merkezde prens jérôme tarafından alındı. ama akşamın altısına doğru prusyalıların ihtiyatları saint-lambert taraflarında göründüler; haye-sainte köyüne son ve müthiş bir hücuma geçildi; mareşal gebhard leberecht von blücher taze ordularla yetişti ve bağlantısı gevşemiş olan fransız ordusunun arka yanından imparatorluk muhafızlarını ayırdı. bu ölümsüz muhafız ordusunun etrafında bütün bu toz, kızgın duman ve kurşun yağmuru içinde savaş tapalarının izleriyle çizilen karanlıklar arasında, 300 topun gürlemesi ve 25.000 atın doludizgin koşması ortasında kaçanların seli, önünde ne bulursa hepsini sürüp götürüyordu: bu, imparatorluğun bütün savaşlarının adeta bir özeti gibiydi. fransızlar iki defa: "zafer!" diye haykırdılar, iki seferinde de haykırışları düşman kıtalarının basıncı altında boğuldu. fransız saflarının ateşi kesildi, cephane kalmamıştı. ayakları dibinde soğumuş ve yığılmış otuz bin ölünün, yüz bin kanlı gölgenin ortasında beş on yaralı asker, süngüleri kırılmış, namlusu kurşunsuz tüfeklerine dayanmış, ayakta duruyorlar, onlardan az uzakta, savaşlar adamı, gözleri bir noktaya dikili, hayatında işiteceği son top sesini dinliyordu. bu boğuşma alanında, kardeşi jérôme, sayı üstünlüğü altında ezilmiş bitkin taburlarıyla hala dövüşüyordu ama cesareti zaferi geri getiremedi.

    müttefikler tarafında ölü sayısı 18.000, fransızlar tarafında 25.000 olduğu tahmin ediliyordu; 200 ingiliz subayı ölmüştü; wellington dükünün hemen hemen bütün yaverleri ölmüş ya da yaralanmıştı: ingiltere’de yas tutmayan tek aile yoktu. oranj prensi omuzundan kurşunla yaralanmıştı; avusturya elçisi vincent baronunun eli delinmişti. ingilizler, zaferi biraz da, fransız süvari hücumlarının, kıtalarını yaramadığı irlandalılarla iskoçyalı dağlıların tugayına borçluydular. mareşal emmanuel de grouchy’nin ordusu, ilerlemiş olmadığı için işe karışmadı. iki ordu, fransız ve ingiliz orduları, on yüzyıllık ulusal düşmanlığın harekete getirdiği bir cesaret ve gayretle çarpıştılar. lordlar kamarası'nda muharebeyi anlatan lord castlereagh diyordu ki: "ingiliz askerleriyle fransız askerleri iş bittikten sonra, kanlı ellerini aynı derecede yıkıyorlar, bir kıyıdan karşı kıyıya, cesaretlerinden dolayı birbirlerini tebrik ediyorlardı." wellington, bonaparte’ın daima yolunu kesmişti, daha doğrusu fransa'nın rakibi olan ingiliz dehası, bonaparte için zafer yolunu kapıyordu. prusyalılar bu kesin zaferin şerefini ingilizlere bırakmak istemiyorlardı ama muharebede yeneni belirten görülen iş değil, isimdir: gerçek jena muharebesi'ni kazanan da aslında napoleon değildi.

    fransızların hataları büyük oldu: düşman ve dost orduları birbirine karıştırdılar; quatre-bras mevzisini çok geç zaptettiler; 36.000 askeriyle prusyalıları durdurma görevini alan mareşal grouchy, onları geçtiğinin farkına bile varmadı: bu yüzden fransız generalleri birbirlerini suçlu çıkarmışlardır. bonaparte, ingilizleri çevireceği yerde, hep adeti olduğu üzere cepheden hücum etti ve bir galip böbürlenmesiyle, yenilmemiş bir düşmanın çekilme yolunu kesme çareleriyle meşgul oldu.

    bu felaket hakkında birçok yalanlar ve bazı gerçekler ileri sürülmüştür: "muhafız kıtası ölür de teslim olmaz", sonradan artık kimsenin savunmaya cesaret etmediği bir uydurmadır. muharebenin başlangıcında mareşal soult’un imparatora strateji üzerine bazı itirazlarda bulunmuş olduğu kesin görünüyor. napoleon ona soğuk bir tavırla: "wellington bizi yendi diye onun büyük bir komutan olduğuna hala inanıyorsunuz demek" cevabını verdi. muharebenin sonunda, mösyö turenne, düşmanın eline düşmekten kurtulmak için bonaparte’ın çekilmesinde ısrarcı oldu: bir rüyadan uyanır gibi düşüncelerinden sıyrılan bonaparte önce kızdı; sonra, öfkesi geçmeden, ansızın atına atladı ve kaçtı.

    19 haziran'da les invalides’den atılan yüz pare top ligny, charleroi ve quatre-bras zaferlerini ilan etti; bir gün önce waterloo’da can vermiş zaferler kutlanıyordu. sonuçları bakımından dünyanın en büyük yenilgilerinden olan bu yenilginin haberini paris’e getiren ilk ulak napoleon’un kendisi oldu: 21 haziran gecesi paris kapılarından girdi. girişi, dostlarına artık bu dünyadan göçmüş olduğunu haber vermeye gelen bir ruhun girişi gibiydi. elysée-bourbon sarayına indi, elbe’den dönüşte tuileries sarayına inmişti; bir içgüdü ile seçilmiş bu iki bina, kaderinin değiştiğini gösteriyordu.

    yabancı topraklardaki soylu bir savaşta yere serilmiş olan napoleon, paris’te, felaketlerini yağma etmek isteyen avukatların hücumlarına katlanmak zorunda kaldı. orduya gitmeden önce meclisi dağıtmadığına pişman oluyordu; fouché ile talleyrand’ı kurşuna dizdirmediğinden ötürü de sık sık pişmanlığını dile getirmiştir. ama bonaparte’ın ister mizacının doğuştan yumuşaklığı yüzünden, ister kadere yenildiği için waterloo’dan sonra her türlü sertlik hareketlerinden kaçınmış olduğu muhakkaktır; ilk vazgeçişinden sonra dediği gibi artık "büyük bir adamın ölümünün ne demek olduğunu görecekler" demiyordu. büyük laflar etmekten artık vazgeçmişti. hürriyetten hoşlanmadığı için lanjuinais kontu jean denis başkanlığındaki mebuslar meclisini feshetmeyi düşündü. bu adam basit bir vatandaş iken senatör olmuş, senatörlükten `pair’liğe yükselmiş, sonra tekrar pair olmak üzere yine vatandaşlığa dönmüştü. mebus general la fayette, kürsüde bir tasarı okudu. bu tasarıda: "daimi meclis, kendisini feshetmek için girişilecek her teşebbüsü vatana büyük ihanet olarak suçlar ve bu suçu işleyen kimse, vatan haini sıfatıyla yargılanır" diyordu. (21 haziran 1815)

    generalin nutku şu sözlerle başlıyordu:
    "baylar, eski hürriyet aşıklarının hala tanıyacakları sesimi uzun yıllardan sonra tekrar yükseltiyorsam, bu, vatanın tehlikede olduğundan size bahsetmek gereğini duyduğum içindir. üç renkli bayrak, 1789’un bayrağı, hürriyet, eşitlik ve kardeşlik bayrağı altında birleşme zamanı gelmiştir."

    bu modası geçmiş söylev yüzünden bir an hayale kapılanlar oldu; la fayette’te vücut bulan ihtilal’in, mezarından çıkarak solgun ve buruşuk yüzüyle kürsüye gelmiş olduğu sanıldı. ama bu mirabeau taklidi teklifler, eski bir depodan çıkarılmış köhne silahlardı. la fayette hayatının başlangıcıyla sonunu asil bir şekilde bağlıyordu. kopmuş zaman zincirinin parçalarını birbirine eklemek elinde değildi. benjamin constant, elysee-bourbon’da imparatorun yanına gitti; onu bahçesinde buldu. ahali, marigny caddesini dolduruyor ve "yaşasın imparator!" diye bağırıyordu. halkın bağrından kopmuş duygulandırıcı bir haykırış; bu ses yenilmiş adama hitap ediyordu! bonaparte, benjamin constant’a dedi ki: "bunlar bana ne borçludurlar? onları yoksul buldum, yoksul bıraktım." mebusun heyecanı kulaklarını yanıltmadıysa, bu belki nopoleon’un yüreğinden kopmuş tek sözdür. olayların alacağı seyri önceden tahmin eden bonaparte, kendisine yapılacak teklifi önledi, vazgeçmeye zorlanmamak için tahttan vazgeçti: "siyasi hayatım sona erdi. oğlumu, ii. napoleon adı altında fransızların imparatoru ilan ediyorum." x. charles’ın v. henri lehine tahttan vazgeçmesi gibi boşuna bir tedbir: insan ancak sahip olduğu tacı bir başkasına verir, düşenin vasiyetine kimse kulak asmaz. zaten imparator ikinci defa tahttan inerken ilk seferkinden daha samimi değildi; onun için fransız komiserleri wellington düküne napoleon’un tahttan vazgeçtiğini haber verdikleri zaman wellington dükü: "bunu geçen yıldan beri biliyorum" cevabını vermişti.

    mebuslar meclisi, menuel’in söz aldığı birtakım müzakerelerden sonra, hükümdarının yeni vazgeçişini kabul etti ama açık bir şekilde ve naip tayin etmeden bunu yaptı.

    bir yürütme komisyonu kuruldu: otranto dükü fouche buna başkanlık ediyordu; üç bakan, bir danıştay üyesi, imparatorun bir generali komiteyi teşkil ediyor ve efendilerini yeniden soyuyorlardı: bunlar fouché, caulaincourt, carnot, quinette ve grenier idi. bu uzlaşmalar sırasında, bonaparte düşüncelerini zihninde evirip çeviriyordu: "artık ordum yok, kaçaklardan başka askerim yok. mebuslar meclisinin çokluğu iyidir; aleyhimde olanlar la fayette, lanjuinais ile daha başka birkaç kişiden ibaret. ulus ayaklanırsa düşman ezilir; ayaklanacak yerde çekişmelerle vakit geçirilirse her şey bitmiş olur. ulus mebuslarını beni devirmek için değil, beni desteklemek için gönderdi. ne yaparlarsa yapsınlar onlardan korkum yok; ulus ve ordu her zaman bana tapacak: bir kelime söylesem bu adamların işi bitmiştir. ama biz anlaşacak yerde kavgaya tutuşursak sonumuz bizans’ın sonuna döner.’"

    mebuslar meclisinin bir delege heyeti, vazgeçmesinden dolayı kendisini tebriğe gelince, imparator şu cevabı verdi: "teşekkür ederim: bunun fransa’yı mutlu kılmasını isterim ama kılacağına umudum yok."

    kısa süre sonra mebuslar meclisinin beş üyeli bir hükümet komisyonu kurduğunu öğrenince, feragat ettiğine pişman oldu. bakanlara dedi ki: "ben yeni bir direktuvar lehine tahttan feragat etmedim, oğlum lehine feragat ettim. oğlumu imparator ilan etmezlerse vazgeçişim hükümsüz kalır. meclisler müttefiklerin karşısına başı eğik ve diz çökmüş bir durumda çıkmakla onları ulusun bağımsızlığını tanımaya mecbur edemezler."

    la fayette, sebastiani, pontécoulant ve benjamin constant’ın kendi aleyhinde dolaplar çevirdiklerinden, meclislerin de yeteri kadar canlılık göstermediğinden şikayet ediyordu. ancak kendisinin her şeyi yoluna koyabileceğini ama elebaşların buna asla razı olmayacaklarını, uçurumu kapamak için onunla birleşmektense uçurumun dibine yuvarlanmayı tercih edeceklerini söylüyordu.

    27 haziran günü, malmaison’da, şu ulvi mektubu yazdı: "iktidardan çekilmekle en asil hak olan vatandaşlık hakkından, vatanımı müdafaa etmek hakkından vazgeçmiş değilim. bu vahim şartlar içinde, kendime vatanın başaskeri gözüyle baktığım için, general sıfatıyla hizmet etmeye hazırım."

    bassano dükü meclislerin onun tarafını tutmayacaklarını söyleyince: "şu halde görüyorum ki, daima boyun eğmek gerekiyor; içlerinde biraz aklı eren yalnız caulaincourt’la carnot’dur ama o fouché kalleşi, o sersem quinette ve grenier ile ne istediğini bilmeyen iki meclisle onların da elinden ne gelir? hepiniz yabancıların güzel vaatlerine budala gibi inanıyorsunuz; tencerenizi kotarıp önünüze koyacaklarını ve size kendi istedikleri bir hükümdarı vereceklerini sanıyorsunuz, değil mi? ama yanılıyorsunuz."

    müttefiklere elçiler gönderildi. napoleon 29 haziran'da, kendisini fransa dışına götürmek üzere, rochefort’da demirlemiş olan iki fırkateyni istedi; şimdilik malmaison’a çekilmişti.

    ayan meclisinde şiddetli tartışmalar oluyordu. uzun zaman bonaparte’a düşman olmuş, avignon katliamı emrini okumaya vakit bulamadan imzalamış olan carnot, yüz gün içinde, kont unvanına cumhuriyetçiliğini feda etmeye vakit bulmuştu. 22 haziran'da, lüksemburg sarayında, savunma bakanına, fransa’nın askeri imkanları hakkında mübalağalı bir rapor okumuştu. yeni gelmiş olan mareşal michel ney bu raporu işitince, kızmaktan kendini alamadı. napoleon, bildirilerinde mareşalden, hayli aşikar bir hoşnutsuzlukla söz etmişti, gourgaud da ney’i waterloo muharebesi'nin kaybedilmesinin başlıca sebebi olmakla suçladı. mareşal ney ayağa kalkarak dedi ki: "bu rapor yanlıştır, hem de her bakımdan yanlıştır: grouchy’nin emrinde topu topu 20-25.000 askerden fazla bir kuvvet olamaz. muhafız kıtasından hizmet edebilecek tek er kalmamıştır; ona ben komuta ediyordum; muharebe alanından ayrılmadan önce bu kıtanın tamamıyla yok edildiğini gördüm. düşman 80.000 kişiyle nivelle’dedir; altı güne kadar paris’e ulaşabilir: fransa’yı kurtarmak için müzakerelere girişmekten başka çareniz yoktur."

    yaver flahaut, savunma bakanının raporunu savunmak istedi; ney yeni bir şiddetle cevap verdi: "tekrar ediyorum, müzakereden başka çıkar yolunuz yoktur. bourbonları çağırmalısınız. bana gelince, ben amerika’ya çekileceğim."

    bu sözler üzerine lavalette ile carnot, mareşale fena halde çıkıştılar; ney onlara küçümseyerek cevap verdi: "ben kendilerinden başka bir şey düşünmeyen insanlardan değilim: xviii. louis’nin gelmesinden ne kazancım olur? görevden kaçmak suçuyla kurşuna dizilmekten başka. ama vatanıma doğruyu söylemek boynumun borcudur."

    23 haziran günü ayan meclisinin toplantısında general drouot bu sahneyi hatırlatarak dedi ki: "silahlarımızın şanını küçültmek için dün söylenen sözleri, felaketlerimizin büyütüldüğünü, imkanlarımızın küçültüldüğünü üzüntüyle gördüm. bu sözleri söyleyenin yüksek cesareti ve askeri bilgileri yüzünden bunca defa vatanın himmetine hak kazanmış seçkin bir general olması beni daha çok şaşırttı."

    22 haziran toplantısında, ilkinin ardından ikinci bir fırtına kopmuştu: bonaparte’ın tahttan çekilmesi sorunu konuşuluyordu. lucien bonaparte, yeğeninin imparator olarak tanınması için direniyordu. mösyö de pontecoulant hatibin sözünü kesti ve bir yabancı ve roma prensi olan lucien’in fransa’ya hükümdar tayin etme hakkını nereden aldığını sordu. "yabancı memlekette oturan bir çocuğu hükümdar tanımak olur mu hiç?" diye ilave etti. bu soru üzerine la bedoyere yerinde duramaz oldu: "hükümdarın talihi yaver gittiği sürece tahtının çevresinde söylenenleri işitmiştim; onun kara gününde şimdi herkes başka bir hava tutturmuş. birtakım kimseler var, ii. napoleon’u tanımak istemiyorlar çünkü müttefik adını verdikleri yabancılara yaranmak istiyorlar. napoleon’un tahttan vazgeçişi bir bütündür, bölünemez. oğlunu tanımak istemiyorlarsa, o uğrunda kanlarını döken ve hala yaralarla kaplı olan fransızlarla çevrili bir halde dövüşmelidir. daha önce de ona ihanet etmiş olan alçak birtakım generaller, kendisini tekrar yüzüstü bırakacaklar. ama bayrağını bırakıp kaçacak her fransızın namussuz sayılacağı, evinin yıkılarak ailesinin sürüleceği ilan edilirse o zaman artık hainlere rastlanmaz, son felaketleri doğuran ve elini bu işlere bulaştıranlardan bazıları belki şu an burada otururken entrikalara artık meydan kalmaz."

    meclis gürültüyle ayağa kalkıyor: bu laftan alınan mebuslar: "disiplin! disiplin!" diye böğürüyorlardı. andre massena: "delikanlı, ne dediğinizi bilmiyorsunuz!" diye bağırdı. lameth: "siz kendinizi hala muhafız kıtasında mı sanıyorsunuz?" diye soruyordu.

    ikinci restorasyonun bütün alametleri tehlikeli bir mahiyet arz ediyordu: bonaparte 400 fransızın komutasında dönmüştü. xviii. louis ise 400.000 yabancının yanında dönüyordu; waterloo’nun kan gölleri yanından geçerek kendi cenaze törenine gider gibi saint-denis’ye gitti.

    meşru krallık bu şekilde yolda bulunurken ayan meclisinden sert sesler yükseliyordu; burada felaketlerin büyük günlerinde, mahkemede, mahkumlar arasında hançerin elden ele dolaştığı o müthiş ihtilalci sahnelere benzeyen bir taraf vardı. uğursuz büyülenmeleri, yabancıların ikinci istilasına yol açarak fransa’nın mahvına sebep olan birkaç general sarayın eşiğinde çırpınıp duruyorlardı; bunların geleceği keşfeden ümitsizlikleri, mezardan geliyor hissini veren hareketleri, sözleri, üçüz bir ölümü haber verir gibiydi: kendilerinin ölümü, taptıkları adamın ölümü ve lanetledikleri sülalenin ölümü.

    bonaparte, sona eren imparatorlukla birlikte malmaison’a çekilirken, kral xviii. louis ile maiyeti de yeniden başlamakta olan krallıkla birlikte gand’dan yola çıkıyordu. yüksek makamların meşru kralcılığa ne kadar az itibar ettiğini bilen mösyö pozzo, xviii. louis’ye yerini başkaları kapmadan tahtını ele geçirmek istiyorsa çabuk yola çıkıp gelmesini hemen yazdı: xviii. louis, 1815’te tacını işte bu mektuba borçlu oldu.

    maurice de talleyrand, kesesini doldurmuş olan siyasi pazarlıklarının gururu içinde meşru krallığa en büyük hizmetleri ettiğini iddia ediyor ve hakim bir tavırla geri dönüyordu. paris’e dönüş için kendisinin çizdiği yolun takip edilmemiş olmasına şaşarken mösyö de blacas’yı kralın yanında görünce büsbütün keyfi kaçtı. mösyö de blacas’ya krallığın baş belası gözüyle bakıyordu ama ona karşı duyduğu düşmanlığın asıl sebebi bu değildi: mösyö de blacas’yı en gözde adam, dolayısıyla da rakip sayıyordu; kralın kardeşi prens charles'dan çekiniyordu ve on beş gün önce prens, onu lys boyundaki konağını kendisine teslim etmek zorunda bırakınca kızmıştı. mösyö de blacas’nın uzaklaştırılmasını istemek pek doğal bir şeydi ama bu hususta ısrarda bulunmak bonaparte’ı gereğinden fazla hatırlatmak demekti.

    talleyrand, akşamın altısı sularında mons’a vardı, yanında abbé louis bulunuyordu: mösyö de rice, mösyö de joucourt ve daha birkaç sofra arkadaşı ona koştular. hiçbir zaman adeti olmayan bir huysuzlukla, nüfuz ve itibarına saygı gösterilmediğini sanan bir kralın huysuzluğuyla ilk önce xviii. louis’nin yanına gitmeye yanaşmadı, bu hususta kendisine ısrarda bulunanlara çalımlı cümlesiyle: "acele etmek adetim değildir, hele bir yarın olsun." cevabını veriyordu.

    xviii. louis büyük bir üzüntü içindeydi. mösyö de blacas’dan ayrılması gerekiyordu, kendisi fransa’ya dönemezdi çünkü halk ona kızgındı. bu arada krala talleyrand’ın sözlerini yetiştirmişlerdi. kral: "tacı ikinci defadır başıma koymuş olmakla övünüyor ve beni tekrar almanya'nın yolunu tutmakla tehdit ediyor" diyordu.

    derhal talleyrand'ın yanına varıldı. talleyrand ise, kendi dalkavukları arasında, her zamankinden daha nazlı ve öfkeliydi. mösyö pozzo, ona bu kadar önemli bir zamanda kalkıp gitmeyi aklından çıkarması gerektiği yönünde ısrarda bulundu. pozzo, talleyrand'i hiç sevmezdi ama eski bir tanıdık sıfatıyla onu dışişleri bakanlığında görmek istiyordu; üstelik de çarın kendisine yakınlık duyduğunu düşünüyordu. talleyrand ise fikir değiştirmedi. prens charles'ın yakınları da talleyrand'ı bu durumun merkezinden uzaklaştırmak istiyorlardı. talleyrand'a kralın şehre dönmekte olduğu söylendiğinde ise şaşırmış ve "kral buna cesaret edemez" demişti.

    sonra kralın yanına döndüler. kont blacas da oradaydı. prens charles, talleyrand'i mazur göstermek için hasta olduğunu, ertesi gün muhakkak gelip krala saygılarını sunacağı söylendi. xviii. louis, "canı isterse gelir, saat üçte yola çıkıyorum." sonra muhabbetli bir tavırla şu sözleri ekledi: "mösyö blacas’dan ayrılacağım, bu görev boş kalacak, mösyö de chateaubriand."

    bu, saray bakanlığının chateaubriand'e teklif edilmesi demekti. açıkgöz bir politikacı, talleyrand’la artık meşgul olmadan atlarını arabasına koşturur, kralın peşinden ya da önünden giderdi: chateaubriand ise budala gibi oturduğu handan ayrılmadı.

    talleyrand, kralın gideceğine bir türlü inanamadığı için yatmıştı; saat üçte kendisini uyandırıp kralın yola çıkmak üzere olduğunu haber verdiler; kulaklarına inanamıyordu: "bana oyun ettiler! ihanete uğradım!" diye bağırdı. kendisini yataktan kaldırıyorlar, hayatında ilk defa olarak, sabahın saat üçünde, mösyö de rice’nin koluna dayanarak sokağa çıkıyor, kralın konağı önüne geliyor, kralın arabasının ilk iki atı yarı yarıya avlu kapısından çıkmış bulunuyordu. arabacıya işaret ediyorlar, duruyor. kral "ne var" diye soruyor; kendisine, "haşmetlimiz, mösyö talleyrand geldi" diye bağırıyorlar. xviii. louis, "o uykudadır" diyor. "işte kendisi, efendimiz" kral: "pekala" diyor. atlar arabayla birlikte geri geri gidiyorlar; arabanın kapısını açıyorlar, kral iniyor, sürüklenerek dairesine giriyor, topal bakan da peşinden geliyor. orada talleyrand, öfkeli bir tavırla, birtakım açıklamalara girişiyor, kral kendisini dinliyor ve cevap veriyor: "benevent prensi, bizden ayrılıyorsunuz demek? kaplıcalar size iyi gelir; bizi afiyetinizden haberdar edersiniz." kral, talleyrand'i şaşkın bir halde bırakıyor, tekrar arabasına gidiyor ve hareket ediyor.

    talleyrand küplere biniyordu; xviii. louis’nin soğukkanlılığı onu şaşırtmıştı. soğukkanlılığı ile övünen talleyrand, orada, mons’ta en önemsiz bir adam gibi sokak ortasında bırakılsın; bunu bir türlü aklı almıyordu. susuyor, arabanın uzaklaşmasını seyrediyor, sonra levis dükünü ceketinin bir düğmesinden yakalayarak haykırıyordu: "dük cenapları, gidin, gidin de bana nasıl davrandıklarını anlatın, kralın başına tacını ben taktım (bu taç hikayesini hiç dilinden düşürmezdi), şimdi de tekrar bir sürgün hayatına başlamak üzere almanya’ya gidiyorum."

    dalgın bir tavırla dinleyen levis dükü, topuklarını kaldırıp boyunu yükselterek: "prens benevent, ben gidiyorum; kralın yanında hiç olmazsa bir tane büyük adam bulunmalı" dedi ve arabaya atlayarak kralın peşinden devam etti.

    talleyrand, ne yapacağını şaşırmış bir haldeydi. chateaubriand'in sözünü dinlemediğine ve şımarık bir teğmen gibi, o akşam kralı ziyarete gitmediğine pişman olmuştu. onsuz birtakım düzenler yapılmasından, kendisinin siyasi iktidar dışında bırakılmasından ve hazırlamakta olduğu para dalaverelerini çeviremeyeceğinden korkuyordu. aralarındaki görüş ayrılıklarına rağmen, chateaubriand, bir elçinin bakanına bağlılıyla kendisine bağlı kalmakta devam ettiğini ona söyledi. kralın yanında dostlarının bulunduğu için yakında iyi haberler almayı umduğunu da ekledi. talleyrand kulak kesilmişti, omzuna yaslanıyordu; muhakkak ki o anda chateaubriand'i çok büyük bir adam sanıyordu.

    çok geçmeden duras'dan bir mektup geldi. cambrai’den işin yolunda gittiği, talleyrand'in yola çıkma emrini pek yakında alacağını bildiriyordu. prens benevent bu sefer itaat etmeyi ihmal etmeyecekti.

    talleyrand, daha mons’tan ayrılmadan viyana’daki alışverişlerinden birinin ürünü olan milyonları tahsil etmek üzere mösyö duperey’i napoli’ye gönderdi. blacas da bu sırada cebinde napoli elçiliğiyle o cömert gand sürgününün mons’ta kendisine verdiği daha başka milyonlarla yoldaydı. salt herkes kendisinden nefret ettiği için, chateaubriand mösyö blacas ile iyi geçinmişti ve bir huysuzluğuna sadakat göstermekle kendini talleyrand’ın dostluğuna maruz bırakmıştı. xviii. louis onu açıkça yanına almak istemişti, chateaubriand ise sözüne güvenilmez bir adamın fesatçılığını kralın beğenisine tercih etmişti. bu ahmaklığının cezasını çekmeyi, hepsine birden hizmet etmek istediği için herkes tarafından yüzüstü bırakılmayı hak etmişti. kenarda bırakılmışların üstüne servetler yağarken, chateaubriand yol masraflarını bile ödemekten aciz bir halde fransa'ya döndü, bu cezayı hak etmişti. herkes altın zırhlar giymişken fakir bir şövalye gibi kılıç sallamak neyse neydi ama büyük hatalar yapmamak gerekti. eğer kralın yanında kalsaydı, talleyrand’le fouche’yi bir araya getirecek bir kabine adeta imkansız olacaktı. restorasyon, şerefli ve dürüst bir kabineyle işe başlayacak, gelecekteki bütün yönetimler değişmiş olacaktı. şansına karşı gösterdiği kayıtsızlık, onu olayların önemi üzerinde yanılttı; pek çok kimsenin kusuru kendini gereğinden fazla göz önünde tutmaktır; chateaubriand'in kusuru ise kendini en az derecede düşünmekti, kendi ikbalini hor görmeye alışmış olduğu zihniyetine bürünmüştü.

    cambrai'de çeşit çeşit birçok kralın dostu meydana çıkmaya başlamıştı. bu dostlar, cambrai'ye yeni anayasaya karşı elbirliği etmeye geliyorlardı. kralın ayakları dibine sadakatleriyle birlikte anayasaya karşı kinlerini getirmeye koşmuşlardı. krala yaranmak için bu yolu tutmayı gerekli görüyorlardı, havada yeni bir jakobenlik kokusu vardı.

    23 haziran'da cambrai bildirisi yayımlandı. kral burada diyordu ki: "ancak ünleri fransa için bir acı ve avrupa için bir dehşet konusu olan kimseleri yanımdan uzaklaştıracağım." ama işe bakın ki, fouche’nin adı, prens tarafından şükranla anılmıştı! kral, kardeşinin bu yeni tutkusuna gülüyor ve "bu sevgi ona tanrının bir ilhamı olmasa gerek!" diyordu.

    başkentin hükümet makamları tarafından gönderilen general lamotre, üç renkli armayı takmadan paris'e girilmesinin imkansız olduğunu haber verdi. la fayette ve daha başka komiserler, müttefiklerinden hiç de yüz bulamadan bir devletin kumandanlarından ötekine koşup yaltaklanarak, yabancılardan fransa için herhangi bir lider dileniyorlardı: saint louis ile xiv. louis’nin soyundan gelmemek şartıyla, kazakların seçecekleri bir kralı, kim olursa olsun, pek uygun bulacaklardı.

    kral ve maiyeti roye bölgesindeyken, oturup durumu görüştüler. talleyrand, arabasına iki diri hayvan daha koşturdu ve hızla kralın yanına gitti. arabası bakanın oturduğu handan kralın kapısına kadar bütün alanı kaplıyordu. arabasından indi ve beraberinde getirdiği muhtırayı okudu: paris’e varınca ne şekilde hareket edileceği gözden geçiriliyordu, görev ve mevkilerin paylaşılmasından fark gözetmeksizin herkesi faydalandırmak gerektiğini üstü kapalı olarak anlatıyor, cömertlik gösterilerek xvi. louis'yi mahkum edenlere bile hoşgörü gösterilebileceğini ima ediyordu. kral kıpkırmızı kesildi ve koltuğunun iki koluna iki eliyle vurarak: "asla!" diye bağırdı. bu, yalnızca 24 saat sürecek bir asla idi.

    yola devam eden kral ile beraberindekiler, philippe-auguste’un doğduğu yere, yani gonesse’e vardı. yaklaşınca onlara doğru gelen iki kişi görüldü: bunlar mareşal jacques macdonald ile hyde de neuville’di. arabayı durdurdular, talleyrand’in nerede olduğunu sordular. kendisini, fouché’yi bakanlığa tayin etmeden önce kralın paris’in kapılarından girmeyi aklından geçirmemesi gerektiğini haber vermek üzere aradıklarını gizlemediler. chateaubriand: "nasıl olur mareşal, paris'e girmemizin bu kadar ağır şartlara bağlı olması mümkün mü?" dedi. mareşal de: "mösyö, ben de buna pek inanmış değilim." kral gonesse’te iki saat kaldı. orada krallığın akıbetini tayin edecek bir tedbir görüşüldü. tartışmalar başladı; xviii. louis’nin fouché’ye kabinesinde asla yer vermemesi gerektiğini sadece mösyö beugnot ile chateaubriand savundu. kral dinliyordu ve bu düşünce ona da en doğrusu gibi geliyordu ama wellington dükü ve prens charles, fransa'nın tam huzuru için bu fikrin aksi yönünde görüş belirtiyorlardı.

    partiler kabul ettikleri hükümet şeklini akıllarına bile getirmeden iş görüyorlardı. herkes anayasadan, hürriyetten, eşitlikten, ulusların haklarından söz ediyordu ama kimsenin bunları istediği yoktu; bu moda olmuş bir gevezelikti. yakında ortadan kalkacağını umarak, hiç düşünmeden anayasa hakkında sorular soruyorlardı. liberallerle kralcılar aradan geçen zamanla ve yeni alışkanlıklarla düzeltilmiş bir mutlakiyetçiliğe yöneliyorlardı. fransa’nın mizacı ve gidişatı böyleydi, maddi çıkar düşüncesi hakimdi. ihtilal zamanında yapılmış olan şeylerden vazgeçilmek istenmiyordu; herkes kendini düşünüyor ve başkaları için çalıştığını iddia ediyordu. ortaya çıkan kötülüğün artık halkın ayrılmaz bir parçası haline geldiği, bundan böyle bu unsurun hükümetlerle birleşmesi ve topluma hayati bir ilke olarak girmesi gerektiği temin ediliyordu.

    özgürlükçü, dini ve ahlaki bir eylemler bütünüyle oluşturulacak bir anayasa isteyen çocukça tavsiyeleri, birtakım partilerin chateaubriand'e karşı husumet beslemelerine sebep oldu. chateaubriand, kralcılara göre hürriyete fazla düşkündü; ihtilalcilere göre ise işlenen cinayetleri fazla hor görüyordu. kendi zararına olarak ortaya çıkıp anayasacılık taraftarlığının elebaşılığını yapmış olmasaydı, daha ilk günden aşırı kralcılarla jakobenler, anayasayı zambak işlemeli fraklarının ya da cassiusvari carmagnole ceketlerinin cebine koymuş olacaklardı.

    talleyrand fouche’yi sevmezdi. fouche de talleyrand’dan nefret eder ve onu hor görürdü. bu iki adamı birleştirme başarısı zor elde edilirdi. fouche’yle aynı yola sokulmasa önceleri memnun kalacak olan talleyrand, ötekinin bakanlığa geçmesinin bir zorunluk olduğunu anlayınca bu tasavvura taraftar göründü. anayasa rejimi altında fouche’nin başına geçmesinin ne derece yersiz olduğunu hissetmedi.

    beklenen oldu ve otranto dükü joseph fouche'nin göreve kabulünden bir fayda temin edilmedi, sadece utancıyla kalındı. yaklaşmakta olan bu meclislerin gölgesi, kürsünün açık sözlülüğüne hedef olabilecek bakanları ortadan kaldırmaya yetti ve bir uzlaşı sağlanamadı. zayıf iradeli insanların adeti üzerine, kral hiçbir şeyi kararlaştırmadan oturuma son verdi. karar ancak arnouville şatosunda verilecekti.

    bu son oturumda meclis kurulamadı. yalnız kralın yakınlarıyla sırra aşina olanlar toplandı. herkesten önce davranan talleyrand ise kendi dostlarıyla görüştü. devamında waterloo'nun muzafferi wellington dükü arthur wellesley oraya geldi, atıyla geçerken şapkasının tüyleri rüzgarda uçuşuyordu. demir dük, fouche ile talleyrand’ı, waterloo zaferinin fransızlara verdiği ikiz bir armağan gibi fransa’ya bağışlıyordu. fouche'nin xvi. louis’yi idam edenler arasında bulunması belki bir sakınca olur diyenlere "bırakın bu çoouklukları" diye cevap veriyordu. protestan bir irlandalı, fransızların tarihini ve adetlerini bilmeyen bir ingiliz mareşali, 1793 fransız yılını, 1649 ingiliz yılı (1793’te fransa'da xvi. louis, 1649’da ise ingiltere’de i. charles idam edilmişti) ile bir tutan bir adam, fransızların kaderini tayin edecekti! bonaparte’ın sonu gelmeyen hırsı, fransa'yı bu derece alçaltmıştı.

    buradan sonra saint-denis’ye gittiler. orada prusyalılarla ingilizlerin açık ordugahlarının uzanıp gittiğini gördüler. gözler uzaktan manastır kulesinin üstündeki okları görüyordu: 639 yılında ölen kral dagobert, bu manastırın temellerine mücevherlerini ve bedenini atmıştı, birbiri ardından gelen kuşaklar da onun yeraltı mahzenlerine krallarını ve büyük adamlarını gömdüler. xvi. louis’nin kemikleri de oraya bırakıldı. o anda ingilizlerle dolu olan bu yerde, kısa bir zaman önce napoleon’un askerleri ordugah kuruyor ve nöbet tutuyordu.

    kral xviii. louis, manastır binalarında oturuyordu. chateaubriand'in, kralın yanına giderken denk geldiği légion d’honneur verilen askerlerin çocukları için açılan bir okulun küçük öğrencilerinin "yaşasın napoleon!" diye bağırmalarına engel olması hayli güç işti. manastıra girince kralın odasının yanındaki bir odaya alındı, içerde kimseler yoktu, bir köşeye oturup bekledi. ansızın bir kapı açıldı: cinayetin koluna yaslanmış olarak ahlaksızlık içeri girdi. talleyrand, fouche’nin koluna dayanarak yürüyordu; bu cehennemlik hayaletler ağır ağır chateaubriand'in yanından geçip kralın odasına girdiler ve gözden kayboldular. fouche, efendisine sadakat yemini etmeye geliyordu; kral katili, diz çökerek, xvi. louis'nin boynunu vurduran ellerini, öldürülen kralın kardeşinin ellerine bıraktı, zındık papaz da bu yemine kefil oluyordu.

    ertesi gün, paris'in asilzadelerinin ikamet ettiği saint-germain mahallesi erkanı geldiler; fouche’nin şimdiden elde edilmiş olan tayininde dinle dinsizlik, erdemle ahlaksızlık, kralcı ile ihtilalci, yabancı ile fransız; hasım olan her şey elbirliği etmişti: "fouche olmazsa kral emniyette olmaz, fouche olmazsa fransa için kurtuluş yoktur, vatanı evvelce yalnız o kurtarmıştı, eserini yalnız o tamamlayabilir." ihtiyar duras düşesi onu methetmekte en ileri giden asil kadınlardan biriydi; nesli tükenmiş malta şövalyelerinden biri olan crussol valisi aynı telden çalıyordu; başı hala omuzları üstünde duruyorsa bunun fouche’nin müsaadesi sayesinde olduğunu söylüyordu. korkak kimseler bonaparte’tan o kadar yılmışlardı ki, lyon katliamcısını hayırsever roma imparatoru titus yerine koyuyorlardı. bu zavallılar, sonradan görmüşlerin ayaklarına kapanıyorlar ama yine de asaletleriyle, ihtilalcilere karşı kin beslemekte sarsılmaz sadakatleriyle ve ilkelerinin şaşmazlığıyla övünmekten geri durmuyor, bir yandan da fouche’ye tapıyorlardı.

    fouche bakanlıkta kalışının temsili krallıkla bağdaşamayacağnı hissetmişti. meşru bir hükümetin unsurlarıyla kaynaşamadığı için, siyasi unsurları kendi mizacına uydurmaya kalkıştı. etrafa suni bir korku salmıştı; hayali tehlikeler farz ederek, tahtı bonaparte’ın iki meclisini tanımaya ve acele tamamlanmış olan haklar beyannamesini kabule zorlama iddiasındaydı; hatta prens ile oğullarını sürgüne gönderme gereğini bile usulca fısıldayanlar vardı: kralı tek başına bırakmak, fouche'nin şaheseri olacaktı.

    fouche bu oyuna kanmaya devam ediyordu ama milli muhafızlar paris surlarını aşarak krala sadakatlerini bildirmeye mi geliyordu? bu muhafızların iyi niyetler beslemediği temin ediliyordu. yüz gün zarfında kralcı kalmış olan halk, yoluna akın etmesin diye karakollar şehir kapılarını kapatıyordu ve bu halkın yolda xviii. louis’yi boğazlayabileceği ileri sürülüyordu. gaflet şaşılacak bir dereceyi bulmuştu çünkü fransız ordusu loire üzerine çekiliyor, 150.000 müttefik askeri başkentin dış karakollarını işgal ediyordu ve hala kralın, tek askeri kalmamış, içinde kımıldamaya kalksalar bir avuç ihtilalciyi baskıda tutmaya elverişli burjuvalardan başka kimse bulunmayan paris’e girecek kadar kuvvetli olmadığı iddia olunuyordu. kral, ingilizlerle prusyalıların başkanı gibi görünüyordu, etrafını kurtarıcıların sarmış olduğunu sanıyor, oysa sadece düşmanlarla çevrili bulunuyordu, ona refakat eden kıtalar görünüşte bir saygı görevi görüyorlardı ama gerçekte kendisini krallığın dışına çıkaran jandarmalardı. paris'ten yabancılarla birlikte sadece geçiyordu ama bu yabancıların silueti bile, hanedanının kovulmasına vesile olacaktı.

    bonaparte’ın tahttan çekilişinden sonra kurulmuş olan geçici hükümet, tahta karşı adeta bir suçlama belgesi yayımlayarak feshedildi. bu, bir gün üzerinde yeni bir ihtilalin binasını yükselteceklerini umdukları bir temel taşıydı.

    chateaubriand, saint-denis’den ayrılmadan önce kral tarafından kabul edildi ve aralarında şöyle bir konuşma oldu, xviii. louis: "e, söyleyin bakalım?" diyerek söz açtı:

    -"ne söyleyeyim, haşmetlim, demek otranto dükü fouche'yi kabul ediyorsunuz?"

    -"öyle icap etti. kardeşimden tutun da crussol'e kadar herkes başka çıkar yol olmadığını söylüyor, siz ne dersiniz?"

    -"haşmetlim, olan olmuş. sizden susma müsaadesini dilerim."

    -"yok hayır, söyleyin. gand'dan beri ne kadar direndiğimi bilirsiniz."

    -"haşmetlim, emrinizi yerine getiriyorum; sadakatimi af buyurun, krallığın mahvolduğu kanısındayım."

    kral sesini çıkarmadı; chateaubriand cüretinden korkmaya başlarken kral atıldı:

    -"size bir şey söyleyeyim mi, mösyö chateaubriand? ben de sizin gibi düşünüyorum."

    bu konuşmayla yüz gün hikayesini tamamlayalım ve son iki bölüme hazırlanalım.
36 entry daha