şükela:  tümü | bugün
11 entry daha
  • almanya hakkında herhangi bir konuda yorum yapmadan önce ikinci dünya savaşı ve onun ülke ve vatandaş üstünde bıraktığı etkiye değinmeden olmaz. e bu da normal çünkü 30 sene içinde iki kez dünya savaşında yenildikten sonra, ki arada hiperenflasyon, nasyonal sosyalizmin yükselmesi ve çökmesi ve bir soykırım var, ortadan ikiye ayrılmış, ordusuz, darmadağın bir ülke kalması trajik bir öykü. bu öykünün sonunun mutlu bitmesi ve almanya'nın hiç olmadığı kadar güçlü ayağa kalkması ise akıl almaz. tabii ki bu ayağa kalkma öyle kolay olmadı. geçmişteki hatalar ile yüzleşilip onlara perde çekildi ve kısıtlı imkanlar ve zaman içinde yeniliği bulmaları gerekti. bu zorluklar da onların oldukça efektif davranmalarını gerektirdi. bu yenilik arayışını her dalda görebiliriz ama biz müziğe bakalım. ikinci dünya savaşı'nın hemen ardından tamamen apolitik, ya naifçe dans ettiren ya da tiyatral bir ağlaklık içeren, alman halk müziğinden de bir miktar etkilenen schlager, heyecan vermeyen dümdüz bir tarz olarak popülerdi. belki de dünya savaşından çıkmış bu halk, müzik dinlerken yorulmak ve düşünmek istemiyordu. ama hemen savaş sonrası doğan ve 60'ların özgürlük ve barış isteyen havasını solumakta olan gençler, politize olmuşlardı. tüm dünyada 68 kuşağı protestoları kendini gösterirken batı almanya da eksik kalmamıştı. ancak batı almanya protestolarında diğer ülkelerden farklı bir özellik daha vardı: nazizm. evet, savaş bitmiş, hitler intihar etmişti. nürnberg'de birçok parti üyesi hüküm giymişti. ama ülkede nsdap'ye oy atmış, bu politikalara destek vermiş milyonlar vardı. özellikle eğitim sektöründe eski nazi sempatizanları işlerine geri dönmüşler ve yüksek makamlarda yer almaya devam etmişlerdi. 68 kuşağı da bu jenerasyonun kendilerini şekillendirmesine karşı çıkıyordu. müzik olarak da anne ve babalarının bayık şarkıları yerine daha heyecan verici, bir derdi olan bir müziğin peşindelerdi. işte bu ortamda krautrock ortaya çıktı.

    krautrock, kelime olarak alman yemeğisauerkraut'tan adını almaktaydı ve aslında ingilizlerin bu müziğe alaycı bakışını yansıtıyordu. türkiye'deki rock müziği "kebap rock" gibi etiketlemek gibi bir şey sonuçta. bu alaycı tabir ile betimlenen gruplar aslında birbirlerinden farklı müzikler ile uğraşmaktaydı. mesela amon düül ii, daha saykodelik bir müzik yapıp bir müzik grubundan daha çok aşırı sol sempatizanı bir komün iken, can daha kolay dinlenebilen bir art rock grubuydu. tangerine dream ise elektroniğe odaklanmıştı. ralf hütter ve florian schneider da bu isimler arasındaydı. klavyede ralf ve flütte florian, organisation adlı deneysel rock grubu ile bir albüm kaydettikten sonra ipleri kendi ellerine alıp kraftwerk'i kurdular. çıkardıkları ilk üç albümde arayış içerisindeydiler. daha akustik enstrümanları kullandıkları da oldu, synthesizer kullanmadıkları da oldu, çok deneyselden oldukça yumuşak şarkılara kadar geniş çaplı çalışmalar yaptılar.

    1974'te ise kelebek kozasından çıktı. autobahn, grubun yeni elemanı wolfgang flür'ün çaldığı elektronik perküsyonun üstüne ralf ve florian'ın çaldığı synthesizer ile ortaya çıkan elektronik ve hipnotik sound dinleyiciye sunuldu. ayrıca şarkılarında ilk kez bir şeyler söyleyen bir insan vokali kullanmışlardı. bunlar kadar önemli bir şey, deneysel bir müzik yaparak ülkenin gençlerine müzikal olarak yeni bir nefes olmanın yanısıra ülkenin ruhunu da müziklerinde yansıtmaya başlamalarıydı. bu tema "otobanda araba sürmek" gibi çok basit gözüken bir eylem olsa bile içinde hem almanya'nın en güçlü yönlerinden araba endüstrisini ("üretim"), hem almanya'nın tüm ülkeyi birbirine bağlayan otobanlarını ("mühendislik"), hem otobanlarda hız limiti olmadan araba sürmeyi ("özgürlük"), hem de bu uzun ve bir miktar sıkıcı yolculukları ("monotonluk") barındırması çok etkileyiciydi. tüm bunlar kraftwerk'in almanya dışına açılmasına sebep oldu. otobanları hakkında şarkı yapan bu garip alman elektronik müzik grubu, bu şarkı ile hem ingiltere'de ve daha da önemlisi amerika'da single listelerinde ilk 30 single arasına girdi. bu başarı sonrası kraftwerk, tamamen elektronik müziğe geçip albümlerini hem almanca hem ingilizce iki versiyon ile yayınlama kararı aldı.

    elbette elektronik müziği kraftwerk yaratmadı. elektronik klavyenin ve synthesizer'ın icadı ile birçok besteci genellikle film ve televizyon için eserler çıkarmaya başlamıştı ancak bunların çoğu şarkıdan öte kısa kısa müzikal pasajlardı. 1960'ların sonuna doğru elektronik enstrümanları ve kayıt stüdyolarını daha deneysel kullanmak çoktan ana akıma dahil olmuştu. the beatles, tomorrow never knows ve revolution 9 gibi hazmı zor eserler kaydederken hem john lennon hem george harrison ilk solo çalışmalarında elektronik müzik ve müzikal kolajlar ortaya çıkarıyorlardı. bir yandan psychedelic rock ile gitar ve klavye geleneksel kullanımından çok daha farklı kullanılarak yeni bir sound yaratılmıştı. pink floyd'un the piper at the gates of dawn'undaki astronomy domine ve interstellar overdrive ve de ummagumma'nın ikinci plağındaki deneysel çalışmalar kesinlikle kraftwerk'e ilham vermişti. kısmen psychedelic rock'ta ama özellikle progressive rock'ta ortaya çıkan enstrümantal eserler ve müzikal çeşitliliği bol uzun ve epik şarkıların da kraftwerk'e ilham verdiği ortada. bir de velvet underground gibi avant-garde ve daha artistik bir müzik yapan grupları da unutmamak gerekir. kraftwerk, işte tüm bu kaynakları birbiri ile karıştırıp kendini bulmayı becerdi. kraftwerk ile artık, gündelik yaşamın konuları tamamen elektronik enstrümanların çaldığı akılda kalıcı ve tutumlu bir şekilde kullanılmış melodilerin tekrarları şeklinde, robotik ya da monoton vokaller ve de umulmadık ses efektleri ile desteklenerek dinleyiciye sunulmaya başlamıştı. kraftwerk'in imaj olarak da kendine has bir grup olduğunu söylemek gerek. öncelikle çok röportaj vermeyen, şarkılarının anlamlarını açıklamayan, konserlerinde ve çektirdikleri fotoğraflarda kendilerini müzisyenden daha çok bankacılara benzeten takım elbiseler giyen ama makyajları, saç stilleri, aksesuarları ve de yüz ifadeleri ile çok robotik, farklı ve soğuk bir hava yaratan bir yol tercih ettiler.

    hızlı bir kraftwerk tarihçesi sonrası geldik 1977'ye. kraftwerk, bu dönemde artık başkalarına da ilham vermeye başlamıştı. halihazırda müziklerinde elektronik enstrümanlar kullanan jean-michel jarre ve vangelis gibi enstrümantal müzik yapan ve ekseriyetle avrupalı olan müzisyenler, kraftwerk'in çalışmaları sonrası çok değerli elektronik müzik albümleri kaydetmeye başladılar. grup, bir yandan da rock müziğe de yeni bir kapı açtı. herhalde bu kapıdan girenlerin en önemlisi glam rock yıldızı david bowie oldu. sıkça kraftwerk'ten etkilendiğini belirten bowie'nin meşhur berlin üçlemesinin ilki olan 77 tarihli low'un ikinci yüzü dinlendiğinde o dönem daha funky bir müzik yapan bowie'nin elektrik müziği ve deneyselliği müziğine nasıl yansıttığını görmek mümkün. elbette bu bir tek bowie'den kaynaklı bir şey değil. o albümde bowie'nin beraber çalıştığı ünlü müzisyen brian eno da kraftwerk konserlerini izleyip, grupla tanışmış bir hayrandı. sadece bowie ve eno da değil. bir sene önce kurulan joy division da kraftwerk hayranlığını gizlemedi. grup, yıllar sonra new order'a dönüşünce ise kraftwerk etkisini müziğine daha da yansıttı. bu müziğin etkisi cat stevens gibi akustik pop/rock yapan ve deneysellikle hiçbir alakası olmayan insanlara kadar ulaştı. bir de tabii ki ünlü alman elektronik müzik sanatçısı giorgio moroder'e değinmeden olmaz ama orada biraz tavuk ve yumurta durumu var çünkü kraftwerk ve moroder'in birbirlerini etkilediği söylenir. 1977'de moroder, kraftwerk'ten etkilendiği müziğini dönemin yükselen trendi disco ile birleştirip donna summer'a i feel love'ı yazarak dönemin en başarılı işlerinden birini kaydetmiş oldu. belki de moroder'in elektroniği poplaştırması kraftwerk'e ilham verdi çünkü kraftwerk'in 1977'de kaydetmeye başladığı yeni albümü die mensch-maschine, grubun diğer çalışmalarına göre daha kolay dinlenebilen bir forma girmişti.

    albümü kaydeden ekip son iki albümde olduğu gibi vokaller ve klavyede ralf hütter ve florian schneider, elektronik perküsyonda ise wolfgang flür ve karl bartos'tu. gruba, autobahn albümünün turnesinde katılan bartos, bu albümde ilk kez besteci olarak yer aldı. hatta bazı şarkıları schneider olmadan bartos ve hütter besteledi. belki de bu albümün daha pop olması bu nedendendir ya da belki de schneider böyle bir tercihe çok dahil olmak istemedi. lakin ikincisi biraz daha zor bir ihtimal çünkü albümün prodüktörlüğü ve süpervizörlüğü hütter ve schneider tarafından yürütüldü. albümün kapak tasarımı ve iç dizaynı, yıllar içinde ikonik bir hale geldi ve kapaktaki kraftwerk üyelerinin robotik duruşları ve siyah-kırmızı takım elbiseleri onlarla özdeşleşti. bu tasarım, rus tasarımcı el lissitzky'nin sovyet rusya için yaptığı bazı propoganda posterlerinden esinlenmiş, albümün arka kapağında da kendisinin tasarımlarından biri kullanılmıştı. ayrıca arka kapakta rusça bir ifade de yer almakta: ja tvoi sluga
    ja tvoi rabotnik. bu da albümün ilk şarkısında geçen bir söz. türkçesi "ben senin kölenim, ben senin işçinim". kendilerini müzik işçisi olarak tanımlayan kraftwerk'e uygun bir söz. bu sözü daha iyi anlamak için de albümün ilk şarkısına bir bakmak lazım.

    die roboter, bir kraftwerk klasiği diyebiliriz. daha genel bir başlangıç yapalım. almanya, savaş sonrası wirtschaftswunder denilen bir ekonomik sıçrama yaşadı. bunun sağlanmasının bir nedeni elbette dışarıda gelen gastarbeiter'lar iken diğeri ise otomasyon ve robot konusundaki gelişmelerdi. özellikle almanya'da araba endüstrisi ile robot kullanımının birbirlerini güçlendirerek büyüdüğünü görüyoruz. almanya, kraftwerk'in o meşhur albümünde andığı otobanlarını savaş sonrası hemen düzeltip yenilerini yaparken, otomobil endüstrisi de bu yollarda sürmelik araba üretimini arttırmaya ve fazla üretimi yurtdışına da ihraç etmeye başladılar. alman elektronik şirketi kuka, 1970'lerde otomobil endüstrisine büyük katkılarda bulunurken, altı akslı ilk endüstri robotu famulus'u çıkararak sükse yaptı. diğer yanda ise gastarbeiter'ların ve hatta alman işçilerinin de artan arz sayesinde neredeyse bir robot gibi çalışmaları da albümün adı olan "insan robot"ların ortaya çıkmasına sebep oldu. sadece işçiler değil, tüm toplum alman ekonomisinin hızla dönen çarklarına dahil olmuşlardı. e hal böyle olunca müzisyenlerin de robotlaşmaması mümkün değildi. daha önce de dediğim gibi, bu adamlar "müzik işçileriyiz" diyen adamlar. işte böyle bir ortamda kraftwerk, ortaya çıkıp "biz robotuz" mesajını bu mesaja en iyi şekilde uyacak bir beste ile vermekte. bol bol ses efektleri üstüne minimal bir melodi, albüm boyunca duyacağımız tarzı bize gösteriyor. vokaller vocoder ile kaydedilmiş ki robotları anlatan şarkıda başka bir şey beklenemezdi. bu şarkının the robots adlı ingilizce versiyonuna göre çok daha etkileyici olduğunu söylemek lazım çünkü "r" sesleri, vocoder'dan gelen almanca vokal ile birleşince çok etkileyici. "we are the robots" cümlesi "wir sind die roboter"ın verdiği vuruculuğu veremiyor. yine yukarıda bahsettiğim o rusça sözler de benzer bir soğukluk ve vuruculuk katmakram açıkçası bazı kraftwerk şarkıları için zamana yenilmiş denebilir ama die roboter bunlardan biri değil. 78'de çıkan bu şarkının halen kulağa taze gelmesi inanılmaz. şarkının bir de klibi var ki o da şarkının verdiği havayı besleyen bir sanat eseri. kraftwerk'in imzasının en belirgin oldugu şarkı bu ve bu elektronik dünyaya girmek için güzel bir davetiye.

    robotlardan uzaya geçiyoruz. ikinci dünya savaşı süresince hitler yönetimi savaşta kullanmalık roket üretimi için deli gibi alman bilim insanı yetiştirmişti. savaş sonra hem abd hem de sscb, bu alman uzmanları kendi uzay çalışmalarında kullanmak için kapma yarışına girmişlerdi. en iyi beyinlerini kaybeden almanya'da uzay çalışmaları durmadı. batı almanya, 1970'lerde farklı uzay birimlerini bir çatı altında toplamayı başarmıştı. ama sscb'nin desteğini alan doğu almanya bir adım daha öndeydi. die mensch-machine kaydedilirken doğu almanya'dan sigmund jähn, sovyet rusya'da uzaya çıkan ilk alman olmak üzere çalışmalara başlamıştı. bu çalışmalara atıfta bulunan spacelab, sanki bir laboratuvarın kapıları açılıyor gibi başlıyor. şarkı albümün en güzel melodilerinden birine sahip. flüt gibi duyulan bir synth ile çalınmış ki bu seçimde aslen flüt çalan schneider'ın bir parmağı olması lazım. sağolsunlar, şarkı boyunca da bu melodiyi bol bol kullanmışlar. 1:30 gibi başlayan bu melodi, bana bir laboratuvardan daha çok uzayda süzülen bir uzay mekiğini düşündürmekte. bu melodi de yine vocoder ile verilen "spacelab" sözcükleri ile takip ediliyor. aslında ana melodi ve "spacelab" sözcükleri dışında çok bir şey yok şarkıda. ama bazen bir şeyi basit ve etkileyici bırakabilmek en zor şeydir. burada da kraftwerk bunu başarmış. hem "die roboter"e kıyasla daha duygulu bir melodi bulmuş, hem de şarkının ismiyle vermek istedikleri uzayın sonsuzluğu ve belirsizliğini bu melodiye yerleştirebilmiş. ama şarkının adının sadece "space" değil de "spacelab" olması ilk şarkıdaki çalışma ve emek temaları ile de uyumlu. sonuç olarak "müzikal olarak pek bir şey yok, bu da ne ki" denebilir denmesine ama kraftwerk'in en iyi yaptığı şey istedikleri atmosferi kolaylıkla yaratabilmek ve melodi kadar yardımcı ses efektlerinin de dinleyeni sarabilmesi. burada da hepsi var.

    benzer bir durum albümün üçüncü şarkısı metropoliste var. adını da 1927 tarihli kült alman filminden almakta. müzik de bu filmin atmosferini yaratmaya çalışıyor. elbette teknolojinin ilham verdiği grubun bu filmi anması kaçınılmaz. metropolis, aslında işveren (beyin) ile işçinin (eller) arasındaki bağın bir aracı (kalp) tarafından kurulmasını anlatan bir film ama "makina"nın bu filmde çok önemli bir rolü var. tüm şehri ayakta tutan mekanizma makinalar ve bunların kontrolünü kötü şartlar altında çalışan işçi kesim sağlamaya çalışıyor. belli bir noktada isyan eden işçiler, "makinalara ölüm" diyerek işverene öfkelerini onlardan çıkarıyor ki makinaların kırılması ile şehir neredeyse yok oluyor. filmde bir de "der maschinenmensch" (makina adam) var ki yaratıcısı tarafından şehri yok etmeye görevlendirilmiş. film boyunca insan hayatını kolaylaştırmak için yaratılsa da insanların hırsları ve düşüncesizlikleri yüzünden etrafa zarar veren makinaları izlemek aslında bir insanoğlu eleştirisi izlemeye eşdeğer. bu fütüristik distopyayı da kraftwerk, şarkısında betimlemeye çalışmış. bir dakikadan fazla süren intro, tek tek basılan notaların gitgide incelmesinden oluşuyor. bu notasal yükselmeler heyecan verici. benim aklıma filmin başındaki o upuzun, yüksek gökdelenleri getiriyor. sonra da bir davul beat'i üstüne synth melodileri ile şarkı başlıyor. vokaller "metropolis" diyerek bu melodiyi taklit etmekte. filmi izlediyseniz, kalabalık işçilerin robot gibi davranmaları, işe gidip gelmeleri, asansöre binmeleri, o sırada şehrin içindeki araba trafiğinin ve uçakların durmadan hareketi gibi duygudan arındırılmış otomatikleşmiş yaşamın arka fonu olabilecek mekaniklikte bir eser. kraftwerk, bu filmden esinlenip bu şarkıyı yaptıktan sonra (kim bilir, belki de kraftwerk'in etkisiyle ya da onlara özenerek) 1984'te kraftwerk'in dönemdaşı giorgio moroder, parayı bastırıp metropolis'e soundtrack yaptı. hatta freddie mercury, bonnie tyler ve jon anderson gibi isimlere şarkı söyletti. ama açıkçası, kraftwerk'in bu eserinin, moroder'in disco/elektro pop şarkılarına kıyasla filmin en azından makinalar ve işçilerle ilgili bölümlerine çok daha uygun olduğunu söylemek lazım.

    albümün en pop şarkısı ve beni kraftwerk ile tanıştıran şarkı das modell. öncelikle bu şarkının isminde bir karmaşa var çünkü genellikle iki l ile yazılsa da albümün bazı versiyonlarında das model olarak geçmekte. almancada "modell" bir şeyin prototipi gibi anlamına gelmekte. mesela bir araba üretmeden yaptığın küçük araba modeli "modell" kelimesi ile anlatılıyor. "model" ise fotomodel ve manken anlamına gelmekte. işin ilginci şarkı, kesinlikle bir mankeni (model) anlatmakta ama şarkının ismi das modell. yani şarkı ismi ile canlı bir varlığı cansız bir prototipe çeviriyor (bu arada bir önceki albümde yer alan schaufensterpuppen hem cansız mankenleri anlatması hem de synthpop'a yakın sound'u ile das modell'in ilk versiyonu gibi hissettiriyor). bu küçük detay da kraftwerk'i eşsiz kılan küçük dokunuşlardan biri. şarkı, efektsiz vokalleri, kraftwerk için uzun denecek sözleri, deneylere girmeden standart bir formatta olmasıyla grubun en ayrıksı eserlerinden biri olmakta. bu nedenle bazı insanlar şarkıyı ucuz ya da basit bulmakta. bence de müzikal olarak biraz eski kalmış çünkü kraftwerk'i başka bir kulvara sokan deneysellik burada yok ama bir synthpop şarkısı olarak düşününce istenen her şey var. öncelikle muazzam klavye melodileri ile bezeli. şarkının birçok rifi var ve hepsinin harika olduğunu düşünüyorum. bunun yanında vokalin sadeliği ve monotonluğu ve de sözlerin almanca olması tadında bir soğukluğu şarkıya getiriyor. bu şarkının açtığı yolun gary numan'lara, the human leaguelere, depeche mode'lara nasıl ilham verdiğini görmek mümkün. sözlere geri dönelim. öncelikle sözlerde kraftwerk'in daha önceki albümlerine hem söz hem de tasarım konusunda destek olmuş emil schult'un da katkısı bulunmakta. şarkı, herkesi mecnun eden bir modele aşık bir adamın ağzından yazılmış. ama aşktan daha çok, modelin insanların bakışlarını üstünde toplaması takdir edilmekte. tabii ki şarkının asıl konusu aşk değil. bence asıl olarak "bir şeylere sahip olma isteği" anlatılmakta. ana karakter, modele sahip olmak istiyor. yüzlerce erkek de bu modele sahip olmak istiyor. model, paraya sahip olmak istiyor. modelin tanıtımını yaptığı ürünlere halk sahip olmak istiyor. şirketler de tanıtımları için modele sahip olmak istiyor. bu açıdan bakınca albümdeki alman ekonomisi teması devam ediyor gibi. şarkının ingilizce versiyonu alman aksanlı ingilizce nedeniyle aynı etkiyi bence sunamıyor ama ingiliz vatandaşları böyle düşünmemiş ki 1981'de aslında bir sonraki albümdencomputer love'ın b yüzü olarak yayınlanan şarkı tutunca, gruptan izin alınmadan tek başına single olarak çıkmış ve şubat 1982'de ingiltere'de liste başı olmuş. synthpop'un tavan yaptığı bu yıllarda bu şarkının değerlenmesi şaşırtıcı değil. yıllar boyunca da değeri kaybolmadı. 1998'de rammstein bu şarkıyı cover'ladı. 2012'de de bir başka meşhur alman rock grubu die toten hosen bu şarkıya kendi yorumunu getirdi.

    siyah geceleri aydınlatan neon ışıklarını anlatan neonlicht ile albüme devam ediyoruz. "spacelab"dekine benzer bir synth flüt ile çalınmış şarkının ilk bölümündeki rifi albümün en kafa rahatlatıcı melodisi olsa gerek. bu melodi vokalde de kullanılmış. böylece şarkının vokalleri albümün diğer şarkılarındaki durağanlıktan çok uzak kalmış. ayrıca vokaller de efektsiz ve duru. hani neredeyse bu robotların bir ruhu var diyeceğim. öte yandan arka planda bir laser ışığı gibi vız vız geçip giden ses efektleri ile albümün geri kalanındaki fütüristik hava korunuyor. gerçi kısacık sözlere baktığımızda da bir fütüristik bir durum var. eskiden olduğu gibi sarı sokak ışıkları yerine neon ışıklarının geceyi aydınlatıyor olması değişmiş bir dünyayı anlatıyor. bu sözler aklıma hemen blade runner'da neon ışıklarının aydınlattığı los angeles getirmekte. lakin bu film elbette bu şarkıdan sonra çekildi. bu neon ışınları ile bir önceki şarkıda olduğu gibi bir tüketim sevdasına göz kırpıyor olabilirler çünkü gece gelse bile reklam panoları, restoranlar, barlar ve klüpler insanları bir şeyler almaya ve yapmaya teşvik ediyor gibi. şarkı sözlerinin ikinci tekrarından sonra, baştaki naiflik yerini daha elektronik bir maceraya bırakıyor. bu bölümdeki müziğin altyapısı ciddi ciddi bir house müzik eseri gibi. üstünde çalan melodi ise biraz saykodelik. bir yerden sonra da insan vokaline benzer bir klavye performansı, var olan hipnotik havayı devam ettiriyor. şarkı albümün en uzun parçası ve en başta ikinci tekrar ile biraz sıkıcı hale geliyor gibi olsa da son 5 dakika boyunca sunulan elektronik performans için bile dinlenir.

    albümün kapanışını albüme adını veren die mensch-maschine yapmakta. önce albümün ikinci yüzünü kapayan bu şarkıyı ilk yüzü kapayan "metropolis"e bağlayalım. metropolis'in ana karakteri "der maschinenmensch", bir insanın suretine bürünen bir makina idi. burada ise kelimeler yer değiştirmiş. böylece bu tabirin bir makinaya dönüşen insanı anlattığını düşünmekteyim. bu da albümün açılışında bulunan die roboter'in vermek istediği mesaj ile ortak noktada buluşarak albümün başını ve sonunu bağlıyor ve bir döngü oluşturuyor. şarkının sözlerini oluşturan "insan-makina, yarı varlık ve yarı madde" kısmı oldukça mekanik bir vokal ile söylenmiş ki tek başına anlaması zor. efekti köklemeleri bu makinalaşma mesajını daha da iyi ulaştırmak için olsa gerek. nakaratta da geri vokal olarak oldukça robotik sesler gelmekte. çok basit, mekanik bir ana melodisi var, neredeyse tüm şarkı boyunca devam ediyor. onun dışında bir kaç ses efekti eklenmiş. aslında müzik olarak karışık olmayan, kraftwerk'in basit etkileyiciliğini yansıtan bir eser. nakaratta "makina" kelimlerini tekrar ederken baştan tize gitmesi şarkıya hoş bir epiklik katıyor. bu da yine "metropolis" şarkısındaki intro'ya bir gönderme olabilir. albümün genel havasına uygun, kaliteli bir kapanış.

    eğer kraftwerk dünyasına girmek istiyorsanız, bu albüm çok ideal bir giriş diyebiliriz. grubun kendine has elektronik müziği kolay dinlenecek şarkılarla sunulurken, albümün de anlatmak istediği bir şeyler olduğunu görmekteyiz. robotları ve robotlaşmayı anlatan bu albüm bugün grubun diskografisinin en nadide parçalarından biri olarak kayda geçti. elektronik müziğin popüler bir anlayışla sunulabileceğini gösteren albüm birçok elektronik müzik ile uğraşan müzisyenin synthpop'a yönelmesini sağladı. 1981'de mtv'nin yayına başlaması ile gösterilen ilk video klibin de dediği gibi "video, radyo yıldızını öldürdü". artık devir imajı devriydi ve synthpop'çuların daha farklı, daha android imajları sıradan pop yıldızlarından daha çok dikkat çekiyordu. mtv'de gösterilen ilk klibin bir synthpop eseri olması şaşırtıcı değildi çünkü 80'ler ile birlikte teknolojinin hayatımıza daha çok dahil olmasının etkisiyle gitar yerini keyboarda bırakmıştı. 1980'lerin başında popüler olan bu müzik anlayışını 1970'lerin ortalarında almanya'da başlatan kraftwerk'e bu nedenle bir öncü gözüyle bakmak mümkün. die mensch-maschine de yeni bir dönemin ayak seslerini duyuran albüm olarak değerli.

    peki sonra ne oldu? synthpop'un devri birkaç sene sürdü ve thriller ile büyük pop prodüksiyonları daha çok önem görmeye başladı. elektronik müzik tekno, house ve edm'e evrilerek 90'larda tekrardan kendini gösterdi. krautrock 1970'lerden sonra zaten kısıtlı olan kitlesini genişletmeyerek geçmişten hoş bir seda olarak kaldı. alman gençleri krautrock'ın yerini pop rock, pop punk, new wave gibi nispeten daha asi bir pop müzik ile doldurdu. almanya teknolojide liderliğe devam etti ve 90'lara girererken duvarı yıkıp tekrardan bir olmayı başardı. kraftwerk ise yeni müzik yayınlama açısından tembel davransalar da remixler ve remasterlar ile eski şarkılarını cilalamayı ihmal etmezlerken durmadan gelişen teknolojiyi çok etkileyici konser performansları vermek için kullandılar. halen poptan rap'e uzatan geniş bir skalada kraftwerk'in etkisini görmek mümkün. birkaç ay önce florian schneider'ın hayatını kaybetmesi ile kraftwerk'in geleceği bir soru işareti olsa da bıraktıkları miras müzisyenlere ışık tutmaya devam edecek.

    4,5/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: die roboter, neonlicht, spacelab

    not: krautrock'tan synthpop'a uzanan bu müzikal maceradan örnekler dinlemek isteyenleri şu playliste alabiliriz: https://open.spotify.com/…si=6rml4mqrqmil6b7kgc0d3a