şükela:  tümü | bugün
477 entry daha
  • 22. bölüm (finale 1 kala: napoleon, bellerophon gemisiyle son sürgünü için yola çıkarken; dehası, hataları, yüceliği ve çöküşü üzerine değerlendirmeler)

    bir adam, hayatın en gürültülü safhalarından, bir anda buz denizinin sessiz kıyısına geçiverse, napoleon’un mezarı başında duyduklarımızı duyardı; işte şimdi, ansızın o mezarın başına geliverdik.

    29 haziran'da paris’ten çıkan napoleon, fransa'dan ayrılacağı anı malmaison’da bekliyordu. şimdi, bir önceki bölümde fransa'yı konuşurken, tekrar ona geliyoruz: arada geçen günlere dönerek, gelecek zamanlardan vaktinden önce söz ederek, ölünceye kadar artık ondan ayrılmayacağız.

    imparatorun kaldığı malmaison sarayı bomboştu. josephine'i ölmüştü, bonaparte bu ıssız köşede yapayalnızdı. ikbaline orada başlamıştı, orada aşkıyla mutlu olmuştu, dünya hakimiyeti hülyasıyla orada sarhoşa dönmüştü, dünyanın rahatını kaçıran emirler oradan çıkmıştı. zamanında kalabalık bir halk ve ordunun çiğneyip ezdiği kumlu yollarda, napoleon'un öldüğü vakitlerde otlar ve böğürtlenler yeşermişti. daha o zamandan bakımsızlık yüzünden yabancı ağaçlar kurumaya yüz tutmuştu, kanallarda artık okyanusyanın kara kuğuları yüzmüyordu, tropik kuşlar artık kafeslerde esir değildi: sahiplerini kendi vatanlarında beklemek üzere uçup gitmişlerdi.

    bununla beraber bonaparte, hayatının ilk günlerini bir film şeridini başa sarar gibi hatırlamakla bir avuntu konusu bulabilirdi. düşmüş krallar, özellikle zaman nehrini yukarı doğru çıktıkça, soylarındaki bir sindirici güç içinde doğdukları muhitin şatafatlarından başka bir şey görmedikleri için kederlenirler fakat napoleon’un, ikbal devrinden önceki zamanlarında gördüğü neydi? bir korsika köyünde içinde doğduğu kulübe. kırmızı imparatorluk hilatını sırtından atmakla daha büyümüş olarak keçi çobanının çulunu sırtına geçirebilirdi ama insanlar, mütevazı bir menşeden geliyorlarsa, bir daha onu hatırlamak istemezler; talih piyangosunda sadece sonradan kazandıklarını kaybetmiş olmalarına rağmen, kaderin haksızlığı kendilerini babadan kalma bir mirastan yoksun etmiş gibi yanarlar; oysa napoleon’un büyüklüğü kendi kendine yetişmiş olmasındadır: soyundan hiç kimse ondan önce bir varlık göstermemiş, ona gücünü hazırlamamıştı.

    o yüzüstü bırakılmış bahçeleri, o boş ovaları, o türlü şenliklerden artakalmış ıssız dehlizleri, şarkılarla çalgıların artık duyulmaz olduğu o salonları görünce, napoleon kaderini gözden geçirebilirdi: "biraz ılımlı hareket etmiş olsaydım, acaba ikbalimi koruyamaz mıydım," diye kendi kendine sorabilirdi. şimdi yabancılar, düşmanlar onu kovuyor değildi, ulusları geçmişine hayran bırakarak adeta bir galip durumunda gidiyor değildi; 1814 seferinden sonra yenilmiş olarak çekiliyordu. fransızlar, dostlar, hemen tahtı bırakmasını istiyor, hemen gitmesi için onu sıkıştırıyor, general sıfatıyla bile hizmet teklifini reddediyor, üzerine şeref ve şan derecesinde afetler serpmiş olduğu toprakları bir an önce bırakmaya zorlamak için ona haberci üstüne haberci salıyorlardı.

    bu pek acı derse daha başka ihtarlar da katılıyordu: prusyalılar malmaison yakınlarında dolanıyorlardı; zafer sarhoşu mareşal blücher, ayakları birbirine dolanarak, kralların ensesine basıp geçmiş olan fatihi yakalamaları ve asmaları için emir veriyordu. ikbalin hızı, insanlar arasındaki ilişkilerde bayağılık, kişilerin yükseliş ve düşüşlerindeki çabukluk, tarihte daha önce görülen asaletin bir kısmından, sonraki devirleri yoksun bırakacak: roma ve yunanistan, iskender ile caesar’ı asmaktan asla söz etmiş değillerdi.

    1814’te geçen olaylar 1815’te tekrarlandı ama bu sefer insanın daha ayıp karşılayacağı bir taraf vardı çünkü nankörlerin bayağılığını korku artırıyordu: napoleon'u çabuk başlarından savmaları gerekiyordu çünkü müttefikler geliyordu. çar aleksandr da ilk anda orada bulunmayacaktı ki, zaferi ılımlılığa yöneltsin ve ikbalin küstahlığına engel olsun. paris artık o parlak dokunulmazlığı ile süslü olmaktan çıkmıştı, daha önceki istila tapınağı kirletmişti ama bu sefer tanrının öfkesine değil, kaderin küçümsemesine uğruyorlardı: yıldırım artık sönmüştü.

    yüz gün, bütün alçaklıklara yeni bir yüzsüzlük derecesi kazandırmıştı: yurt sevgisi uğruna şahsi bağları feda etme maskesi altında napoleon’un 1814 antlaşmalarını bozmakla büyük suç işlediğini ileri sürüyorlardı. ama asıl suçlular onun tasarladıklarını kolaylaştırmış olanlar değil miydi? 1815’te, kendisini bir kere yüzüstü bıraktıktan sonra bir kere daha aynı oyunu tekrarlamak üzere ona ordular hazırlayacak yerde, tuileries sarayında yatmaya geldiği zaman kendisine: "dehanız sizi yanıltmış, artık halk sizi tutmuyor, fransa’ya acıyın. yeryüzüne yaptığınız bu son ziyaretten sonra çekilin. washington'un vatanında yaşamaya gidin. bourbonların hatalar işlemeyeceği ne malum? siz hürriyet okulunda kanunla saygı göstermesini öğrendiğiniz zaman, günün birinde fransa'nın gözlerini size çevirmeyeceği ne malum? o zaman siz avının üstüne atılan bir zorba değil, memleketini dirliğe ve düzene kavuşturan büyük bir vatandaş gibi dönersiniz" demediler.

    ona hiç de bu ağzı kullanmadılar, dönen şeflerinin hırslarına alet oldular, zaferlerinden veya yenilgisinden istifade edeceklerinden emin oldukları için onun gafletini artırdılar. yalnız askerler napoleon uğrunda hayran olunacak bir samimiyetle öldüler. geri kalanı sağdan soldan otlanan, yağlanan bir sürüden başka bir şey değildi. hepsi onun son dakikalarından kendi hesaplarına faydalanıyorlardı, onu rezilce istekleriyle hırpalıyorlardı, hepsi de onun yoksulluğundan para sızdırmaya bakıyorlardı.

    bundan daha tam bir yüzüstü bırakılış görülmemiştir. bonaparte buna meydan vermişti: başkalarının dertlerine kayıtsızdı, şimdi de dünya ona kayıtsızlığa karşı kayıtsızlıkla cevap veriyordu. zorbaların çoğu gibi kendi adamlarına karşı iyi davranırdı ama aslında hiçbir şeye değer verdiği yoktu: münzevi bir adamdı, kendi kendine yeterdi, felaket onu hayatının çölüne geri çevirmekten başka bir şey yapmamıştı.

    george washington’u philadelphia’daki küçük evinde ve bonaparte’ı da saraylarında görünce, virginia’daki tarlasına çekilmiş olan washington, malmaison'daki bahçelerinde sürgünü bekleyen bonaparte'ın vicdan azabını duymuş olmasa gerek. birincisinin hayatında hiçbir değişiklik olmamıştı: yeniden mütevazı ihtiyaçlarıyla başbaşa kalıyordu, kölelikten kurtardığı çiftçilerin hayat seviyesinin üstüne çıkamamıştı; ikincisinin hayatında ise her şey altüst olmuştu.

    napoleon, malmaison’dan beraberindeki general bertrand, rovigo ve becker ile birlikte ayrıldı. general becker inzibat ya da komiser sıfatıyla yanında bulunuyordu. yolda napoleon’un aklına esti, rambouillet’de biraz kaldı. x. charles’ın cherbourg’dan gemiye bindiği gibi rochefort’dan gemiye binmek üzere buradan ayrıldı. rambouillet, soy ve insan olarak içinde dünyanın en büyük kimselerinin söndüğü şerefsiz bir sığınak olmuştu: i. françois bu uğursuz yerde ölmüş; barikatlardan kurtulan iii. henri, yol üstü çizmelerini çıkarmadan burada gecelemiş; xvi. louis burada gölgesini bırakmıştı. louis, napoleon ve charles sadece rambouillet’de otlayan sürülerin meçhul çobanları olsalardı, ne mutlu olacaktı onlar adına!

    rochefort’a vardığı zaman napoleon tereddütteydi: yürütme komitesi kesin emirler gönderiyordu: "rochefort ve la rochelle garnizonları napoleon’u gemiye bindirmek için hükümete yardımda bulunmalıdır. kuvvet kullanınız. kendisini hemen yola çıkarınız. hizmet teklifi kabul edilemez."

    napoleon'un hizmeti kabul edilemezmiş! ama nimetlerini ve zincirlerini kabul etmemişler miydi? napoleon gitmiyordu, kovuluyordu, hem de kimler tarafından?

    bonaparte, ikbalden başka bir şeye inanmamıştı. felakete aldırış etmezdi, nankörleri önceden mazur göstermişti: haklı bir kısasla şimdi kurduğu sistemin kurbanı oluyordu. başarı onun şahsından uzaklaşarak başka birinde belirince, çömezler okulu değiştirmediler, hocayı değiştirdiler.

    1 temmuz'dan beri fırkateynler kendisini rochefort koyunda bekliyorlardı: hiç sönmeyen umutlar, son vedasının ayrılmaz hatıraları onu durdurdu. huzur içindeki gözlerinin ilk yağmurun yağışını daha görmemiş olduğu çocukluk günlerini kimbilir ne kadar arıyordu! ingiliz filosuna, yaklaşması için zaman bıraktı. denizde bir danimarka gemisine yetişecek olan iki küçük gemiye henüz binebilirdi (kardeşi joseph öyle yapmıştı) ama fransa kıyılarına bakarken karar veremedi. cumhuriyetten hoşlanmazdı; birleşik devletlerin eşitliği ve hürlüğü onu tiksindiriyordu. ingilizlerden bir sığınak istemeye yöneliyordu, danıştığı kimselere: "bunda ne gibi bir sakınca görüyorsunuz?" diyordu. bir deniz subayı ona: "şerefinizi lekeleme sakıncası görüyorum, hatta ölünüz bile, ingilizlerin eline geçmemelidir. sizi zamanla doldurup adam başına bir şiline seyrettirirler."

    bu düşüncelere aldırmayarak imparator kendisini yenenlere teslim olmaya karar verdi. 13 temmuz'da, xviii. louis beş günden beri paris’te bulunurken, napoleon bellerophon ingiliz gemisinin süvarisine, naip prens'e hitaben yazdığı şu mektubu gönderdi:
    "altes, memleketimdeki siyasi ihtilafların ve avrupa'nın en büyük devletlerinin hücumlarına hedef olduğum için siyasi hayatım sona ermiştir. perslere sığınan themistokles gibi, ingiliz ulusunun ocağına sığınıyorum. onun kanunlarının himayesine sığınıyor ve bu kanunların tatbikini, düşmanlarımın en güçlüsü, en devamlısı ve en alicenabı olan sizden istiyorum.
    -rochefort, 18 temmuz 1815"

    bonaparte yirmi yıl durmadan ingiliz ulusuna, hükümetine, kralına ve bu kralın varisine hakaretler yağdırmış olmasaydı bu mektubun ifadesi hoş görülebilirdi ama napoleon tarafından o derece hor görülmüş, hakarete uğramış olan bu altes nasıl oluyor da, sadece galip geldiği için birden bire düşmanlarının en güçlüsü, en devamlısı, en alicenabı oluveriyor? söylediğine kendisi inanamazdı, doğru olmayan da güzel olamaz. bir düşmana sığınan düşmüş bir yüceliği anlatan cümle güzeldir ama themistokles'in bayağı örneğine gerek yoktu.

    bonaparte'ın bu hareketinde bir samimiyet noksanından daha kötü bir taraf vardır; fransa'yı unutmuştur. imparator yalnız kendi felaketiyle meşgul olmuştur, bir kere düşünce artık onun nazarında fransa'nın hiçbir kıymeti kalmamıştı. ingiltere’yi amerika'ya tercih etmekle, bu seçiminin vatanın yasına hakaret olduğunu düşünmeden, yirmi yıldan beri avrupa’yı fransa'ya karşı peşine takıp sürükleyen hükümetten, rus ordusundaki komiseri general wilson'un, fransa'yı tamamen yok etmesi için mareşal kutuzov'u sıkıştırdığı hükümetten bir sığınak dilendi: son savaşı kazanan ingilizler boulogne korusunda ordugah kurmuştu. uğrunda waterloo'da dökülen fransız kanını toprak daha tamamıyla içmeden gidip ingiliz ocağına sığınmak! ey themistokles! istilaya uğramış fransa'nın, louvre’da diktatör olmuş wellington'un karşısında kaçak imparator, thames kıyılarında, belki de el üstünde taşınarak, nasıl bir rol oynayacaktı? napoleon'un büyük talihi ona daha iyi bir hizmette bulundu: dar ve intikamcı bir siyasete kapılan ingilizler, son görevlerini kaçırdılar; yalvarıcıyı zindanlarına ya da ziyafetlerine kabul ederek onu ıekeleyecek yerde sözde başından aldıkları tacını gelecek kuşaklar için daha parlak bir hale koydular. esirliğinde devletlerin müthiş korkusu onun şerefini artırdı: okyanusun zincirine vurulmuş olmasına rağmen silahlı avrupa, gözlerini denizlere dikmiş, kıyılarda nöbet bekliyordu.

    15 temmuzda, epervier gemisi, bonaparte’ı bellerophon gemisine götürdü. fransız gemisi o kadar küçüktü ki, ingiliz gemisinin güvertesinden dalgalar üstündeki devi göremiyorlardı. imparator, süvari maitland'ın yanına giderek ona: "ingiliz kanunlarının himayesine sığınmaya geliyorum" dedi. kanunları daima hor gören adam bir defa olsun kanunun nüfuz ve itibarını itiraf ediyordu.

    filo torbay’e doğru yelken açtı: bellerophon’un çevresinde bir sürü kayıklar gidip geliyordu; plymouth limanında da aynı telaş hakimdi. 30 temmuz'da lord keith, sainte-helene adasına kapatılacağını bildiren kararı müracaat sahibine verdi. napoleon: "bu timur'un bayezid'i koyduğu kafesinden de beter" dedi.

    insanlık haklarını ve konukluk saygısını ayaklar altına alan bu hareket çirkindi: yelken açmış olması şartıyla herhangi bir gemide dünyaya gelirseniz doğuştan ingiliz sayılırsınız: londra'nın eski adetleri gereğince denizler albion ülkesi olarak kabul edilir. oysa bir ingiliz gemisi, sığınan biri için dokunulmaz bir tapınak olamıyor, bellerophon’un pupasını kucaklayan büyük adamı ingiliz himayesi altına koymuyordu! bonaparte itiraz etti; kanunları ileri sürdü, dönekliğe ve ihanete uğradığını söyledi, geleceğin vereceği hükmü hatırlattı: bu sözler onun ağzına yakışıyor muydu? adaletle eğlenmemiş miydi? şimdi kendisine uygulanmasını istediği kutsal hakları güçlü zamanında ayaklar altına almamış mıydı? touis-saint-louverture'le ispanya kralını kaçırmamış mıydı? amiens antlaşması'nın bozulması sıralarında fransa'da bulunan ingiliz yolcularını yakalattırarak tutuklamamış mıydı? kendisinin yapmış olduğu şeyleri taklit etmek ve çirkin misillemelere başvurmakta tüccar ingiltere haklıydı ama başka türlü de hareket etmek mümkündü.

    napoleon geniş kafalı olduğu ölçüde yüksek ruhlu değildi: ingilizlerle çıkardığı kavgalar pek adicedir; bunlar lord byron’u isyan ettirdi. zindancılarına hitap etmekle onları şereflendirmeye nasıl tenezzül etti? torbay’de lord keith'le, sainte-hélène’de sir hudson lowe’la ağız kavgalarına girişmek, kendisine verilen sözde durulmadığı için itiraz bildirileri çıkarmak, bir unvan için, biraz daha altın veya şeref koparmak için çekişmek suretiyle kendini alçalttığını görmek insanı üzüyor.

    kendinden başka bir şeyi kalmamış olan bonaparte’ın şan ve ününden başka bir şeyi kalmamış demekti, bu ona yetmeliydi: insanlardan isteyecek bir şeyi yoktu, kara bahtı yeterli derecede hükmü altına alamamıştı, felaketi son kölesi haline getirmiş olsaydı bunda mazur görülürdü. konukluk kurallarına aykırı hareket edildiğini ileri süren yakınma mektubunda bu yazının tarihiyle imzasından başka dikkate değer bir nokta pek yoktur. "denizdeki bellerophon gemisinden, napoleon." bunlar uçsuz bucaksızlıktan haber veren şeylerdir.

    bellerophon'dan napoleon, northemberland’a geçti, sainte-hélène’in ilerideki garnizonunu taşıyan iki fırkateyn gemiyi izliyordu. bu garnizonun subaylarından bazıları waterloo’da savaşmışlardı. bu dünya kaşifinin, beraberinde mösyö ve madam bertrand, mösyö montholon, general gaspard gourgaud ve las cases'i götürmesine izin verilmişti. bunlar batmış geminin enkazına gönül rızasıyla sarılan ak yürekli yolculardı. süvarinin talimatının bir maddesi gereğince bonaparte’ın silahları alınacaktı: okyanusun ortasında, tek başına, bir gemide esir olan napoleon’un silahlarını almak! kudretinin aşıladığı ne büyük korkudur bu! ama kılıcını kötüye kullananlara tanrının ne güzel bir dersidir de! ahmak amirallik, insan soyunun büyük mahkumuna, botany-bay’e sürülen bir kürek mahkumu gibi davranıyordu: kara prens, kral jean’ın silahlarını aldırmış mıydı?

    filo demir aldı. caesar’ı götürmüş olan gemiden beri hiçbir gemi böyle bir kadere araç olmamıştı. napoleon’un gördüğü son fransız toprağı la hogue burnu oldu; bu da muzaffer ingilizlerin bir başka ganimetiydi.

    imparator avrupa'da kalmak isterken hatırası hesabına hata etmişti; çok geçmeden adi ve unutulmuş bir mahkum haline gelecekti: eski rolü sona ermişti. ama bu rolün ötesinde başka bir durum kendisini yeni bir ünle gençleştirdi. ünü dünyayı tutmuş insanların hiçbiri napoleon’unkine benzer bir akıbete uğramamıştır. ilk düşmesinde olduğu gibi, birinden kılıcını, ötekinden heykelini yapması için onu bir demir ve mermer ocağının hükümdarı ilan etmemişlerdi; bu kartala bir kaya vermişlerdi, ölümüne kadar o kayanın tepesinde güneşlenmiş, oradan bütün dünya kendisini seyretmişti.

    bonaparte avrupa’dan ayrıldığı, hayatını terk ederek eceline kavuşmaya gittiği sıralarda, bu çifte hayatlı adamı incelemek, sahte ve gerçek napoleon’u tasvir etmek yerinde olur: bu iki napoleon birbirine karışır ve gerçeği ile sahtesinin birleşmesinden bir bütün meydana getirir.

    bu gözlemlerin bir araya getirilmesinden şu sonuç çıkar ki, bonaparte bir hareket şairi, muharebe alanında sınırsız bir deha, yönetim bakımından yorulmak bilmez, becerikli ve makul bir zeka, çalışkan ve aklıbaşında bir kanuncu idi. işte ulusların hayalinde bu derece hüküm sürmesi ve olumlu insanların muhakemelerinde bu derece nüfuz sahibi olması bu yüzdendir. ama politika adamı olarak devlet adamlarının nazarında hep kusurlu bir insan olarak kalacaktır. kendisini övenlerin çoğunun ağzından kaçan bu düşünce, ondan kalan son kanaat olacaktır; bu düşünce başardığı harikulade işlerle bunların biçare sonuçları arasındaki çelişkiyi açıklar. sainte-hélène’de kendisi siyasi hareketlerinin iki noktasını şiddetle yermiştir: ispanya savaşıyla rusya seferi; itiraflarını daha başka günahlarla da genişletebilirdi. hayranları, napoleon’un kendi hakkındaki tenkitlerinde yanılmış olduğunu iddiaya kalkışmazlar umarım, özetleyelim:

    -bonaparte, giriştiği işlerde tedbir ve ihtiyatı hiçe saydı, enghien dükünü öldürmekle ne çirkin bir harekette bulunmuş olduğunu tekrar anlatmaya gerek yok ama bununla birlikte omuzlarına büyük bir sorumluluk yükü almış oldu. hakkında çocukça methetmelere girişenler ne derlerse desinler, bu öldürme, yukarıda da söylediğimiz gibi, sonraları aleksandr’la napoleon ve prusya ile fransa arasında patlak veren ihtilafların gizli mayası oldu.

    -ispanya’ya karşı girişilen teşebbüs tam anlamıyla yersizdi: yarımada imparatorun elindeydi; ondan en kazançlı bir şekilde faydalanabilirdi ama bunun yerine ispanya’yı ingiliz askerleri için bir yurt haline getirdi ve bir ulusu kendi aleyhine ayaklandırarak kendisini mahvetmenin yolunu göstermiş oldu.

    -papanın gözaltına alınması ve papalık arazisinin fransa’ya katılması bir zorbanın kaprisinden başka bir şey değildi ve dini yeniden ihya etmiş olma şerefini onun elinden aldı.

    -kayserlerin kızını aldıktan sonra bonaparte, artık durması gerekirken durmadı: rusya ile ingiltere aman dileyecek konuma gelmişlerdi.

    -avrupa’nın selameti polonya’nın diriltilmesine bağlı iken bu krallığı diriltmedi. generallerinin ve müşavirlerinin itirazlarına kulak asmadan rusya’nın üstüne atıldı. delilik bir kere başladıktan sonra, smolensk’i geçti: ilk adımında daha ileriye gitmesi doğru olmayacağını, ilk kuzey seferinin sona ermiş bulunduğunu ve ikincisinin (bunu kendisi de hissediyordu) onu çarlar imparatorluğuna hakim kılacağını her şey ona işaret ediyordu.

    -ne günleri hesaplamasını, ne de iklimin sonuçlarını önceden tahmin etmesini bildi, oysa moskova'da herkes bunu hesaplıyor ve tahmin ediyordu. kıta ablukası ve ren konfederasyonu hakkında ise; ilki heybetli bir tasarı ama sonucu şüpheli bir hareketti; ikincisi büyük bir eserdi ama uygulamada asker içgüdüsü ve fazla vergi toplama hırsı yüzünden bozulmuştu. napoleon eski fransız krallığına, yüzyılların ve arasız birbirini izleyen büyük adamların meydana getirdiği xiv. louis'nin azametiyle xv. louis'nin ittifaklarını bıraktığı ve cumhuriyetin genişlettiği şekliyle sahip oldu. bu muhteşem kaide üzerine oturdu, kollarını uzattı, ulusları yakalayarak etrafına topladı ama avrupa'yı ne kadar çabuk ele geçirdiyse o kadar da çabuk kaybetti: askeri zekasının yarattığı harikalara rağmen müttefikleri iki defa paris’e getirdi. bütün dünya ayakları altındaydı, oysa ondan topu topu çıkarabildiği, kendisi için bir zindan, ailesi için bir sürgün, bütün fetihlerinin ve eski fransız topraklarının bir kısmının kaybedilmesi oldu.

    olayların ispat ettiği ve kimsenin inkar edemeyeceği tarih budur. bu derece çabuk ve bu derece feci bir sonun izlediği bu işaret edilen hataların kaynağı neydi? cevap; bonaparte’ın siyaset alanındaki kusurlarıydı.

    ittifakına aldığı hükümetleri toprak tavizleriyle kendine bağlıyor ve çok geçmeden bunların sınırlarını değiştiriyordu; verdiğini geri almayı gizlice tasarladığını durmadan gösteriyor, bir zorba olduğunu hep hissettiriyordu. istila ettiği yerleri, italya dışında, yeniden örgütlemeye hiç girişmiyordu. her attığı adımdan sonra yere serdiği şeyleri başka bir şekilde yeniden ayağa kaldırmak için duracağı yerde harabeler arasında ilerlemesine hiç ara vermiyordu: o kadar hızlı gidiyordu ki, geçtiği yerlerde bir nefes almaya bile zor vakit buluyordu. bir nevi vestfalya antlaşması gibi almanya, prusya ve polonya’daki devletlerin varlıklarını düzenlemiş ve güvene kavuşturmuş olsaydı, geriye doğru ilk gidişinde bu memnun uluslara dayanabilir ve sığınacak yerler bulabilirdi. ama onun zaferlerden kurulmuş şairane binası, temelsiz olduğu ve ancak kendisinin dehasıyla havada asılı durduğu için, bu deha çekilmeye başlayınca yıkılıverdi. iskender koşarak imparatorluklar kuruyordu, bonaparte koşarken sadece kurulmuşları yıkmasını biliyordu; tek amacı kendi başına dünyann efendisi olmaktı, bunu koruma çarelerine aldırış ettiği yoktu.

    bonaparte’ mükemmel ve kusursuz bir insan, bir duygu, incelik, ahlak ve adalet örneği, caesar’la thukydides gibi bir yazar, demosthenes’le tacitus gibi bir hatip ve tarihçi diye gösterilmek istendi. napoleon'un söylevleri, çadır altında ya da toplantılarda söylediği sözler hiç de kehanetli şeyler değildi çünkü haber verdiği felaketler gerçekleşmemiştir, oysa kılıç isaie’sinin (israiloğullarının dört peygamberinden biri. yehuda krallığının yıkılışından sonra putperestliğe karşı mücadele ederek yahudiye devletinin yıkılışını önlemeye çalışmış, bu yüzden öldürülmüştü. m.ö 774 sıralarında doğmuş ve 690 sıralarında ölmüştür) asıl kendisi yok olmuştur: yakıp yıkmaktan söz ettiği halde devletlerin ardından yetişip onları yok edemeyen sözler ulvi olacak yerde çocukça kalır. bonaparte tam on altı yıl gerçekten kaderin kendisi olmuştu: kader dilsizdir, bonaparte da öyle olmalıydı. bonaparte eğitim konusunda hiç de caesar değildi; tahsili ne alimce, ne de seçkindi; yarı yabancı olduğu için fransızcanın en esaslı kurallarından habersizdi ama sözlerinin hatalı olmasından ne çıkar? o dünyaya ferman veriyordu. bildirilerinde zaferin gücü ve mizacı vardır. ara sıra, zafer sarhoşluğu içinde, bunları bir trampetin üstünde karalama gösterisinde bulunuyorlardı; en acıklı sözler arasında uğursuz kahkahalar çınlıyordu. bonaparte’ın yazdığı tüm eserler; çocukluğunun ilk yazıları, romanları, buttafuoco’ya hitaben yazdığı risaleleri, beaucaire ziyafeti, joséphine’e yazdığı özel mektupları, söylevlerinin beş cildi, her biri ilginçtir ama dahi korsikalı'nın gerçek mizacına uygun düşüncelere ancak elbe adasında bırakılmış kötü bir el yazmasında rastlanır:

    "-kalbim bayağı acılara karşı olduğu gibi sıradan sevinçlere de kapalıdır.

    -bana canımı veren ben değilim, onun için bu can bu tende durdukça ona kendim kıymayacağım.

    -kara bahtım bana göründü ve ikbalimin sonu gelmiş olduğunu haber verdi, bu sonu leipzig’de buldum.

    -yeryüzünü kasıp kavuran o korkunç yenilik zihniyetini ben önledim."

    muhakkak ki bu sözler gerçek bonaparte’tan haber vermektedir. bonaparte’ın bildirilerinin, söylevlerinin, hitabelerinin belli başlı vasfı enerjidir. bu enerji onun kendi özelliği değil, hüküm sürdüğü zamanlara hastı. ihtilalci ilhamdan geliyordu, bu ilham bonaparte’ta zayıfladı çünkü o ilhamın ters doğrultusunda yürüyordu. danton derdi ki: "erimiş maden kaynamaya başladı; ocağa göz kulak olmazsanız hepiniz yanarsınız." saint-just de "cüretli olun!" derdi. bütün ihtilal siyaseti bu sözün içindedir; bir ihtilali yarım yapanlar kendilerine mezar kazmaktan başka br iş yapmış olmazlar.

    napoleon’u hayatta iken nefrete layık kılmış olan şeylerden biri de her şeyi küçültmek yönelimidir: cayır cayır yanan bir şehirde, birtakım aktörleri örgütleyen tüzükleri, kralları tahtlarından indiren kararnamelerle birlikte hazırlıyordu; dünyanın ve bir karıncanın kaderini tayin eden tanrı gücünün gülünç bir taklidi. imparatorlukları devirirken kadınlara hakaret ediyordu. yenmiş olduklarını küçük düşürmekten hoşlanıyordu; kendisine karşı koymaya cüret edenlere iftira atıyor ve özelikle canlarını yakıyordu. bahtı kendine yar olduğu ölçüde böyleydi; başkalarını ne kadar küçültürse kendisinin o kadar büyük görüneceğini sanırdı. generallerini kıskanır, kendi hatalarını onlara yüklerdi, çünkü aklınca kendisinin hata etmesi imkansızdı. bütün meziyetleri kendinde topladığı için onların kusurlarını acı acı yüzlerine vuruyordu. ramillies bozgunundan sonra xiv. loui, mareşal villeroi'ya "mösyö mareşal, bizim yaşımızdayken, insan her zaman başarılı olamıyor" demişti. napoleon asla böyle bir şey söylemezdi, bu ruh yüksekliğinden onun haberi yoktu. xiv. louis, kendi yüzyılını meydana getiren o büyük louis idi, bonaparte da kendi yüzyılını meydana getirmişti.

    yanlış rivayetlerle tahrif edilmiş olan imparatorun tarihi, imparatorluk devrindeki toplum hayatının tarzıyla büsbütün tahrife uğrayacaktır. basın özgürlüğü olan yerde devrimin tarihi yazılırsa olayların iç yüzlerini fark etmek mümkün olur çünkü o olayları herkes kendi gördüğü gibi anlatır: oliver cromwell'in saltanat devresi malumdur, onun hareketleri ve şahsı hakkında ne düşünüyorlarsa hepsini söylerlerdi. fransa'da da cumhuriyet zamanında bile celladın amansız sansürüne rağmen gerçek belirirdi: galip gelen hizip hep aynı değildi ve nöbeti ondan devralan hizip kendinden öncekilerin kendisinden gizlediği şeyleri meydana vururdu: bir giyotin kaldırılıp yenisi kuruluncaya kadar, düşen iki kelle arasında hürriyet vardı. ama bonaparte iktidarı ele geçirince, düşüncenin ağzı tıkanınca, artık sadece kendini övmek için ağzını açan ve kendinden başka bir şeyden söz edilmesine izin vermeyen bir istibdadın sesinden başka bir ses işitilmez olunca gerçek ortadan silindi.

    bu devrin sözde gerçek belgeleri tahrife uğramıştır; kitap olsun, gazete olsun, şefin izni olmadıkça hiçbir şey yayımlanmazdı: le moniteur’ün yazdığı makaleleri bonaparte gözden geçirirdi; paris hükümet makamlarının yolladığı ve dikte ettiği hitabeleri, tebrikleri ve kutlamaları, kendi atadığı valileri ona tekrar gönderir, böylece gerçek, kamuoyunda tamamıyla ayrı uydurma bir kamuoyunu yansıtırdı.

    bonaparte’ın hayatı su götürmez bir gerçekti ama o hayatı yazma işi bir baskı, denetleme ve yalanlarla çerçevelendirilmişti.

    eşi görülmemiş bir gurur ve sonu gelmeyen bir yapmacıklık merakı, napoleon’un tabiatını bozmuştu. egemenliği sıralarında, orduların tanrısı ona tekerlekleri canlı fransız askerleriyle vücut bulan o savaş arabasını hediye etmişken, zaten ismini en büyüklerin arasına kazımışken, kendisini olduğundan da büyük göstermeye ne ihtiyacı vardı?

    onda italyan kanı vardı, çözülmesi zor bir mizaca sahipti, yeryüzüne pek seyrek gelen büyük adamlar, ne yazık ki taklit edecek kimse bulamazlar. hem örnek, hem de kopya; hem gerçek kişilik, hem de bu kişiliği temsil eden aktör olan napoleon, kendi kendisinin taklitçisi idi, bir kahraman kılığına bürünmezse kahraman olamayacağını sanırdı. bu garip zaaf hayret verici gerçekliklerine sahte ve iki cepheli bir nitelik vermektedir: insan, krallar kralını roscius; yahut da roscius'u krallar kralı yerine koymuş olmaktan korkar. (roscius: meşhur bir romalı aktör. lucius cornelius sulla ve marcus tullius cicero’ya hitabet dersleri vermiştir)

    kendisi için iyi yürekli ve merhametli diye bahsedilen şarkılar dahi yazılmıştı ama bonaparte hiç de saf ve merhametli bir adam değildi. zorbalık timsali olan napoleon kalpsizdi, bu duygusuzluk ateşli hayaliyle bir çelişki teşkil ederdi. içinde hiç söz bulmazdı, sadece bir gerçek bulurdu, öyle bir gerçek ki en küçük bağımsızlığa tahammülü yoktur: emri olmadan uçan bir sinekçik, onun için asi bir böcekti.

    kulaklara söylenen yalanlar yetmiyormuş gibi gözleri de aldatmaya çalıştılar: şurada bir resim görürsünüz, avusturyalı yaralıların önünde şapkasını çıkaran napoleon’u gösterir; beride bir acemi asker imparatorun geçmesine engel olmaktadır; daha ilerde napoleon yafa’daki vebalılara elleriyle dokunmaktadır, oysa asla el sürmemiştir; saint-bernard geçidini azgın bir atın sırtında kar tipisi altında geçmektedir, oysa çok güzel bir havada geçmişti.

    sonraki dönemlerde napoleon'u, roma'nın yedi tepesinden olan aventin tepesinin ilk günlerindeki bir romalı gibi, hürriyet misyoneri, insanları salt hürriyet aşkıyla köleleştiren bir ihtilalci gibi göstermek istediler. onu eşitliğin büyük kurucusu diye gösterirler, bu sıfata ne dereceye kadar layık olduğunu anlamak için şu iki hareketine bakınız: kardeşi jérôme’un matmazel peterson'la nikahının feshini istemişti, çünkü napoleon’un kardeşi ancak hükümdar hanedanından kız alabilirdi; sonraları, elbe adasından dönüşünde, yeni demokratik anayasaya ek kararname ile bir pair’lik ve taç takmıştı.

    cumhuriyetin başarılarını devam ettirmiş olan bonaparte'ın her tarafa bağımsızlık ilkeleri serpmiş olduğu, zaferlerinin uluslarla hükümdarlar arasındaki bağların gevşemesine yardım ettiği, bu ulusları eski geleneklerle eski düşüncelerin baskısından kurtardığı; bu bakımdan, toplumsal hürriyete hizmet etmiş olduğu inkar edilemez ama milletlerin siyasi ve toplumsal kurtuluşuna kendi iradesiyle isteyerek çalışmış olması; en sıkı istibdadı salt avrupa'ya ve özellikle fransa’ya en geniş anayasayı vermek için kurmuş olması; kendisini zorba gibi göstermiş bir halk temsilcisi olması: işte bunlar kabul edilemez birer varsayımlardır.

    bonaparte, hanedan mensupları gibi, sadece iktidarı istemiş ve kullanmıştır. bununla birlikte iktidara hürriyet yolundan gelmiştir çünkü dünya sahnesinde kendisine bir rol görmeye ta 1793’te başlamıştı. napoleon’a ortamı hazırlamış olan ihtilal, kendisine bir düşman gibi görünmekte gecikmedi, onu yere vurmaktan da hiç geri durmadı. zaten imparator, kötülüğü, kendisinden gelmiyorsa pek iyi fark ederdi çünkü toplumsal görüşten yoksun değildi. bonaparte’ın hürriyet aşkı hakkındaki safsata sadece bir şeyi, aklın ne derece kötüye kullanılabileceğini ispat eder; bugün akıl istenilen yola sevk edilir olmuştur. terör dönemi'nin bir insaniyet devri olduğu ispat edilmedi mi? gerçekten, bir yandan bunca insanlar öldürülürken öte yandan da ölüm cezasının kaldırılması istenmemiş miydi? dedikleri gibi büyük uygarlıklar, daima insanları kurban etmiş değil midir ve ispat ettikleri gibi bu bakımdan maximilien robespierre, nasıralı isa’nın halefi olmamış mıdır?

    imparator her şeye karışırdı, zihni dinlenmek bilmezdi, düşünceleri bir türlü durulmayan bir kaynaşma içindeydi. ateşli mizacı yüzünden, açık ve devamlı bir seyir yerine sıçrayışlar ve hamlelerle ilerlerdi. yeryüzünün üstüne atılır ve onu temelinden sarsardı; kendisini bekletecek olan bir dünyaya tahammülü yoktu: en yüksek hareketlerini, hor görerek küçültmenin çaresini bulan ve en önemsiz hareketlerini kendi yüksekliğine çıkaran anlaşılmaz bir insandı. istekleri bakımından sabırsız, mizacı bakımından sabırlı, tamamlanmamış ve adeta yarım kalmış bir adam olan napoleon’un dehasında, parlak olmakla birlikte eksikler vardı: zekası, üzerinde ölmeye gideceği öteki yarıkürenin göklerine benziyordu, yıldızları arasında boşluklar bulunan o göklere.

    pek bir aristokrat ve pek bir halk düşmanı olan bonaparte’ın halk arasında kazandığı itibara nasıl erişmiş olduğu muammadır çünkü bu boyunduruk ustasının, bağımsızlık ve özgürlük anıtları yükseltmeye kalkışmış bir ulusun içinde bütün namı ve itibarıyla kalmış olduğu bir gerçekti. işte bu muammanın anahtarı: fransızlar içgüdüleriyle iktidarda olana bağlıdırlar, hürriyeti hiç sevmezler, sadece eşitliğe taparlar. oysa eşitlikle istibdat arasında gizli bağlar vardır. bu iki bakımdan napoleon, askeri bir duyguyla iktidara yönelen, halkçı bir duyguyla da bir örnekleşmeye bayılan fransızların kalbinde kaynağını bulmuştu. tahta çıkınca halkı da birlikte tahtına oturttu; proleter bir kral sıfatıyla, krallarla soyluları, odasının kapısında sıra bekleterek küçük düşürdü; yüksektekileri alçaltıp alttakileri yükselterek birbirinin hizasına getirdi: alçaltılan seviye halk takımının hasedini daha çok körükleyecekti, yükseltilen seviye onun daha çok koltuklarını kabarttı. bonaparte’ın avrupa üzerinde fransa'ya kazandırdığı üstünlük de fransız gururunu okşadı; napoleon’un halk arasında sevilmesinin bir başka sebebi de son günlerini acılar içinde geçirmiş olmasıdır. sainte-hélène’de çektiği ıstıraplar ölümünden sonra, daha iyi öğrenildikçe halk üzülmeye başladı; istibdadı unutuldu, düşmanları önce yendikten, ardından da onları fransa’ya çektikten sonra, onlara karşı fransa'yı savunmuş olduğu hatırlandı; ölümünden sonraki dönemde, şayet sağ olsaydı, fransa'nın içinde bulunduğu yüz kızartıcı durumdan fransızları kurtaracağı sanılıyordu: bahtsızlığı onun eski ününü fransa'ya tekrar getirdi; namı ve şanı, felaketinden faydalandı.

    bonaparte yüzünden fransa'nın toprakça ve itibarca uğradığı kayıpları itiraf etmemek için, sonraki kuşaklar, kuvvet ve iktidarı azaltmışsa da, sağladığı şöhretle bunu telafi ettiğini sanarak: "artık dünyanın dört bir yanında nam kazanmadık mı? fransızlar, her yanda tanınan, aranan, itibar gören ve çekinilen ulus olmamış mıdır?" diyordu.

    ama fransa, kudretsiz bir ölümsüzlükle, ölümsüzlükten yoksun bir kudretten birini seçmek zorunda mı kalmıştı? iskender bütün dünyaya yunanların adını tanıttı; bununla beraber aynı yunanlara asya’da dört imparatorluk bırakmaktan da geri kalmadı; yunan diliyle uygarlığı nil’den babil’e, babil’den indus’a kadar uzandı. öldüğü zaman, anayurdu makedonya, küçülmek şöyle dursun, yüz kat daha kuvvetlenmişti. bonaparte fransa'yı her yanda tanıttı; onun komutası altında fransızlar, avrupa’yı karşılarında öylesine dize getirdiler ki fransa’nın adı hala dillerde destandır ve etoile meydanındaki zafer takı kimse tarafından anlamsız bir anıt sayılamadan yükselmeye devam edebilir ama fransa o felaketlere uğramamış olsaydı bu anıt sadece bir hatıra değil bir tanık olacaktı. bununla beraber dumouriez, devşirme askerleriyle yabancılara ilk dersleri vermiş; jourdan, fleurus savaşını kazanmış; pichegrue, belçika ile hollanda’yı fethetmiş; hoche, ren'i geçmiş; massena, zürich’te; moreau, hohenlinden’de galip gelmiş değil miydi? bütün bunlar elde edilmesi son derece güç ve başka hareketleri tamir eden başarılardı. bonaparte bu dağınık başarıları sırtladı; onları devam ettirdi, zaferden zafere koştu ama o ilk mucizeler yaratılmış olmasaydı, sonuncuları elde edebilir miydi?

    napoleon'un ünü, fransa'ya yılda ortalama 200-300.000 cana mal oluyordu; bu üne ödenilen toplam bedel 3.000.000 askerden fazladır. ama tabii ki bu sonuçlarda bütün sorumlu napoleon demek de tarihe karşı suç olur. fransa’yı napoleon yaratmamıştı, fransa napoleon'u yaratmıştı.

    bonaparte, fransız toplumunu ses çıkarmadan boyun eğmeye alıştırmış, insanlarını düşünce haysiyetinin bilinmediği devirlere doğru geri atmıştı. fransızların kendilerine ve avrupa’ya karşı elini kolunu bağlayan acizlik, sonraki harplerde düştükleri durum, napoleon köleliğinin bir sonucudur çünkü fransızların ellerinde boyunduruğa alışmaktan başka bir şey kalmamıştı. bonaparte, geleceği bile rahat bırakmadı; yarattığı acizliğin doğurduğu huzursuzluk içinde, fransızlar avrupa’ya uzanacakları yerde ona karşı savunmaya çekildiler; kendilerini küçülttüler, dışarıdan gelecek hayali bir tehlikeden kendilerini kurtarmak için içerde hürriyetlerinden vazgeçtiler. bonaparte’ın havada asılı bıraktığı istibdat, kaleler halinde tepelerine inecekti. 1871'de birleşen almanya, fransızları tepeledikten sonra, aynalar galerisinde kuruluşunu ilan edecekti. fransızlar durmayacak, iki cihan harbinde de savunmada kalmak zorunda hissedeceklerdi.
34 entry daha