şükela:  tümü | bugün
1398 entry daha
  • oncelikle usulen tanim: alman futbolunun en buyuk markasi...

    sonrasinda lafa girecek olursak... gecen gun, sevilla'nin uefa avrupa ligi'ni altinci kez kazanmasinin ardindan soyle bir entry girmistim (bkz: sevilla/#111917754)... fourfourtwo dergisinde, 2008 subat sayisinda sevilla hakkinda yazdigim bir yaziyi iceriyordu...

    ardindan bayern de şampiyonlar ligi'ni altinci defa kazandi... tesaduf bu ya, yine fourfourtwo'da, bu kez eylul 2007 sayisinda da bayern'in almanya'da nasil bir hakimiyet kurduguyla ilgili bir yazi yazmistim... bu vesileyle onu da paylasayim dedim... bu arada yazinin uzerinden sadece 13 sene gecmis ve o 13 senede adamlar 10 bundesliga, 7 almanya kupasi, 2 de sampiyonlar ligi sampiyonlugu daha kazanmislar... tek kelimeyle korkunc!

    ======================

    ***oyunun tek hakimi***

    alman futbolunun ezici gücü bayern münih, geçen sezonu zirveden uzak tamamlayınca, cesaretlenen rakiplerine ne kadar büyük olduklarını yaptığı transferlerle hatırlatma gereği hissetti. biz de bu takımın tarihine ve ne denli büyük bir kulüp haline geldiğine ışık tutalım istedik…

    ülkemizde futboldan bahsetmeye başlayınca ağzımızdan çıkan ilk sözlerden biridir “üç büyükler”. çünkü sürekli şampiyonluk yarışı içinde olan, milli takımın iskeletini oluşturan kulüpler, yaklaşık bir asırdır hep fenerbahçe, galatasaray ve beşiktaş’tır. benzer futbol hanedanlıklarına başka ülkelerde de rastlamak mümkün. italya’da juventus, milan, ınter; portekiz’de benfica, sporting, porto; hollanda’da ajax, psv, feyenoord; yunanistan’da olympiakos, panathinaikos ve aek gibi… ingiltere ve brezilya gibi ülkelerdeki futbol oligarşileri daha da kalabalık bir nüfusa sahipken, bazı yerlerdeyse karşımıza iki başlı canavarlar çıkmakta. iskoçya’da lochness canavarından sonra akla gelen ilk canavar, iki başlı rangers-celtic canavarı değil midir?

    öyle ya da böyle, futbolun olduğu hemen her ülkede, zirve için uzun yıllardır birbirleriyle rekabet eden takımlar bulunduğunu görmekteyiz. istisna olarak karşımıza memleketinin tek tabancası suretinde çıkan takımlar da yok değil elbette ama bu istisnai gruba da baktığımızda, üyelerinin çoğunlukla futbol dünyasında fazla söz sahibi olamamış ufak ülkelerden olduğunu görmekteyiz. dolayısıyla istisnanın da istisnasını araştırdığımızda karşımıza tek bir isim çıkıyor: bayern münih! isterseniz lafı daha fazla uzatmadan, bavyera kulübünün almanya’da nasıl bir futbol hegemonyası kurduğuna hep beraber göz atalım.

    münchner turnverein adlı jimnastik kulübünden futbol oynama hevesiyle ayrılan franz john önderliğindeki bir grup genç, 1900 senesinin 27 şubat gününde, gönül verdikleri bu yeni sporu icra etmeye çalışacakları kulübü kurup, ona bayern münih adını koyduklarında, hiç şüphesiz çaktıkları bu kıvılcımın yüz sene içinde ne denli büyük bir yangına dönüşeceğinden haberdar değillerdi. öyle ki ilk zamanlarda maddi sıkıntılardan ötürü kulüplerini ayakta tutmakta dahi zorlanmışlar ve 1906 yılına gelindiğinde, o günün koşullarında daha büyük bir kulüp olan münchner sports club ile birleşme kararı almışlardı. bayern’in msc’nin bir nevi futbol şubesi olarak faaliyet gösterdiği ortaklık 1919 yılına kadar devam etti ve bu süre zarfında bayern, tarihinin ilk şampiyonluğunu da 1909’da bavyera ligi’ni zirvede tamamlayarak kazanmış oldu. peşi sıra bir başka kulüple daha işbirliği içinde bulunan bayern, 1923 yılından itibarense kendi ayakları üzerinde durmaya başlamıştı.

    o yıllarda avrupa’nın birçok ülkesinde ulusal ligler henüz kurulmamıştı. özellikle geniş coğrafyalara yayılmış ülkelerde böylesine bir uygulamaya gidilmesi zor görünüyordu çünkü kulüpler henüz külfetli, uzun deplasman yolculuklarının altından kalkacak mali yapılara kavuşmamışlardı. bu yüzden sezonun büyük bölümünde bölgesel ligler oynanıyor, son kısma gelindiğindeyse bölgesel liglerde üst sıralarda yer alan takımlar, ülke şampiyonunu belirlemek için play-off usulüyle karşı karşıya geliyorlardı. almanya’daki uygulama da bundan farksızdı ve 1902’den, 1963’te bundesliga’nın kuruluşuna kadar da, bölgesel liglerdeki birtakım değişiklikler haricinde, ulusal şampiyonanın genel yapısı böyleydi.

    söz konusu şampiyonalarda bayern münih sadece bir kere, o da 1932 yılında mutlu sona ulaşabildi. fakat ertesi yıl, iktidarın nazilerin eline geçmesi, bayern için beklenmedik ve ağır bir darbe oldu. şöyle ki, kulübün başkanı kurt landauer ve macar teknik direktör richard dombi yahudi kökenliydiler ve nazilerin de yahudilere karşı giriştiği insanlık dışı politikalar sonucunda, bırakın bayern’deki görevlerinde, almanya’da kalmaları bile mümkün olmadı. dombi apar topar hollanda’nın yolunu tutarken, landauer ise toplama kamplarında geçirdiği iki ayın ardından soluğu isviçre’de alacaktı.

    ikinci dünya savaşı ve sonrasında yaşanan çalkantılar döneminde almanya’da futbol, 1943-47 arasındaki dört yıllık periyod haricinde yoluna devam ediyordu etmesine ama bayern münih, eğer gidilen bu yolu bir demiryolu, futbolu da bir tren olarak düşünürsek, bırakın lokomotifliği, katarın önlerinde yer alan bir vagon bile sayılmazdı. 1963’te bundesliga kurulana dek elde ettikleri tek başarı, organizasyonuna 1952 yılında başlanan batı almanya kupası’nı 1957’de kazanmaları olmuştu. 1954’te dünya şampiyonluğuna ulaşan batı alman takımının kadrosunda sadece tek bir bayernli, hans bauer vardı ki o da sadece ilk turdaki iki maçta forma şansı bulmuş, takımın asları arasında yer almayan bir oyuncuydu. bayern, bundesliga’nın kuruluşunda da kendisine 16 takım içinde yer bulamamış ve bir alt kademeyi oluşturan beş bölgesel ligden südliga’da (güney ligi) oynamaya başlamıştı.

    işin kötüsü bu yıllarda bayern sadece yurtçapında değil, lokal olarak da bir futbol hükümranlığı kurmaya uzaktı. adını aldıkları iki yerden ilki olan bavyera eyaletinde en çok ön plana çıkan takım, 1961’e kadar tam sekiz ulusal şampiyonluk kazanan nürnberg’di ve diğer eyaletlerde de bu sayıya ulaşan başka bir takım yoktu. isimlerinin ikinci kısmını oluşturan münih kentindeyse 1860 münih ile kafa kafaya giden bir rekabet göze çarpıyordu. 1860, savaş öncesi dönemde ulusal şampiyonluk yaşayamasa da (bir kere finalde kaybettiler) savaş sonrasında gittikçe güçlenen yapısıyla dikkat çekmekteydi ve bundesliga’nın ilk sezonunda yer almayı da başarmışlar, aynı yıl batı almanya kupası’nı da müzelerine götürmüşlerdi. ertesi yıl, bunun doğal bir sonucu olarak boy gösterdikleri kupa galipleri kupası’nda da finale kadar gitmişler, avrupa’da final gören ilk alman takımı unvanını da kazanmışlar, lakin finalde west ham united engelini aşamamışlardı. üstelik o yıl bundesliga’da da ipi en önde göğüsleyen takımdılar. bayern ise bundesliga’daki ilk sezonunu üçüncü sırada tamamlamıştı. ancak milli takım teknik direktörü helmut schön, ilginç bir biçimde 1860’ın o kadrosundan bernd patzke dışında kimseyi 1966 dünya kupası için açıkladığı kadroya çağırmadı. öte yandan schön’ün kadrosunda bayern münih’i iki genç isim, sepp maier ve franz beckenbauer temsil ediyordu.

    o yıl kazandığı batı almanya kupasının, 1860’ın lig şampiyonluğu ve kupa galipleri kupası finalistliğinin gölgesinde kalmasıyla buruk bir sevinç yaşayan bayern’in hemşerilerine karşı talihinin dönmeye başladığı nokta da sanki 1966 dünya kupası oluyordu. kadrodaki yegane 1860’lı patzke tek bir maçta dahi forma giyemezken bayernli iki gençten beckenbauer, oynadığı futbolla, eusebio ile birlikte kupanın belki de en çok parlayan yıldızı oluyordu. sonraki kırk yıl boyunca aynı beckenbauer gerek futbolcu, gerek teknik direktör, gerekse kulüp başkanı olarak, bayern münih’in dünya futbolunun en saygın markalarından biri haline gelişinde hep başrolde yer alacaktı.

    aslında kulübün elde ettiği başarılara kronolojik olarak baktığımız zaman talihinin dönmeye başladığı nokta olarak ilk bakışta gözümüze 1966 senesi çarpabilir. fakat başarıya giden yolun inşasında temellerin ne zaman atıldığını merak ediyorsak, azcık geriye gitmemiz daha sağlıklı olacaktır. bu açıdan ilk odaklanılması gereken gelişme, 1962 yılında kulüp başkanlığına wilhelm neudecker’in seçilmesidir. neudecker göreve geldiğinde zirveyi hedefleyen bir takım yaratma amacındaydı ve bu doğrultuda da en kestirme çözüm olarak, hali hazırda zirvede yer alan takımın yaratıcısını kendi saflarına çekmeyi uygun bulmaktaydı. o dönemde batı almanya’nın son ulusal şampiyonu 1.fc köln’dü ve “köln’ü köln yapan adam” olarak da yugoslav teknik direktör zlatko çaykovski gösteriliyordu. neudecker de ilk iş olarak çaykovski’yi transfer etmişti. bu hamle, ilerleyen yıllarda bayern adına geleneksel bir taktik haline dönüşecek olan “rakiplerin elinden teknik direktör ve futbolcu kapma” hareketinin başlangıç noktasını teşkil etmesi açısından çok ama çok önemlidir.

    çaykovski yönetimindeki bayern’in 1965-66 sezonunda bundesliga’ya yükselip aynı yıl batı almanya kupası’nı kazandığına değinmiştik. 1967 yılındaysa bu başarıların üstüne çok daha anlamlısı ekleniyor ve üst üste ikinci kez kazanılan batı almanya kupası’nın yanı sıra bayern, finalde rangers’ı 1-0 mağlup ederek kupa galipleri kupası’na da uzanıyordu. takımın henüz yurtiçinde çok ciddi bir ağırlığı yokken avrupa kupalarında borussia dortmund’dan sonra (1965’te yine kupa galipleri kupası’nı kazanmışlardı) zafere ulaşan ikinci isim olmaları da ilginçti. bu belki bir bakıma takımın kaderinin de artık yavaş yavaş belirginleştiğini gösteren bir işaretti.

    1960’ların ikinci yarısında altyapıdan a takıma yükselen genç yıldızlar sepp maier, gerd müller, hans-jörg schwarzenbeck ve franz beckenbauer’a 1970’lerin başında paul breitner ve uli hoeness gibi yeteneklerin de eklenmesiyle birlikte bayern münih tarihinin en görkemli kadrosuna kavuşuverdi. bununla birlikte başkan neudecker’in yaklaşık on yıl önce köln’den çaykovski’yi kopartmasına benzer hamleler de bir süreliğine rafa kalktı çünkü bayern değil batı almanya’nın, avrupa’nın en güçlü kadrolarından birine sahipti artık. 1970’lerin başında da takım yurtiçindeki rakiplerden koparılmış bir teknik direktöre değil, milli takımda helmut schön’ün yardımcılığını yapmış olan udo lattek’e emanet edilmişti. lattek’in bayern’i, bundesliga’da üç sene üst üste şampiyon olurken, sonuncu şampiyonluğun kazanıldığı sene aynı zamanda şampiyon kulüpler kupası’nı kazanan ilk alman takımı olarak da tarihe geçti.

    bundan sonrasındaysa işler her anlamda arapsaçına döndü. 1974-75 sezonuna bayern çok kötü bir biçimde başladı ve bir müddet sonra udo lattek’in sözleşmesi feshedildi. onun yerine yine kendisiyle aynı dönemde schön’ün diğer yardımcılarından biri olarak çalışan dettmar cramer göreve geldi. bayern, cramer ile şampiyon kulüpler kupası’nı iki defa daha kazanarak üç yıllık bir seri yakalarken, lattek ise bayern’den ayrıldığı sezonu şampiyon tamamlayan borussia mönchengladbach’ta görevi, barcelona’ya giden hennes weisweiler’den devraldı ve bir bakıma bayern’in zamanında çaykovski ile çevirdiği çark, ters dönmeye başladı. taze şampiyon mönchengladbach, lattek ile peş peşe iki zafere daha ulaşınca, kendilerinden hemen önce bayern’in kırdığı üçleme rekorunu da egale etti. bayern’in 1969’da kazandığı ilk bundesliga şampiyonluğundan beri oynanan toplam dokuz sezonda da şampiyonluk sayılarında mönchengladbach 5-4 öne geçmişti.

    aynı dönemde bayern kazandığı üç şampiyon kulüpler kupası ile rekabetin avrupa ayağında sazı eline almış gibi görünse de 1973-1980 arasında mönchengladbach da; rainer bonhof, günter netzer, jupp heynckes, berti vogst, uli stielike ve allan simonsen gibi yıldızlarıyla şampiyon kulüpler kupası’nda bir kere final görüyor, ayrıca uefa kupası’nda da dört kere finale uzanırken bunların ikisinden galip ayrılan taraf oluyordu. iki takım arasında 1970’lerde nasıl kusursuz bir denge olduğunun bir diğer göstergesi de 1974’te dünya şampiyonu olan batı almanya takımının neredeyse yarı yarıya bayern ve mönchengladbach kökenli oyunculardan kurulu olmasıydı.

    1970’li yılları büyük bir atılım yaparak, ancak benzer atılımı bir başkasının da gerçekleştirmesi nedeniyle tamamen ipini koparıp gidememiş bir biçimde tamamlayan bayern’in karşısında, 1980’lere girilirken mönchengladbach tehlikesi azalmıştı belki ama bu sefer o tehlikenin yerini hamburg almıştı. önce golcüsü kevin keegan, sonra da efsane teknik direktör ernst happel önderliğinde beş sezon içerisinde üç şampiyonluk kazanan hamburg, üstüne üstlük bunların sonuncusunu bir de şampiyon kulüpler kupası’yla taçlandırınca, bayern’in arada kazandığı iki şampiyonluk çok çabuk unutuluyordu.

    bayern’in yurtiçinde düşlediği atağa kalkması enteresan bir biçimde, takımın o yıllardaki en önemli yıldızı karl-heinz rummenigge’nin ınter’e transfer olmasıyla gerçekleşti. rummenigge’nin bonservisi karşılığında ınter’den alınan yaklaşık 10 milyar liret tutarındaki para, kulübün hem maddi açıdan ferahlamasına, hem de sağlıklı bir yeniden yapılanmaya gitmesine vesile oldu. yapılan transferler içerisinde en önemlisiyse, mönchengladbach’tan alınan lothar matthaus’tu. bir kuşak önceki rakiplerinin tekrardan palazlanmasını engellemek açısından da önemli bir transferdi bu.

    yeniden yapılanma hareketi içerisinde udo lattek’in de takıma geri dönmesiyle bayern, tarihindeki ikinci üst üste üç şampiyonluğu yaşatacak takımı oluşturmuş oldu. 1987 yılında gelen üçüncü şampiyonluk, toplamda da dokuzu bundesliga’da olmak üzere onuncu almanya şampiyonluğuydu. böylece, bu alanda nürnberg’e ait olan liderliği de ele geçirmiş oldular. aynı yıl, şampiyon kulüpler kupası’nda da finale çıkan bayern’in, bu kupayı 11 yıl aradan sonra kazanma hayalleriyse portolu rabah madjer’in topuğuna takılacaktı.
    lattek’in o sezon sonunda görevinden ayrılmasıyla birlikte bayern’in teknik direktör tercihinde, bir kez daha mönchengladbach canavarının hortlamasına engel olma dürtüsü etkili olmuş ve bu takıma son dört sezon içerisinde iki üçüncülük, iki de dördüncülük kazandıran jupp heynckes ile anlaşılmıştı. heynckes’in ilk sezonunda şampiyonluk werder bremen’e kaptırılsa da, sonraki iki sezonda zirve yine ele geçiriliyor ve kulüp, altı sezonda kazandığı beş şampiyonlukla tarihinin yurtiçindeki en başarılı dönemini yaşıyordu. bundan sonrasındaysa bayern yine küçük çaplı bir krize giriyor, onu bu krize sokanlarsa iki tanıdık ismin, karl-heinz feldkamp ile christoph daum’un çalıştırdıkları kaiserslautern ve stuttgart oluyordu.

    bayern münih’in almanya’da tam anlamıyla bir futbol hegemonyası kurması açısından milat ise 7 ekim 1994 tarihinde gerçekleşti. kulübün efsane oyuncusu franz beckenbauer, o gün başkanlığı fritz scherer’den devraldı. ülkede tek takım olma yönünde eskiye oranla çok daha ihtiraslı çalışmalar da beckenbauer ile birlikte başlayıverdi. kendi futbolculuğu döneminde başkanı neudecker’in gerçekleştirdiği ve bayern’in ülkedeki o ilk ciddi sivrilişinde etkili olan “güçlü rakiplerden teknik direktör kapma” düsturunu beckenbauer eski başkanından çok daha fazla benimsedi. werder bremen’den otto rehhagel, borussia dortmund’dan ottmar hitzfeld ve hamburg’dan felix magath, bayern’in başı sıkıştığı anlarda apar topar göreve getirdiği isimler oldular. bu kadarla kalsa iyi! benzer transfer taktiği futbolcular için de uygulandı ve bavyeralılar rakiplerinden aynı süre içinde onlarca da yıldız isim kopardılar.

    tabii transfer konusuna gelince kulübün mali işlerinden de sorumlu olan genel direktör uli hoeness için de ayrı bir paragraf açmamız lazım. dizinden yaşadığı sakatlık dolayısıyla futboldan erkenden kopmak zorunda kalan uli hoeness’in, 1979 yılında bayern’de söz konusu göreve getirilmesinden bugüne kadar geçen yirmi yıla yakın sürede, kulübün gelirleri yaklaşık yirmi kat arttı. kulübün üye sayısı da 100 bini aştı. kulüp, rakipleriyle arasında finansal açıdan oluşan farkı giderek açtıkça da o rakiplerin, malum maddi gücün etkisiyle sömürülmesi de daha kolay oldu.

    bilindiği gibi futbolda başarı sadece maç sahası veya maddi bilançolar üzerinde elde edilmiyor. bunun için bir de sıkı lobi faaliyetlerinde bulunmak gerektiğinin artık herkes farkında… beckenbauer-hoeness ikilisi bu cephede de boş durmadılar ve bayern’in alman futbolunda saha dışında da en etkili güç haline gelmesini sağladılar diyebiliriz. özellikle beckenbauer, alman futbol federasyonu içerisinde nüfuzunu gün geçtikçe arttırdı, bir yandan federasyonda asbaşkanlık görevi üstlenirken, diğer yandan 2006 dünya kupası organizasyon komitesi başkanlığı görevinde de bulundu. en sonunda adı “alman futbolunun gizli patronu”na kadar çıktı. hoeness ise bu alanda adını en çok, başından beri alman milli takımının teknik direktörü olmasına karşı çıktığı daum’un, o meşum kokain hadisesini kamuoyunun gözleri önüne sermesiyle duyurdu.

    sonuçta beckenbauer’in başkanlığında geçen 13 sene içinde bayern münih yedi bundesliga, beş almanya kupası, beş almanya lig kupası, bir uefa kupası, bir şampiyonlar ligi ve bir de kıtalararası kupa şampiyonluğu yaşadı ve ülkesinde adeta rakipsizliğini ilan etti. öyle ki kazanılan bu kupalarla birlikte bayern’in rakiplerine attığı farka baktığımızda, tüm almanya şampiyonluklarını baz alırsak nürnberg önünde 20-9, sadece bundesliga şampiyonluklarını baz aldığımızdaysa mönchengladbach karşısında 19-5 üstün olduğunu görüyoruz. avrupa kupalarında bayern’in altı kupasının yanında dortmund ile mönchengladbach’ın ikişer, sadece kupa 1’e baktığımızdaysa bavyeralıların dört kupasına karşılık hamburg ile dortmund’un yalnız birer zaferi var.

    geçen sezon herkesi şaşırtan bir başarısızlık öyküsünde mağduru oynayan bayern, ligi dördüncü sırada tamamlayıp yıllar sonra şampiyonlar ligi sofrasına oturma fırsatını elinden kaçırsa bile, bunun acısını adeta transfer döneminde çıkardı ve görkemli bir rönesans için düğmeye hamit altıntop, jan schlaudraff, jose sosa, marcell jansen, franck ribery, ze roberto, luca toni ve miroslav klose transferleriyle basıverdi. aşının tutması halinde bir sonraki sezondan itibaren şampiyonlar ligi’nin çok daha fazla renkleneceği bir gerçek ama bundesliga’da ne olur, artık ikinciler için de özel bir şilt yaptırırlar mı, bilinmez…

    ***yılanın başını… transfer edeceksin!***
    bayern’e kim rakip olmaya kalktıysa, onlara teknik direktörlerini kaptırdıklarıyla kaldı

    bayern’in 1960’ların başında yakaladığı ilk ciddi çıkışın temelinde yatan kilit faktörlerden birinin, köln ile şampiyonluk yaşayan teknik direktör zlatko çaykovski’nin başkan neudecker tarafından köln’den koparılarak münih’e getirilmesi olduğunu söylemiştik. 1979’a kadar görevde kalan neudecker, daha sonra buna benzer bir icraatta bulunmasa da, 1980’lerde mönchengladbach’ı yeniden zirveyi kovalayan bir takım haline getiren jupp heynckes’in sonunda kendini bayern münih’te bulması, 25 sene önce yanan ama zaman içinde küllenen ateşin tekrar alevlenmesi anlamına da geliyordu. 1994’te beckenbauer’in başkan seçilmesiyse bayern’in rakiplerinden teknik direktör transfer etme saplantısının tavan yapmasına yol açtı.

    otto rehhagel 1981’den 1995’e kadar çalıştırdığı werder bremen’i ülkenin en güçlü takımlarından biri haline getirmişti. bu süre zarfında yeşil-beyazlı ekiple ikişer bundesliga ve batı almanya kupası, bir de kupa galipleri kupası zaferi yaşayan başarılı teknik adam, 1995 yazında beckenbauer’ın kıskacına kapıldı. ancak aynı beckenbauer’la hiyerarşinin yarattığı birtakım sorunlar yaşayınca başarılı olamadı. sezonun sonlarında kaiser çareyi rehhagel’i gönderip geçici bir süre için kulübeye inmekte bulacaktı. yine de bu vaziyette uefa kupası’nı kazanmayı bildiler. sonrasında trapattoni’yle yeniden “dışa” açılan bayern, italyan teknik adamın ilk sezonunda şampiyonluğa ulaşırken, ikinci sezonda, kovdukları rehhagel’in ikinci ligden yeni çıkardığı kaiserslautern’in gerisinde kalınca, trapattoni dönemi de uzun sürmedi.

    rehhagel ile beckenbauer’ın yeniden bir araya gelmesinin pek münkünatı yoktu. dolayısıyla rota bir başka başarılı alman teknik adama, ottmar hitzfeld’e çevrildi. hitzfeld, dortmund’u 1995 ve 1996’da bundesliga, 1997’de de şampiyonlar ligi şampiyonluklarına taşımıştı ama son sezonu kulüpte sportif direktör olarak geçirmişti. bu açıdan transferi daha da kolay görünüyordu ve beckenbauer da hiç tereddüt etmedi. hitzfeldli bayern, altı sezon içinde, üçü üst üste olmak üzere, ligde dört defa ipi en önde göğüslerken, ilk sezonunda şampiyonlar ligi’ni sıradışı bir final sonrası manchester united’a kaybediyor, iki sene sonraysa kupayı, çeyrek asırlık bir aranın ardından, nihayet kazanıyordu. hedeflerin uzağında kalınan 2003-04 sezonuysa, ı. hitzfeld döneminin sonu oldu.

    hitzfeld’den sonraki hedef, iki sezondur stuttgart’la çok başarılı bir performans ortaya koyan ve genç, dinamik bir takım yaratan felix magath’tı. magath da hem rakibe (bu durumda stuttgart) “yılanın başını küçükken ezeceksin” zihniyetiyle bir darbe vurmak, hem de bayern’in teknik direktör sorununu gidermek amacıyla yapılmış bir transferdi. magath, bayern kariyerine yurtiçinde daha iyisinin şam’da kayısı olacağı türden bir başlangıç yaptı ve ilk iki sezonunda da çifte kupa sevincini yaşadı. hatta bayern münih, almanya’da üst üste çifte kupa kazanan ilk ve tek takım oldu. ancak geçen sezona beklenmedik derecede kötü bir başlangıç yapılınca magath kendisini kapının önünde buldu. onun yerine bir defa daha boştaki hitzfeld’e dönülse de, insan hitzfeld’den sonraki bayern teknik direktörünün kim olacağını merak etmeden yapamıyor? stuttgart tam gaz devam ederse armin veh olabilir mi? ya da bremen geçen sene kaçırdığı şampiyonluğa bu sene ulaşırsa ardından thomas schaaf’ın acilen bavyera’ya uçuşuna tanıklık eder miyiz? hep birlikte izleyip göreceğiz.

    ***rakiplerden koparılan yıldızlar***
    üç büyüklerin kaçırdığı futbolcudan fazlasını bayern tek başına kaçırdı!

    bayern’in rakiplerini çökertme yoluyla büyüme politikasının tek ürünü, rakiplerden teknik direktör transfer etmek değil elbette. özellikle beckenbauer döneminde en çok başvurulan yöntemlerden biri de bundesliga’da sivrilen takımların yıldızlarını ellerinden kapmak.
    rehhagel sonrası werder bremen’in tabutuna son çiviyi çakma maksadıyla 1996 yılında alınan mario basler akla gelen ilk örnek… 1994-97 arası stuttgart’ta oynayan ve özellikle son sezonunda attığı gollerle takımını zirveye yaklaştıran giovane elber de bir diğeri… ancak bayern’in transfer taarruzundan en çok nasibini alan kulüp leverkusen oldu. daum ve toppmöller yönetiminde geçen dört sezonda üç ikincilik, bir dördüncülük elde eden ve şampiyonlar ligi’nde de final oynayan leverkusen’den ilk olarak 2002 yılında michael ballack ve ze roberto, sonra da 2004’te lucio’yu transfer eden bayern, rakibinin deyim yerindeyse kolunu kanadını kırmıştı. 2002’deki bir diğer önemli transferse, hertha berlin’den gelen sebastian deisler’di. 2005-06’da uzun süre şampiyonluk kovalayan ve ligin en az gol yiyen ekibi olan hamburg da çok geçmeden savunmasının belkemiği daniel van buyten’i bayern’e kaptırdı.

    geçen sezon yaşanan büyük hayalkırıklığı sonrası geçilen transfer atağındaysa başlangıçta futbolseverlerde bu geleneğin terk edildiği izleniminin oluşmasına neden olan transferler yapıldı. yıldız isimler luca toni ve franck ribery yurtdışından getirilmişlerdi, yurtiçindense küme düşen aachen ve mönchengladbach’tan jan schlaudraff ile marcell jansen’in alınmasının malum güç politikasıyla bir alakası yoktu. schalke’de çok fazla ilk onbir şansı bulamayan hamit altıntop transferi için de benzer şeyler söylenebilir. ancak tam “bayern yeni bir sayfa mı açıyor?” sorusu sorulmaya başlanmıştı ki bavyeralılar, bundesliga’da belki de bireysel anlamda kendileri için en büyük tehdit olan ismi, miroslav klose’yi, bir diğer şampiyonluk adayı werder bremen’den koparıp renklerine bağladılar. görünen o ki huylu huyundan kolay kolay vazgeçmeyecek.

    ***hoeness-daum çatışması***
    daum’un ayağını, bayern önderliğindeki “derin alman futbolu” mu kaydırdı?

    1990’ların sonunda almanya’da bayern’i en çok zorlamaya başlayan takım, christoph daum’un çalıştırdığı leverkusen olmuştu. 1997’de ve 2000’de son haftaya kadar bayern’le ligi başa baş götüren ama son düzlükte tökezleyip ikinciliğe razı olan leverkusen’in gösterdiği çıkışta daum’un hakkını geniş kitleler teslim etmekteydi ve christoph daum’un adı, euro 2000 sonrasında alman milli takımının teknik direktörlüğü için de geçmeye başlamıştı.

    sonunda taraflar arasında anlaşma sağlandı ve leverkusen de daum’un ömrü boyunca beklediği bu fırsatın önüne taş koymak istemedi. yalnız kulübün tek bir şartı vardı, o da sezonu daum’la tamamlamaktı, o süre içinde de milli takımda geçici olarak leverkusen’in futbol direktörü rudi völler görev yapacaktı.

    başta beckenbauer olmak üzere bayern cephesi bu durumdan memnun değildi. belli ki federasyon ve milli takım üzerindeki etkilerinin azalmasını, dahası aynı esnada, bu alanda son yıllarda kendilerine rakip olmaya başlayan bir kulübün güçlenmesini istemiyorlardı. daum’la federasyonun el sıkışmasının üzerinden çok geçmemişti ki eylül 2000’de münih’in bulvar gazetelerinden birisinde, daum’u karalayan enteresan bir yazı çıktı. yazının genelinde daum’un karanlık işlere de bulaştığı düşünülen eski bir iş ortağıyla yakın zamanda mahkemelik olabileceği, daum’un bir şarkıcı kadın yüzünden onca yıllık karısını nasıl aniden terk ettiği yönünde çeşitli varsayımlar ve ifadeler yer alıyordu. ancak satır arasında geçen önemli noktalardan birindeyse, daum’un uyuşturucu kullandığı ima ediliyordu.
    başlarda bu yazılanları kimse ciddiye almadı. lakin 1 ekim’e gelindiğinde bayern genel direktörü uli hoeness basının karşısına çıktı ve federasyonun daum’un milli takımın başına geçmesi durumunu yeniden gözden geçirmesi gerektiğini söyledi. hoeness, gazetenin ortaya attığı bu iddianın yalanlanmamasının kendisini şüphelendirdiğini söylüyor ve eğer birisi bu iddiaları kanıtlarsa, daum’un milli takımın başında duramayacağını vurguluyordu. hoeness’in bu sözleri kamuoyunun tepkisini çekti. daum da “iddiaları ‘suçlananın’ değil, ‘suçlayanın’ ispatlaması gerektiğini” söyleyerek herhangi bir teste girmeyi reddetti.

    ne olduysa bir hafta sonra oldu. daum birden fikir değiştirerek saç testine girdi ve test de hoeness’in iddialarını doğrularcasına pozitif çıktı. devamında da daum’un federasyonla yaptığı anlaşma feshedildi. sonrasınıysa türk futbolseverler olarak zaten detaylı biçimde biliyoruz ama sadece bizler için değil, tüm dünyadaki futbolseverler için o az önce bahsettiğimiz hafta, esrarını korumaya devam ediyor. çoğu kişi hâlâ o bir hafta içinde neler yaşandığını doğru dürüst bilmese bile, yine çoğunluğun sahip olduğu genel kanıya göre, o malum hafta içerisinde bayern münih, hoeness vasıtasıyla, “derin alman futbolunda” biraz fazla mesai yapılmasını sağlamıştı!

    ***kupa canavarı***
    işte bayern’in almanya’nın geri kalanına bedel müzesi

    şampiyon kulüpler kupası ve şampiyonlar ligi: 1974, 1975, 1976, 2001
    kupa galipleri kupası: 1967
    uefa kupası: 1996
    kıtalararası kupa: 1976, 2001
    almanya şampiyonaları: 1932
    bundesliga: 1969, 1972, 1973, 1974, 1980, 1981, 1985, 1986, 1987, 1989, 1990, 1994, 1997, 1999, 2000, 2001, 2003, 2005, 2006
    almanya kupası: 1957, 1966, 1967, 1969, 1971, 1982, 1984, 1986, 1998, 2000, 2003, 2005, 2006
    almanya lig kupası: 1997, 1998, 1999, 2000, 2004
288 entry daha