şükela:  tümü | bugün
9 entry daha
  • domuz düzenini anlatan hikaye. icerisinde tam 40 defa domuz kelimesi geciyor, her gectiginde bana akp'yi hatirlatiyor!

    --- spoiler ---

    eylül öncesi mahallede tek solcu ev bizimki. akşama kadar penceremizin altına toplanır 'komünistler moskova'ya' diye bağırırlar. bir tek insan bizimle konuşmaz. camlarımız taşlanır. anneme yolda laf atılır, tehdit ediliriz. kuşatma altındayız. baba evini satıp gidemeyiz. annem öğretmen, töb-der'den yargılandı. ulucanlar'da yattı. çıktığında beş kuruşumuz yok. annem tencerede su kaynatıyor, ocak yansın diye. su kaynatıyor işte kardeşim, yiyecek hiçbir şey yok, su kaynatıyoruz. gelip geçenler burada komünistler oturuyor diye bizi gösteriyor. boş tencere aylarca su kaynatılmasını hiç unutmam. içine bir soğan, bir dolma biber atacak gücümüz yıllarca olmadı. sağcı mahallede sıkışıp kaldık. nereye gitsek birbirimizi kollayarak, haberleşerek girip çıkıyoruz. annem kafayı yedi, sabaha kadar öldürüleceğiz korkusuna dayanamadı. sonunda muhtar, karakol, esnaf birlik olup ''başınıza bir iş gelmesini istemiyorsanız güzellikle çıkın burdan'' dediler. nereye çıkalım? pencerelerimize taş atılmasından bıktık, yastıklar tıkadık, camsız, çerçevesiz oturduk. kapımız tekmelenerek kırıldı. her gün esnaf pencerenin altından bağırıyor. karakol polisleri yine de bize gelip ''olayı siz çıkartıyorsunuz'' diye tehditle konuşuyor. tekme tokat kovdular bizi, yediğimiz dayaklar, ardımızdan sıkılan kurşunlar, eve giremedik, bir daha mahalleye giremedik, yaşlı bir yakınımızın yardımıyla biz girmeden evi taşıttık. topraklık'ın çok üstünde birkaç yeni gecekondu. minibüs, dolmuş dahi yok. mahalle yeni, yürüme çıkınca yine aşağıki mahalleden geçiyorsun. yine her gün saldırı, küfür. üç-beş gecekondulu toplanıp ''huzurumuzu bozuyorsunuz, buradan gidin'' diye tehditlere başladı! her gün ellerinde sopalar, kazma kürekler yolumuzu bekleyip bize saldırdılar! bir yakınımıza taşındık! evimiz orda giremiyoruz. çok geç saatlerde eve gizlice giriyor, banyo yapıp kaçıyoruz. beş kuruş para yok. annemle bir şeyler satalım dedik. pazarda turşu sattık. aklınıza ne geldiyse sattık. annem psikolojik olarak bozuldu, doktora götürdüm. sonra, bal satmaya başladım. on şişe kadar bal kavanozu alıp bir-ikisini kucağımda, pazarda dolana dolana satıyorum. cami önlerinde satıyorum, dükkânlara tek tek girip pazarlık yapıyorum. bir arkadaşım, böyle gezerek olmaz, karayoluna çık, bir kenarda dur, gelip geçen arabalar köy balıdır, hakiki baldır, diye alır, dedi. çubuk yolu'nda havaalanı yakınında, bomboş arazi. anayoldan köylere doğru yol ayrımı, keresteden bir masa yapıp, üstüne koydum, satmaya başladım. rüzgâr arkamdan girip önden çıkıyor, sığınacak hiçbir yer yok! günde bir tane satsam, karnım doydu diye seviniyorum. kaazandığım para şehre dönmeye dolmuşa yetmiyor, kamyonları durdurup arkalarına atlıyorum. böyle olmayacak, yanımda battaniye götürdüm, hiç şehre dönmedim. karayolunun kenarında geceleri kalmaya başladım. o karanlık soğuk geceleri, bir köpek ölüsü gibi yattığım ayları unutamam. saçım sakalıma karıştı, götümü yıkayacak su yok, üstüm başım toz, toprak, iç donum, fanilam yağlanarak karardı. bir meczup gibi. bir yıl böyle geçti. gide gele köylüler beni tanıdı. saçımın sakalımın kazık gibi oluşuna bakıp bana acıdılar ''sana ucuz mal getiririz'' ''satarsan, parasını verirsin'' dediler. arkam uçsuz bucaksız bomboş tarlalar. tarlaların üstünde toz toz dökülen kurumuş tepeler! tepelerin ardında burdan görünmeyen kerpiçten evler! yaza doğru, yanımda köylüden biri kavun sergisi açtı. nihayet konuşacak birini buldum. etraftaki köylerin, yerlerin ismini öğrendim, arkadaş olduk. kavun için duran arabalar benim tezgaha da bakıyor, bir yıl da böyle geçti. kışın tezgagını bana emanet edip gitti.. bal kavanozlarını kavun tezgahında sergilemeye başladım. üçüncü yıldı, genç bir oğlan tahta bir kulübe yaptırttı. oto lastik işine başladı. özal iktidara yeni gelmişti. bir sokak köpeği bizimle beraberdi, altı yavru doğurdu, yavruları geçen arabalara sattık, cebimiz para gördü!
    lastik işine yardım ettim, mesleği kapar mıyım diye inceliklerini öğrendim. yemeği ortak yiyorduk, kader arkadaşı olduk. özal'ın iktidarını kutlayan konvoylar şehirde dolaşırken annemi akıl hastanesine kaldırdım. yanımızda kendin pişir açıldı, artık karayolundan içeri arabaların rahat girmesi için park yeri de açıldı. küçük bir cep, yavaş yavaş bir dinlenme tesisi oluyordu. hastaneye gidiyorum, annem beni tanımıyor, gözlerinde uçurum, gözlerimin içine öyle derin bakıyor ki, fazla duramıyor, kaçıyorum. ne söylesem, anlıyor mu, anlamıyor mu bilmiyorum. annemin gözleri oyuyor içimi, zehirli bir çaputla biri ciğerlerimin içini oyup oyup duruyor! mangal kokuları iş yaptı. hela bile açıldı. benim de kendime sağlam bir tezgah yaptırmam gerekiyor. yolun başında büyük bir tabela vardı: ''sağolasın izocam'' yazıyor. içimden geçiriyorum, bu demir levhayı kopartıp, demiriyle bir kulübe yaptım. ön tarafında üç sıra raf, arka tarafında uzanıp yatacağım, tabut kadar bir yer. su var, hela var, konuşacak arkadaş var, gazete de gelmeye başladı, arabalardan alıyoruz. hayatımızın devrimi oldu. belediye bizim mekânın tam önüne durak koydu. karşımızdaki boş arsaya büyük gazetelerin matbaa tesisleri açacağını öğrendik, sevincimizden göklere zıpladık. bir büyük umut, sormayın. uzaktan görüyoruz, arkamızdaki tepelerde kooperatif evleri yapılıyor. inşaat işçileri mola verdiğinde on dakika yürüyüp bize geliyor. kahve gibi olduk. çay satıyoruz, önüne çardak, gölgelik yapıyor. bir büyük kooperatif arkamızdaki araziye yedi yüz konut yaptıracakmış. birkaç sene konuşuldu, sonunda oldu! iş makineleri, kepçeler, işçiler, müteahhitler... ana-baba yerine döndü! her yer çamur, her yer makine! müteahhitler yakın diye köylüden işçi topladı. otura kalka tanıştık. taksitleri çok ucuz geldi. anneme büyük müjdeyi verdim. bizim de artık bir evimiz olacak. karayolunda bal işini bıraktım, büyük çamurlu bir arsanın önünde, inşaat işçilerine sigara, jilet, şeker satan küçük bir bakkal açtım. geleni gideni tanıyorum. herkes, kimi ararsa bana soruyor. her evin önünde araba. sokak aralarına asfalt döküldü. çamur temizlendiğinde ortaya büyük bir mahalle çıktı! büyük bir benzin istasyonu açıldı. büyük bir mobilya mağazası, tabela koymadan, sıvası bitmemiş, büyükçe bir apartmanın altına açıldı. özal cumhurbaşkanı olduğunda, hem ilkokul hem de beş katlı büyük bir imam hatip bitmişti. çarşı kuruluyor. iki büyük camiimiz var. annemi eve aldım. olacak şey değil, cumaya gidiyorum. büyük bir dersane açıldı. dışarıdan gelen işçiler dükkândan içki soruyor, bir dövmediğim kalıyor adamları. annem başını örttü, kur'an öğrenmeye başladı, sabah, akşam dini kitaplar okuyor. annemi başörtülü kadınlar içinde görünce işte, sonunda halkımıza karıştık, deyip içimi tuhaf bir sevinç sardı. halkımızı bunca yıl tanımamışım. ideolojime, üniversite yıllarıma, eski arkadaşlarıma içimde büyük bir kin oluştu. eskiyi unuttum.her şey çocukluk, gençlik macerası, allah bizim de yüzümüze güldü. bu insanlar kimin sıkıntısı vaesa koşuyorlar. tek bir yoksula dayanamıyor, hemen iş veriyorlar. her şey bir görüşmeyle oluyor. köyün tarlalarını satın almaya başladılar. esnafın eline para geçtikçe karşı tepedeki arazileri kapatmaya başladılar. köylüler cahil adamlar. anap'lı, dyp'li, hepsi üç kağıtçı. 1990'ın başında iş bankası bir şube açtı. muhtar önde, partiye gide gele bizim köyü belediye yaptırdılar. belediye başkanlığını refah aldı. biz, refahlı görünüyoruz. basit ama doğru şeyler söylüyorlar, yerden gökten bereket yağıyor. zaten shp'nin yolsuzlukları ortaya çıkınca, sol siyasetin sonu geldi. utancımdan bir zamanlar solcuydum bile diyemez oldum. mersedesler çoğaldı. refahlı milletvekilleri gidip geliyor, vakıflar açılıyor!
    hayatla ilişkisini kesmiş kıllı adamlar, etrafı koklamak için sadece tv seyreder, sürekli abdest alan bir tuhaf sevimli hayvanlar! pazarlama şirketleri, nurcular, süleymancılar, nakşiler, mağazaları ayrı ayrı, hepsini öğrendim. çok sevdim. annemin aralarına karışmasına sevindim. sırf annemin hoşuna gider diye, annemin yanında yıllarca namaz kıldım.
    yan yana geldiklerinde hiç tedbirli değiller, her şeyi uluorta konuşurlar. yabancı gelince kendilerini uyuşukluğa ve bilmezliğe verir, susarlar! tv'de ruj sürmüş kadın görseler, leş yemiş köpek ağzı deyip çok eğlenirler. ihtiyarlarına kadar kimse bir an bıkkın görünmez. bir kürt fıkrası; kabız olmuş doktora gider, doktor bey, bazen öyle oluyor ki, tüfeğe koy at, bazen öyle oluyor ki, bardağa koy iç! bu fıkrayı bin defa anlat, bin defa gülerler, sosyal hayal dedikleri de bu. parti toplantılarına şaşırdım, eksiksiz herkes hazırda! dükkânını kapatıp yığılırlar. cami avlusunda sümkürmekten ihtiyarların burunları patlıcan gibi büyümüş. sektirmeden vakıflara yardım yaparlar. asker düzeni. dergiler, gazeteler kapıya bırakılır. parası ay başları topluca alınır. konuşurken alınlarından yağlı bir ter fışkırır. şaşılacak şey, tek bir ağaç dikmediler. cami, vakıf, market, hiçbiri boyanmamış. hâlâ sıvasıyla durur. zenginlik kaynaklarını çözemedim. gökten para, mersedes, dolar yağıyor. beyaz eşya mağazalarında alışveriş inanılacak gibi değil. senet pek yok. beğenen malı alır, gider, taksitlerini kafasına yazmış, aksatmadan getirir. kimse niye getirmedin demez. araba satışları inanılmaz. hiç pazarlık yapılmaz. aldım, verdim, tamam. kafam karıştı. beynim dağıldı. işte insanlığın aradığı ''komün'' bu. bir cennet hali. sanki hiçbir şeyin fiyatı yok. isteyen istediği dükkâna girip alıyor. yoksul öğrenciler mağazaya giriyor, istedikleri üst başı seçip alıyor. kırtasiye öyle, kasap öyle. bir tuhaflık, tv'de laikleri gördükleri zaman dilleri kanlı bir sopa gibi uzuyor. islami gazete ve dergiler çok düzenli geliyor ama hiç okunmuyor, dükkânların önünde geldikleri gibi birikiyor.
    ölüyü hiç bekletmezler, anında toplanılır, anında namazı kılınır, anında toprağa verilir. akşam olduğunda, artık bu dünyada annem yoktu. nasıl yardımcı oldular, kur'an'lar okundu, mevlütler bitmedi. fakirliğe inanmazlar, ancak inançsız insanlar fakir olur gibi. onlara fakir dediğinde, eşcinsellik suçlaması gibi, çirkince reddederler. hayat değil, savaş hali. herkes çocuğunu siyasal bilgiler'e, hukuk'a yazdırıyor. çok telaşlılar, hiç korkuları yok. mağazada ne satılırsa alırlar. tüfek sat, alır, mangal sat, yine alır. alırken düşünüp tartışmazlar. birşey dikkatimi çekti, seccadeleri hep plastik, sentetik, baskıları solgun, hepsi makine işi. annemin kıldığı seccade,anneannemindi, kırkyamalı seccade! bu farkı anladığımda içinde tarihten bugüne sert bir rüzgâr esti, burası bir kent, bir semt, bir sokak değil, cansiperane ve bir çırpıda kurulmuş bir karargah!
    saman çöpü kadar incecik köylüler dahi nasıl uyanık, nasıl anasının gözğ, hepsi uyuşuk, tembel, pavyon, kadın düşkünü. dp, ap böyle yaptı bunları. hava atma meraklısı. hiç çalışmazlar. hayatta hiç yorgun düşmezler, ama her gün yorgunluktan ölmüş, canları çıkmış gibi bir halleri vardır. köylülerin işi gücü iş bankası'nın önünde kuyruk olma, kredi almak! başka allah tanımazlar. krediyle düğün yapar, şehirden dansözleri getirip oynatırlar. düğünlerinde kredi paralarını havaya savururlar. kumar borçları bitmez, krediler kumara gider. ankara pavyonları kredilerini ellerinden almak için kurulmuş! neler neler, yüz tane roman yazacak insan tanıdım.
    siyasal'da okuyan temiz bir çocuk vardı. çocuğun ağzı var, dili yok. kalem gibi beyefendi, pek yakışıklı. namazı niyazı aksatmaz. kimse hakkında kötü konuşmaz. bir şeyleri yanında eleştirsen utanıp, susar. çocuğun masum ve çok dürüst sözlerini gördükçe, müslümanlık işte bu diyorum, muhteşem bir inanç, ne sade bir huzur. cemaat hakkında birileri konuşsa, susar, ya da fenalıkları işitmek istemiyorup deyip usulca kaybolur. okul bitmeye, kaymakam olmaya yakın, çocuğu evlendirdiler. her şey gözlerimin önünde yavaş yavaş oldu. içimden bu kadar yakışıklı, efendi, bu kadar sevilen çocuğa kim bilir ne kadar hanım, ne kadar dünya güzeli bir kız bulmuşlardır diyorum. çok merak ediyorum düğünü. düğün dediğin plastik sandalyelerle doldurulmuş vakıf salonunda mevlüt, kur'an okuma. neye uğradığımı şaşırdım. duyunca küplere bindim. iyi düşündüğüm her şeyi baştan sına değiştirdim. çocuğa gerçek bir akıl hastası, anadan doğma bir deli kızı verdiler. çocuk kızı, evlendiği gece tanıdı. sesini çıkartmadı. bu çocuk, fakirdi, babası alkolikmiş, vakıftaki ağbileri okula gittiği ilk günden beri üstünü başını giydirmiş. bilemiyorum neden sineye çekti, isyan etmedi, kızı anasının evine göndermedi. çocuğa bütün eşyalarını yapıp ayrı bir ev açmışlardı, akıl hastası kızın tek başına yapamayacağını bildikleri için kızın annesi de evde kalıyordu. hiç sesini çıkarmadı. arkadaşları yanında imalı laflar etmeye başladı, yüzüne karşı tezgaha getirilip kandırıldığı gibi laflar söylendi. hiç oralı olmadı. söylenenleri duymadı. başını öne eğdi, akşam olunca pazardan naylon torbayı doldurup evinin yolunu tuttu. evdeki kadına kutsal bir emanet gibi hizmet etti. bunlar benim aklımın alacağı şeyler değil. bu felaket benim başıma gelseydi bu mahalleyi yakardı. yıllarca, çocuk, kendi hesabını alie içinde yapacak diye boşuna bekledim!
    elli beş yaşlarında, öküz kadar iri suratlı, burnuyla toprağı deşip gübreleyen, yağlı, salyalı domuzlar gibi iri kafalı, sakalları göbeğinde, evinden hiç çıkmayan, kapısı hergün ana-baba yeri, bir şeyh vardı! şeyhi fazla görmedim. köse bir çavuşu vardı, sonra halifesi oldu dediler, kuraz, hilebaz, ortalıkta o dönüyor. konservatuarı terkettiği söylenen bir genç, kız her gün girip çıkıyor. cennet kuşu kadar güzel, on sekiz ya var, ya yok. ipek başörtüsü. ağlamaklı gözleri. iri iri kan çanağı gözleri. lale yaprağı gibi dudakları. burnu çok biçimli. ne biçimi, daha güzel bir kız çehresi görmedim. insan denen varlık bu kadar güzel bir çehreye sahip olabilir mi? bir dönüp baksa, alıp buralardan kaçıracağım. başı hep yerde, gözlerinin rengini görmek kısmet olmadı. adam akıllı aşık oldum. şeyhin evinin önünde kalabalığı her gün yokluyorum. artık işim bu. kızın dışarı çıkmasını yüreğim hoplayarak bekliyorum. çıkar çıkmaz kız, şoförü hazır, mersedesine biniyor. birkaç saniye ancak görüyorum. evlerinde sanki her gün bitmeyen törenler var. her gün gözleri ilahi bir manayla yere çakılı. uzun pardesösü kan renginde güller gibi. eşarbının önüne elmas bir bronş takmış. kızı gördükçe içim yanıyor. içimden hayaller kuruyorum. derdimi kime anlatsam, şeyhe gidip ne desem, kızın anası, babasını nasıl bulsam?.. iki yıl kızın adını sanını öğrenmekle geçti. ne aptalmışım, şeyhin üçüncü karısıymış. beynim parçalandı. arabaya binerken yanındaki kadın da annesi değil, şeyhin birinci kadını. yüreğime domuz kurşunu girmiş gibi, tepem attı, her şeyim allak bullak oldu, eğreti bir inancım vardı, tuz buz oldu. çektiğim acıyı anlatamam. her gün kuş sürüsü gibi küçücük imam hatipli kızlar gelirdi dükkânıma. her birinin hatıra defterine şiirler yazmamı isterlerdi. ne şiirler yazdım, bitmez sayfalar, her kıza, tane tane, inci taneleri gibi harflerle özene bezene. yanındaki kadınlar, bakıcısı gibi ona bakıyor. kadınların suratlarını inceledim, kangal köpeği gibi, hizmetçi değil, gestapo subayları. araba kapıları, lüks, sefahat hiç değil, hapishane kapısı. kızın önünde kapılar açılıyor, ardından kapılar kapanıyor. kız, korumaları bu kadınlarla yine nereye gider, nerden gelir, bu şatafat, bu tören nedir. sanki burası bir ülke krallığı, bu kadın bu ülkenin kraliçesi!
    kızın adı sevtap'mış, değiştirip rabia yaptılar! tapmak allah'a mahsus olduğu için değiştirdiler ismini, ama rabia'ya daha çok tapıyorlar. rabia aşkını içimden kopartıp atamadım. şehre dönecek, sıfırdan düzen kuracak gücüm olmadı. mal varlığımı satsam, otuz-kırk milyar ancak eder. şehirde bir ev bile alamam. hadi ev aldım, karnımı nasıl doyuracağım. buraya mahkumum. canım sıkılıyor, deli olacağım! ben eski bir solcuyum, eşitlik istiyordum, olacak iş değil, hiç olmayacak! eskisi de olsa hiçbir solcu, bu kadar eşitsiz bir sahneyi her gün seyretmeye dayanamaz, gitmek istiyorum burdan. köylüden bir müşterim vardı: rasim dayı, ben dedi, öyle sıkılırım ki, bütün köyü yakmak gelir içimden... ''eee, ne yaparsın?''.. ''yanıma rakıyı alırım, sırtıma tüfeği, her ay karagöl'e domuz vurmaya giderim, üç-dört gün dağlarda yatarım.'' karagöl yüz kilometre, belki daha fazla. çubuk'a kadar otobüsle, sonra yürüme, vuruyoruz dağlara. baharda karlar erir, küçük tepeciklerin ortasında küçük göller oluşur. yollarda kartal bile çıkar önümüze. her taraf meşe ağacı. büyük değil, küçük meşeler her yanı sarmış. domuzlar meşenin pelitine hasta. bu pelit olmasa burda hayat olmaz. domuz yaşadı mı tilki de yaşar, kurt da, hepsi birbirini yiyerek geçinip giderler. on metrede bir tavşan, tilki, sincap. hem de karadeniz'in rüzgârı gelir buraya, soğuk gibi. iç anadolu'nun iklimi tam da burda değişir. ankara kavrulurken, burası serin! karagöl büyük bir havuz kadar, balık da avlarız. krater gölü. yukardan bakınca siyah görülür, bu yüzden karagöl denmiş. tepeleri orman! orman müdürlüğü çevirmiş, korumalar koymuş. dağlara vurunca insan başka bir alem görüyor. bu alemin içinde başka bir değirmen görüyor! domuzlar ''ahlatı'' çok sever, armutun küçüğü gibi. sonra domuz gider, ormanın içine sıçar. bakarsın gübresinden ahlat ağacı büyümüş, gübresinden ağaç dikilmiş. domuz burnuyla toprağı eşeler, toprağa çapa gibi olur, toprakta domuzun oyduğu yerde fidanlar biter. bu toprak domuz toprağı! kimse elini değmez, bir domuzlar düzeni! domuzun bokundan binbir çiçekler, geceleri aynı çiçekleri o domuzlar parçalar! halk neden domuzu sevmemiş. aç kalınca tarlasına saldırıyor. dini sebepleri de var. ama yaban domuzu olmazsa, bu toprak yaşayamaz. işte hepsi kaç yüz yıldır terketti bu toprağı, domuzlar bekliyor dağları, tepeleri! meşe bu toprağın en köklü ağacı, olmazsa olmaz! ama kimse domuz için bunu söyleyemez. meşenin oğlu, ailesi gibi yabandomuzu. yüz yılları düşününce, bir domuzluk var diyor insan bu toprakta. domuzları sevmiyoruz, ama domuzlar var. rasim dayı, dedim, sen domuz öldürüyorsun, domuz öldürmesen ne yaparsın! ''yapamam'' dedi. rasim dayıyla gecelerimiz geçti, onunla ayı bile gördük! rasim dayı, ''babam da öldürdü, dedem de domuz öldürdü'' dedi. toprağı, bitkiyi, tanımadığım ağaçları, tanımadığım köyleri öğrendim. işte yıldırım bayezit bu dağlarda konaklamış ordusuyla. köylerin adları da ta o günden kalma, işte: kışlacık köyü! işte okçular köyü. silah çatıldığı yer: çatokçular köyü. hayvanlarını bağladığı yer: işte ahur köyü. anadolu'nun düğümü malazgirt'te değil burda çözüldü. o büyük türk imparatorluğu bursa'da, edirne'de değil, işte tam burda kuruldu. tepelerdeki köylerin hepsi yıldırım askerlerinin kışlamasıyla konulmuş, çubuk ovası'na doğru gidince, artık timur'un isimleri başlar. timur ovaya hakim. eskiden çubuk dağlarında ormanlar hakim, fillerini bu ormanlara gizlemiş. karagöl'den kıvrılıp karadeniz'e iniyorsun. karagöl'de toprağın rengi değişiyor... kireç gibi açık renk toz toprak, kırmızı, bordo, koyu bir renk alıyor. artık burası iç anadolu değil! nisan, mayıs, haziran ayları dayanılmaz güzel. eşsiz bir toprak. sahipsiz. dağlarda in-cin yok. birkaç köylü arasan yok. hepsi göçmüş. beş-on evden ibaret kimsesiz damlar! kurumuş dereler. derenin adı da zaten kuruduğu için kuruçay. allah'ım, allah'ım, buraları gördükten sonra, dükkânda duramaz oldum. rasim dayı gelsin gelmesin, vuruyorum karagöl yollarına. köylülere soruyorum bu çiçeğin adı ne, bilmiyorlar. şehre indim, aramadık kitapçı bırakmadım, bu çiçeklerin adını bilen yok! nasıl yok lan, orospunun çocukları.. yıldırım buraya geleli bin yıl olmuş, hâlâ mı yok, ulan!
    dağ, tepe rabia'yı düşünüyorum. hangi ay açar, hangi bayırda yetişir, hangi yağmur, hangi rüzgârla, hangi gölün kıyısında büyür, öğreniyorum rabia'yı. adlarını bilmiyorum. her gece domuzlar çiğniyor. domuzlar basıyor tarlaları, çimenleri! ama adlarını bilmiyorum. ben yabancı, ben kendi köyümde turist. koklayıp, bakıp, yanlarına uzanıp sonra ağlayarak elveda diyorum. ama onlar orada. hiç kimse beni dükkânda tutamaz. silah aldım, uzun bıçaklar aldım, değnekler aldım, belki aç bir domuz keser önümü. rasim dayıyla yamaç yamaç geziyoruz. rasim dayı: ''oğlum delleneceksin, çiçektir, bak geç!... başlarında bekleme. burada her ayağını bastığın yer bir kainat, fazla düşünme, düşünmeden geç!''.. düşünmeden geçiyorum kırları. düşünmeden o dağdan öbür dağa ip atlar gibi ip atlıyorum. tepelerden derelere düşüyorum. bir adımda yanındayım derenin. düşünmeden bakıyorum çiçeklere. rasim dayı kızılderili gibi, o gece hangi hayvanlar su içmeye indi, çamur izlerinden her birini çıkartıyor. domuzlar, domuzlar! bu memleketin domuzu bitmez. aklımdan çıkaramıyorum o kızı. çiçekleri kokluyorum, onu kokluyorum, onu kokluyorum.
    köylüler bir düzen kuramamış, çift yok, çubuk yok, bir domuz düzeni, domuz bereketi.. türk solunun zırnık aklı yok, iğreniyorum hepsinden. köylü ama çiftçi değil, kumarbaz, kadın düşkünü, hiçbiri krediyi tarlaya sürmüyor, yıllardır dyp bunları krediye alıştırmış, faizlerini silmiş. dünya bankası, ımf, türk solundan daha iyi tanıyor türk köylüsünü. kredi verilecekse çiftçiye verin, köylüye değil. şu iş bankası'nın önünde kuyruk olan köylüleri bir makineli tüfek alıp taramak geçiyor içimden, utanmaz adamlar, yılda altı gün tarlaya çıkmazlar, on milyar, kırk milyar kredi alırlar. hortumculardan beter bunlar. görünce bir domuz gibi vurasım geliyor!
    esnafı ilk günden beri tanırım, bunların, lüks gaziosmanpaşa'da daireleri var, ama orada oturmazlar, çünkü maden burada. hadi hesaplayın, vakıflar şehirden dört bin, beş bin kurban parası toplar. diyelim koyun başı 130 milyon. köylüden koyunu 100 milyona toptan alır, yine aldıkları esnafa aynı koyunu 90 milyondan satar. ortada kurban için kesilmiş koyun yok. ortada para dönüyor. kasabı, köylüsü, toptancısı, yılda bir gün kurban işi yapsa köşe oluyor.. insan sormaz mı, bu kurban fakirlere dağıtılmayacak mı? nerde? yıllardır kurbanımı çok dürüst adamlar diye bu vakıflara verdim. şimdi ayıldım. benim gibi uyananlar çok! kurbanımızı alıp kendimiz keselim. mahalle aralarında eş, dost, tanıdık fukaraları sormaya başladık. yoksulları biz de görelim. biz kendimiz teslim edelim, dedik. neye uğradığımızı şaşırdık. onlarca dul kadın, evlerinde çorba yok. onlarca felçli hasta, sandalyeleri yok, yataklarında dönemiyor. onlarca okuyamayan çocuk, oraya buraya çırak oluyor. yıllardır paralar buralara gidiyor güveni içinde teslim ettik. vakıflardam gidip bu yoksullara bakan yok. ortalıkta milyonlar dönüyor! şehirden binlerce müslüman güvenle bu vakıflara paralarını teslim ediyor. kurbanı kime verdiler, bilen yok. bir de düzenli zekat ödeyenler. zekat parası kurbanlardan fazla. zekatı, kurbanı topla, değirmenin suyu milyon dolarlar çıkar ortaya. hep bunları söyledim, düşmanlarım çoğaldı. yapmadıkları kalmadı. dükkâna her gün zabıta geliyor, bir bahaneyle ceza kesiyor. soluk aldırmıyorlar bana. belediye meclisinde, bu adamı buradan nasıl atarız diye konuşmalar başladı. apartman yönetimi, gece ışıkları sabaha kadar yanıyor, evine kimler geliyor belli değil diye imza toplayıp beni apartmandan attılar. muhtar, belediye başkanı başka iş yokmuş gibi, benimle uğraşıyor. dükkânın kapısını çalan yok. benim dükkâna girene bile kötü gözle bakıyorlar. bir gün bir helikopter dolaştı mahallenin üstünde. benim eski solculuğumu bahane edip ''ünsal'ı almaya geldiler'' diye espri yaptılar, sonra bu helikopter esprisine herkes inandı. beni yasal olarak burdan atamazlar ama, dükkânımı açtığım gibi kapatıyorum, aldığım mal rafta çürüyor. dayanacak gücüm kalmadı.
    hatırlarsanız, son belediye seçiminde karayalçın'la gökçek kafa kafaya çıktı. geceye doğru, bizim burdan giden iki bin oyla gökçek başkanlığı aldı. burası şehirden yirmi kilometre uzak, niye şehrin oylarına sayılır bilmem. o seçimde sola bir tek oy çıktı. o bir oy var ya, o benim. sola inandığım için değil, bunlara hiç inanmadığım için. tası tarağı topladım, dükkânı kapattım. bir çay ocağına da mı gücüm yetmez. sokak sokak aradım. sağlık sokak'ta bir çay ocağı kadar yer buldum. buraya ilk geldiğim, ıssız karayolunda tek başına yattığım o günleri hatırladım. sağolasın izocam tabelasından kulübe yapmıştım. sonra bu levhanın arkasına ''ünsa ticaret'' yazmıştım, arkasında hâlâ sağolasın yazısı duruyor. rüzgâr arkamdan girio önden çıkıyordu, meczup, kimsesiz bir köpek leşi gibi asfaltın kenarında yattığım o günler. skoda'nın arkasına yalnız, sağoasın izocam levhasını aldım, arkama bakmadan, bastım geldim.
    yirmi yılım gitmiş, hayatım bitmiş, umrumda değil, garsonluk yapar, sokaklarda yatar, karnımı doyururum. benim derdim, on üç-on dört yaşında başörtülü kızlar! kuş sürüleri gibi doldururlardı dükkânı. her birinin hatıra defteri vardı. polisi, jandarmayı koymuşlar, okula almıyorlar! bu minicik çocukların ne günahı var! sizler yazar değil, haysiyetsiz insanlarsınız. burası domuz toprağı, anlayın artık, domuzlar gübresiyle kendi çiçeklerini parçalıyor, artık yazarıyla, siyasetçisiyle bu toprağa bir insan düzeni girsin. bir domuz zenginliği bu. kültür zenginliği olsaydı bu yavruların başını hangi kuvvet açabilirdi? bu minicik çocuklara yapılanlardan, bu topraktan iğreniyorum. son günlerim bu çocukların hakları için gazeteler, yazarlara mektuplar yazmakla geçti, tek bir kişi, ama bir tek yazar kulak asmadı. aylardır bu çocuklar için yazdığım şiirleri dergilere gönderdim, bir tek dergi, ama bir tanesi yayımlamadı. oysa bu çocuklar nasıl dünyadan habersizler, neler olup bittiğini hiç bilmiyorlar. buradan gidiyorum, ama onlar yüreğimi oyuyor benim.
    sabahlara kadar allah'a yalvarıyorum. aç kapını allah'ım! ya hiç doğmamış gibi yok et beni bu evrenden, ya da bu bakışlarından incecik hüzün dökülen kızların sitemlerine direnecek yürek ver bana. ya karayoluna fırlatılan naylon torba içinde kusmuk yap beni, ya da bu minicik kızların içine akıttğı gözyaşlarını gösterme bana. dayanamıyorum. minicik çocuklara kalkan polis, jandarma ellerine dayanamıyorum. sağcılar, solcular, domuzlar, devlet, döndü dolaştı sonunda bu çocukları dövmeye başladı. olan neden bu çocuklara oluyor, bu koca dünya neden bu çocukların başına yıkılıyor?
    ya öyle yap allah'ım, ya böyle yap, ben dayanamıyorum. al bu insan fıtratını benden, yılan ısırığı bu zehir masum bakışlardan kurtar beni. ah o başörtülü minik kuzu kuzu kızlar. bahar rüzgârı kadar tazeler. azmış devlet, azmıştan beter aileleri arasına neden onlar sıkışıp kaldı?
    gül yaprağı yanaklı minicik kızlar! nazlı bakışları öğrenecek yaşta, tankların, domuzların gübresi, kurbanı oldular. göl suyu gibi pembe parlak yüzleri. destiyi onlar kırmış gibi, yere bakıp utanıyorlar polis amcalarından. manalı bakışları öğrenecek yaşta, panzer önünde bekleşiyorlar. oyuncaklarıyla çekişmeyi dahi bilmeyen bu çiçekleri kan gölünde boğuyorlar. hiç biri yakıcı bir aşkı bilmez. kirli bir savaşa sürüldüler. dağlardan ağlayarak dökülen çiçek yaprakları gibiler. çağlayanların kayalarına alınlarıyla çakıldılar. gökleri kucaklayan perşembe kanatlı melekler gibiydiler, kartalların önüne bıldırcın eti gibi konuldular. ıslanmış kanatlarıyla sinmiş minicik kuşların önüne koskoca bir ordu koydular.
    lalenin tam içi gibi yüzlü kızlar! çiğ damlası kadar küçük kızlar! memleket zehrini, çöpünü, upuzun yere yatırıp, gırtlaklarına kadar ağızlarından döktüler. nur damlası, su damlası gibi kızlar. alev göğüslü kızlar! nar çiçeği kızlar! kim çıldırttı bu laleleri...
    bu, feryadı dahi bilmeyen, sesi hiç çıkmayan minicik çiçekleri kim düşman yaptı! biz, ideolojimiz değil, haysiyetimizi kaybettik. hangi haysiyetli insan dayanır bu ıstıraba. kime yazsam cevap vermiyor! tek satır nedir, bir cümle bahsetmiyorlar. bahar müjdesi gibiydiler. çiğdemcikler gibi başları göklere yükseliyordu. nasıl anlatsam onları? ay ışığını şişelere doldursanız. avucuna alamaz kimse o şişeyi. ancak o kadar güzel olur yüzleri. dayanamıyorum. bırakıp onları gidiyor ünsal ağbileri. yirmi yıl içinde onların o güzel tatlı yüzlerinden, masumluklarından başka bu ülkede hiç kimseye borcum yok. bir oy nedir, bir oya dayanamadılar. bir oy nedir, bir oyla, güya kemdimce insan olmanın haysiyetini ayakta tutmaya çalışıyorum. dalgasını geçmesin bu bir oyla kimse. beni annem, boş tencerede su kaynatarak büyüttü. o bir oyu yirmi yılda zor kazandım. o bir oy, bu domuzlardan bir kıl koparmak... bu domuzlardan bir tek kıl koparmak nasıl zormuş...
    --- spoiler ---