şükela:  tümü | bugün sorunsallar (5)
1133 entry daha
  • hollywood’un şımarık çocuğu christopher nolan’a imrenmeyenimiz yoktur herhalde. en azından ben baya imreniyorum. imrenmem, kazandığı para ya da sahip olduğu şöhretinden kaynaklanmıyor. onun çocukluk ya da gençlik hayallerini gerçekleştirebiliyor olmasını kıskanıyorum. hangimiz bunu yapabildik? ve işte son filmiyle yine bir hayalini beyazperdeye aktarmayı başardı. bir ingiliz olarak izlemeye bayıldığı james bond tarzı ajan filmleriyle her fırsatta hayranlığını dile getirdiği fizik bilimini bir araya getirdi. fakat bu sefer istediği övgüleri almayı başaramadı. aslında sinema eleştirmenlerinden yine benzer eleştirileri duydu. fakat bu sefer hiç beklemediği bir yerden topa tutuldu. onu her fırsatta göklere çıkaran, “sen ne çeksen izleriz abi” diyen, the dark knight rises gibi kendisinin bile “çekip bitirsem de artık şu seriden kurtulsam” diyerek sevmediğine adım kadar emin olduğum rezil bir filmi bile taparcasına seven hayranları dahi bu filme istediği övgüyü vermedi. bunun birkaç nedeni var tabi. nedenlere geçmeden önce filmi anlatmak istiyorum.
    filme başlamadan önce şunu söylemekte fayda var. tenet, pek çok yönden interstellar filmiyle bağlantılı bir film. tenet’ı izlerken her iki filmin de aynı evrende geçtiğini düşünmeden edemedim. benzerlikleri yazı ilerledikçe anlatmaya çalışacağım. tabi bundan sonrası sürpriz bozacak haberiniz olsun.
    tenet’ı anlatmaya filmin ana temasıyla başlamak istiyorum. çünkü filmin bence en büyük eksiği de buydu. film, ana meselesini izleyiciye anlatmaya bir türlü yanaşmıyor. bunu dert edinmiyor. hâlbuki filmin meselesi gerçekten orijinal ve akıllıca. interstellar filmi, derdini nasıl ustalıkla izleyiciye en başından sonuna kadar hissettirmeyi başarıyorsa; bu film, bunu hiçbir yerinde beceremiyor. koskoca filmde, kocasından şiddet gören bir kadının tablolu neli tuhaf hikâyesine dakikalarca maruz kalırken; filmin ana meselesi, birkaç dakikada şöyle laf arasında anlatıp geçiliyor. hâlbuki mesele çok büyük. gelecek, geçmişini yok etmek istiyor. gelecekte yaşayan insanlar, her şeyin sebebi olarak gördükleri geçmişte yaşa(mış)yan insanları geliştirdikleri bir teknolojiyle ortadan kaldırmak istiyor. interstellar filminde de buna benzer bir mevzu vardı. bitkiler yavaş yavaş ölmekteydi ve insanlık bir yok oluşa doğru gidiyordu. insanlığı kurtaracak olan ise gelecekteki insanlardan gelen bir yardım olacaktı. interstellar filminde gelecekte yaşayan ve ileri teknolojiye sahip insanlık geçmişini kurtarmaya çalışırken; tenet filminde gelecekte yaşayanlar bize karşı oldukça öfkeliler ve tek çözüm olarak da geçmişin ortadan kaldırılmasını görüyorlar. peki, gelecekte ne olmuş. bunu da arada bir yerlerde laf arasında duyuyoruz. filmin kötü adamı sator’un deyimiyle “bugün zevk aldığımız güneş gelecekte yüzümüzü yakmaktadır. okyanuslar yükselmiş ve göller de kurumuştur”. yani şair burada küresel ısınmaya dikkat çekmektedir.
    tüm bunlar haliyle geleceği öfkelendiriyor. bu arada, gelecekte bir bilim kadını bir teknoloji geliştiriyor. burada teknolojiyi geliştiren kişinin kadın olması da bana interstellar filmindeki cooper’ın kızını aklıma getirdi. tabi şair burada politik doğruculuk da yapmak istemiş olabilir. bu teknoloji, cismin evirtilmesiyle ilgili… yani evirtilen bir nesne ya da insan zamanda bildiğimiz şekilde hareket etmiyor. evirtilenler, zamanda geriye doğru hareket ediyor. tabi burada şu soru ortaya çıkıyor. peki, evirtilmiş bir nükleer bomba geçmişe gönderilirse ne olur. şu an patlatılacak bir nükleer bomba geleceğimizi yok ederken; evirtilmiş bir bomba geçmişimizi de yok edebilecektir. ve gelecektekilerin aklına müthiş bir fikir geliyor: geçmişimizi yok edelim. ancak büyükbaba paradoksu denen bir şey var. ona ne olacak? ben geçmişe gidip dedemi öldürürsem ben aslında hiç doğmamış olacağım; o yüzden de aslında hiçbir zaman geçmişe gidip dedemi öldüremeyeceğim. zaten teknolojiyi bulan bilim kadını da bunu düşündüğü için teknolojiyi dokuz parçaya bölüp parçaları geçmişe saklıyor. geçmişte olabilecek en güvenli yere, yani nükleer koruma tesislerine.
    fakat gelecekteki diğer insanlar büyükbaba paradoksunun sıkıntı çıkarmayacağını düşünüyorlar. neden böyle düşündüklerini bilmiyoruz. filmde bu kısım da tek cümleyle geçiştiriliyor. pattinson’ın canlandırdığı neil karakteri gelecektekilerin başlarına bir iş gelmeyeceğine inandıklarını söylüyor. doğal olarak biz de buna inanmak zorunda bırakılıyoruz. onlar buna inanmadığı için kolları tekrar sıvıyorlar. madem bu işi kendi zamanlarında yapamayacaklar, o zaman neden teknolojinin saklandığı geçmiş zamanda yapmaya kalkışmasınlar. öyle de yapıyorlar. kendilerine gerçek bir kötü adam seçiyorlar. bu adamın adı sator. neden onu seçtikleri ise yine bir iki cümleyle anlatılıyor. doğru yerde doğru zamanda bulunduğundan gelecektekiler onu seçiyor. sovyetlerin dağıldığı ve bundan dolayı sovyetlerdeki nükleer tesislerin tam olarak korunamadığı bir zamanda ve bölgede nükleer atık bulmak için gönüllü olan sator’a gelecektekiler bir mesaj iletiyor. bu mesajda sator’a sahip olabileceği teknoloji ve bu teknolojiyle elde edebileceği para ve güç anlatılıyor muhtemelen. buralar da tam anlamıyla anlatılmıyor bize. tabi şu da var esasında. sonuçta gelecekte yaşıyorlar ve sator’un ilerleyen zamanlarda nasıl bir narsist canavara dönüşeceğini de aslında biliyorlar. ilerleyen zamanlarda kanserden ölecek olan sator onlar için paha biçilmez kaftan. kendisi öleceği için dünyayı da beraberinde götürmesi bu canavarı zaten alakadar etmeyecektir. ve filmimiz başlıyor.
    filmin kahramanı isimsiz ajanımız (bundan sonra kendisine john diyeceğim; çünkü herkes öyle demiş) gizli görevle ukrayna’da bir opera binasına giriyor. görevi çok basit; fakat işler istediği gibi gitmiyor. kimliği ortaya çıkıyor ve yakayı ele veriyor. kötü adamlar kendisine işkence ederken, john bir şekilde siyanür hapını yutarak arkadaşlarını ele vermekten kendisini alıkoyuyor. bu arada bu sahnelerin çekildiği alanda trenlerin önce düz sonra ters hareket ettiklerini görüyoruz. sanki daha filmin başında zamana bir müdahale yapılıyor gibi. zaten bir sonraki sahnede siyanürün sahte olduğunu ve john’un aslında denendiğini öğreniyoruz. tenet diye bir oluşum var ve bu oluşum john’u dünyayı kurtarmaya hizmet etmesi için içine almak istiyor ve şunu da demeden geçmiyor. senin gibi daha pek çok kişiye bu test yapıldı. bu arada film ilerledikçe tenet denen organizasyonu kuranın da john olduğunu öğreniyoruz. kafalar yanmaya başladı demi. daha durun bu sadece başlangıç. yani john’un kendisi aslında yine geçmişteki kendisini denemektedir. yani gelecekte yaşayan john, geçmişteki john’ları deneyip, belki de hangi john’u göreve göndereceğini seçmektedir. aynı interstellar filminde olduğu gibi. o filmde de cooper, yine kendisine gelecekten mesaj yolluyordu. belki de başka paralel evrenlerde diğer john’lar bu testi geçemiyor ve işkence altında ölüp gidiyorlardı. kim bilir?
    ve bu olanlardan sonra john gruba alınıyor ve john’a kendisinin de opera baskınında ucundan şahit olduğu o müthiş teknoloji anlatılıyor. evirtilmiş kurşunlar… john tabi kendisine anlatılan her şeyi çarçabuk kavrıyor ve üstüne üstlük çıkarımlarda bile bulunmaya başlıyor. onca araştırmacının ondan önce aklına gelmeyen basit bir fikri dile getiriyor. diyor ki bu kurşunların nereden geldiğini kolaylıkla bulabilir ve böylelikle bu teknolojiye birazcık yaklaşmış oluruz. fikri herkes tutuyor ki john’u bir anda mumbai’de görüveriyoruz. yanında neil denen başka bir adam var. neil’i şimdilik bir kenara bırakıyorum. ona tekrar döneceğim. john, mumbai’ye silah tüccarı priya için gidiyor. çünkü kurşunlar onun elinden çıkmış. priya ile ufak bir aksiyon sahnesinin ardından yüz yüze geliyorlar. priya kurşunları evet ben sattım ama sattığımda böyle ters mers hareket etmiyorlardı diyor. kime sattığını da söylüyor. bizim kötü adamımız sator’a satmış meğerse. kendisi kurşunları alıp evirtiyormuş. john yine mantık yürütüyor. o zaman diyor ben en iyisi bu sator’u bulayım. tabi sator’a ulaşmak öyle kolay değil. daha michael caine’ın filmde gözükmesi gerekiyor. boşuna mı fragmana koydular adamı. bir iki dakika görünüp çıksa yeter. öyle de yapıyor. “sator’un karısı var, önce ona ulaş” diyor ve filmin en saçma kısmına böylelikle giriş yapmış oluyoruz.
    sator’un karısı kat, kocasından bıkmış durumda. zamanında bir ressamla yakınlaşması olmuş. ama aldatmamış kocasını. öyle diyor. ressam buna sahte goya tablosu satmış. bu da müzayede ile tabloyu kocasına satmış. bomboş bir hikâye anlayacağınız. kocası da bu sahte tablo satışı yüzünden karısını tehdit ediyormuş. yanından kaçmaya kalkışırsa onu polise verip çocuğunu görmesini engellermiş. uykunuz geldi demi. neyse çok uzun anlatmayacağım. bizim john, bu uyduruk hikâyeden yola çıkarak kat’e diyor ki ben senin o sahte tablonu bulup yok ederim, sen de böylelikle kocanın tehditlerinden kurtulmuş olursun. sanki bizim sator sadece tabloya bakıyor. neyse… john’un ise tek şartı var. karşılığında beni kocanla tanıştıracaksın diyor. kat, teklifi kabul ediyor. ama bir sorun var. john “sorun ne” diyor. meğerse kocası tabloyu serbest liman (freeport) denen bir yerde tutuyormuş. bu yeri özel olarak yaptırmış zamanında. millet, antika ve sanat eserlerini vergi ödemeden buradan ülkelerine rahatça sokabilsin diye. yani iyi niyetli anlayacağınız. fakat sator’un birkaç yıldır sanat eserleriyle ilgilendiği filan yokmuş. demek ki aslında serbest limanı başka bir şeyi saklamak için inşa etmiş. bakın burası çok önemli aslında.
    john ve neil hemen bir plan yapıyorlar. sırf nolan’ın canı bir nakliye uçağını hangara bodoslama sokmak istediği için uçaklı neli tuhaf bir plan buluyor ve hangara giriyorlar. fakat gizli kapıların ardından tablodan ziyade başka bir şey buluyor bu ikili. çok daha önemli bir şeyi… evirtme amaçlı bir makine keşfediyorlar. bir nevi zaman makinesi aslında. bizim sator inşa etmiş makinayı gelecektekilerden gelen talimatla. bu makineden geçen insan da evirtiliyor. zaten bundan sonra işler sarpa sarıyor. filmin en can alıcı sahneleri bundan sonra başlıyor. çünkü artık geçmiş ve gelecek birbirine girmeye başlıyor. john, gelecekten gelen john ile karşılaşıyor. john, ilerleyen sahnelerde yaralanacak olan kat’i kurtarmak için geçmişe gidiyor. kat’i evirtme makinesine sokarlarsa kat’in iyileşeceği söyleniyor yine bir cümleyle. ve hep beraber gelecekten geçmişe, yani makinenin olduğunu bildikleri serbest limana tekrar gidiyorlar. uçağı havaya uçurdukları günü seçiyorlar ki giriş çıkış sorun olmasın. burada her iki john’un enteresan dövüş sekansını izliyoruz.
    daha sonra filme bizim hintli silah tüccarımız priya’nın silahlı adamları giriyor. priya’nın amacı basit aslında. sator’un elindeki gücü almak istiyor. sator da bu arada dokuz parçayı bir araya getirmiş ve algoritmayı oluşturmuş. algoritma dediği tüm dünyayı yok edecek bir silah. yani tüm insanlar evirtilecek ve ileri ve geri giden partiküller birbirini yok edecek. plan basit aslında. sator, bu işin zamanını da ayarlamış. kendisi ölürken tüm dünyayı da beraberinde götürecek. tabi o işler öyle olmuyor. bizim öfkeli kat, kocasını öldürmenin derdinde ve bunu başarıyor. bu arada sator, filmin ortalarında ona silah tutan kat’e beni daha önce gemiden attın ama şimdi vuramazsın; çünkü öfke dolu değilsin demişti (bu yazdığıma itiraz geldi. onu daha önce yelkenliden atmıştı. ben gemi ile karıştırmışım). yani sator, karısı tarafından öldürüleceğini biliyordu. bilmesi normal; çünkü adamın elinde zamanda ileri geri gitmesine yardım eden bir makine var. bunu şu yüzden söyledim. bizim sırtı güneş kremli sator öldü ama başka bir evrende diğer sator’lar yaşamaya devam ediyor. hatta başka bir evrende kendisiyle birlikte dünyayı yok etmeyi başarmış bile olabilir.
    bu arada son çatışma sahneleri güzeldi. zamanda ileri giden kırmızı takımla, geri giden mavi takımın sahneleri gerçekten muazzamdı. burada da şair doppler etkisi’ne göndermede bulunmuş. merak eden bakabilir internetten. gerçi bu çatışma sahnelerinde sator’un adamlarını bir türlü göremedik ama olsun. artık ona da laf etmeyeyim. son sahnede yancımız neil devreye giriyor. kendisi makineye birkaç defa girmek koşuluyla kendisinden birkaç kopya yapıyor. amacı john’u kurtarmak. zaten sonlarda da şunu söylüyor. biz ikimiz birbirimizi çok iyi tanıyoruz. “beni bu işe sen aldın” diyor. hatta şu bomba cümleyi kurup ortadan kayboluyor. john’a hitaben “tüm bu plan senin zaman kıskacı hareketinden ibaretti” diyor. zaman kıskacı ne demek peki? bunu, hem kötü adamımız sator hem de priya’nın askerleri de uyguluyor aslında. zaman kıskacı çok basit bir hareket. bir şeyin nasıl olup bittiğini öğrenmek için kişi iki türlü hareket ediyor. önce zamanda geriye gidiyor ve neler yaşandığını öğreniyor, ardından da ileri giderek daha önceden gördüklerini uygulamaya koyuluyor. bu kısımda yanlışsam düzeltin. kısacası filmin sonunda öğreniyoruz ki gelecekteki john tüm planı zaman kıskacı yöntemiyle kendi tasarlamış. yine paralel evrenlerdeki diğer john’ları kastediyorum.
    uzun lafın kısası nolan yine döktürmüş. arada saçmalamış ama yine de zekâsını konuşturmuş. daha önce hiçbir filmde görmediğimiz sahneleri önümüze koymuş. dediğim gibi son çatışma sahnesi sinema tarihine girecek türdendi. şahit olduğumuz her sahne hayatımızda ilk defa gördüğümüz bir şeydi sonuçta. buna hayran olmayıp da ne yapacağız? aslında daha yazılacak çok şey var ama yoruldum baya. şunu da söylemeden geçmeyeyim. filmde çok güzel bir paradoks daha vardı aslında. filmde dile getirildi birkaç yerde hatta. şimdi gelecekteki iyi niyetli bilim insanımız teknolojiyi geçmişe gömmüştü ya hani. aslında böyle yaparak kendi zamanını da tehlikeye attı. çünkü böylesine bir teknolojiyi geçmişe öğretmiş oldu. nasıl kendileri bu teknolojiyi kullanarak geçmişi yok etmeye çalışıyorlarsa, geçmiş de şimdi ellerine geçen aynı teknolojiyle geleceği yok etmek isteyebilir. zaten filmin başlarında john’a meseleyi anlatmaya çalışan kadın şey demişti. “tüm bu evirtilmiş parçalar gelecekte yaşanmış bir savaşın arta kalanları”. bu savaş kalıntıları neden geçmiş ve geleceğin savaşından arta kalanlar olmasın ki.
940 entry daha

hesabın var mı? giriş yap