şükela:  tümü | bugün
68 entry daha
  • bizim iş merkezinde 4 tane personel çalışıyor, gece bekçisi, kapı görevlisi, otoparkçı ve temizlikçi.
    1 tanesi hariç geri kalanı komple akpli ama öyle böyle değil koyu akpli. yine de esasen dürüst iyi insanlardır. zaten emekliliği gelmiş, hatta emekli olduktan sonra bile çalışmaya devam eden insanlar, hasbelkader eşleri çocuklarıyla çalışa çalışa, kredi ödeye ödeye bir ev almışlar yada yapmışlar, sonra ikinci katı çıkıp evlendirdiği çocuğunu oraya oturtmuş, eski model (en yenisi 15 yaşında) arabaları olan insanlar.

    üstleri başları, işportadan alınma kıyafetler öyle marka falan giyinmiyorlar ki genelde gömlek üstü örme süveter yelek falan giydikleri, onun üzerine de firmaların dağıttığı eşantiyon yelek ceket giyiyorlar.

    sosyal hayatları, akraba ziyaretleri, memleket ziyaretleri ve hava güzel olduğu hafta sonlarında mangal yapmaktan ibaret.

    kitap okuduklarını hiç görmedim. içlerinden sadece 1 tanesi arapça kuran-ı kerim okuyor. o da okuduğunun türkçesini bilmiyor.
    namazlarını kılarlar, cuma namazlarında nöbetleşirler, 2'si bir hafta gider biri nöbetçi kalır, sonraki hafta diğeri gider.
    milliyetçiler ama genel kabul görüşleri de şu; "kürtler de din kardeşimiz bölücü olmayanlarına kapımız açık" derler. yine de merhaba merhabadan öteye geçmez.
    alevilere biraz daha soğuklar.
    kendi memleketlileri harici kimseye güvenmez konuşmazlar. kendi aralarında bile birbirlerine pek güvenmezler.

    ben sol görüşlü bir insanım, bu insanlarla tanıştığımda yani işe başladığımda 28-29 yaşımda falandım.
    o zamanlar bu adamlara uzak durur. herhangi bir tartışma ortamı oluşmasına izin vermezdim.
    tabii gel zaman git zaman merhaba merhabadan öteye geçiyor muhabbet.
    ülkenin geneli gibi araya mutlaka siyaset futbol falan giriyor.
    özellikle gezi döneminde bana tamamen düşmanca tavırları vardı.
    sonra sonra ne olduysa biraz daha yumuşadılar. aslında kendi halinde işinden evine, evinden işine giden "zararsız" bir insan olarak görüdkleri için çok da şey yapmadılar.

    gezi sonrası bir dönüm noktası oldu ve daha fazla siyaset konuşur oldular benimle.
    arada otoparkta falan denk geldiğimizde çay içmeye davet edip sohbet ettiğimiz zamanlar oldu. samimiyet değil ama biraz daha ılıman bir hava oldu.
    o dönemler ben feto denen şerefsize söverken, onlar; "öyle deme okullar açtı dini bütün insan" diyorlardı.
    15 temmuz sonrası ise korktuklarını söyleyebilirim. özellikle ben, onların bu söylemlerini hatırlatıp "hani iyi insandı şerefisizin önde gideni" dediğimde, "biz de tanıyamamışız, gerçek yüzü böyleymiş meğer" dediler. yani rte'nin kandırıldık söyleminden çok önce söylediler bunu.

    tabii siyaset konuşmalarımız bu olaydan sonra doğal olarak arttı.
    diyorum ya özlerinde iyi insanlar kimsenin malında, namusunda gözü olmayan, çalmadan çırpmadan yaşayan insanlar bunlar.
    ama bir saplantıları var ki, o da akp ve recep tayyip erdoğan...

    en ufak bir eleştiride dahi partiyi ve rte'yi savunur duruma geçerler, yalanlarlar.
    "cenab-ı hak bize müslüman bir cumhurbaşkanı verdi" diye şükür ederler.
    süleyman demirel'in mason, turgut özal'ın içkici, ahmet necdet sezer'in ateist olduğunu söylerler.

    ben de her seferinde "peki demirel ve özal zamanı onlara oy vermediniz mi" dediğimde ise "verdik ama o zaman öyle olduğunu bilmiyorduk hem yanındaki adamlar ehli müslim insanlardı" diyerek inkar ederler.

    siz enflasyon ile ilgili bir cümle kursanız, hayatın her yerde pahalı olduğunu ama çok şükür aç ve açıkta olmadıklarını eskiye göre bolluk olduğunu, caddelerin son model arabalarla dolu olduğunu insanların lüks içinde yaşadıklarını söylerler.

    siyasiler ile ilgili bak şu şunu dedi ama bunu yaptı dediğinizde. nerden biliyorsun derler. interneti gösterince de orada her şey yalan derler.

    dediğim gibi kitap okumazlar. televizyon seyrederler. sabahları genelde haberler açıktır. trt ahaber sabahları izleniyor gözlemlediğim kadarıyla. öğlen ve öğleden sonraları ise eskiden evlilik programları izliyorlardı, şimdi müge anlı ve türevi olan şeyleri takip ediyorlar fırsat buldukça. akşam iş çıkışı denk gelirsem eğer haberleri show tv'den takip ediyorlar. tamamen televizyon bağımlısılar. akşamları ne izliyorlar bilmiyorum açıkçası.

    yani dışa kapalı izole bir hayatları var.
    sosyalleşmeleri iş yerlerinde insanlarla merhaba merhaba kısmındalar. iş dışında eş dost akraba dediğim gibi. bir de avm gezmeleri. genelde adamlar nasıl koca koca yerler yapmış gibi hayret cümleleri oluyor.

    açıkçası birikimleri benden fazla. eşleri çalışmıyor ama emekli maaşı artı buradaki maaşlarıyla benim kadar kazanıyorlar belki benden bile fazladır.
    çocukları evlenip gitseler dahi her ay düzenli bir para veriyorlar.
    memleketlerinde babalarından kalma 3-5 dönüm tarla topağı da satıp ya bulundukları muhitte bir ev daha almışlar yada araba almışlar.

    neyse bu insanlar özetle, 30-40 yıl önce taşrada, küçük çorak arazilerde anason ekip, buğday biçip bütün bir seneyi bulgur aşıyla geçirirken birden köylerinden çıkıp büyük şehirlerde kapıcı, işçi, temizlikçi vs olmuşlar.
    gecekonduları köylerindeki evlerinden farksız olduğu için yaşadıkları yere yabancılık çekmemişler ve gecekondu yaşamını hayatın olağan akışı olarak kabul etmişler.

    öte yandan benzer zorluklarla çalışan fabrikada işçi olan annem ve babam bizi apartmanda büyüttükleri içinse bizi sosyete olarak görmüşler.

    onların eşlerini çalıştırmayıp, çok fazla sıkarak çocuklarını da çalıştırarak 30 yılda geldikleri noktaya bizlerin anne babaları birlikte çalışarak 20 yılda gelmiş.

    aradaki bu 10 yıllık fark, maddi olarak onların köydeki yaşamlarını birebir büyük şehirde de devam ettirerek, içine girdikleri toplumdan izole olarak yaşayarak ve en sonunda da bu şekilde kıt kanaat bir birikim yaparak, köylerinde atadan kalma tarla tömbeleğin satılmasıyla maddi olarak kapanmış.

    maddi olarak kapanmasına kapanmış ancak kültürel olarak da, arada çok büyük bir uçurum oluşmasına sebep olmuş.
    benzer maddi zorluklar, benzer yoklukları biz apartmanın dairesinde yaşarken, onlar alt katta kapıcı dairesinde bizlerin hep lüks içinde yaşadıklarını düşünerek bu yıllara geldiler.

    dolayısıyla onlar ve bizler olarak ayrıldık zamanla.
    onlar köye gittiklerinde şehirden geldikleri için köydekilere şehir yaşamını överek, hele bir de ikinci el ağır aksak bir araba alarak gittiklerinde ve arabalarını köy kahvesinin önüne çektiklerinde ağa muamelesi gördükçe de, şehir insanına olan öykünmelerinin acısını çıkarttılar bu şekilde.

    önceleri açlıktan yokluğa, sonraları ise yokluktan alt sınıfa, alt sınıftan ise orta alt sınıfa terfi etmeleri geriye veya köylerine dönüp baktıklarında onlar için inanılmaz bir değişim.

    kurdukları gecekondu mahalleleri köylerinin küçük birer kopyasıyken, şehirlerin büyümesi gelişmesi sonrası köylerinden çok daha fazla imkana kavuşmaları (yol,su, ulaşım, hastane vb) onlar için ise şehirli olmanın nimeti olduğu gibi geldikleri yer ile aralarında büyük bir uçurum olması ve onların bununla övünmelerine yol açan sebepleri oldu.

    bu insanlar hiçbir zaman köylerinden kopmadılar aslında. geldikleri taşradan hiçbir zaman kopmadılar. oradaki kapalı yaşamın aynısını burada kurdular ve tek amaçları köyde yedikleri bulgur aşının yanına koyacakları bir tabak daha yemek oldu.
    bunu gerçekleştirince de köydekilerle aralarında farkı açmak, köyde isimlerinin daha fazla konuşulması, insanlara hava atmak, gıpta ile bakılması tek amaçları oldu.
    bunu da şehirde yaşadıkları taşra hayatında daha fazla birikim yaparak, yazları köylerine gidip şehirde edindiklerini sergileyerek gerçekleştirdiler.

    şehirlerin imkanlarından yararlanmak, şehir insanı için gayet sıradan olan tiyatro, sinema, müzik vs gibi sosyal etkinlikler onlar için bir şey ifade etmediği gibi o etkinliklere giden insanları ise dediğim gibi sosyete olarak gördüler.

    çünkü köylerinde, toprak işlemek, tarlada çalışmak, hayvan bakmak dışında bir zanaat öğrenmedikleri için şehirde yapacakları işler ancak ayakçılık ve hizmet işleri oldu.
    hâl böyle olunca ezilen bu işçi sınıfı, hınçlarını hizmet ettikleri sınıflara yönlendirdiler ki bunlarda genelde orta direk oldu.

    onlara göre orta direk aslında hali vakti yerinde ama yine de hiçbir şeyden memnun olmayan, sürekli eleştiren hiçbir şeyi beğenmeyen burnu büyük bir sınıftı.
    zengin zaten zengindi. hali vakti yerindeydi. beydi hanımdı. onlara hizmet etmek olağan bir şeydi. zaten orta direk de onlara hizmet ediyordu.
    ama onlara göre zengine hizmet eden orta direğin mızmızlanması şımarıklıktı.

    aslında maddi olarak birbirlerine yakın olmalarına rağmen, şehirli orta sınıf da kendilerinden üstte olan sınıfa öykündükleri için de, o üst sınıf gibi giyinmeye, gezmeye, yemeye içmeye çalışıyordu.

    böylece 80'lerde ve 90'lı yıllarda, taşradan gelen ve hizmet sektöründe olan alt sınıf ile meslek sahibi olan işçi ve memur sınıfıyla olan uçurum gitgide artıyordu.
    maddi olarak birbirlerine yakın olsalar da orta sınıf çocuklarını " okutmak " için seferber oluyor, gerekirse yediğinden içtiğinden kısarak çocuklarını iyi okullara yerleştirmek için özel ders dershane gibi imkanlardan faydalandırıyordu.

    bahsettiğimiz diğer sınıf ise maddi olarak gücü ellerine alabilmek için ise tek başına erkeğin çalıştığı ataerkil bir düzende bu yükü bir yere kadar sırtlıyor. öncelik olarak çocukların eğitimleri değil meslek sahibi olup para kazanmaları fikri daha ağır basıyordu.
    ayrıca taşradaki bağları da kopmadığı için oradaki anlayış ile ne kadar çok çocuk o kadar çok çalışan insan demekti onlar için.

    nitekim aradan geçen yıllardan sonra bu iki sınıfın çocukları anan babalarıyla günümüze kadar geldiler.
    taşradan gelenler çocuklarının eğitim yerine "iş öğrenmesi" ile yeni bir işçi sınıfı oluşturdular.

    bu yeni oluşan işçi sınıfı, eskinin işçi sınıfından farklı olarak işin mektebinden çok alaylı kısmıyla yetişmiş dolayısıyla eğitimsiz bir sınıf oldukları için örgütlenmeleri de olmamıştı. toplumsal refleksleri gelişmemiş ve daha çok bireyci olarak yetişmişlerdi.
    bunun yanı sıra küçük yaşlardan itibaren, ağır işlerde çalışmalarından dolayı yaşayamadıkları bir çocukluk ve gençlikleri vardı.
    halâ ana babalarının kopmadığı taşra zihniyeti ile yetişmiş olmalarından dolayı da şehir insanına karşı da bir tavırları vardı.
    işte bu tavır yıllar içinde yeni neslin öfke ve hınçla hareket etmesinin merkezinde oldu.

    diğer taraftan çocuklarının eğitimi ile ilgilenmiş bir önceki neslin çocukları ise yeni orta sınıfı oluşturuyor. kimisi memur olurken kimisi de günümüz beyaz yakalarını oluşturuyordu.
    aileden görmüş oldukları ve almış oldukları eğitimle ve gelişen iletişim çağına ayak uydurarak daha global bir nesil oluyor. tüm dünyadan haberdar oluyor ve anne babaları gibi sosyalleşen bir sınıf olarak dünyaya daha geniş pencerelerden bakıyorlardır.

    yani bir taraf kendisi ve çocuklarını maddi gücü elinde bulundurmaları için çalışıp yetiştiriken, diğer taraf önceliği bilgiye ve saygınlığın maddiyattan önce geldiğini düşünüyor ve bunu aktarıyordu gelecek nesile.

    böylece 2 sınıf arasında bir bilinç farklılığı oluşuyordu.
    işte bu bilinç farklılığından doğan çatışmada ise bir taraf diğer tarafı araban var evin var marka giyiniyorsun iyi yerlere gidiyorsun halâ daha memnun olmuyorsun diye suçlarken diğer taraf ise daha insanca yaşamanın, özgürlüğün, hayata bakıştaki perspektifin sadece bir şeylere tek düze sahip olmak olmadığını.
    bu şeylere sahip olmak için sosyal varlıklarından vazgeçilmemesi gerektiğini söylüyordu.

    işte günümüzde geldiğimiz noktada ise 2 tarafın sürekli kısır bir döngü ile tartıştığı, yollara son model araba dolu, eviniz arabanız var, ekonomi çok iyi, dokunmatik kameralı son model telefonunuz var diyen kesim ile ekonomi kötü, ülkede özgürlük yok, boğuluyoruz diyen tarafın çatışmasının altındaki dinamikler burada yatmaktadır.

    gelelim konunun başlıkla ilgili olan özüne yani bugüne,
    - "abi meclis lokantasında 550 çeşit yemek varmış ya hepsi debizim buradaki lokantaların yarı fiyatına, millet yiyecek ekmek bulamıyor, bunlar 550 çeşit yemek arasından seçmek zor diye resmen dalga geçiyor bizle"

    +çok şükür de kardeşim bak karnımız doyuyor. binlerce aç insan var diğer memleketlerde, hem orası meclis geleni gideni çok yurtdışından misafiri, koskoca vekiller az kuru az pilavla mı ağırlasınlar insanları

    -iyi de abi 550 çeşit de çok değil mi? adam 1000 odalı sarayda yaşıyor, 550 çeşit yemekten seçiyor, biz 2 göz oda için ömürboyu çalışıp akşamları 2 tabak yemeğe talim ediyoruz.

    +eskiden bunlar da yoktu. siz bilmezsiniz memlekette yağ yoktu yağ.
    şimdiki bolluk nerdeeee........

    bolluk dediği ise bim'den alınan paketli felçli tavuk, artık etlerden yapılan ısıl işlem görmüş hindi sucuk, pazardan aldığı pestisitli sebze meyve ve yıllardır süre gelen dışa kapalı tek düze hayat.

    işte bu yüzden yeni nesiller için iyi bir eğitim şart.
    ve bu yüzden akp iktidarı 20 yılda 10 kere eğitim dinamikleriyle sürekli oynuyor ve halâ daha değiştirmek için çabalıyor.

    amaç dışa kapalı izole bir toplum yaratmak.
    çünkü onlardan bir şükür toplumu yaratmak çok kolay.

    550 çeşit yemek........ çok şükür elhamdülillah......
2 entry daha