şükela:  tümü | bugün
157 entry daha
  • henuz 29 yasinda evimiz hollywood’da’yi yaratan darren star, bunu ciraklik eseri olarak gormus olmali ki, arkasindan (pek sayilmasa da) kalfalik eseri diyebilecegimiz melrose place’i ve akabinde de ustalik eseri olarak adlandirabilecegimiz sex and the city’i dizi endustrisine kazandirmisti. tum bu eserlerin arasina, pastada bir cilek edasinda yarattigi emily in paris’i ise, aslinda, emily’nin paris’e tasindiginda soyledigi “sanki tum sehir ratatouille benziyor” da belirttigi gibi, kendisinin modern cizgi filmine benzetebiliriz.

    pazarlama uzmanligi, sosyal medya’da ilac ve geriatrik urunlerden ibaret olan emily, mudurunun, hamile oldugunu son anda anlamasindan mutevellit, kendisini fransizca’nin f’sinden ve luks marka yonetciliginden bi haber sekilde paris’te bulur. “yapana kadar taklit et” felsefesini benimseyen emily’ye, ilk donemlerinde rosetta stone ve google translate de pek yardimci olmaz. emily, kendisini fevkalade kucumseyen is arkadaslari, sangay orijinli ancak akici ingilizcesi olan ve en az kendisi kadar uyumsuz, tipik bir “crazy rich asian” olan mindy ve yakisikli alt kat komsusu gabriel ile cevrelenmis paris'te bulur.

    --- spoiler ---

    emily’nin bu seruveninde ilginc anlatim noktalari da var; oncelikle, fransizlar oldukca kaba ve nahos tasvir ediliyor, ancak, (en azindan is arkadaslarinin) davranislarinin nedeni, aslinda emily’nin saygisiz ve jakoben hareketlerine bir tepki. zira, eger bir ulkeye calismaya gidiyorsaniz, en basta gittiginiz ulkenin dil ile, sonrasinda da ulkenin kulturu ile ilgili bilgi sahibi olmaniz beklenir (aslinda bunu ise basladigi ertesi gunu sabah iki saat erken gelmesinden de anlayabiliriz). elbette bu yaklasimin, hem paris sakinlerine hem de gercekten bu kulture merakli olan farkli ulke insanlarina yanlis bir sekilde hizmet ettigini soylemek mumkun. kadinlar kaba, kiskanc ve anti-feminist olarak etiketlenirken, erkeklerin asiri seksuellestirilmesi ve adeta bir avci kimligine burunmeleri; ince, zarif ve cok yonlu karakterlere sadece amerikan kulturunde rastlayabilirsiniz algisini izleyiciye veriyor. zira, alexander ııı koprusundeki reklam cekiminde, erkeklerin, bakislariyla kadini nesnelestirdigini elestirirken, aslinda diziye konu olan paris yasantisinin, genc kizlarin, gercekustu romantik fantezilerini gerceklestirecegi bir hayal ulkesi olarak lanse etmesi de ayri bir ironi ornegi.

    aslinda, dizinin “villain”inin, chicago fetisi, beyzbolsever eski sevgili veya sylvie aka “devil wears prada”dan ziyade, emily’nin kendisi oldugunu soylemek mumkun. emily, populer, karizmatik ve herkesle anlasabilen olmakla gurur duyuyor, hatta sikca, “insanlar beni sever, benim gucum bu” diyor ancak bu kendine yakistirdigi “cici” komsu kizi “titr”ini, paris’te edindigi arkadasinin hem 17 yasindaki kardesi ile hem de sevgilisi ile yatarak feda etmekten de beis duymuyor. yani aslinda emily ayni zamanda da muthis bir oksimoron ornegi, bir yandan sosyal medyada “influencer” olma yolunda emin adimlarla ilerliyor, insanlar onu sevip, kabul etsin istiyor, ancak ayni anda da, kendinden nefret ettirmek icin her seyi yapiyor. kendine “yanlis” gelen her seyi, alakasiz ve seviyesiz hashtaglerle “dalga gecerek” paylasiyor. paris’in eskiliginden “500 yillik su borulari” diye dem vuruyor. (bu arada yanlis bilmiyorsam, paris'teki binalarin yas ortalamasi kabaca 200’dur. cunku, hep gordugumuz simetrik mimari binalarin tevellutu 16. lui’nin hukum surdugu 18. yuzyil sonlari – 19.yuzyil baslarinda denk gelen neo-klasik mimariye rastlar. bir ornek vereyim, mindy ile ara ara bir-kac kez bulustuklari luxembourg sarayi (ve bahceleri) bile 1631 yilinda tamamlanmistir)

    ayrica, emily’nin kulturel bilinci de, fransizcasi kadar yavas ilerliyor ve etrafindaki hemen herkesi kendi sinirlarina uymaya zorluyor, olaylara amerikanvari yaklasimi, muhtemelen amerika haric her yerde kovulmasina neden olabilecek seviyede, bu da ona, acimasiz lakaplar, yalniz ogle yemekleri ve kucuk dusurme olarak geri donuyor. gorunuse gore, paris’in kendisi, onun kariyerini ilerletmek ve “takipci kasmasina” yardimci olmak icin var.

    her ne kadar muthis uyumsuz sekilde chanel ve louboutin’den olusan bir gardroba ve ona eslik eden narsistik kisilige sahip olsa da, zamanla artan popularitesiyle farkli yas gruplarindan fransiz erkeklerine cekici gelmesi; "isinizde ve bireysel iliskilerinizde nesnel olarak kotu olmaniz, kiskanilacak bir yasam tarzi elde etmenize engel degil" savini da beraberinde getiriyor. bu yasam tarzina hayranlik, gunumuzde emily’nin mensup oldugu y kusaginin onceliklerine de bir ornek.

    elbette emily (in paris), sacma, absurd, klise ve ilerici amerikan populist kulturunun bir ornegi olmasina karsin, kendisini izletmeyi basariyor. zira, paris'i, bir cok kisinin gunun birinde, makul kosullarda bir sene gecirmek isteyebilecegi bir sehir olarak tanimlamak mumkun.

    her ne kadar, kisa bir surede 48 takipcili bir chicago beyaz yakalisindan, influencer bir expat’a donusse de (hem de brigitte macron’un dikkatini cekerek) kendi yarattigi sorunlari, yine kendisinin cozdugu 30 dakikalik bolumleriyle, retro-caz muzigi ile bezeli, patiseri, cicekci ve cafe dekorlariya, kendisini cabucak izleten, eglencelik bir “chick flick cliché”.

    dizinin en guzel anektodlarindan biri, mindy'nin "paris'le ilgili en harika sey, burada hic kimsenin, seni, hic birsey yapmadigin icin yargilamamasidir" demesi, bunu biraz da "neredeyse yaptigimiz tum planlarin ertelendigi" olan 2020'ye de bir gonderme olarak gormek mumkun.

    e ne diyelim, paris mon amour

    --- spoiler ---

    gelecek bolum; pastel renklerin guldurmedigi dizi; ratched.
119 entry daha