şükela:  tümü | bugün
56 entry daha
  • 12 yıl aradan sonra yayımlanan alacakaranlık romanı.

    bilindiği gibi bu kez olaylar kitapların popüler olduğu dönemde herkesin aşık olduğu edward cullen'ın bakış açısından anlatılıyor. her ne kadar ilk duyurulduğu zamanlarda "edward'ın geçmişine yolculuk yapılacak" şeklinde tanıtılsa da, midnight sun ya da türkçe adıyla gece yarısı güneşi olay örgüsü olarak serinin ilk kitabından çok da farklı bir şey sunmuyor. sadece birkaç bölüm ve olayda edward geçmişine değiniyor, o kadar.

    kitapta tanıdık olan tek şey olay örgüsü değil, edward'ın bakış açısı da öyle. 2008'de ilk 12 bölüm sızdığında kitabın tamamını okuyamamış dahi olsak edward’ın bakış açısının az çok nasıl olduğunu anlamıştık. buna rağmen fanların bu kitaba olan beklentisi kaybolmamış çünkü kitap ilk haftasında bir milyon satarak bir tür rekor kırdı.

    bunca aşinalığa ve hiç sürpriz olmamasına rağmen bu ilginin sebebi nedir diye sorarsanız cevap edward cullen. eğri oturup doğru konuşalım. alacakaranlık serisi başarısını bella swan'ın müthiş karakterine, olay örgüsünün yaratıcılığına, fantastik dünyasının büyüleyiciliğine ya da muhteşem diline borçlu değil. bu seriyi çıktığı andan itibaren popüler yapan tek bir şey vardı: edward cullen ve 19. yüzyıl romantizmini temsil eden aşkı. okuyucular onu ingiliz edebiyatının çok ünlü romantik karakterleri heathcliff, mr. rochester ve mr. darcy'nin modern versiyonu olarak gördüler. edward cullen aşkı, tutkusu, fedakarlığı, bella için her şeyi yapması ve canından vazgeçecek kadar sevmesiyle okuyucunun zhninde bronte ve austen romanlarını tekrar canlandırdı. diğer türlü edward'ı çekipi yerine tipik bir liseli koysaydınız bugün alacakaranlık serisi'nin adı yayımlandığı yayınevinden öteye gidemezdi.

    okuyanların dikkatini çekmiştir, serinin ilk kitabıyla aynı olayları işlemesine rağmen gece yarısı güneşi neredeyse alacakaranlık'ın iki katı. aralarında devasa bir kalınlık farkı var ve bu da edward'ın bakış açısının derinliğinden geliyor, yeni olaylardan değil. evet, geçmişe gittiği kısımlar var ama çok az. üstelik orada anlatılanlar pek de yeni değil, zira stephenie meyer dokuz yıl önce bir alacakaranlık rehberi yayımladı. bu kitap sadece edward'ın değil diğer cullen üyeleri ve volturiler dahil tüm vampirlerin geçmişini anlatıyor.

    spoiler'a geçmeden önce fanların film iddialarına değinmek gerekir. kitabın filme uyarlanması mümkün değil. her ne kadar birçok fan robert pattinson'ın yine başrolde olduğu bir filmin hayalini kursa da ilk filmden farklı pek tarafı olmayacak. film beklentisinde olmalarının en büyük nedeni muhtemelen açlık oyunları ama orada bambaşka bir hikaye anlatılmıştı. midnight sun için bu geçerli değil.

    --- spoiler ---

    edward'ın bakış açısının derinliğinden bahsetmiştik ya, bu açıdan ele alındığında alacakaranlık gece yarısı güneşi'nin özeti gibi kalır. orada bella'nın sınırlı ve yüzeysel bakış açısı vardı. oysa edward'ın bakış açısını bu derece geniş kapsamlı yapan sadece zihin okuma yeteneği değil. alacakaranlık'ta açıklanmayan birçok şeyi doğrudan bilmesi, olağanüstü fiziksel güçleri sayesinde çok daha fazlasını duyup görmesi, etrafındakilerin geçmişine daha hakim olması ve doğal olarak bella swan'dan daha zeki olması. bella sadece edward'ın ona doğru yürüdüğünü görürken edward bir taraftan alice'in geleceğe dair görüntülerini izliyor, diğer taraftan ailesinin düşüncelerini dinliyor. mike ve jessica gibi karakterlerin tepkilerini ölçüyor, konuşulanlara kulak kabartıyor ve tüm bunlar olurken bella'ya karşı hissettiği fiziksel ve duygusal tepkimeleri aktarıyor. işte bu yüzden bu kitap diğerinin iki katı.

    bella'nın bakış açısı maupassant tarzı hikayeler gibi olaylara odaklanırken edward çehov tarzı derinliklere girdikçe kayboluyor. gece yarısı güneşi'ni bir romandan ziyade aşk şiiri ya da aşk mektubu olarak görmek daha uygun olur. tam da yazarın vadettiği gibi sunduğu şey edward'ın aşkının derinliği, yaşadığı içsel mücadele ve kişisel çatışma. nasıl ki bir şiirin amacı -genellikle- öğretmekten ziyade estetik ve sanatsal zevk vermek ise bu kitabın amacı da bu. başka bir amaçla okunursa okuyucuyu boğar, sıkılıp atarsınız kenara.

    yazar, genç kızların "ideal erkek" olarak tanımladığı her özelliği koymuş edward'a, hiçbir masraftan sakınmamış. yakışıklı, yetenekli, bilgili, zeki, güçlü, fedakar, kibar, olağanstü sadık, bencillikten inanılmaz uzak ve sapına kadar aşık. üstelik zengin, zevkli ve sonuna kadar centilmen. daha ne olsun, değil mi? buna rağmen kitabın inanılmaz karamsar ve melankolik bir havası var çünkü edward daima kendisiyle, daha doğrusu olduğu şeyle, çatışma halinde. kitap boyunca sürekli bu iç mücadeleye şahit oluyoruz. bedeninde iki edward var: canavar edward (sevdiği kızın kanını içmek için her şeyi feda edebilecek vampir) ve aşık edward (sevdiği kızın ölümüne dayanamadığı için kendini öldürebilecek kadar aşık insan). tüm kitap bu iki karakterin çatışmasını anlatıyor. bir taraftan aşkına karşılık bulduğu için çok mutlu, diğer taraftan bir insanın hayatını mahvedecek olan vampir olduğu için çok hüzünlü. bir yandan sevdiği kişiyle geçirdiği her saniyeyi aklına kazıyacak kadar mutlu iken diğer yandan bu mutluluğu hak etmediğini düşündüğü için kendine işkence ediyor. mutluluk ve üzüntü, zevk ve acı edward için hep bir arada ve o bunu bir tür "bedel ödeme" olarak görüyor. bella ile geçirdiği her mutlu saniyenin ona göre bir bedeli var.

    aslında yaşadığı şey hiçbir anlamda gerçek mutluluk değil. bella'yı "karanlık vampir hayata" mahkum edemeyeceği, onun ruhunu çalamayacağı için gitmek zorunda olduğunu daha ilk andan itibaren biliyor. dahası, onsuz yaşayamayacağını, günün bitinde onu kaybederse kendisini öldürmenin yollarını arayacağının da farkında ama o bella'sız geçecek yüzyıllardansa onunla geçecek birkaç yılı tercih ediyor. bella'nın hayatı vampirler yüzünden tehlikeye girdiğinde ise onun yanında geçireceği sürenin yıllar bile olamayacağını anlıyor.

    bir aşk romanı olarak değerlendirildiğinde gece yarısı güneşi, alacakaranlık fanlarını tatmin eder. özellikle serinin bella'nın bakış açısıyla yazılmış olan diğer romanlarını düşünürsek şunu açıkça söyleyebiliriz. gece yarısı güneşi en iyi alacakaranlık romanı. buna rağmen birçok sorun var. bu sorunlar edward'ın bakış açısından değil, yazarın olay kurgusunu çok iyi yapamamasından kaynaklanıyor. mesela kitabın bir bölümünde alice eğer edward bella'yı terk ederse onun ne duruma düşeceğini görüyor. edward, bizim yeniay'da gördüğümüz bütün o ormanda yere yığılmasını, cenin pozisyonunda acı çekmesini falan izliyor. yine yeniay'da edward bella'ya "arkamda nasıl bir yıkım bıraktığımı bilseydim asla gitmezdim" diyor. e, bu kitaba göre biliyor.

    yine yazarın bir başka hatası, edward gece yarısı güneşi boyunca bella'nın ona olan sevgisini kendi sevgisinin yanında bir ağacın bir ormanın yanındaki haline benzetiyor. yazar ise "edward hatalı, bella'nın sevgisi çok güçlü" mesajı veriyor. sonraki kitaplara bakalım. bella sebebi ne olursa olsun aynı anda iki kişiye aşık oluyor ve her fırsatta kaçıp jacob'a gidiyor. edward'ın kollarında jacob için ağlıyor. sürekli onu özleyip onu düşünüyor. bizzat yazarın kendi kurgusuna göre gerçekten de bella'nın sevgisi edward'a kıyasla hiçbir şey. özellikle üçüncü kitap tutulma bu konuda tam bir felaket. ilk iki kitabı okumayıp doğrudan tutulma'yı okuyan biri "şu edward denen uyuz karakteri aradan çekin de birbirlerini gerçekten seven bella ve jacob birbirine kavuşsun artık" der. kitap o derece raydan çıkmış durumda. bella'nın yüzeysel sözleri edward'la ilgiliyken aklı fikri sürekli jacob'da ve hareketleri hep onun etrafında dönüyor. e, bizzat yazarın kendisi bella'nın aşkını edward'ınkine kıyasla bu derece yüzeysel yaparken inkar niye? sen kendin böyle yazmışsın, değil mi? belirttiğim gibi hatalar karakterden değil, yazarın başarısız kurgusundan kaynaklanıyor. yukarıda serinin başarısının edward'dan kaynaklandığını söylememin nedeni de bu. alacakaranlık seri olarak ele alındığında çok fazla kurgusal hata içeriyor (mesela bir vampire rakip olarak karşısına kurtadam getirmesi ama ısrarla onu "insan" olarak yansıtması gibi. oysa yaptığı tek şey esas kızı bir başka fantastik yaratığın kucağına atmak. veyahut jacob'ın edward ve bella'nın bebeğine "mühürlenmesi" saçmalığı gibi. başka hangi romanda üçüncü karakterin sonu esas kızla esas oğlanın çocuğuna bağlanarak bitiyor?) ama o konunun yeri burası değil.

    ilginçtir, bella'nın bakış açısından seriyi okumamış olsaydınız edward'ın anlattığı bella'yı fazlasıyla severdiniz. ilk dört kitapta bella sürekli edward'ın onu neden sevdiğini sorgulayıp duruyor. kendisinin çok sıradan olduğunu düşündüğü için sevilmeye değer olduğunu düşünmüyor. gerçekten de öyle, iyi niyetli olmak dışında başka hiçbir özelliği yok. yazar güzel ve yetenekli karakterlerle alay eder gibi sıradan bir liseli kızı sadece "iyi niyetli" olduğu için çok büyük bir aşkla (ya da iki aşkla) ödüllendiriyor. bu kitapta ise bizim divan edebiyatından aşina olduğumuz abartma sanatıyla karşı karşıyayız. nasıl ki sevdiklerinin kaşlarına gazeller yazıyorlar, edward da burada bella'yı aynı şekilde övüyor: iyi, zeki, güzel, fedakar, cesur, hep başkalarını kendinden fazla düşünen ve akıllı bir bella var karşınızda (size kitabın bir aşk şiiri gibi olduğunu söylemiştim). bu kitapta bella'yı, bella'nın kendini anlattığından daha iyi tanıyor, onun hakkında onlarca bilgi öğreniyoruz.

    bütün bunlardan bağımsız olarak değinilmesi gereken bir başka konu var, o da artık alacakaranlık romanlarının yayımlandığı dönemden çok farklı bir yerde olmamız. 2005 - 2008 arasında yayımlanan bu romanlar gençler tarafından hızla benimsendi ve karakterler çok az eleştirildi. gece yarısı güneşi ise bir noktada seriyi yeni nesille buluşturdu ve inanılmaz eleştiriler aldı. stephenie meyer, şu an romanları yazdığı dönemde aklına bile gelmeyecek eleştirilerle karşı karşıya. önceki neslin "beyaz atlı prens" olarak gördüğü edward, onların bakış açısıyla hastalıklı bir sapık; sadık ve fedakar jacob ise bildiğiniz pedofil. dahası da var, fiziksel olarak 17 yaşında görünse bile edward'ın zihinsel olarak "104 yaşında" olduğunun ve 104 yaşında yetişkin bir adamın 17 yaşında bir ergene aşık olmasını dümdüz sapkınlık ve pedofili olarak değerlendiriyorlar. 2008'de alacakaranlık çılgınlığı devam ederken fanlar gelecek neslin onlar için romantik ve mükemmel aşk hikayesi hakkında böyle düşüneceklerini bilselerdi şok olurlardı herhalde. gelin de görün ki dünya görüşü sosyal medya ve "politik doğruculuk" akımı etrafında şekillenen 2000'liler bu seriyi 90'lılar gibi ele almadılar, romantik bir tarafını görmediler. bu durum, gece yarısı güneşi'nin yeni okuyucudan ziyade eski günleri hatırlamak isteyen fanlara hitap ettiğinin bir başka kanıtı. alacakaranlık 2020'lerde yayımlansa yine bu kadar popüler olur muydu, merak ediyorum. politik doğruculuk ve "woke" anlayışı için (bkz: #109009320)

    son olarak, kitabın kapağı görsel olarak benim için en az ilgi çekici kapak olsa da serinin diğer kapakları gibi kitapla fazlasıyla uyumlu. ilk kitaptaki yasak olan şeyi temsil eden elma gibi nar da aslında mitolojide yasak bir meyve. yunan mitolojisine göre ölüm ve yeraltı tanrısı hades, bahar tanrıçası güzel persephone'ye aşık olur. onu kandırarak yer altına çeker ve yasak meyve olan narın tanelerinden altı tane yedirir. meyvenin büyüsüyle persephone yılın altı ayını yerin altında geçirirken büyünün etkisinde olmadığı zamanları da yerin üstünde geçirir. kendisini karanlığa ait hisseden ve yaşayan ölü olarak gören edward'ın iyiliği ve güzelliğiyle bahar tanrıçasına benzettiği bella'yı kendi vampir dünyasına çekmesi tam da hades'le persephone'nin hikayesini yansıtıyor. üslelik diğer kısım da uyuyor çünkü bella özünde vampir hayatına ait değil. bir insanla vampirin hikayesini anlattığı için aslında bu yarım bir hayat. kurgu açısından her ne kadar temelinde sorunlar olsa da imgesel olarak oldukça güçlü bir taraf sunuyor. şunu da eklemek gerek, dil ve anlatım bakımından gece yarısı güneşi serinin en iyi yazılmış kitabı. edebi açıdan serinin diğer kitabından çok farklı. çevirisinde bunu ne kadar yansıttılar bilmiyorum ama orijinal versiyonda fark çok rahat hissediliyor.

    --- spoiler ---

    kişisel olarak şunu söyleyebilirim, midnight sun serinin en iyi kitabı. en büyük dezavantajı zaten anlatılmış bir öyküyü anlatması. eğer seri direkt bu kitapla başlasaydı ve biz edward'ın dünyasından baksaydık bugün alacakaranlık bambaşka bir yerde olurdu.

    yazarın bu kitap için hazırladığı spotify çalma listesi için güzel şarkılar olsa da bana göre edward'ın anlatıldığı bir kitap için daha fazla klasik müzik ve orkestra müziği olmalıydı. bu liste ise rock ağırlıklı.
5 entry daha