şükela:  tümü | bugün
  • 8 ekim 1912 – 30 mayıs 1913 tarihleri arasında vuku bulan birinci balkan savaşı sırasındaki görev yapan ve büyük bir başarısızlıklar silsilesine imza atan ordu,ordumuz. ordunun durumunu incelerken başvuracağım temel kaynak tarafsız, hatta bir nebze osmanlı sempatizanı olan fransız gazeteci ve yazar stephane lauzanne ve onun uçurumun kenarındaki türkiye isimli kitabında belirttiği görüşleri olacaktır. baştan söyleyeyim bu yazı savaşı kronolojik bir şekilde anlatmaz, amacı ordunun durumunu tahlil edip siz sevgili okurlara anlatmaktır. orduyu üç ana başlıkta inceleyeceğiz:
    savaş öncesi durum, kurmay heyetindeki problemler ve ordudaki düzensizlik. sonrasında da aftermath'ini yapar bitiririz.

    savaş öncesi durum:

    savaş başlamadan kısa bir süre önce istanbul'a gelip gözlemlemeye başlayan lauzzane'nin söylediğine göre seferberlik hareketi gerçekten de harikulade bir biçimde yürütülüyordu, öyle ki seferberliğin ilk on beş gününde 250 bin asker giydirilip silahlandırılarak çok büyük bir iş başarılmıştı. bu askerlerin hepsi baştan aşağı yepyeni kıyafetlerle donatılmıştı, kumanya torbaları bile yeniydi. tarih boyunca türk ordusunun hiç bu kadar iyi görünmediğini söylersek abartmış olmayız herhalde.

    "ah, keşke mahmut şevket* donanımın, giysilerin, silahların, savaşta her şey olmadığını ve bir erkeği asker yapmak için iyi giydirmenin yetmediğini anlasaydı! ah, keşke mahmut şevket binlerce askerin bedenine gösterdiği özeni türk ordusunun ruhuna da gösterseydi!"
    -stephane lauzanne

    fakat tüm bunların yanı sıra, organizasyon berbat durumdaydı. alman subayları tarafından eğitilen ordunun ne mentalitesi ne de malzemeleri bu doktrine uygundu. lauzzane bunu şöyle anlatır:
    " türk askeri yiğittir, ama ağırdır. savunduğu toprağa umutsuzca tutunur kalır, ama yürürken hızlı değildir. türk askerlik tarihinin en parlak zaferleri savunma savaşlarında elde edilmiştir. doğal yeteneklerine ters düşen yeni bir yöntemi ona benimsetmek çok tehlikeliydi. dahası, ancak yetkin bir bilimsel araç-gereçle bağdaşabilen, birçok demiryolu ağını, birçok karayolunu, telsiz telgrafı, sahra telefonunu, otomobilleri, uçakları vb devreye sokan topyekün savaşı ona öğretmek daha da tehlikeliydi. türkiye'de bunların hiçbiri yoktu."

    bunlara ek olarak osmanlı'nın silahları da balkan devletçiklerine kıyasla güçsüz ve eskimişti. bunun temel sebebi de almanların yaptığı orospu çocukluğudur, türk yurdu dergisi çok güzel anlatmış o yüzden bu konu hakkında tekrar yazmak yerine yayından ufak bir alıntı yapacağım. yazının tamamını okumak isteyenler linkten ulaşabilirler.

    " balkan orduları sadece iyi eğitilmiş subay ve askerlere değil, modern tüfeklere ve ağır silahlara da sahip olmuşlardı. bulgaristan, yıllık bütçesinin üçte birinden fazlasını orduya ayırıyordu. paris’teki amerikan askeri ataşesi binbaşı t. bentley mott, 1910 yılında bölgeye yaptığı bir gezide: “bulgar ordusu iyi eğitilmiş, avrupa’nın en iyi imalatçılarından seçilmiş modern silahlarla donatılmıştır.” demişti. osmanlı ordusunda çalışan alman subayların ilk amacı eğitim vermekten çok silah satmaktı. alman askeri heyetinin gelmesiyle birlikte, ruhr’da alman silah depolarındaki stoklar hızla erimeye başlamıştı. silah sanayiinde almanya 1880’lerden başlayarak osmanlı ordusundaki eğitmen subayların ve diplomatik görevlilerin desteğiyle kısa sürede osmanlı pazarını ele geçirmişti. çok güvenilen almanya, osmanlı devleti’ne eski teknoloji ürünü olan araç ve gereçleri, örneğin fransız ordusunda on yıldan beri kullanımdan kaldırılan türdeki topları satıyordu. krupp topları, balçık ve çukurlarla dolu savaş alanlarında kullanılamıyordu. sırp ve bulgar ordularının kullandığı fransız schneider-creusot toplarının osmanlıların krupp toplarından daha üstün olduğu edirne’nin kuşatılması sırasında anlaşılmıştı. almanya’dan satın alınan silahların yine alman subaylar tarafından denetlenmesi de ayrı bir garabetti. 1894 yılında abd’nin istanbul’daki maslahatgüzarı raporunda; krupp ve mauser firmalarının pahalı ve kalitesiz ürün satımı ile pazar egemenliklerini kötüye kullandıklarını söylüyordu. krupp, osmanlı silah pazarına egemendi. almanya’nın istanbul’a eğitim amacıyla subaylar göndermesinin nedeni, silah satışını ayakta tutabilmekti. reformcu goltz paşa silah fabrikatörlerine kazanç getirdiği için firması tarafından ödüllendirilmişti. osmanlı ordusuna uymayan talimatnameler değişiklik yapılmadan almancadan türkçeye çevrilmişti. mesela lojistik destek hesaplamaları osmanlı ordu yapısına uygun değildi. alman ordusuna göre hazırlanan menzil nizamnâmesi, balkanlarda başarı sağlamamıştı. sırp ordusunun yeni satın aldığı topların osmanlı toprağı selanik üzerinden sırbistan’a geçirilmesine izin verilmişti. ancak daha önce avusturya hükümeti kendi topraklarından bu topların geçirilmesine izin vermemişti. sırplar harpte topçuları sayesinde başarılı olabildiler. "

    kurmay heyetindeki problemler:

    "ayaklanma günlerinde falan ünlü söylevi veren albay, jön türk partisinin umut bağladığı filan binbaşı ve ıslahatçı düşünceleriyle öne çıkan feşmekan yüzbaşı bana gösterildi.
    ve ben ister istemez öbür türk ordusunu (ayaklanmadan önceki ordu) düşünmekten kendimi alamadım. o ordu, belki de,bilgisiz ve bağnaz kalabalıklardan oluşuyordu; iyi giyinmemiş ve iyi silahlanmamıştı. ve ethem paşa bu orduyu yunanistan'a karşı savaşa götürdüğünde, ordu imparator mehmet ya da imparator osman dönemindeki gibi yürüdü: iyi bir müslüman'ın karanlıkta yürümemesi gerektiğinden güneş battığında durdu. ama subayları birlikler, kulüpler ya da komiteler seçmemişti. subaylar savaşı düşünüyorlardı, ıslahatları değil. onlar yürüyorlardı, söylev vermiyorlardı."

    stephane lauzzane böyle anlatıyor subay sorununu, tek kelimesine bile katılmamak mümkün değil maalesef. buna ek olarak gene stephane, gözüne subay sayısının erata oranla eksikliğinin çarpması üzerine genelkurmay'dan aldığı net sayılara bakarak gerekenin yarısı kadar subay ve üçte biri kadar da astsubay olduğunu söylüyor.

    ordudaki düzensizlik:

    subay yetersizliği ve mevcut subayların da birbirleriyle sürekli sürtüşme yaşamaları yüzünden ordu zaten tam olarak organize değildi. bir de savaşın ilan edildiği sırada ani bir kararla on dört kolordudan oluşan ordu yirmi dört kolorduya çıkarılıp çeşitli düzenlemeler yapılınca işler iyice çığrından çıktı.

    "farklı kolordulara verilen fırkalar, tugayları değiştirilen alaylar oldu; öyle ki ne askerler subaylarını tanıyorlardı ne de subaylar birbirlerini."

    kırkkilise bozgunu herhalde tarihimizin en trajikomik olaylarından biridir. dönemin hariciye nazırı tarafından "birliklerimiz yenilmediler, paniğe kapıldılar." diye özetlenen bu bozgunun sebebini kısaca anlatalım. akşam saat ona doğru kolordunun üç tümeninden birinin komutanı taarruz ve gece muharebesi emri verdi. henüz birliklerine yeni katılmış tecrübesiz askerlerle böyle bir harekatın yapılması aptalcaydı. zifiri karanlıkta iki tabur ayrı ayrı yollardan harekete geçti ve karanlığın içine daldı. diğerleri de daha geride tetikte bekliyordu. birdenbire, yönünü şaşıran taburlardan birinin öbürüne ateş açmasıyla olay patlak verdi, iki türk taburu birbiriyle savaşıyordu. sonra askerler korkuya kapıldı ve bozgun başladı. yardıma koşan bir alay da aynı şekilde korkuya kapılıp dağıldı. koca tümen dağılmış, herkes başının çaresine bakıyordu. acele uyandırılan mahmut muhtar kaçanların önünü kesip ikna etmeye çalışsa da nafile, artık olayların önünü almak mümkün değildi. sabah hiçbir düşman unsuru göremeyen bulgar ordusu başta bunun bir tuzak olduğunu düşündüğünden temkinli yaklaşsa da şehirde kendilerini çiçeklerle karşılayan kadın ve çocuklar dışında kimseyle karşılaşmadılar.

    lüleburgaz'da da durum pek farklı değildi. muharebe alanından 50 km uzakta bir evde ikamet eden ordu komutanı abdullah paşa'nın haberleşme için ne telsizi, ne telli telgrafı, ne de başka bir şeyi vardı. dahası ordunun sağ ve sol kanadının nerede olduğundan dahi habersizdi. 31 ekim sabahı atına atlayarak sol kanada bakmak için yola çıkan paşa kısa bir süre sonra kaçan askerlerle karşılaşınca durumu anladı, sol kanat yenilmişti. hemen orta ve sağ kanada düzenli bir şekilde ricat etmelerini emretti. bulgar saldırılarına karşı müthiş bir direnç gösteren ve artık taarruza hazırlanan merkez kuvvetlerinin komutanı turgut şevket gönülsüz de olsa emri yerine getirip geri çekilmeye başladı. daha sonra yaptığı hatayı anlayan abdullah paşa yeni bir emir göndererek mevkisinde tutunmasını istese de nafile, ordu çoktan geri çekilmişti ve kaybettiği mevzileri tekrar alma denemesi de başarısız olmuştu.

    bir diğer problemse ordunun adam akıllı mühimmatının olmamasıydı. lüleburgaz muharebesinin başladığı sabah abuk paşa'nın emrindeki fevkalade giydirilmiş, temiz kıyafetli kolordunun top başına yalnızca elli mermisi vardı, o dönem fransız ordusunun top başına - yedekler hariç - beş yüz on iki mermi bulundurduğu bilinmektedir. ki bu bahsettiğim eksiklik sadece abuk paşa'ya has değildi, ordunun genel durumu böyleydi. mesela lüleburgaz muharebesinde üç gün boyunca düşmana direnen türk cephesinde gece yapılan bir bulgar harekatıyla gedik açılmasını sabahleyin bulgarların top atışları takip etmişti. bu sırada osmanlı ordusu atışlara cevap verebilse durum farklı olabilirdi ancak direniş gösterilemedi, öyle ki sol kanatın ileri ucundaki birlik 24 saattir tek bir top atışı bile yapmamıştı. duruma uyanan bulgarlar ordumuzun bu kısmını top atışlarıyla iyice dövüp sindirdikten sonra saldırarak bozguna uğrattı ve sonrasında kurmay heyetinin hatalı kararlarının da etkisiyle muharebeyi ve akabinde edirne'yi kaybettik.

    (bkz: ordular mideleri üzerinde yürür)

    "- çok acı çektiniz mi?
    - evet, ama ne yaramızdan, ne yorgunluktan, ne de soğuktan: daha çok açlıktan acı çektik!"

    istanbul'daki bir fransız hastanesinde tedavi gören bu askerin söylediği gibi en fenası açlıktı. planlama o kadar aptalca yapılmıştı ki cephedeki askerlerin yanında sadece bir günlük yiyecekleri vardı! erkan-ı harbiye'ye yunanlar sızıp erzak planlamasını yapsa herhalde vicdanlarına yenilir bu kadar da kötülük yapamayız derlerdi!

    almanya'nın istanbul büyükelçisi baron von wangenheim de savaş hakkında konuşurken türk ordusunun ekmeği olsa şimdiye sofya'da olurlardı diyerek durumun vahametine dikkat çekmiştir.

    bu açlık mevzusunu örnekler ve zaman zaman da alıntılarla anlatacağım. aslında hiç bahsetmek istemediğim bir konu zira her seferinde gözlerimi dolduruyor, hele bir hikaye var ki... fakat durumun vehametini anlatmak için bunlardan bahsetmek şart zira daha önce de söylediğim gibi en fenası açlıktı.

    kırkkilise'deki bozgun sırasında genel karargah, bütün arşivler, planlar, haritalar hatta özel şifreler bile terkedilerek kaçılmıştı. bu kaçış sırasında komutan (bkz: mahmut muhtar)'ın maiyetinden birisi o anın şaşkınlığıyla ancak komutanın peksimet sepetini almayı akledebildi ve bu, diğer her şeyden daha değerliydi zira ondan sonraki üç gün boyunca komutan sadece bu sepetten kalan birkaç paket bisküvi ve çayla beslenmek zorunda kalmıştı.
    muharebe alanından kaçan askerler bir mısır peksimeti karşılığında tüfeklerini satıyorlardı! açlık bu derece fena duruma düşürmüştü orduyu.

    istanbul fransız hastanesi stajyer doktorlarından biri olan ve kızılhaçla birlikte cepheye giden nihat bey durumu şöyle anlatmıştır:
    "dört gündür hiçbir şey yiyememiş askerler gördüm. fiziksel güçleri tükenen askerlerin moral güçlerinin yerinde olmasını nasıl beklersiniz?"

    lüleburgaz muharebesi boyunca ordunun başında olan abdullah paşa sakızköy'deki küçük bir evde ikamet ediyordu. 29 ekim akşamı, daily telegraph muhabiri ashmead bartlett tarafından burada bulunduğunda paşa epey açtı ve emir subayları topraktan mısır tohumu çıkarıp bunları daha sonra biraz un ve suyla pişirmek için bahçeyi tırnaklarıyla kazıyorlardı. işte 175 bin kişilik osmanlı ordusunun başının durumu buydu. paşa üç gün boyunca kendisiyle konserve yiyeceklerini paylaşan gazeteciye ayakta kalabilmeyi borçlu olduğunu söylemiştir. evet, durum buydu.

    lauzanne, muharebeden sonra kaçışan ordunun arasına karışan bir subayın kendisine anlattıklarına dayanarak şöyle bir hikaye anlatır:

    "... gün doğdu ve subay atını durdurdu. bitkin halde, ekmek parçasını çıkardı, eğerin üzerinde yemeğe başladı. ama birdenbire, yolun kenarında, söken şafaktan çok daha soluk, ovaya yayılmış cesetlerden daha solgun bir yaralının yanı başında doğrulduğunu gördü. yaralının kanlı, ürkütücü elleri vardı; yalvarır gibi kaldırdı ellerini, süvarinin karnının derinliklerinde bir şeyler kıpırdadı. ekmeğini, son ekmeğini, yalvaran, kırmızımsı el kalıntılarının içine bıraktı; ama tam o anda at şaha kalktı, ekmek yere düştü.
    aynı anda yaralı kendini yere atarak hem çamur, hem kan kokan bu iğrenç şeyi yerden aldı, yalayıp yuttu..."

    ne denebilir ki?

    tarihimizin en büyük bozgununun sebepleri ve bozgun sırasında ordunun durumu işte böyleydi. koskoca imparatorluk, üçüncü roma, böyle kaybetti eski başkentini bir avuç çapulcuya. yazının başında aftermath'ını yaparız demiştim ancak moralim bozuldu, daha fazla yazarsam tarafsızlığımı kaybederim. yazıyı politize etmek istemediğimden burada bırakmak istiyorum, umarım birilerine faydası dokunur.

    kaynakça:
    uçurumun kenarındaki türkiye - stephane lauzanne
    türk yurdu dergisi