şükela:  tümü | bugün
140 entry daha
  • "kültürümüzdeki en büyük kötülük erkekliğin aşırı derecede üstünlüğüdür."
    "sanat ve bilim şimdiye kadar hemen hemen sadece erkeğin ürünü olmuş ve erkeğin kadın ruhu hakkındaki bilgisi olarak nitelendirilen düşüncelerini yansıtmıştır. bu düşüncelerdeki maskülen ağırlık kesinlike kötülüğün kaynağıdır".

    gibi fantastik beyanları olan, psikolojinin 3 büyüklerinden, profeminist psikolog.
    kitaplarını okuduğunuzda, aydınlatmaya çalıştığı "aşağılık kompleksi, yetersizlik duygusu"nu, geleneksel cinsiyet rollerinin insanlar ve özellikle kadınlar üzerindeki etkisi bağlamında açıklamaya kendini adamış görünmektedir. bu nedenle, feminist çevreler adler'i bilhassa sahiplenmiş ve onu adeta bağırlarına basmıştır.

    adler'in yaşam öyküsüne şöyle bir bakmak, neden feminist teoriyle bu denli içli dışlı olduğunu anlamamıza yeter. viyana'da 7 çocuklu yahudi bir ailenin 2.çocuğu olarak doğan adler, üniversite yıllarında tanıştığı ve moskova'dan viyana'ya eğitim için gelen yahudi bir genç kız olan raissa timofeyewna epstein (raissa adler) ile tanıştıktan sonra, sosyalist ve marxist ideolojiye ilgi duymaya başlar. raissa, aynı zamanda leon trotsky'nin yakın arkadaşıdır ve o dönemin sosyalist düşünürleri ile sıkı ilişkileri vardır. adler, raissa aracılığıyla bu çevrelere kolaylıkla girer ve üniversite sonrası yaşamındaki düşüncelerinde de marxist teori büyük bir etki bırakır. raissa ile evlendikten sonra dört çocukları olur. kızı alexandra adler, nöroloji ve psikiyatri üzerine ihtisas yaptıktan sonra amerika'ya göçer ve orada profesör olur. diğer kızı valentine adler ise 21 yaşında avusturya komünist partisine, 23 yaşında alman komünist partisine katılır. nazilerin iktidara gelmesinden sonra rusya'ya göçen valentine adler, 1937 yılında troçkist faaliyetlerde bulunmaktan dolayı tutuklanır ve 1942 yılında stalin'in gulaglarından birinde can verir. tek oğlu kurt adler ise babası gibi psikiyatrist olur ve özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği konusuna yoğunlaşır. üçüncü kızı cornelia adler ise aktris olur.

    adler, görünürdeki psikolojik komplikasyonların altında yatan nedenleri katman katman analiz edip ortaya koyarken, tıpkı jung ve freud gibi, kendine has ve ustaca bir metodoloji takip eder.

    adler'i tarafsız gözle okumanın faydası, interseksüel rekabetin kadın psikolojisi üzerine etkilerini, kadınların aşağılık duygusu ile baş etme mekanizmalarını ve bu süreçte geliştirdikleri psikolojik komplikasyonları incelerken referans aldığı feminist kuramın sunduğu alternatif bakış açısıdır. birbirinden epey farklı açılara sahip olan, freud'un fallik dönem ve oedipus kompleksi temelli, jung'un anima-animus düalitesi ve arketip temelli kuramının üzerine adler'in kuramını da eklemek, son düzlükte konuya 360 dereceden bakmamıza imkân verir. bu cümlemden akıllı insanın anlayacağı şey şudur: interseksüel dinamikleri yalnızca adler'in zaman zaman adeta militanlaşan ve misandriye kayan feminist kuramı üzerinden ele almanın, konuya dar ve yetersiz bir bakış açısıyla bakmanıza neden olması kaçınılmazdır.

    neyse, adler'in "hegemonik erkekliği" uzun uzun yerden yere vurduğu "insanı tanıma sanatı" adlı kitabındaki muhteşem analizlerinden birini bu vesileyle şuraya bırakmak isterim:

    --- spoiler ---

    günün birinde bir kadın, hekime başvurur ve içinden bir türlü söküp atamadığı bir hoşnutsuzluk duygusundan yakınır; bu duygunun nedeni de, kendisine sorarsanız her çeşitinden bir yığın uğraşla tüm gününün harcanıp gitmesidir. dışarıdan bakınca kadında gözlemleyebileceğimiz tek şey, bir acelecilik ve telaş, gözlerini bürüyen bir tedirginliktir. bir yere gitmeye kalktığında ya da herhangi bir işe el atmak istediğinde üzerine çullanan aşırı huzursuzluktan dert yanar. çevresinden duyup işittiğimize bakılırsa, gerçek neden, her şeyi gözünde büyütmesi ve yaptığı işlerin yükü altında neredeyse yığılıp kalacak olmasıdır. üzerimizde bıraktığı ilk izlenime göre, her şeyi aşırı derecede önemseyen biridir kadın; bu da pek çok insana özgü bir durumdur. çevresindekilerden biri “kadının hep olay çıkardığı gibi” ilginç bir açıklamada bulunmuştur.

    bir kimsenin üzerine düşen işleri gözünde büyütme ve fazla önemseme eğilimini önem ve ağırlık bakımından yoklayıp, böyle bir davranışın toplum içinde ya da evlilik yaşamında ne anlama geleceğini kafamızda canlandırmaya çalıştık mı, onun en gerekli işlerin bile doğru dürüst altından kalkamadığını ileri sürüp, daha fazla yük yüklenemeyeceğini çevreye duyurmayı amaçladığı izlenimine kapılmaktan kendimizi alamayız.

    buraya kadar hasta hakkında öğrendiklerimiz henüz yeterli değildir. onun bize daha başka açıklamalarda bulunmasını sağlamak zorundayız. bu gibi çalışmalarda uygun bir incelikle davranmak şarttır; kendine bir paye vermek ve büyüklük taslamak hastanın hemen bir savunma durumuna geçmesine yol açar; dolayısıyla tahminler yürüterek, ayrıca hastanın sorular sormasını bekleyerek böyle bir çalışmayı yürütmek durumundayız. diyelim ki hastayla bir söyleşi olanağı ele geçirildi, o zaman –bizim vakadaki gibi– davranışıyla belki kocası olabilecek bir başkasına daha fazla yük kaldıramayacağını,kendisine kollayışla ve sevecenlikle davranılmasını istediğini anlatmayı amaçladığı, acele etmeden ve ima yollu açıklanmaya çalışılır. derken ihtiyatı elden bırakmadan biraz daha ileriye gidilip, işin bir başlangıcı olması gerektiği ve kimi koşulların hastalığı kamçılayıcı etken rolü oynadığı yine üstü kapalı belirtilir. bunun üzerine kadın yıllar önce kötü bir dönem yaşadığını, ilgili dönemde sevecenlik yüzü görmediğini doğrular. artık kadının davranışını biraz daha iyi anlarız, kollanıp gözetilme isteğini destekleyici bir rol oynar bu davranış, yine sevecenlik gereksiniminin umursanmayacağı bir dönemin çıkıp gelmesini önleme isteğini açığa vurur.

    bu bulgumuz, kadının bir başka açıklamasıyla sağlamlığa kavuşur. kadın, bir hanım arkadaşından söz açar bize; arkadaşı pek çok bakımdan kendisine karşıt bir tiptir, mutsuz bir evlilik hayatı sürmekte ve tam o sırada bu evlilik hayatından yakayı kurtarmak istemektedir. bir gün hastamız arkadaşını elinde bir kitapla görür; kocasına, o gün öğle yemeğini zamanında hazırlayabileceğini pek sanmadığını söyler arkadaşı ve bu davranışıyla kocasını öyle kızdırır ki, adam sert bir dille karısını eleştirmeye koyulur. bu olay konusunda hastamız şöyle der: “durumu biraz dikkatle gözden geçirdim mi, benim yöntemimin daha iyi sayılacağı sonucuna varıyorum. benim, arkadaşım gibi suçlama ve eleştirilere konu yapılmam düşünülemez; çünkü sabahtan akşama kadar işten göz açtığım yok. öğle yemeğini zamanında hazırlayamadım diye, benim gibi bütün gün koşturup duran, telaştan göz açamayan birine hiç kimse bir şey söyleyemez. şimdi bu yöntemden el mi çekeceğiz?”

    kadının ruhunda neler olup bittiği görülmektedir! görece masum bir yoldan üstünlüğe kavuşmaya, her türlü suçlamaya karşı kendini bağışık kılmaya ve kendisine hep sevecenlikle davranılmasını sağlamaya çalışır hastamız. bunu da izlediği yöntemle ele geçirdiğine göre, ilgili yöntemden el çekmesinin istenmesine pek akıl erdiremez. ancak hastamızın davranışının gerisinde daha başka şeyler de saklıdır. nihayet aynı şekilde başkaları üzerinde üstünlük sağlamaya yönelik sevecenlik çağrısı, kadının kendi açısından gereği kadar etkili şekilde yapılamamaktadır. dolayısıyla, birbirinden değişik terslikler gelip kadını bulur. bakarsın bir şeyi kaybeder, ara ara bulamaz, bir hay huydur sürüp gider evde, işlerin bir türlü altından kalkamaz, başına ağrılar girer sürekli, rahat bir uyku uyuyamaz, çünkü tasa içindedir hep, uğraşıp didinmesine haklılık kazandırabilmek için olağanüstü bir gözle bakar bu tasaya, onu abarttıkça abartır. bir yere gitmesini gerektiren bir davet bile, çetin bir iş olup çıkar gözünde; davete ancak büyük hazırlıklardan sonra katılabilir. habbeyi kubbe yapar hep. dolayısıyla, birini dolaşmak, bir yere misafirliğe gitmek, saatlerce, hatta günlerce sürecek bir hazırlığı gerektirir. bir davet durumunda bazen gelemeyeceğini bildirir karşı tarafa ya da en azından geç gider. toplum yaşamı, böyle bir kişinin yaşamında belirli sınırları aşmaz.

    kuşkusuz iki insanın arasındaki evlilik gibi bir ilişkide, sevecenlik çağrısının özel bir ışık altında gösterdiği birçok durum vardır. öyle olabilir ki, erkek, iş gereği bir yere gitmek zorunluluğunu duyar, bir dost çevresi vardır da tek başına şu ya da bu kimseye gitmesi ya da üyesi bulunduğu bir derneğin toplantısına katılması gerekir. peki böyle durumlarda karısını evde tek başına bırakması, onun sevecenlik isteğine aykırı düşmeyecek midir? ilk anda evliliğin taraflara, birbirlerini elden geldiğince eve bağlama hakkını verdiğini kabul etmeye eğilim göstereceğiz belki; bu da pratikte sık karşılaşılan bir durumdur. taraflardan birinin bu yolda duyacağı istek ne denli sevimli görünürse görünsün, iş sahibi biri için gerçekte altından kalkılamaz bir güçlük oluşturur. karşı tarafı ister istemez rahatsız edici durumlar ortaya çıkacak, örneğin, bizim vakadaki gibi, cümle kapısının kapanma saatinden sonra kimseyi rahatsız etmemeye çalışarak süklüm püklüm yatağına girmeye çalışan erkek, karısını hâlâ uyanık bulup şaşıracak, karısının sitem dolu bir edayla kendisini karşılamasını sineye çekecektir. herkesin yeterince bildiği böylesi durumların üzerinde daha fazla durmanın gereği yok. beri yanda, gözden kaçırılmaması gereken bir nokta varsa, burada yalnızca kadının hatalarının söz konusu olmaması, aynı davranışı sergileyecek erkeklerin de sayıca kadınlar kadar çokluğudur. ancak, bizim için asıl önemlisi, geniş ölçüdeki sevecenlik isteğinin bazen bir başka yoldan kendini açığa vurabileceğidir. bizim vakada ise böyle bir olayın aşağıdaki seyri izlediğini görmekteyiz: kadın, bir akşamı ev dışında geçirmesi gereken kocasına, insan arasına pek seyrek çıktığını, dolayısıyla bu kez rahatlıkla eve geç dönebileceğini açıklar. her ne kadar bunu şakayla karışık bir edayla dile getirirse de, sözleri pek ciddi bir özü içermekte ve şimdiye kadar kadınla ilgili belirlemelerimizle bağdaşmaz görünmektedir. ne var ki, daha bir yakından bakıldığında, aradaki uygunluk hemen fark edilir. kadın o kadar akıllıdır ki, kocasına karşı bilinçli olmasa bile fazla sert davranmak istemez. ayrıca, dıştan bakıldı mı, her yönden son derece sevimli bir izlenim bırakır insanın üzerinde. ele aldığımız bu vaka öyle iler tutar yeri olmayan bir nitelik taşımaz; üzerinde durmamız, salt psikolojik bakımdan ilgimizi çektiği içindir. kadının kocasına söylediği sözlerle gerçekte ulaşmak istediği, yapacağı şeyin kocasına, tarafından dikte edilmesidir. kocasının eve geç gelmesine kendisi izin vermiştir, dolayısıyla kocası eve geç gelebilir, oysa adamın kendiliğinden eve geç gelmesi kadını incitecek, küstürecektir. yani kadının sözleri gerçek durumu kamufle edici bir rol oynar. kadın, kocasına ilgili sözleri söyleyerek kocasının yapacağı davranışı ona kendisi dikte eden biri aşamasına yükselmekte, kocası ise salt toplum içindeki bir yükümlülüğü yerine getirmek için evden ayrılıp gitmesine karşın, kadının istek ve iradesine bağlı bir aşamaya indirgenmektedir.

    içindeki aşırı sevgi isteğini, hakkında edindiğimiz bu yeni bilgiyle birleştirirsek, hemen şunu anlarız ki, bu kadının tüm yaşamı her zaman başrolü oynamak, başkalarına karşı hep üstünlüğü elde tutmak, hiçbir sitem ve suçlamayla bulunduğu konumdan alaşağı edilmemek, çevresinin hep odak noktasında yer almak gibi görülmedik derecede güçlü bir içgüdüyle yoğurulmuştur. hangi durumda olursa olsun, kadının yukarıda belirtilen çizgi dışına çıkmadığını görürüz. diyelim ev işlerinde kendisine yardım eden hizmetçi işten atılıp yerine bir başkası alınacaktır; son derece büyük bir tedirginliğe sürüklenir kadın; tedirginliğinin de nedeni, yeni hizmetçi karşısında belki o zamana kadar alıştığı gibi diktatörce davranamayacağı düşüncesidir; bu düşünce, açıkça tasalara sürükler kadını. diyelim sokağa çıkacak oldu, yine benzeri bir durum söz konusudur. otoritesi kayıtsız şartsız güvence altına alınmış bir ortamda yaşamak başka, evden çıkıp “yabancı” bir bölgeden içeriye adım atmak, kimsenin kendi iradesine bağlı olmadığı, yoldan geçen arabaların önünden bir kenara kaçması gerektiği, kısaca küçük bir rolle yetinmek zorunda olduğu sokağa çıkmak başkadır. demek oluyor ki, ancak bu kadının evde ele geçirmeyi arzuladığı olağanüstü otorite ve güç düşünüldüğü zaman, yaşadığı gerilimin neden ve anlamı ele geçirilebilecektir.

    söz konusu belirtiler çoğunlukla o kadar sevimli bir şema içinde kendini açığa vurur ki, ilk anda bir insanın bu şekilde kendini kahredip duracağı hiç akla gelmez. çekilen sıkıntı ve kahır, bazı vakalarda çok daha büyük boyutlara ulaşabilir. bizim vakadaki gibi gerilimleri daha geniş çapta zihinde tasarlamak, bunu anlamak için yeterlidir. öyle insanlar vardır ki, toplu ulaşım araçlarına binmekten ürker, çünkü orada kendi sözlerinin geçmeyeceğini bilirler. ürkeklik öylesine ileri bir noktaya ulaşabilir ki, bundan böyle evden hiç ayrılmak istemezler.

    sonradan izlediği gelişimi dikkate alırsak, bizim vaka, çocukluk izlenimlerinin insanın yaşamında hiçbir zaman etkisini yitirmediğini göstermesi bakımından oldukça öğretici bir örnektir. bizim vakadaki kadının kendi açısından haklı sayılacağı yadsınamaz. çünkü bir kimse görülmedik bir diretişle çevresinden yakınlık, sıcaklık, saygınlık ve sevgi bekleyip kendini buna göre ayarlayıp da, tüm yaşamını buna göre yönlendirdi mi, isteklerine kavuşabilmek için kendini aşırı yük altında eziliyor göstermesi, telaşlı ve tedirgin bir davranışı sergilemesi pek fena bir yol sayılmaz; böylelikle her türlü eleştiriden yakasını kurtarabileceği gibi, durmadan yapacağı yumuşak uyarılarla çevresindekilerin de kendisine yardım etmesini, ruhsal dengesini bozabilecek her türlü davranıştan kaçınmalarını sağlayabilecektir.

    yaşamöyküsünde biraz daha gerilere gidersek, hastamızın henüz okuldayken ödevlerini yapamadığı zaman, alabildiğine telaşa kapıldığını ve bu yoldan öğretmenlerini kendisine pek nazik davranmaya zorladığını öğreniriz. ayrıca hastamız bu konuda bize şu bilgiyi verir: üç kardeşten en büyüğüdür; kendisinden sonra erkek kardeşi dünyaya gelmiş, onu da bir kız kardeş izlemiştir. erkek kardeşiyle bir türlü geçinememiş, kavga edip durmuş, aile içinde onun el üstünde tutulduğunu görmüştür hep. özellikle kızıp içerlediği bir şey vardır ki, kardeşinin okulda kazandığı başarıların evdekiler tarafından dikkatle izlenmesidir; oysa başlangıçta iyi bir öğrenci sayılacak kendisinin elde ettiği başarılar, öylesine bir ilgisizlikle karşılanmıştır ki, sonunda bu duruma pek katlanamaz olmuş, niçin kardeşiyle kendi başarılarının ayrı terazilerde tartıldığını kötü kötü düşünmeye başlamıştır.

    bu durumda hastamızın çevresindekilerden eşit davranış görmek istediğini, çocukluğundan beri güçlü bir aşağılık duygusunu içinde taşıdığını ve bunu dengelemeye çalıştığını anlamaktayız. söz konusu amaca da okulda iyiyken kötü bir öğrenciye dönüşerek ulaşmaya çalışmış, okuldan eve kötü karneler getirerek kardeşini aşmayı arzulamıştır. anne ve babasının dikkatini özellikle kendi üzerine çekmek gibi çocuksu bir düşünceyle söz konusu yola başvurmuştur. hastamızın bugün açıkladığına göre, o zamanlar gerçekten kötü bir öğrenci sayılmayı açık seçik istemiştir. ne var ki, anne ve babası okuldaki başarısızlıklarıyla da en ufak bir şekilde ilgilenmemiştir. derken hastamız yine ilginç bir davranışa başvurmuş, okulda tekrar başarılı bir öğrenci aşamasına yükselmiştir. ama işte bu sırada küçük kız kardeşi, kardeşlerden en küçüğü sahnede boy göstererek dikkatleri üzerine çekmiştir. kız kardeşi de kendisi gibi okuldan kötü karneler, kırık notlar getirmiştir eve. gelgelelim, annesi erkek kardeşinin başarılarına nasıl ilgi göstermişse, kız kardeşinin başarısızlıklarıyla da aynı şekilde ilgilenmiş, bu ilgi de tuhaf bir nedenden kaynaklanmıştır: hastamız normal derslerden kötü not alırken kız kardeşi ahlak dersinden kötü not almış, böylelikle evdekilerin dikkatini kendi üzerine çekmeyi çok daha iyi başarmıştır; nedeni de, ahlak dersinden kötü not almanın öteki derslerden alınacak kötü notlarla kıyaslanamayacak kadar ayrı bir toplumsal önem taşımasıdır. bu durum okulca özel birtakım önlemlere başvurulmasına yol açabileceğinden anne ve babayı ister istemez çocukla daha çok ilgilenmek zorunda bırakır.

    bu durumda, hastamızın eşitlik uğruna savaşı geçici bir süre için başarısızlıkla sonuçlanmış olmaktaydı. ancak, şurası unutulmamalıdır ki, böyle bir başarısızlık ilgili süreçte asla bir duraklama anlamına gelmez. çünkü hastamızınki gibi bir duruma katlanabilecek kimse yoktur. söz konusu durumdan aralıksız yeni duygular fışkırıp yeni çabalar kaynaklanacak ve tümü de ilgili kişinin karakterinin alacağı biçime katkıda bulunacaktır. hastamızın telaşının, başkalarının önünde kendini yük altında ezilmiş ve bunalmış gösterme eğiliminin nedenini de artık daha iyi anlamaktayız. başlangıçta hastamızın sergilediği davranışlar anneyi hedef almıştır; anne ve babasını zorlamak, kız kardeşi gibi kendisine de aynı ilgiyi göstermelerini sağlamak, beri yandan kendisine kız kardeşinden daha kötü davrandıkları için onları suçlamak istemişti. hastamızın o zamanki ruh durumunun temel öğeleri, bugüne kadar kaybolmadan varlığını sürdürmüştür.

    hastamızın yaşamında daha da gerilere uzanabiliriz. çocukluğunun özellikle kendisini etkilemiş bir yaşantısı olarak açıkladığına göre, üç yaşındayken henüz kısa süre önce doğan erkek kardeşine bir ara bir odun parçasıyla vurmak istemiş, annesinin uyanık davranışıyla olay büyük bir kazaya yol açılmadan atlatılmıştır. demek oluyor ki, hastamız kendisini ihmal etmelerinin ve kendisine gereken değeri vermemelerinin salt bir kız olmasından kaynaklandığını son derece ince bir sezgiyle daha çocukken anlamış bulunuyordu. o zamanlar belki binlerce kez keşke bir kız olmasaydım sözlerinin dilinin ucuna geldiğini anımsıyor hastamız. yani erkek kardeşinin dünyaya gelmesiyle sıcak yuvasını elinden alınmış gördüğü gibi, kardeşine erkek olduğu için kendisinden daha çok ilgi göstermelerine çok üzülmüştür. söz konusu eksikliği gidermek için de zamanla bir yol bulmuş, başkalarına karşı kendini hep aşırı yük altında göstermiştir.

    bir insanın devinim çizgisinin ruhsal yaşamının ne kadar derinliklerine kök salabileceğini şu düş de yine açıkça ortaya koymaktadır. hastamız düşlerinin birinde kocasıyla konuşur. ama kocasında hiç de bir erkek hali yoktur, bir kadına benzer daha çok. ilgili ayrıntı, tıpkı bir simge gibi, hastamızın yaşantı ve ilişkilere yaklaşımda başvurduğu şemayı ortaya koyar. düşün içerdiği anlama göre, hastamız kocasıyla kendisi arasında amaçladığı eşitliğe kavuşmuştur. kocası, bir zaman erkek kardeşinin olduğunu düşündüğü gibi, kendisinden üstün bir erkek değildir artık, neredeyse bir kadına dönüşmüştür. kocasıyla bundan böyle aynı aşamada yer alır. aslında çocukken elde etmek için can atıp durduğu şeyi düşünde ele geçirir.

    böylece, ruhundaki iki noktayı birleştirerek bir insanın yaşam çizgisini ve ana doğrultusunu saptamış olduk ve kendisi hakkında tutarlı bir izlenim edindik; ilgili izlenimi de: “sevimli birtakım çarelerden yararlanarak üstün kişi rolünü oynamak isteyen bir kimse karşısında bulunuyoruz” cümlesiyle özetleyebiliriz.

    --
    alfred adler - insanı tanıma sanatı

    --- spoiler ---
3 entry daha