şükela:  tümü | bugün
857 entry daha
  • debe'de hakkinda cikan entry'yi gorunce aklima 13 yil evvel fourfourtwo'ya yazdigim bir yazinin gelmesine neden olan turnuva... ta o zamandan anlatmaya calismisim guc dengelerinin ne denli bozuldugunu... copy+paste ama ayni zamanda alin teri diyelim, o yaziyi da soyle birakalim o halde...

    =================================

    ***katı olan her şey buharlaşıyor***
    şampiyon kulüpler kupası adı şampiyonlar ligi olarak değişti, mertlik bozuldu... bosman kuralı çıktı, yabancı oyuncu transferi serbestleşti derken artık futbolun zenginleri daha zengin, fakirleri daha fakir olmaya, başka bir deyişle "katı olan her şey buharlaşmaya" başladı...

    karl marx'ın, 1848 yılında friedrich engels ile birlikte kaleme aldığı "komünist manifesto"da modern toplumların sınıfsal yapılarıyla ilgili öne sürdüğü savlar; akademik çevrelerin, özellikle de felsefe, siyaset bilimi, tarih ve sosyoloji alanlarında, kuşaklar boyunca büyük tartışmalar içine girmesine neden olmuştur.

    manifestonun giriş kısmında marx'ın en çok üzerinde durduğu noktalar; insanlık tarihinde o güne kadar varolan bütün toplumların ana dinamiğini sınıf çatışmalarının oluşturduğu, bu çatışmaların üretim araçlarının sahibi olanlarla üretim araçlarını kullanıp üretime doğrudan katkı sağlayanlar arasında yaşandığı, çünkü üretimi yapan kişilerin üretim araçlarına sahip olmadıkları için kendi ürettikleri üzerinde hak sahibi olamadıkları, üretim araçlarına sahip olan kişilerin üreticilere haklarının çok azını verip geri kalanı ceplerine indirdikleri, bu yapılanın bir emek sömürüsü, karşılığında sömürenin eline geçeninse artı değer olduğu, kapitalist dünyadaki sınıf ayrılığını da üreten proleterya ile sömüren burjuvazinin oluşturduğuydu. (hâlâ okuyorsunuz değil mi? birazdan futbola bağlanacak. valla...) marx'a göre burjuvazi, kendisininkinden önceki dünya düzenine ait olan her türlü kurumu, sosyal yapıyı, ideolojiyi, kanunu yıkıp, yerlerine bunların kendilerine göre yontulmuş yeni versiyonlarını inşa ediyor, sömürüyü kolaylaştıracak, sadece kişisel çıkarların ön planda olduğu bir düzen kuruyordu. marx, burjuvazinin her şeyi kökten değiştirmesini betimlemek içinse şu sözleri sarf ediyordu: katı olan her şey buharlaşıyor!

    manifesto'nun kaleme alındığı tarihlerde, yine ingiltere'de, modern dünyanın insan hayatına "eğlence" ana başlığı altında kattığı uğraşlar içinde yer alan sporlardan bir tanesi de yavaş yavaş ortaya çıkmaktaydı: futbol! bu tür, zaman içerisinde insanlar tarafından, diğer spor dallarına kıyasla, çok daha fazla sevilecekti. şekillendiği 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyılın ortalarına kadar futbol dünyasında ufak bir kesimin çok daha geniş bir kesimi her daim sömürdüğü, ezdiği olmuş mudur tartışmaya açık. küçük bir güney amerika ülkesi olan uruguay ikişer defa olimpiyat ve dünya şampiyonu olabiliyor, avrupa'daysa kıtanın patronluğuna soyunmaya çalışan almanya ve fransa gibi ülkeler, dağılan habsburg imparatorluğu'nun gariban tebaları avusturya, macaristan ve çekoslovakya'nın gerisinde kalabiliyordu. kulüpler düzeyinde de ülkelerinde ağırlığını ortaya koymaya başlayan isimler vardı elbet ama bunların hiçbiri o başarılarını servetler harcayıp dünyanın dört bir yanından futbolcu toplayarak elde etmemişlerdi.

    20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren futbolun dünyadaki popülaritesi gitgide artmaya başladı. uluslararası maçların ve tabii ki turnuvaların çoğalmasıyla birlikte kitle iletişim araçlarının da gelişmesi, popülarite artışının en önemli nedenleri arasındaydı. ilk olarak 1955-56 sezonunda oynanmaya başlayan şampiyon kulüpler kupası, futbolda kısa sürede kulüpler düzeyindeki en prestijli kupa haline geldi ve kupayı kazanan takımlar da avrupa'nın o sezon için en büyüğü olarak kabul edilmeye başlandı. kupaya, adından da anlaşılacağı üzere uefa'ya mensup ülkelerin liglerinde en son şampiyon olan takımlar katılıyordu. her ne kadar ilk beş sezonda bu kupayı real madrid'den başka havaya kaldıran olmasa da, zamanla birçok değişik kulüp avrupa'nın zirvesine çıkma şansını yakaladı.

    çift maç eliminasyon sistemi ve tarafsız sahada tek maçlık final esasına dayalı turnuvanın statüsü uzun yıllar boyunca hiç değişmedi. ta ki 1991-92 sezonuna kadar... o sezonla birlikte uefa yepyeni bir uygulamayı yürürlüğe koydu. buna göre kupada ilk iki tur eskisi gibi oynanacak ama ardından, son sekize kalan takımlar klasik çeyrek final maçları yerine iki tane dörtlü grupta, çift devreli lig usulüne göre karşılaşacak, gruplarını birinci sırada tamamlayan takımlar da nihayet finalde kozlarını paylaşacaklardı.

    bu uygulama eskisine oranla çok daha fazla beğenilince uefa işi süsleme girişimlerine başladı ve 1992-93 sezonuyla birlikte turnuvanın adı şampiyonlar ligi oldu. statüyse önceki sezonunkiyle aynıydı. ayrıca sezon sonunda kupa 1 tarihinde bir ilk de yaşandı ve marsilya kupayı alan ilk fransız takımı oldu. ertesi sezon statüdeki tek farklılık, grup maçlarının ardından birincilerle ikincilerin çapraz eşleşme usulüne göre, birincinin sahasında tek maç üzerinden bir yarı final mücadelesine girişmeleri oldu. radikal adımların atılmaya başlanmasıysa sonraki sezonu buldu. buna göre turnuvanın ilk turunda dörderli dört grup vardı, gruplarında ilk iki sırayı alacak takımlar da çeyrek finalden itibaren babadan kalma çift maç eliminasyon usulüne dönüş yapacaklardı. puanı yüksek olan ülkelerin şampiyonlarının gruplara doğrudan katılmaları, geri kalanlarınsa ön eleme oynamaları uygulamasına da bu sezon başlandı.

    şampiyonlar ligi maçları, özellikle tv yayınları sayesinde, kısa süre içinde futboldaki rantın tavan yapmasına neden oldu. (14. sayımızdaki lennart johansson röportajında uefa'nın eski patronu, göreve geldiği 1990 senesinde uefa'nın 15 milyon isviçre frangı tutarında bir iş hacmine sahipken bunun günümüzde 2 milyar isviçre frangını bulduğunu söylüyor) tavuğun altın yumurtlamaya başladığını gören uefa bu sefer de malum yumurtaların sayısını arttırmak için düğmeye bastı. bosman kurallarının 1996 yazından itibaren devreye girmesiyle birlikte futbolda zaten yepyeni bir döneme girilmekteydi ve 1997-98 sezonuyla şampiyonlar ligi, adıyla çelişkiye düşerek, kapısını liglerini ikinci sırada tamamlayan takımlara da açmaya başladı. amaç, turnuvaya katılacak olan takımların mümkün mertebe marka değeri yüksek takımlar olmasını sağlamaktı. varsın parma italya ligi'ni ikinci sırada tamamlamış olsun, hatta tarihinde bir scudetto zaferi bile bulunmasın, ne önemi var! ve varsın, ülkesinde sekiz senedir üst üste şampiyon olan dinamo tiflis ön elemede duvara toslasın, kimin umurunda! parma, dinamo tiflis'ten daha fazla rant yaratacaksa, buyursun parma gelsin!

    futbolun burjuvaları, bir zamanların o "katı" futbolunu da "buharlaştırmaya" başlamıştı sonunda. dahası, sorun sadece uefa sıralamasında yüksek puana sahip ülkelere fazladan kontenjan tanınması, geri kalanlarınsa ön elemelerle dolu çetrefilli yollara sokulması değildi. bosman kurallarıyla birlikte avrupa kupalarında yabancı oyuncu sınırlamasının kalkması, birçok ligde de bu sınırlamanın aşırı derecede esnetilmesi, bütün kozları futbolun sermayedarlarının eline vermişti.

    bunu daha iyi anlamak için dönüp o 2-3 yabancıyla oynanan günleri hatırlamakta fayda var. barcelona'da bernd schuster ile steve archibald, bayern'de jean-marie pfaff ile norbert nachtweih (doğu alman), juventus'ta massimo bonini, zbigniew boniek ve michel platini ithal takviye gücünü oluştururken steaua bükreş, porto ve hamburg gibi şampiyon olmasına neredeyse kimsenin ihtimal vermediği takımların bu devlere çelme takıp kupaya uzanmaları yine de mümkün olmuştu. çünkü barcelona ne kadar büyük maddi güce sahip olursa olsun kadrosunda 8-9 ispanyol pasaportlu oyuncu oynatmaya mecburdu. o oyuncuları da kısıtlı bir havuzdan genelde real madrid'le paylaşarak seçiyorlardı. ispanya'da aynı anda 15 üst düzey oyuncu olsa, bunların 2-3 tanesi diğer kulüplerde bulunurken kalan 12-13 oyuncuyu da real madrid ile barcelona paylaşsa bile bu, iki takımda taş çatlasa 6-7 üst düzey ispanyol oyuncu olacağı anlamına gelmektedir. bunların üzerine iki tane çok iyi yabancı da ekleseniz yine de geminin su almasına neden olabilecek 2-3 delik daha kalıyor geride. aynı esnada romanya'da ispanya'dakinin yarısı kadar, yani 7-8 tane üst düzey oyuncu bulunsun ama bunlar da hep steaua bükreş'te toplanmış olsun, barcelona'daki ve steaua'daki üst düzey oyuncu sayısı kafa kafaya gelir mi gelmez mi? böyle bir durumda da steaua bükreş avrupa'nın en büyük kupasını barcelona'nın elinden alabilir mi alamaz mı? gerçi bu soruların cevaplarını tarih bize çoktan verdi.

    bosman kurallarıyla birlikte yabancı sınırlaması denen nanenin neredeyse tamamen ortadan kalkması, işbu yukarıda anlattığımız durumun bir daha belki de hiç tekrarlanmamasına neden olacak. zira artık barcelona gibi takımlar kadrolarını paraları yettiğince istedikleri gibi kurabiliyorlar. 8-9 ispanyol oynatma gibi mecburiyetleri de yok. işlerine yarayacak futbolcu bulunduktan sonra meksika'dan da getirilir, fildişi sahili'nden de, izlanda'dan da... dahası, romanya'dan yine 7-8 üst düzey futbolcu çıksa da steaua bükreş'in pek işine yaramaz çünkü bu adamlar gerçekten o kadar iyilerse, gidecekleri kulüpler onlara steaua'nın verebileceği maaşın beş katını öneren, futbolun parababası kulüplerinden biri olacaktır. yani steaua'nın kadrosunda bulunduracağı en klas futbolcular olsa olsa dica ve radoi ayarında olur, chivu ve mutu gibileriyse steaualılar en fazla televizyondan seyreder.

    tekrar 1997-98 sezonunda kaldığımız yere dönecek olursak... turnuvanın katılımcı sayısının artmasıyla birlikte grup aşaması dörderli altı gruptan oluşturuldu. grup liderlerinin yanısıra en iyi iki ikinci de çeyrek finale kalacaktı. ensesi kalın ülkelerin takım kontenjanlarında artışa gidilmesi bu ülkelerde memnuniyetle karşılansa da turnuvanın grup aşamasında uygulanan bu yeni statü kimsenin pek içine sinmemişti. böylece uefa son ve en büyük değişikliği gerçekleştirdi. 1999-2000 sezonu öncesinde kupa galipleri kupası lağvedildi. ülkesinde kupa şampiyonu olanların yeni adresi uefa kupası olurken şampiyonlar ligi'neyse üç ülkeden dörder, üç ülkeden üçer ve dokuz ülkeden de ikişer takımın katılması kararlaştırıldı. bunların yaklaşık yarısı ön eleme oynarken geri kalanlar direkt kendilerini grup aşamasında bulacaklardı. bu revizyonun ardından uefa, şampiyonlar ligi'nden gelecek gelirlerin çok daha fazla artmasını umuyordu. hatta "ne kadar çok maç, o kadar çok para" düsturunu benimseyerek dörder takımlı sekiz gruptan oluşan ilk turun ardından dörder takımlı dört gruptan oluşacak bir ikinci tur düzenlenmesine de karar vermişlerdi.

    bu yeni düzen, güçlüyle zayıf arasındaki uçurumun çok daha fazla açılmasına neden olacaktı. neticede şampiyonlar ligi, katılımcılarına, elde ettikleri sonuçlara göre iyi paralar da dağıtıyordu ve bu ödül uygulaması zengini daha zengin yapmaktan başka bir sonuca hizmet etmiyordu. ilk turda elenen takımlar yaklaşık 4-5 milyon euroya tamah ederlerken, finale kadar giden takımlar bunun on katı kadar parayı ceplerine indiriyorlardı. zayıfların eline geçen o 4-5 milyon euro onların bellerini doğrultmalarına yetecek bir meblağ değildi ama güçlülerin eline geçen 40-50 milyon euro, bu takımların kadrolarını en az iki dünya yıldızıyla takviye edip daha da sağlam bir takım haline gelmelerine yardımcı oluyordu.

    böylece şampiyonlar ligi'nde zirve mücadelesi, avrupa'nın dört büyük liginde (ispanya, ingiltere, italya, almanya) oynayan takımlar arasında geçmeye başladı. ülkelerin organizasyona birden fazla katılımcıyla iştirak edebilmesinin önünün açıldığı 1997-98 sezonundan bugüne kadar oynanan toplam 10 şampiyonlar ligi'ndeki 20 finalistten tam 18'i dört büyük ligdendi. ispanyollar 6, italyanlar 5, ingilizler 4, almanlar da 3 kez final görürken geriye kalan iki finalistse ilginç bir şekilde tek bir finalde, 2004'te gelsenkirchen'da oynanan porto-monaco finalinde bir araya geldiler.

    oysa biraz eskiye dönüp baktığımızda durumun çok daha farklı olduğunu görüyoruz. şampiyonlar ligi'nin sulandırılmadan oynandığı ilk beş sezonda ajax ve marsilya'nın birer şampiyonlukları var, ajax bir kere de finalde kaybetmiş. daha da geriye gidip işin içine şampiyon kulüpler kupası finallerini de katarsak durum daha da netleşiyor. en büyük dört ligden sonra gelen üç lig olan fransa, hollanda ve portekiz'den 1997-98 sezonuna kadar dokuz şampiyon çıkmış: benfica (1961, 1962), feyenoord (1970), ajax (1971, 1972, 1973), porto (1987), psv (1988), marsilya (1993). bu üç ligden çıkan finalistlerse şöyle: stade de reims (1956, 1959), benfica (1963, 1965, 1968, 1988, 1990), ajax (1969, 1996), saint etienne (1976), marsilya (1991). sadece bu kadarla kalsa iyi, daha alt seviyedeki liglerden de finalistler ve şampiyonlar çıkmış. şampiyonlar; celtic (1967), steaua bükreş (1986), kızılyıldız (1991). finalistlerse; partizan (1966), celtic (1970), panathinaikos (1971), club brugge (1978), malmö (1979), steaua bükreş (1989).

    kabaca bir hesap yaparsak kupa 1'in 1997-98 öncesindeki 42 sezonunda üst düzey liglerde yer almayan 9 takım final görmüş, üçü de kupaya uzanmış. 1997-98'den bugüneyse bu seviyedeki liglerden sadece bir takım, dinamo kiev, 1999'da yarı final görebilmiş. fransa, hollanda, portekiz üçlüsünü de bu hesaba dahil edersek ilk 42 sezonda en büyük dört lig haricinde kalan liglerden 12 şampiyon ve 17 finalist çıkmış. yani "diğerleri" neredeyse her üç senede iki kere final görebilmiş, veya her yedi senede iki defa kupaya uzanmışlar. 1997-98 sezonundan itibarense, az önce bahsettiğimiz dinamo kiev ve 2004'teki mucizevi finalin ortakları porto ile monaco haricinde 1998'de yine monaco'nun ve 2005'te de psv'nin yarı final oynadıklarını görüyoruz. geriye kalanların hepsi ya italyan, ya ingiliz, ya alman, ya da ispanyol...

    şampiyonlar ligi'nin son yıllarda yarattığı uçurum sadece avrupa'nın en tepesindeki dört ligle diğer ligler arasında da yer almıyor üstelik. benzer uçurum bu üst düzey liglerden sürekli şampiyonlar ligi'ne katılanlarla bu liglerdeki diğer takımlar arasında da görülebilir. ingilere'de manchester united, chelsea, liverpool ve arsenal geride kalanlarla arayı fazlasıyla açmış durumdalar. kaç senedir kol kola şampiyonlar ligi'ne gitmekteler. ispanya'da da real madrid ve barcelona'nın yeri garanti, valencia da iki sene önceki kaza haricinde genelde onların hemen yanında. italya'dan da juventus küme düşürülene kadar üç büyükler eksik olmuyordu. bu da artık söz konusu liglerde sürpriz şampiyon çıkma olasılığını gittikçe azaltıyor. dolayısıyla büyük liglerden hiç beklenmedik bir takımın çıkıp avrupa şampiyonluğuna koşması da "bir varmış bir yokmuş, brian clough diye bir futbol adamı varmış" diye başlayan masallarda kaldı çoktan.

    maalesef bu dengesizlik daha da tehlikeli bir hale gelebilir zira futbolseverler arasında "sparta prag-levski sofia maçını seyredeceğime milan-roma maçını seyrederim" görüşü iyiden iyiye yerleşmiş vaziyette. bunun sağlıklı bir görüş olduğunu söylemek iki nedenden ötürü pek mümkün değil. birincisi, eski sistemde de üst düzey liglerin ikincileri ve üçüncüleri avrupa kupalarında karşı karşıya gelebiliyordu, sadece kupanın adı farklıydı, uefa kupası'ydı. ikincisi, bu mantığı kabul edecek olursak sokaktaki adam sparta prag-levski sofia maçını seyretmektense newcastle-espanyol maçını seyretmeyi de tercih edebilir. o zaman bu istek ingiltere ve ispanya'dan şampiyonlar ligi'ne onar takım alınmasını meşru kılabilir mi?

    öyle ya da böyle şampiyonlar ligi'nde 1997-98 sezonuyla başlayan dönüşüm, 1999-00 sezonuyla birlikte belki de geri dönüşü olmayan bir yola girdi ve avrupa futbolunun bu en büyük sahnesinde artık sadece üç-dört ligin takımları başrolde, geri kalanlarsa figüran. işin acı tarafı, şampiyonlar ligi'nin avrupalı yıldızlarının çoğunu, bir kenara itilmeye çalışılan ülkelerin liglerindeki takımların yetiştiriyor olması. cristiano ronaldo, thierry henry (hatta fransa'nın dünya ve avrupa şampiyonu kadrosundaki bütün isimler), ruud van nistelrooy ve zlatan ıbrahimovic bu bağlamda verilebilecek en çarpıcı örnekler. yani bir taraf üretiyor, bir taraf da parasının gücüyle sömürüyor ve bunun sonucunda güçlüler çok daha fazla güçlenirlerken zayıflar kırıldıkça kırılıyor. ve şampiyonlar ligi, sanki gerçekten de marx’ın işaret ettiği o burjuva düzeninin futbol üzerindeki en büyük etkisi olarak karşımıza çıkıyor. katı olan her şey buharlaşıyor...

    ***bosman kuralları***
    sıradan bir futbolcu futbolun çehresini değiştirdi

    her şey 1990 yılının haziran ayında, o sıralar belçika birinci ligi'nde mücadele etmekte olan rfc liege takımında forma giyen bir oyuncunun, aldığı maaşı beğenmeyerek fransa ikinci ligi takımlarından dunkerque'den gelen transfer teklifini değerlendirmek istemesiyle başladı. oyuncunun rfc liege ile olan mukavelesi bitmişti bitmesine ama o devrin usulleri, onu transfer etmek isteyen kulüplerin bonservisi için kendi kulübüyle de anlaşmasını gerektiriyordu. dunkerque ile rfc liege anlaşamayınca, üç kat fazla maaş alma şansını kaçıran futbolcunun da tepesi attı ve hiç de adilane bulmadığı bu sistemin karşısına, mahkemede dikiliverdi.

    futbolcunun avukatları, mevcut transfer sisteminin, ab üyesi ülkeler arasında işçilerin serbest dolaşımını öngören roma antlaşması'na aykırı olduğu tezini öne sürmüşlerdi. beş yıl süren dava sonucunda bu tez kabul edildi ve kulüpler düzeyindeki futbolda baştan aşağı yeniliklere gidilmesi şart oldu çünkü ab üyesi ülkelerin futbolcularının serbest dolaşımı demek, hem kulüplerin sözleşmesi biten oyuncuların bonservisleri üzerinde söz sahibi olma haklarının ortadan kalkması, hem de yabancı oyuncu sınırlamalarının büyük ölçüde esnemesi demekti.

    neticede beklenen oldu ve 1995 yılının aralık ayında alınan karar doğrultusunda 1996-97 sezonundan itibaren geçerli olmak üzere, uefa avrupa kupalarındaki yabancı oyuncu sınırlamasını tamamen kaldırdı. ab üyesi ülkelerde de ab vatandaşı oyuncuların hepsinin muaf olduğu yeni birtakım sınırlama uygulamalarına gidildi. ve tabii ki kulübüyle sözleşmesi sona eren oyuncular da istedikleri kulüple, önceki kulüplerine herhangi bir bonservis ücreti ödenmesine gerek olmaksızın, anlaşma şansını yakaladılar. bu yeni kurallar dizisi de söz konusu değişikliklerin yaşanmasına neden olan davayı açan futbolcunun, yani jean-marc bosman'ın adıyla anılmaya başlandı. lakin beş yıl mahkemelerde mücadele veren bosman, futbol yaşantısı açısından işin işten çoktan geçmesi nedeniyle, kendi adını verdiği bu kuralların herhangi bir hayrını göremedi.

    ***ajax 1995-1996***
    bosman kurallarından en ağır darbeyi onlar yedi

    ajax; 1970'lerde cruyff, rep, neeskens, haan, krol gibi yıldızlarıyla kupa 1'e üç sene boyunca ambargo koydu. adı geçen yıldızların en önemli özellikleri, neredeyse hepsinin ajax'ın altyapısının birer ürünü olmalarıydı. ajax, ilerleyen yıllarda altyapısından marco van basten ve dennis bergkamp başta olmak üzere dünya futboluna damga vuracak çapta isimler çıkarma geleneğini sürdürse de uzun bir müddet avrupa arenasında sadece kupa 2 ve kupa 3'te gülebildi.

    1992'de başlayan şampiyonlar ligi'ne ajax'ın ilk iştiraki iki sene sonra olacaktı. bu siftah ajax'a yıllardır beklediği bereketi getirdi ve oynadığı 11 maçtan yedisini kazanıp tek bir kere bile mağlup olmayan kırmızı-beyazlılar, tam 22 yıl aradan sonra yeniden avrupa'nın en büyüğü oldular. başrolde de yine kendi yetiştirdikleri yıldızlar vardı: kluivert, davids, seedorf, de boer kardeşler, reiziger, van der sar ve rijkaard. ertesi sezon da sampdoria'ya transfer olan seedorf ve futbolu bırakan rijkaard haricinde şampiyon kadro muhafaza edildi ve üst üste ikinci zafer de juventus'a penaltılarla teslim olunması sonucunda kılpayıyla kaçtı. ancak bu final belki bir devrin de sonu oluyordu zira bosman kurallarının da etkisiyle takım birçok oyuncusunu başta barcelona olmak üzere milan, juventus, ınter gibi zengin kulüplere kaptırdı.
    ajax aslında çok iyi oyuncular yetiştirmeye devam ediyor. futbol fabrikalarının son mamülleri arasında ryan babel, rafael van der vaart, nigel de jong ve wesley sneijder var. ancak asıl sorun devam ediyor çünkü bu oyuncuların da hepsi çoktan daha cazip maaş tekliflerinde bulunan kulüplerin yollarını tuttular. görünen o ki ajax'ın bir daha kendi yetiştirdiği oyunculardan kurulu bir takımla şampiyonlar ligi şampiyonu olması bu noktadan sonra imkansız gibi bir şey.

    ***g-14'ler***
    avrupa futbolunun tüsiad'ı...

    futbol dünyasında dönen paranın sadece birkaç yıl içerisinde kat be kat artmasıyla birlikte avrupa'nın önde gelen futbol kulüpleri de bu ranttan en çok nasıl faydalanabileceklerini sorgulamaya başladılar. bunun sonucunda 2000 yılının eylül ayında g-14 hareketi start almış oldu. adından da anlaşılabileceği gibi oluşumun 14 üyesi vardı. (milan, juventus, ınter, manchester united, liverpool, real madrid, barcelona, bayern münih, borussia dortmund, psg, marsilya, ajax, psv, porto) 2002 yılındaysa üye sayısı 18'e çıktı. (lyon, arsenal, valencia ve bayer leverkusen'in katılımlarıyla) kulüplerin amaçları da tabii ki uefa ve fıfa'yı etki altına alarak futbolun yarattığı bu büyük gelirin dağılımında dengelerin kendi lehlerine, hem de aşırı derecede, bozulmasını sağlamaktı. bu doğrultuda ellerindeki en büyük koz olarak da basketboldaki uleb benzeri bir avrupa süper ligi organizasyonu kurarak uefa ve fıfa'yı parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya bırakma ihtimali göze çarpıyor. her ne kadar böyle bir düşünceleri olduğu yönündeki iddiaları yalanlasalar da bu dumanın çıktığı yerde en azından bir kıvılcım olduğunu, uefa ve fıfa'nın üst düzey yöneticilerinin g-14'lerden sürekli hamasi bir biçimde bahsetmelerine bakarak anlayabiliriz. iki tarafın açıkça karşı karşıya geldiğineyse iki kere rastladık. bunların ilkinde g-14 fıfa'yı, ülke federasyonlarının milli maçlarda sakatlanan futbolcular için kulüplere tazminat ödemesi konusunda bir girişimde bulunmaması üzerine mahkemeye verdi. ikincisindeyse 2006 dünya kupası'nın gelirlerinden pay istediler ve buna gerekçe olarak da yine oyuncularının dünya kupası'nda oynamak için kulüplerden ayrı kalmasını gösterdiler. uefa'nın taze başkanı platini'nin şampiyonlar ligi için bir ülkeden dört takımı fazla bulduğunu açıklaması da tarafların bir kez daha çatışmasına zemin hazırlayacak gibi duruyor.

    ***porto-monaco finali***
    modern zamanların peri masalı...

    şampiyonlar ligi'nin, özellikle bosman kuralları ve puanı en yüksek ülkelere üçer dörder kontenjan ayrılması neticesinde son yıllarda nereydese tamamen ingiliz, ispanyol, italyan ve alman takımlarının hakimiyeti altına girdiğini söylemiştik. ne var ki çemberin bir kere kırıldığı da oldu, hem de iki yerden birden. 2003-04 sezonunda kimsenin kupada bu kadar ilerleyeceklerine ihtimal vermedikleri iki takım, porto ve monaco, finale yükselmeyi başardılar. monaco ilk turda, şampiyonlar ligi'nin gol rekorunun kırıldığı maçta deportivo'yu 8-3 yenerek büyük sükse yapmış ve grubunu lider tamamlamış, önceki yılın uefa kupası şampiyonu porto ise vasatı çok aşamasa da real madrid'in ardından ikinci sırayı kaparak son 16'ya kalmayı bilmişti.
    ikiliden ilk sürprizi porto gerçekleştirdi ve ikinci turda manchester united'ı kupanın dışına itti. monaco ise lokomotiv moskova engelini zor da olsa geçmeyi başardı. bundan sonrasındaysa insanları hayretler içinde bırakan taraf monaco olacaktı. kırmızı-beyazlılar önce real madrid'i 4-2 yenildikleri ilk maçın rövanşında 3-1'le devirdiler, ardından abramovich'le ilk şampiyonlar ligi sezonunu yaşayan chelsea'yi safdışı bırakarak adlarını finale yazdırdılar. porto'ysa aynı noktaya sırasıyla lyon ve deportivo'yu geçerek ulaştı. finalde de gülen taraf, 3-0'lık net bir skor elde eden porto oldu.

    ancak günümüz futbolundaki mevcut düzen sağolsun, bu iki takım da finale çıkarak bir anlamda kaybetmiş de oldular. neden diyecek olursanız final maçının üzerinden çok geçmeden monaco'nun hücumdaki en büyük kozlarından rothen psg'ye, giuly barça'ya transfer oldu, kiralık morientes real madrid'e geri döndü. porto'dansa başta takımın yaratıcısı teknik direktör jose mourinho olmak üzere ricardo carvalho ve paulo ferreira chelsea'nin yolunu tuttu, deco da barcelona'ya gitti. ertesi sezon monaco ön elemede betis'e takılıp gruplara bile kalamazken, porto ilk turu zar zor geçmesinin ardından ikinci turda ınter karşısında herhangi bir varlık gösteremedi.
27 entry daha