şükela:  tümü | bugün
4 entry daha
  • 2,5 yıllık editörlük, 4 yıllık yazarlık, 3 aylık da yayınevi sahipliği/yayıncılık tecrübesi olan birisiyim ve diyorum ki, bu yazının bahsettiği uygulamalardan çoğu doğru, ama önermesi yanlış. çünkü en mühim bazı noktaları atlamış. ben biraz uzun bir açıklama yapacağım, ama akla ilk etapta gelen tüm soru işaretlerine yanıt bulmak için detay vereceğim.

    gelin, tüm kademeleriyle beraber inceleyelim:

    bir yayınevi, başlıca dört şekilde kurulmuş olabilir. ilki, bağımsız özel sermayeli girişimcidir. başka hiçbir sektörle veya piyasadaki herhangi bir aktörle bağlantısı olmadan, yayıncılık yapmak için az denilebilecek bir sermaye ile işe başlamıştır. hayatta kalabilmesi için kâr etmesi şarttır, çünkü tüm gelir-gider hesabını yayıncılık faaliyetlerine bağlamıştır. yayınevlerinin %80’i bu kategoriye girer.

    ikincisi, birden fazla sektörde faaliyet gösteren, oradan kazandığı bağlantıları veya sermayeyi prestij, belli bir misyon (ö. iran’daki tüm klasik tiyatro eserlerinin metninin türkçe’ye kazandırılması) ya da ek gelir için yayıncılık sektörüne de aktarmak isteyen, "zengin" girişimcilerdir. bunlar, geliri giderini bulacak kadar bile kâr etse, hayatta kalabilirler; zira yaşamaları, diğer sektörlerden gelecek fonlara bağlıdır, yayınevinin evvela mühim miktarda kâr etmesi gerekmez; (ö. kırmızı kedi yayınları, ketebe yayınları, doğan kitap).

    derneklerin ya da vakıfların yayınevlerini de buraya dâhil edebiliriz. iksv (istanbul kültür sanat vakfı), türdav (ki artık faaliyetlerini durdurdu) kitapları gibi. yanlış anlaşılmasın, bu tür yayınevleri de inatla “zararına çalışmak” istemez, elbette ki kâr arzu eder; ama kâr edemeseler bile, sübvanse edilmeleri mümkündür. yine aynı şekilde, birinci kategoriden başlayıp, kazandığı parayı başka sektörlere de taşıyarak holdingleşen ve bu kategoriye geçen yayıncılara da rastlanır.

    üçüncüsü, arkasında bankaların olduğu yayınevleridir. bunların ikinci kategoriden temel farkı, hangi oranda kâr elde ederlerse etsinler, başarının kıstası kâr olmadığı için, yayın ekibinin mevsimsel denilebilecek kadar kısa takvimlerde değişebiliyor olmasıdır. yani tek dertleri, reklam, prestij vb. için, kıyıda köşede kalmış eserleri, faydalı ve yaratıcı projeleri literatüre kazandırmak ve hem popülerlik hem de itibar ile marka değerini sürdürmektir. ikinci kategoriden ayrılan bir diğer yanları, ilgili banka ile mutlaka aynı ismi taşımalarıdır; türkiye iş bankası kültür yayınları, yapı kredi yayınları gibi.

    dördüncüsü, merkezî yahut yerel idare tarafından işletilen yayınevleridir. belediyelerin veya benzer kuruluşların, farkındalık, tanıtım ve prestij adına neşrettikleri yayınlar işte bu kategoriye girer. kâr etmeleri zaten beklenmez, amaçlanmaz. istanbul belediyesi’nin yayınladığı kitaplar, futbol ya da basketbol federasyonunun neşrettiği eserler, albümler, vb. gibi.

    bu ayrımı yapma sebebim, dağıtımcıların evvela ve büyük oranda bir tek, ilk kategoriye giren yayınevlerine karşı ellerinde acı bir gücü barındırıyor olduğunu göstermektir. yani bizim "yayıncılık sektöründe dağıtımcının acı kuvveti" varsayımımızın temel konusu, bu kategoridekilerdir. ilk kategorideki yayıncıları da detaylandıralım bu yüzden;

    a) para karşılığı kitap neşredenler. bu durumda, matbaa ve bandrol masraflarının üzerine bir de editörlük/tashih ücreti bilfiil yazardan alınır. editörlük ücretini almadığını söyleyenler bile %95 ihtimalle alıyordur, size editörlük, son okuma vb. dâhil fiyatını söylüyordur. hani bazı alışveriş mağazalarının "indirim günleri" başlamadan evvel ürün fiyatlarını arttırıp, sonra indirim varmış gibi suni biçimde asıl fiyatına satması ve bunu bir indirim olarak pazarlaması gibi. yeni yayıncıların birçoğu, geçimini sağlayabilmek adına ilk etapta bu ilkeyi benimseyebilir; ama yayın faaliyetlerini tümden bu esasa dayandıran (cinius yayınları gibi) büyük ölçekli ve gayet kaliteli hizmet veren yayıncılar da mevcuttur. ayrıca yurt dışında amazon’un yaptığını bizde yapmaya başlayan kdy (kitapyurdu’nun kendi yayınevi) gibi kuruluşlar da mevcut – ama kdy halihazırda kitabını sadece kitapyurdu’ndan satışa sunduğu için, kitabı mağazadan almak isteyen okuyucular için de, yazarlar için de bir dezavantaj yaratabilir.

    bu tür yayıncılardan pek çoğunun d&r gibi dağıtımcılarla anlaşması yoktur, hatta "kaliteyi düşürdükleri" ve nasılsa çok satmayacakları, bir heves/zaruret uğruna buradan kitaplarını neşretmiş yazarların çok kaliteli ve satış potansiyelli olmayacağı vehmiyle "kara listeye" bile alınırlar. o yüzden, diğer dağıtımcıların hemen hepsiyle çalışırlar, ama d&r'da onların ürünlerini bulmak zordur. bu yüzden de, onlar için "müşteri", ilk etapta ve büyük oranda, "okuyucu" değil, "yazardır". "nasılsa o kitaplar satmaz, ben üretim üzerinden paramı alayım" veya “nasılsa dağıtımcı masrafı derdim yok, kendim satabiliyorum” mantığıyla, yazarlara gönül rahatlığıyla %20-50 telif önerebilirler. ve basım adedinin tümünü kapsayacak telif tutarını belli bir gün vaadiyle ödemeyi değil, satılan kitap adedi tutarında ya da satılan kitap adedi belli bir sayıya eriştiğinde (genellikle de, baskının tümü satılınca) telifi ödemeyi taahhüt ederler. nasılsa ödemeleri gerekmeyecektir zira, çoğu kez.

    b) masraflara yazarı hiç karıştırmadan, kendi öz sermayesi ile kitap neşredenler (ki ben de bu sınıfa dâhilim). bunların bazıları, eğer süreç içerisinde arzu ettikleri marka değerine/popülerliğe erişebilirlerse, ara sıra, o değere istinaden kimi yazarlardan/yazar adaylarından para karşılığı da kitap basabilirler. bu sayede onları sektöre "kalite" payesiyle dâhil etmiş olurlar, çünkü herkes bilir ki, o yayınevinden kitabı çıkan bir yazar kayda değer, ilgi gösterilesi bir konumdadır. yani tüketicinin zihnindeki algıya binaen markasını pazarlar ve bunu genellikle, (a) kategorisindeki benzerlerinden daha üst bir fiyata yaparlar. ama tabi ayarı kaçırırlarsa, "bu yayınevinin yeni nesil kitaplarında hiç iş yok, bozmuşlar" da dedirtirler. o yüzden, ekseriyetle %5-15 oranında tutarlar bu "para karşılığı basma" işini.

    tabi idealistlik amacıyla, hiç kâr edeceğini düşünmedikleri kitapları da basabilir ve literatüre kazandırabilirler. bunun ön koşulu, halihazırda o söz konusu kitabın masraflarını örtebilecek kadar iyi satan başka kitapları da neşretmiş olmalarıdır. kârlarının bir kısmını böyle değerlendirebilirler.

    bu yayıncıların temel amacı, çok satan yazarları bünyesine katmaktır. bu tarz "potansiyel" yazarlara pek çoğu hiç bulaşmaz; yani yeni ve parlak görünen yazar adaylarıyla "uğraşmayı", onları alıp literatüre kazandıran ve piyasadan onlar sayesinde kâr elde edebilecek ilk yayıncı olmayı pek önemsemez, zaten tutmuş olan yazarlara yönelip garanti yatırımlar yapmayı seçerler. tıpkı ülkemizin diğer pek çok meslek dalında gördüğümüz gibi.

    yani yeni ve genç yeteneklere yatırım yapıp risk almayı, "kumar oynamayı" sevmezler. onları en doğru şekilde piyasaya yansıtacak editörlük ve tanıtım/dağıtım hizmetlerini, eserlerinin kalitesini arttırma şansını onlara sunmazlar. ar-ge'leri, (spor kültüründen gidersek) altyapıları, draft/recruiting (seçme/işe alma) gözlemcilikleri çok zayıftır. bunun gelir kaygısı dışındaki diğer bir sebebi de, piyasada kitaptan, kültürden nasibini almış yayıncı sayısının dehşet verecek kadar az olması, parlak bir projeyi/yazarı görünce anlamamasıdır.

    ne gibi hizmetler sağlayabilirler peki? yazarlarını, televizyon/medya programlarındaki tanıdıklarına sunabilir, onları seyirciyle buluşturarak potansiyel okuyucu kitlesini genişletebilirler, ya da dijital veya geleneksel medyada yahut sokaktaki bilboardlarda boy boy ilanlarını, afişlerini vb. yayınlatarak, topluma onları daha ilk etaptan "mühim bir kimse" algısıyla kabul ettirebilirler. zira halen daha tüketici, kendi araştırıp bulmaktansa, medyanın "ayağına kadar getirdiği" kolaylıklar üzerinden 'denk geldiği' figürlerle ilgilenme eğilimindedir. o ekranda olan, o meydanlarda afişleri asılan birisi de, (bu işin uğruna mühim miktarda para da harcandığı için) 'önemli' birisidir.

    bu ayrım niye mühim? yani lafı niye bu kadar uzattım?

    ilk kategorinin (b) sınıfındaki bir yayınevi, bu başlıktaki önermenin temelini teşkil ettiği için, şartlarının doğru bilinmesinde fayda gördüğümden. şimdi, sürece bir bakalım:

    1) bir yazar, kitap telif eder. bunu yayınevine sunar.

    2) yayınevi, bu taslağı beğenir. tashih, redaksiyon (editörlük), dizgi, kapak gibi süreçlere sokar. son okuma veya tashih işi de, personel giderlerini azaltmak adına bizim ülkemizde genellikle editörden beklenir. bu yüzden tashih ve redaksiyon için giderler sabittir, bordrolu çalışan ücretine dâhildir. dizgi ve kapak çalışmaları ise, genelde dışarıya, bağımsız ya da şirket halindeki kişilere taşere edilir. tabi editörlük ve tashihi de taşere eden çıkabilir, o müstesna bir durum.

    burada giderler, editöre yaklaşık 3000 tl maaş + 900 tl sigorta + veriliyorsa 500 tl civarı yol/yemek ücreti, yani her ay sabit bir 4500 tl dolayında gideri var yayınevinin. editör kaç proje yaparsa yapsın (ki genelde ayda 2 esere layıkıyla ilgi gösterebiliyorlar). dizgi ve kapak çalışması içinse, kitabın sayfa sayısı ve taşere edilen kişinin tarifesi kilit rolde. kalın bir kitabın dizgi/mizanpaj bedeli elbette fazla tutar; meşhur ve kaliteli bir kapak tasarımcısı ise ebat ne olursa olsun 300-400 tl civarında bir ücret bekler. en uygun şartlar ve iyi bir kalite içerisinde, örneğin 240 sayfalık bir kitabın mizanpajı 250-480 tl arasında bir bedele, kapak da 200-400 tl arası bir tutara hallediliyor ve peşin çalışıyorlar. yani ortalama ebattaki bir kitap başına asgari 550 tl de kapak-dizgi masrafı var.

    saygın denilebilecek yayınevlerini pek çoğu, editörlük hariç bu işleri bünyesinde/bordrolu/bizzat halletmektense, dışarıya taşere eder. masraftan kısmak isteyene ise "hoş geldin angaryalar".

    3) matbaadan teklif istenir. sürümü çok olan büyük yayınevleri gibi kâğıdı ayrı bir toptancıdan sipariş edecekseniz, matbaadan istemeye kıyasla %5-10 arası bir fiyat avantajınız olabiliyor. ama her koşulda kâğıt döviz (genelde euro) bazında bir değere sahip. siz tabii ki işlem sırasında ödemeyi tl cinsinden yapıyorsunuz, ama tarifeler dövize endeksli. ve elbette, vade farkı olmasın diye, taksitle değil peşin çalışmak önemli mümkün mertebe. zaten büyük olmayan yayıncılardan çek vb. kabul etmiyor matbaalar, işlerini garantiye alıyorlar.

    bu teklif, kâğıdın hamur kalitesi, cildin ve kapağın türü vb. gibi kalemlerin yanında, kitabınızın ebadı bakımından da değişkenlik gösteriyor. bobin/top olarak verilen kâğıtlar, sizin kitabınızın forma adedi (bir forma = 16 sayfa) oranında sipariş ediliyor. mürekkep masrafı teklifin içinde, işçilik gibi. matbaalar zaten 500 adedin altında baskı işi kabul etmiyor, o makinanın açılışı (tıpkı dövme yaptırırkenki gibi) sabit bir işletme masrafı teşkil eder ve 500'den aza çalıştığına değmez zira. 500 de her yerde kabul görmeyebilir; asgari 1000 adet diyelim. 500’den az adet nüsha bastırmak için, daha pahalı şartlarda bir ozalitçi/kırtasiye ile çalışmak gerekiyor, bunu da belirtelim.

    tüm hesabı buraya excel makro tablosu şeklinde geçirmek mümkün değil tabi, ama günümüz kurunda, kaliteli bir matbaada, 240 sayfalık bir kitap (15 forma), 3. hamur (klasik kitap kâğıdı) 52-60 gram kâğıt ve selefon, gofre vb. olmayan klasik bir cilt ile, 1000 adedi 5.000 tl + %18 kdv = yaklaşık 6000 tl'ye mâl olur. baskı adedi her 1000 artışta, matbaada %5-8 oranında indiriminiz olur (makine tekrardan açılmayacağı için - yani taksimetre yeniden açılış fiyatından işlemiyor, aynı müşteri, gitmeye devam ediyor). bu da demektir ki, her bir kitabınızı 6 tl gibi bir fiyata üretebilmiş olursunuz. daha uygun şartlarda bu maliyeti 3-4 tl'ye kadar düşürebilirsiniz, ama matbaanın kalitesinden de şüphe duymaya başlasanız iyi olur. dizgi ve kapak masrafı buna dâhil değildir.

    buna nakliye masrafını da (50-250 tl) eklemek lazım tabi. üzerine bir de, yay-fed'den (yayıncılar federasyonu) almamız gereken bandrollerimiz var (ki kitabımızın korsan olmadığı belli olsun). onların da tanesi 0,029 kuruş. yani bu durumda, 29 tl de o tutacak. tabi 48 sayfadan az tutan bir kitabınız varsa, bandrole gerek yok kanunen. kültür bakanlığı gibi, çıkan her kitaptan belli adedinin ulaştırılması gereken mercîlere dilerseniz matbaalar iletebiliyorlar kitabınızın nüshalarını. totalde 5-6 adet tutuyor.

    her bir baskıda %10 hata payı olabiliyor. yani orası burası yanlış basılan, sayfası atlanan veya boş çıkan, bandrolü yanlış basılmış ya da hiç basılmamış, vb. gibi telefata maruz kalabiliyorsunuz.

    4) tabi bandrol alabilmek için, yazarımızla telif sözleşmemizi yapmamız gerekli, nitekim kitaba dair tüm detayları o sözleşme ile yay-fed'e bildirmeniz lazım. o yüzden, sözleşme şartları önemli. burada ön plana çıkan konular, baskı adedi, telif miktarı ve ödeme koşulları. sözleşmenin süresi (bazen sadece baskı başına anlaşabiliyorsunuz yazarlarla) ikincil önemde. ve tabi, bu telifi kitabın üst fiyatı üzerinden sunmak âdettir; piyasadaki indirimli satış fiyatı üzerinden bir telif önermek yazarlara büyük handikap ve mağduriyet yaratacaktır.

    ilk kategorinin (b) sınıfına mensup kurulmuş, yani aslen para karşılığı yazarın kitabını basmayan ve kâr amaçlı bağımsız yayınevleri, şiirde %5-8, diğer kitaplarda ise %3-20 arası bir telif sunarlar, projeye, masraflara ve yazara bağlı olarak. %20 genellikle en üst sınırdır. %3, baskı masrafı sebebiyle genelde kuşe kâğıda renkli çocuk kitaplarında vb. uygulanır. yeni başlayan yazarlarda, kitabın türüne göre %5-8; iyi yazarlarda %10-12 telif teamülü vardır. %15 ve üstü telif tutarları, ciddi bir yüktür ve en üst düzey beklentilerle hayata geçirilen, inanılan projelere uygulanır. tabi tüm bu telif miktarlarının, (teamülen) yayınevi tarafından karşılanacak %17'lik stopajları da vardır. diğer kategorilere giren yayınevlerinde de buna benzer tarifelere rastlarsınız, çok fahiş bir değişiklik görmeniz istisnaîdir.

    gelelim ödeme planına ve takvimine. en kritik yer burası. dağıtımcılar, piyasaya sizin kitabınızı arz ettiği vakit, yeni çıkan o kitabınızın insanlarca öğrenilmesi, bilinmesi, ilk okuyucular tarafından tecrübe edilmesi ve iyi/kötü bir referans algısı oluşturması (unutmayalım ki, insanın "tanıdık" insana yaptığı reklam en itimat edilenidir) genelde 3-4 ayı bulacağı için, kitaplarınızın satışları 4-5 içerisinde gerçekçi biçimde kendini gösterir. perakende kitabevleri (nezih, d&r, yöresel kırtasiyeler ve kitabevleri) ve web kitapçıları (kitapyurdu, idefix, vb.) da sizin kitabınızın satışından doğan ücretleri 4-5 aylık takvimde dağıtımcıya öderler. dağıtımcı da kendi payını alarak size bu ücretleri aynı periyotta, yani ücretleri tahsil edince öder. bu da demektir ki, teamülen, kitabınız piyasaya çıktığı andan itibaren ne kadar satılırsa satılsın, gelirinizi 4-6 ay içerisinde alabilirsiniz dağıtımcıdan.

    tabi büyük yayınevleri kitabevleri ve dağıtımcılar ile daha avantajlı anlaşmalar yapabilir ya da doğrudan, dağıtımcı olmaksızın, daha avantajlı şartlarla (ıskonto, tahsilat takvimi, vb.) anlaşma sağlayabilirler. ya da kimi yayınevleri (ö. destek yayınları) kendi web mağazasından arzu ettiği miktarda satış yapabildiği için, dağıtımcıya minnet eylemez, kendi eliyle bizzat kitaplarını okuyuca sunar. ama diğer yayınevleri, dağıtımcılara muhtaçtır, zira kitabevleri, dağıtımcı olmadan sizden ürün almak istemezler. niye mi?

    iki sebepten. birincisi, ortada bir rant vardır. danışıklı dövüş şeklinde, yayıncının faaliyetinden hem kitabevi hem de dağıtımcı para kazanmak ister, birbirini kollar, yayınevleri ile anlaşırken birbirini şart koşar. bu sadece art niyet barındırmaz; aynı zamanda, tanıdık, bildik, güvenilmiş kişilerle iş yapmak, şirketler için, risk almaktan daha evlâdır.

    ikinci sebep, kitabevlerinin yüzlerce yayınevi ile ayrı ayrı cari hesap gütmektense, borçlarını ve işlemlerini tek bir/birkaç temel dağıtımcı üzerinden halletmeyi istemesidir. bu doğal ve mantıklı bir durumdur; yüzlerce ayrı yayıncıyla tek tek muhatap olmak/uğraşmak yerine, bilindik kurumsal yapılarla iş görmeyi yeğlerler. tabi bir yayınevi ya da kitap, kendini çok ispatlarsa, dağıtımcıyı aradan çıkartıp yayınevinden bizzat tedarik etmeleri de mümkündür. ve dağıtımcıların bunu engellemek adına yayıncılara ya da kitabevlerine ilettiği genel işlem koşullarına dayalı sözleşmelerin bu tarz hükümleri kanunen geçersizdir. ama uygulamada, "sen benim sırtımı kaşı, ben de senin sırtını kaşıyayım" mantığı daha geçerlidir.

    bu yüzden, yazarlarınıza telif verirken, birkaç şeyi göz önünde bulundurmak gerekir. ilki, kitabın telif ödemesini, kitap basıldıktan sonra hemen değil, 5-6 ay içerisinde yapmayı taahhüt etmektir. ikincisi ise, kitabın baskı adedinin tümünün değil, satılan kadarının telifini ödemeyi teklif etmektir. yani 1000 adet basılan kitap, 5 ayda 250 nüsha sattı. siz 5-6 sonra, ödeme dönemi gelince, 1000 adedin tümünün telifini (ve vergi dairesine, stopajını) mı ödeyeceksiniz, yoksa 250 adedinin mi? ve kalanını, yine 5-6 aylık takvimler içerisinde, satıldıkça mı ödemeyi sürdüreceksiniz? ben şahsen, 1000 adedin tümünü ödeyen ve yazarı mağdur etmeme taraftarı olan bir ekolden geliyorum.

    ve tabi bunun üzerine, yayınevi olarak o kitaptan doğan gelirinizden ötürü (eğer başka bir işte o parayı hemen kullanmayacaksanız) %22 oranında nur topu gibi bir kurumlar vergisi tahakkukunuz gerçekleşir. şahıs mükellefiyeti ile yayınevi kurmak (eğer gelir beklentiniz düşükse) ilk etapta daha avantajlı gibi durabilir, ama satışlar arttıkça, o oran %35’e kadar yükselebiliyor. gelecek yıl %40’a çıkması (kurumlar vergisinin de %20’ye inmesi) gündemde. o yüzden, tüzel kişi olarak (ö. limited veya anonim şirket) kurulması ve kurumlar vergisine muhatap olmak daha yaygın. telif ve fiyatlandırma ücretlerinde bu kalemi de göz önünde bulunduruyoruz.

    5) kitabımızı nakliye aracılığıyla depomuza aldık. tabi depomuzun da bir kirası ve ofisin klasik elektrik, su, ısınma, internet vb. gibi işletme giderleri var. benim gibi depo işini tanıdıklar aracılığıyla geçici süre çözebiliyorsanız ve home-office çalışabiliyorsanız, talihlisiniz. şimdi geldi, kitabın dağıtımına ve tanıtımına.

    dağıtımdan evvel tanıtım yapmak, bilindik, büyük yayınevleri için kolaydır. zira nasılsa dağıtımda işleyen anlaşmaları, düzenleri vardır. yeni projelerini gönül rahatlığıyla, kitap matbaaya girmeden evvel bile duyurabilirler, çünkü her koşulda o kitaptan irili ufaklı sipariş gelecektir dağıtımcılar aracılığıyla. ama yeni/ufak ölçekli yayınevlerinde durum farklıdır. önce, dağıtımcılarla anlaşmak gerekir.

    4. maddeye ek olarak şunları söyleyebiliriz burada; dağıtımcılar genellikle %50 ve üzeri ıskontolarla sizden ürünlerinizi talep ederler. kendileri de o tutarın üzerine %5-10 eklerler, yani piyasada sizin kitabınız genelde etiket fiyatı üzerinden %45-35 indirimli bir meblağa satılır. kitabevlerinde ise, mağaza giderleri sebebiyle genelde üzeri fiyattan ya da %20 civarı indirimli olarak satışa sunulur. o yüzden, üst fiyatınızı öyle bir belirlemeniz gerekir ki, basım masraflarını, telifi, stopajı, kurumlar vergisini; sabit ofis ve işletme giderlerini, personel maaş ve sigortalarını, mali müşavir-muhasebeci ücretini karşılarken hesabınız şaşmasın. kolileme/paketleme gideri de cabası.

    tabi bir de kargo masrafları vardır ki, hangi firmayla ne kadar avantajlı anlaşmalar yaparsanız yapın, haftalık veya aylık ödemelerde ağır bir meblağ göğüslersiniz. dağıtımcıların çoğu da kargo ve nakliyeyi yayınevlerine yüklerler (stokların iade safhası hariç – ki orada da, satılmayan ama sipariş edilmiş stokun ücretini sizden geri alırlar). paranızı bir kitaba yatırdıktan sonra 4-6 içerisinde alabilecek olmanızı da unutmayın. enflasyon ve kur, hayatın bir gerçeği.

    şimdi, çok değişkenlik gösterebilen ofis ve işletme giderlerini (hatta kargoyu bile) göz ardı ederek, sadece basım ve dağıtım maliyeti üzerinden nominal bir hesap yapalım.

    - 15 formalık, yani 240 sayfalık, 3. hamur 52-60 gram kâğıda, siyah beyaz, klasik cilt ve kapak kartonu ile 1000 adet basılan bir eser için:
    --matbaa masrafı: kdv dâhil 5000-6000 tl
    --bandrol masrafı: 29 tl
    --kapak + dizgi/mizanpaj masrafı: 500-750 tl

    hepsi toplam 5530 – 6780 tl (düz hesap, 5500 – 6800 tl). yani siz, her bir kitabınızı toplam 5,5 – 6,8 tl’ye üretmiş oldunuz. dağıtımda da %50 ıskontolu vereceksiniz. bunun için, kitabınızın üst fiyatını genellikle her bir kitabın maliyetinin 5-6 katı tutarında hesaplayarak belirliyorsunuz; yani kitabınızın satışı 5,5 x 5 = 27,5 ila 6,8 x 6 = 34 tl aralığında oluyor. piyasaya da, 27,5/2 = 13,75 ila 34/2 = 17 tl üzerinden sunuluyor. okuyucuya da kitabevlerinde ve web kitapçılarında yaklaşık 16- 22 tl arasında bir fiyata satılıyor.

    --telif oranı: üzeri fiyattan %10 (genel oran). yazara üzeri fiyattan telif öderken, yayıncı olarak siz, üzeri fiyatın yarısı üzerinden para kazanıyorsunuz. belirtmiş olalım.

    --telif tutarı: tüm baskıda toplam 1000 adet kitap ise: 27,5 x 1000 = 27,500 tl; bunun yüzde 10’u ise 2,750 tl eder. 34 tl’lik kitapta ise, 34,000 tl’ye 3,400 tl telif ödenir. üzerine %17 stopajını da eklemelisiniz (ilkinde 467,5; ikincisinde 578 tl). ama tabi siz, dağıtımcıya verdiğiniz ıskonto gereği, o 1000 adedin her birinden 27,5 değil, 13,75 tl kazandınız. yani bu 2,750 ya da 3400 tl’lik telifi ve stopajlarını, 13,750 tl kazanarak ödüyorsunuz.

    --13,750 tl kazandınız, ama tabi kitabı bastıktan 5 ay sonra. en asgari tutarlar üzerinden masraflarınızı düşelim: matbaa masrafı 5500 tl idi, yazara da 2,750 tl telif verdiniz, (+ 467,5 tl stopaj oldu = yuvarlak hesap 3,217 tl eder); hepsi toplanınca, 8,717 tl çıkıyor elinizden. 13,750 – 8,717 = düz hesap 5 bin tl, size bu kitaptan kalan brüt para. bundan da %22 kurumlar vergisi tahakkuk edecek: 5,000 x 22/100 = 1,100 tl. yani, net kârınız 3.900 tl olacak.

    şimdi, para karşılığı kitap basanlar, hele bir de %20-50 telif veriyorlarsa, bu hesaba göre sizden en az 5,500 tl istiyor olmalı değil mi? oysa genel olarak ilânlar, “ebadı ne olursa olsun, 1000 adetlik bir baskıyla kitabınız, 1000-2000 tl’ye basılır” şeklinde. peki nasıl oluyor? ya gerçekten çok ucuz bir ozalitçileri/matbaaları var ve yok pahasına çalışıyorlar (ki bu zor da olsa mümkün), ya dağıtımcı dertleri yok ve %50 ıskonto, vade vb. gibi dertleri yaşamıyorlar (bkz: kdy) ya da 2000 tl’den yaklaşık 500 tl kâr edebilecek şekilde basıyorlar kitabınızı. yani 1000 kitap vaat edip, nasılsa taş çatlasın 200’ü satılır diye, 200 adet basıp 200 adet bandrol alıyorlar. yani bir kandırmaca mevcut olabiliyor (cinius’u bundan hariç tutuyorum, zira ben de oradan kitabımı yayımlattım ve hiçbir katakullilerini görmedim, görene de rastlamadım). bunu kontrol etmek için, kültür bakanlığı’ndan kitabınız için kaç adet bandrolün temin edildiğine bakabilirsiniz. ama bazen, 1000 adet bandrol alıp, 200 adet kitabı ‘ilk etapta’ basıyorlar, kalan 800’ü de satış olması halinde kitabı bastıkça kullanıyorlar. telifi de, tüm baskıdan değil, satılan kitap adedi üzerinden ödüyorlar.

    biz 1. kategori (b) sınıfı yayıncılara geri dönelim. 1000 adet basılan kitabın 500’ü satılsa, bizim baskı masrafımız karşılanıyor. 2000 adet ve üzeri basılanlarda ise, stokun üçte biri satılınca kitap kendi masrafını çıkarmış oluyor. kâra geçmek için, bu orandan fazla satmak gerekli. vadeleri, paranın kur ve enflasyon karşısındaki alım gücünü ve saydığımız diğer tüm ek giderleri, bilhassa personel maaşlarını da bu hesaba katarsak, ilk denemede bir satış rekortmeni kitap üretmeyi başarmadıkça, azar azar, iki ayda bir kitap basarak iş yürütmek, kendinizi kitabevlerine kabul ettirmek, okuyucuya tanıtmak, büyüyebilmek ve devlerle rekabet etmek zor. hele bir de yabancı yayınların haklarını alacaksanız, çevirmen ücreti, döviz üzerinden yayın hakları ücreti, ödeme takvimi, eğer arada telif ajansları varsa ajans komisyonları, vb. derken iş epeyce zorlaşıyor, baskı miktarını en az 2000 yapıp üst fiyatları arttıyorsunuz.

    ama tabi işi zorlaştıran esas konu, kitabevlerinin tutumu. d&r sadece belli başlı yayınevlerini kara listeye alıp raflara sokmamakla kalmıyor, el değiştirmesinden beridir bazı başka keyfi uygulamalara da imza atıyor. mesela, normalde web stokunda görünen, web satışı için sipariş ettiği kitapları artık müşteri talep etse de mağazalara getirmeyebiliyor. yani normalde bir müşteri d&r’a gidip de bir kitap sorduğunda, web stokunda ya da diğer bir şubede var ise, müşteriye satışı yapılır ve teslim alması için belli bir gün içerisinde o mağazaya getirtilirdi. bu uygulama yavaş yavaş kayboluyor. umursamıyorlar ve piyasadaki tekelleşmeye müsait paylarını bir bakıma kötüye kullanıyorlar.

    ayrıca eskiden beridir bir “raf/vitrin satma” durumu da var d&r’larda. d&r’a girebilen yayınevleri, kitaplarını “çok satanlar”, “yeni çıkanlar” gibi reyonlarda, baş köşede ya da vitrinde sergiletebilmek için belli miktar ödüyorlar. ispatını isterseniz henüz faturasını getiremem zira halihazırda yayınevimin bir kitabı d&r mağazasına girmiş değil, girse de henüz bu pazarlığa dâhil edilecek bir işletme büyüklüğüm yok – meseleyi, sektördeki geçmiş tecrübelerimden biliyorum. kaldı ki, giderek dijitale kayan kitap satışı sektörü yüzünden bu bile kâr etmediği için, artık kitaptan ziyade elektronik ürün ve kırtasiye satışına yöneldi d&r. diğer mağazalar bu kadar katı bir tutum sergilemiyor, ama pazar payları görece az.

    d&r ise, müşteri memnuniyeti ve azami kâr amaçlı çalışmayı bırakmış durumda ve bu hem okuyuculara hem de yayınevlerine dert yaratıyor. kendi içlerindeki rotasyon ve iletişim sorununa bir örnek vermek gerekirse; mağazalarından biri size bir kitabın 100 adetlik stokunu iade ederken, aynı gün bir başka mağazası sizden o kitaptan 75 adet sipariş edebiliyor. kendi içlerinde bir aktarma-kaydırma organizasyonları yok, kısacası. web kitapçılarında iade daha sınırlı olduğu için, yayınevleri açısından web kitapçıları daha avantajlı. ama misal, ıskonto veya benzeri sebepler yüzünden anlaşma sağlanamadığı için, destek ve april gibi büyük yayıncılar, kitapyurdu ile çalışmıyorlar. tabi bu durum ileride değişebilir. ama bu yayınevlerinin d&r dışında yegâne satış kapısı, kendi web siteleri üzerinden oluyor – ki bu da, sanal pos ve artan kargo masrafı demek. ve her ikisi de bu masrafları karşılayabildiği için, kârdalar. tabi 1. kategori (b) sınıftaki ufak ölçekli yayınevleri için aynısı geçerli değil.

    kırmızı kedi gibi bazı yayınevleri ise, dağıtım ve perakende satış hizmeti de sunuyor. örneğin, eganba, odakitap, kırmızı kedi gibi kitapçıların hepsi, arasta dağıtım/emek kitap kuruluşunun bir parçası. bildiğim kadarıyla babil de onlara dâhil. yaptıkları atılım, özellikle d&r’ın mağaza yönünden tekelini kırmaya yönelikti. bakalım olay nereye varacak.

    tabi bir de, tek dağıtım hizmeti veren firmalar var. bunlarla bu tür bir anlaşma yaparsanız, dağıtımlarınızı sadece o firma üzerinden yapmayı taahhüt ediyorsunuz, ama geri kalan tüm mağazalarla ve muhasebeyle o firma ilgileniyor, siz sadece o firma ile muhatap oluyorsunuz. bu tıpkı, tek kişiyle muhatap olmak isteyen perakende kitapçıların dağıtımcıları seçmesi gibi bir kolaylık. ama eğer tüm kitap stokunuzu barındırmayı ve sevkiyata sizi karıştırmamayı da taahhüt etmiyorlarsa, diğer dağıtımcılardan mahrum kaldığınız için bir dezavantaj da doğurabiliyor. ama hiçbirisi henüz, doğrudan fizikî mağazadan bizzat gidip kitap alanlar kadar etkili değil. yani d&r ve webdeki en mühim markası idefix, halen önemli bir pay teşkil ediyor yayıncılar için.

    peki niye? icabında artık kitap fuarları bile web kitapçıları kadar avantajlı tarif sunamazken, yani okuyucular fuarlara sadece kitap keşfetmeye gelirken ve o kitapları tespit ettikten sonra web kitapçılarından satın almayı seçerken (yayıncılar da fuarlara ödedikleri stand parası yüzünden gitgide daha çok mağdur olurken), niye d&r? çünkü, mesai sahibi insanlar, kargo firmalarının teslimat kalitelerine güvenemiyorlar ve kitap alacaklarsa web’den sipariş etmeyi değil, gidip mağazadan almayı, rahat etmeyi seçiyorlar. tabi kitap okuyan (alan değil, almakla yetinmeyip okuyan) kitle genişledikçe, toptan siparişler için web daha da ağırlık kazanacak. ama şu an, d&r ve benimsediği politikalar, zaten zor olanı daha da zorlaştırıyor, diyebiliriz.

    edit: imlâ