şükela:  tümü | bugün
55 entry daha
  • modern dönem insanına dair bazı arketipler aşağıdaki gibidir.

    hâlsizler

    gün doğumlarını severler. ertesi günün bir öncekinden çok farklı olacağına dair planlar kurarlar. ama içinden geçtikleri gün onları ne öldürmüş ne de güldürmüştür, belki büyük bir tokat yeseler silkinip planlarına dört elle sarılacaklardır ama rutindeki ufak keyifler öyle büyük bir bağımlılık yaratır ki, tek kelimeyle uysallaşırlar ve gün batımında takatleri kalmaz. gece uykuda rüyaların yarattığı auranın etkisiyle, ertesi gün doğumunda şu basit rutinin zindanından kurtulacaklarına dair müthiş bir planla gelirler fakat günün sonunda rutindeki kolaylık kurbanını yine uysallaştırmıştır.

    sitemliler

    sitemliler uzaklara bakmayı severler. çevresindekiler izin verse dünyayı kurtaracak olan ama izin vermedikleri için kurtarılması gereken bir duruma düşenler bu gruptadır. ah o çevre yok mu, aile bir taraftan, arkadaşlar diğer taraftan seni hep geriye çeker. neden böyleler? sitemliler bu soruyu sürekli sorar. kendi egolarıyla çevresindekilerin egoları arasındaki sınır aşınmıştır. bu yüzden yönlendirilirler ama buna bir tepki olarak bazen çevresindekilerin en basit ve kabul edilebilir isteklerini yerine getirmezler. sanki beyinlerindeki karar odasının anahtarını onlara vermiş olmanın cezasını çektiriyormuş gibi. sonra da yaptıkları yüzünden pişman olurlar ve kefaret için o büyük isteği gerçekleştirirler. sonuç: yine sitem. hayır diyemeyen kahraman, hepsi bu.

    teyakkuzdakiler

    teyakkuzdakilerin yüzlerce planı bulunur, maymun iştahlılardır, dikiş tutturamazlar, daha doğrusu dikişin tutmayacağından ölesiye korktukları için bir konu üzerine uzun vadeli çaba harcayamazlar ve hemen diğer planına geçerler. her yeni plan, nihai ve son planları olur, olsa iyi olur yani, ama tabi bu gerçekleşmez. sürgit bir kovalamaca… teyakkuzdakilerin aradığı şey, kovalamanın kendisinden başka bir şey değildir. teyakkuzdaki kişi, kovaladığı şeyi değil, kovalamanın kendisini arzular, ama bunu kabul ettiğinde bile kovalama arzusu biraz olsun azalacağı için, bu itirafı bile gerçekleştirmekten kaçar, çünkü işte şimdi, tam şu an, en motive hâlde üstüne gittiği o yeni plan var ya o yeni plan, öyle bir çalışacaktır ki… oysa, teyakkuzdakilerin atladığı mevzu şudur: çalışan plan değil, o planı gerçekleştiren insandır.

    bastıranlar

    bastıran kimse içine atar, heyecansız, ifadesiz bir tonda içinde kopan fırtınaları bastırır, hatta bazen öyle bastırır ki, böyle bir fırtınadan kendi haberi bile olmaz. pervasız değil, fazlaca sorumluluk sahibidir, bu yüzden bir kaçış çizgisini imkânsız görür. oyunu kurallarına göre oynamasının getirdiği tahmin edilebilirlik içinde bulunduğu durum sükûnet değil, boşluktur. sonra gelsin sebepsiz yere alınan antidepresanlar. “beynimde mutluluk hormonu çekiliyor benim, sebepler tamamen kimyasal, antidepresan onu tamamlıyor.” aynen öyle sayın gerçekçi, artılar eksileri götürür, ama sıfır da yutan eleman, bunu dikkate alıyorsundur umarım.

    sürgündekiler

    duygusal bir sürgün bu. yaptığın şeyi tutkuyla yapıyorsundur fakat çevrende insan bulamazsın. sürgündekiler, ıssız adaya düşüp başarılı şekilde hayatta kalan birine benzerler. bir sürgünün çevresindekiler, onun yaptığı şeyi neden yaptığını anlamaz ve ondan uzaklaşırlar. kendi başının çaresine bakabiliyordur ama düzeni yoktur. pokerde parayı kırıyordur, misal. sonra 6 ay boş takılır. başta çevresindekileri imrendirir. hatta büyük bir iş başarınca, kıskandırır. ama nereye kadar? bir süre sonra sabah ezanından hemen sonra beliren sıçtın mavisine bakıp kimsenin geçen gün başardığı işi kutlamadığını fark eder. böyle nereye kadar gidecek? sorusu sürgündekilerin boğazındaki tatsız düğümdür. rutinin hapishanesinden özgürleşmişlerdir ama, her yeni sıçtın mavisi, demir parmaklık rengidir onun özgürlük hapishanesinin.

    tamamlayamayanlar

    sıfırdan yüze çıkışın hikayesidir. sıkı iş çıkarmak, ruhuna sinmiştir. peki sıkı iş çıkarmasına artık gerek kalmayan bu sistemde, meydan okuma bitince ne olacak? işte o yüzden meydan okuma bitmeyecek, peki nasıl? konumunu korumaya çabalamak artık tamamlayamayanın yeni meydan okumasıdır. basamakları çıkmak için sahip olmak, ya da en azından sahip olduğu izlenimini vermek gereken güven duygusu artık yerini kati bir güvensizliğe bırakmıştır. işte tam bir ceasar sendromu... yalnız bu sahnedeki diğer herkes ancak brütüs olabilir. hayatı tamamlanacak bir oyun olarak gören tamamlayamayanlar hep bir bölüm sonu canavarı ararlar ve bulurlar, ya da yaratırlar mı demeliyim? oysa hayatın dokusu mandelbrot'un fraktallerine benzer. kaosta detaya indikçe aynı örüntüyle karşılaşmaktan bir türlü kurtulamayız. tamamlayamayanlarda bu bir eksiklik örüntüsüdür. başa çıkıp gidereceği bir eksiklik. üstesinden gelip başaracağı bir eksiklik, bu bir başarı hapishanesi. böyle hapse can kurban diyenleriniz olduğunu duyar gibiyim. oysa en lanet tuzaklardan biridir. yapılması gereken her şeyi yapmana ve sahip olunabilecek her şeye sahip olmana rağmen mutlu olamadığını düşünsene. tamamlayamayanların hatası, eksikliği elde ederek giderebileceğine tam anlamıyla inanmalarıdır, oysa hayatın kökeninde yer alan eksiklik tamamen kimlikle ilgili olup kimlik de toplumla ilgilidir. tamamlanmak işin doğasına terstir ama en azından içindeki boşuğun karadeliğe evrilmemesi için, asgari bir şükran duygusu ve katkı elzemdir.
2 entry daha