şükela:  tümü | bugün
  • sene 2010, yaşım 21.

    mart ayının dokuzuncu gününde, sabaha karşı beş gibi kapım şiddetle çalındı. buna “çalmak” diyemeyiz, kırarcasına vurdular ve ben açmak üzere elimi kilide götürmüşken sert bir tekmeyle kırdılar kilidi, daldılar içeri: karşımda iki adet ışık hüzmesi gördüm. adamın biri yakaladı beni tuttu kolumdan, diğeri üstüme çullanıp yere devirdi; sonra bir diz dayandı kafama, ardından bir ses duydum avaz avaz: “adın ne, adını söyle!” bir kimseyle degil de o bir çift ışıkla muhatap gibiydim, nitekim elektrikleri kesmişlerdi. ortam zifiri karanlıktı.

    adımı söyledim, biri “tamam bulduk” dedi diğerine, sonra arkadan kelepçelediler bileklerimi. annem feryat figan koştu odasından, babam da arkasından... ışıklar yandı birden bire, annem kendini yere atmış çığlık atıyordu, babam belli belirsiz sağa sola koşuşturuyordu. kardeşim nerede, onu hiç hatırlamıyorum, zaten o anlara dair pek çok seyi hatırlamıyorum ya neyse. kardeşimin nasıl bir muameleyle karşılaştığını çok sonra kendisinden öğrendim, belki bu yazının devamında bahsederim. bilmiyorum, yazmaya devam ediyorum…

    kelepçeli bileklerimden kaldırarak salona taşıdılar beni, bir anda ışıklar yandı; harap haldeydim, şok içindeydim. ilk kez o anda fark ettim kimler olduğunu. kar maskeli, askeri kamuflajlı, uzun namlulu silahları olan, iri yapılı adamlardı; onların ardından eve giren ve daha “soft” giyinen kişilerin üniformalarında “polis” yazıyordu. ortam aydınlanınca silahlarinin tepesindeki ışığı da söndürdüler, biraz önce alnımın üzerinde parlayan ışıkların ne olduğunu anlayınca şok oldum, ölüm ile yaşam arasında gidip gelmişim meğer, tek bir parmak refleksine bağlıymış yaşamım: incecik bir çizgide salınıp durmuşum.

    her şey durulduğunda neden geldiklerini (sol bir örgüte üyelik iddiası) açıkladılar ve savcılık iznini elimize tutuşturdular. yalan yok, kelepçeleri açmalarını ve onlar icin artık bir tehdit olmadığımı söylediğimde, önce kendi aralarında bakıştılar, sonra da kelepçeleri çözdüler. polis kameramanı da girdi salona ve çekim eşliğinde evin odalarında aramaya koyuldular, yarım saati aşan bir aramanın ardından hiçbir şey bulamadılar. herhalde envai çeşit silahlar, askeri teçhizatlar, bomba yapımında kullanılan malzemeler çıksa gerekti, umdukları gibi olmadı. yalnızca nazım hikmet'in bir şiir kitabını ayırdılar, sonra bunun anlamsız olduğuna karar verip tekrar kitaplığa koydular. bir ara havada uçan helikopterin sesine kulağım takıldı, polise dönüp “bu da benim için değildir herhalde” dedim, alaycı bir sırıtışla “eh o kadar da değil, abartma istersen” dedi. oysa tam da o kadardı :)

    herifler her gün aynı saatte okula gitmek üzere evden çıkan benim icin helikopter kaldırmışlar. çok havalı.

    ev aramasınında gözüme çarpan onlarca ayrıntıyı hızlıca geçeceğim ama ikisini söylemeden edemeyeceğim: birincisi sırt çantamda buldukları anda şaşkınlıklarını gizleyemedikleri kuranı kerim'di, özenle öpüp yükseğe kaldırdılar; ikincisi ise annemin salona astığı hazreti ali ve hacı bektaşi veli resimli iki tabağı uzunca kameraya almaları, dönüp dönüp tekrar çekim yaptılar.

    o dönem istanbul üniversitesi felsefe bölümü birinci sınıf öğrencisiydim. hayatımda hiç kuran okumamıştım, hatta belki görmemiştim. enteresan ama öyle. arkadaşlarımla din üzerine yaptığımız tartışmalarda yetersizliğimi hissediyor ve özellikle islam üzerine ahkam kestiğim meselelerde sürekli göt oluyordum, kuran alıp okumamın sebebi buydu. çantamdan çıkan kuran'ı görünce annemin de şaşırdığını, hatta sok oldugunu hatırlıyorum. hayaller örgütsel doküman, gerçekler kutsal kuran… :)

    her neyse, aynı günün öğleninde okulda olmam gerekiyordu. vatan emniyet müdürlüğü'ne götürüleceğimi söylediklerinde, dönüp bizimkilere “beyazıt'a çok yakın, oradan da okula geçerim” dediğimi hatırlıyorum. hayatımı kökünden değiştirecek anların tam ortasındaydım, belki yaşamımın en önemli dönüm noktasını yaşıyordum; farkında değildim.

    evden çıkarıldığımda askeri kamuflajlı adamlar kapıda birbirlerine sarılıp “iyi işti” falan diyor, birbirleriyle vedalaşıyorlardı. beni “murat 131” ya da “serçe” tarzı külüstür bir arabaya bindirdiler (tam olarak markasını hatırlamıyorum ama yolda görseniz 'hala nasıl trafikte bunlar' diye şaşırırdınız), ben arkada tek başıma polisler önde yola koyulduk. sohbet muhabbet, vatan emniyet müdürlüğü'ne vardık.

    hakkımdaki spesifik iddiaları çok merak ediyordum. baskın sırasında “örgüt üyeliği” falan demeseler mantıklı bir tahmin yapabilirdim: o dönem herkes gibi ben de blog yazıyordum, fethullah gülen ve cemaati ile ilgili birkaç eleştirel/sarkastik yazım vardı. google'a “fethullah gülen kimdir” diye yazıldığında birinci sayfada ilk üç sonuçta benim blogum çıkıyordu. balyoz ve ergenekon davalarının patladığı, fethullah gulen'in en fazla konuşulduğu zamanlar. her gün binlerce ziyaretçi bloguma/siteme giriyor, yazılarımın altında acayip kavgalar dönüyor ve en önemlisi de arada polisten tehdit telefonları alıyordum. daha doğrusu kendilerini polis olarak tanıtan kişilerden diyeyim: sürekli bilinmeyen numaralardan aranır “anne baba adın şu, adresin bu, seni tanıyoruz, o yazılarını kaldır” vb. şeyler. ancak o kadar hızlı dönemim ki, küfür kıyamet telefonu yüzlerine kapatıyordum: “siz kimsiniz lan şerefsizler, hakaret yok bir şey yok, ne kaldırması?” kanım nasıl kaynıyor!

    dört gün süren “misafirliğim” esnasında, ilk iki gün defalarca mülakat odası denilen yere götürüldüm, sorgu öncesi bire bir sohbete (maklubesizdi evet) dahil edildim. iyi polisler, kötü polisler, aman senin ne işin var bu örgütle diyenler, sen okuyorsun temiz adamsın bırak bu işleri tarzı nasihatler, fakültede arkadaşlarımız var tanış onlarla gibi teklifler, hem burs da bağlarız sana ohh oh ne güzeller, ben reddedince sinirlenmeler, bir hışımla yeniden nezarete göndermeler… iki gün böylece geçti ve en nihayetinde üçüncü gün hakkımdaki iddialarla ilk kez tanıştım. birisi gizli tanık olmak üzere iki kişinin hakkımda verdiği ifadeleri okudum. şok oldum tabii. gizli tanık, yaşadığım semtteki protesto eylemlerine benim de katıldığımı iddia ediyor, ikincisi ise -ki bu gizli tanik değil adı sanı olan bir adam- benim onu söz konusu örgüt adına tehdit ettiğim beyanında bulunuyor. peki ne tarz bir teşhis? beni emniyet arşivindeki bir fotoğrafımdan teşhis etmişler, artık emniyette fotoğrafım ne arıyorsa… ha fotoğraf deyince de eylem esnasında çekildiği falan sanılmasın, istanbul üniversitesi bahçesinde yan profilden çekilmiş, hafif kirli sakallı bir fotoğrafım var. bankta oturuyorum, direkt fişlenmişim. teşhis icin uygun desen değil, yüksek çözünürlüklü net bir fotoğraf desen değil…nasıl anlatayım bilmiyorum ki, bugün evinize bir hırsız girse ve hayal meyal onun kirli sakallı halini balkondan atlarken görseniz, ertesi gün benim o fotoğrafımı size gösterip “bu muydu” deseler, bir ufak şüpheye düşer, “valla bu olabilir amirim” dersiniz. o kadar saçma.

    fotoğrafın bulanıklığı zihnime yansıdı. sağlıklı düşünemez oldum ve umudumu kaybettim, artık tutuklanacağımdan emindim. nitekim dördüncü günün sonunda önce ergenekon savcısı zekeriya öz'ün odasında bir başka savcı tarafından sorgulandım -beyfendi başka davalarla meşgul olsa gerek-, ardından tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edilip birkaç dakika sonrasında tutuklandım. tüm yakınlarım şok oldu, ne alaka neden tutuklanıyorum, kimse anlam veremedi, en çok da ben… bana metris yolları göründü: türkülerde tarif edilen ve “şu” diye hitap edilen metris'in önündeki o meşhur uzun alanı görecektim, acayip mutlu ve heyecanlıydım. şaka lan şaka… yıkılmıştım…

    metris'te altı gün kalacak, sonra tekirdağ 2 nolu f tipi hapishanesine sevk edilecektim. tutukluğumun üçüncü gününde ziyaretime gelen avukatıma “yahu boyle boyle, tehdit telefonları alıyordum, fethullah gulen hakkında yazılarım vardi blogumda” diye belli belirsiz geveledim, adam “komplo olsa bile bunu ispatlayamayız” dedi (içinden "ya sen ne anlatıyorsun olm, ne çeşit bir adamsın" diye geçirdiğine eminim). fethullah gülen cemaatinin “hizmet hareketi” olduğu dönemler, altın çağını yaşıyor el üstünde tutuluyorlar, genelkurmay başkanından kuvvet komutanlarına, siyasetçilerden gazetecilere herkes içeride ya da içeriye alınmak üzere, herifler her sabah “dalga dalga” geliyor... sıradan bir vatandaş olarak ben kimsenin sikinde değilim. ama hiç kimsenin yani.

    tekirdağ 2 nolu f tipi hapishanesi'ne aktarıldım, her anını saat saat günlüğüme yazdığım sekiz ay boyunca dolu dolu bir cezaevi tecrübesi yaşadım. bir ton kitap okudum, kendimce hikayeler kaleme aldım, yüzlerce mektup yazdım, zamanımı dolu dolu geçirmeye çalıştım ve sekiz ay sonra ilk duruşmaya çıktığımda, hakkımda şikayeti olan ve benim onu tehdit ettiğimi iddia eden, gizli olmayan “gerçek” tanik ile yüz yüze geldim. kim cikti dersiniz?

    kimse. herifi ilk kez gördüm, tanımıyordum. dedim sen kim köpeksin allah aşkına ya, ne alaka (ic sesim). zaten kimseyi tehdit etmediğime eminim de ne bileyim, insanin içine bir kurt düşüyor: “lan birisiyle tartıştım da tehdit mi ettim acaba yaa?” e iyi de peki örgüt adına falan ne alaka? bu düşünceler sekiz ay beni yiyip bitirmiş, beynimi kemirmişti. neyse güzel bir savunma yaptım, peşi sıra hakim müşteki kısmında oturan şikayetçi herife döndü, sanık bölümündeki beni işaret ederek “bu dalyarağı tanıyor musun” dedi (dalyarak kismi saka), adam da “tanımıyorum, ilk kez gordum” dedi. sonra hakim benim sağa dönmemi istedi, dedim ben solcuyum sağa dönmem (ic dünyamda şakalar komiklikler) hakim bey, hemen çevirdim tabii kafamı sağa iki eder miyim, adam bir de o cepheden inceledi beni (teşhis fotoğrafına uygun olarak) ve yineledi “hayır, tanımıyorum”.

    çok uzatmayayım, duruşma bitti, sonuç açıklanmadan ring aracına bindirildim, tekrar hapishaneye istanbul'dan tekirdag'a doğru yola koyulduk, birkaç saatlik yolculuğun ardından hapishaneye vardık, kapıda rütbeli bir asker beni karşıladı, elini uzatıp tokalaştı, “tahliye oldun, bir daha buralara gelme” deyip bir odaya yönlendirdi. tahliye işlemlerinin ardından gecenin bir yarısı, 50 litrelik cop poşetine tıkıştırdıkları eşyalarımı elime tutuşturup beni kapıya koydular, “ailemi şuracıkta bekleseydim bari” deyince reddettiler, gideceğim yönü gösterip “hadi eyvallah” dediler. sekiz ay birkaç metrekarede hareketsiz kalmanın etkisiyle olsa gerek; uçsuz bucaksız tarlaların arasında, asfalttan bozma yolun kenarında, gösterdikleri hedefe durmadan yürürken ara ara dengemi kaybettiğimi fark ettim, yürümeyi unutmuş gibiydim. neyseki beş on dakika sonra karanlıklar içinden bir çift araba farı bana doğru süzülmeye başladı: gelenler ailemdi, arabaya binip istanbul'a doğru yola koyulduk.

    duruşmalar yıllarca ve yıllarca devam etti. 2010'daki tutukluluğumun ardından 2017'de karar mahkemesi geldi çattı. tutuklandığımda beni metris'teki ilk ziyaretinde “evet şimdi tutuklusun ama seni ilk mahkemede çıkaracağız, beraat edeceksin” diyen avukatım, konjonktürün de değişmesiyle 2017 yılında garanti verememeye başladı. sanırım yurt dışına çıkman daha iyi olacak dedi ve ben bilgi üniversitesi'ndeki yüksek lisansımın tez aşamasında, apar topar fransa'ya geldim.

    sonlandırayım bu hikayeyi, anlatırsam uzar gider… 2017'de karar çıkmadı, heyetler değişti hakimler görevden alındı vs. mahkemelerim sürekli ertelenmeye devam etti, ta ki bugüne kadar: 13 ocak 2021.

    bugun öğrendim ki 20 senenin üzerinde ceza almışım. biraz ani söyledim, farkındayım.

    karar metnini okudum, beni suça meyilli bir insan olarak tanımlamış hakim (dosyama bakan onuncu hakim falan), kendisiyle tanışmıyoruz. daha önce bir kez bile görmediği ben, suça meyilliymişim. biraz klişe olacak ama sivrisinek bile öldüremiyorum, ne meyili, ne sucu… sensin meyilli! ayrıca “geçmiş sabıkam” yüzünden ceza istenen maddelerde arttırıma gitmiş. peki sabıkam var mı? elbette yok. 2010'da yaşadıklarım dışında karakolun önünden geçmişmişim yok. ha unutmadan, burada yazdığım bir entry yüzünden adnan oktar şikayetçi olmuştu, gidip ifade vermiştim de kovuşturmaya yer olmamıştı (herif de iki gun once 10 bin yıl hüküm aldı). ek olarak pişmanlık belirtmedigimi de eklemiş karara. yapmadigim olayla ilgili ne tarz bir pişmanlık bekliyorlar? şu olayda var mıydın dediler, yoktum dedim. mantıken nasıl pişman olabilirim acaba?

    ne bir fotoğrafım var herhangi bir suç işlerken çekilmiş ne de bir videom, ne bir telefon kaydım var suç teşkil eden ne de bir başka somut delil. ifadesini geri çekmiş, yüz kisinin önünde “bu kişiyi tanımıyorum” diyen bir müşteki var dosyamda delil sayılabilecek, o kadar. bakın büyük harflerle yazıyorum, anlayın derdimi: “o kadar”.

    bu hikayenin finali daha ilginç: hakkımda 2010 yılında iddianame hazırlayan savcının adı mehmet berk. kendisi fenerbahçe ve özelinde de aziz yıldırım'ın yüzleşmek zorunda kaldığı “şike davası”nın savcısı. herif fetö'den aranıyor, kaçak durumda. şimdi neredeyse 25 yıla yakın hüküm almış bir insan olarak çıkardım iddianameme tekrar bakıyorum, altında “mehmet berk” yazan yeri gördükçe kanım çekiliyor, kafamı duvarlara vurasım geliyor.

    arkadaşlar, 20 yaşında bir çocukken işlediğimi iddia ettikleri ama ispatlayamadıkları suçlar dolayısıyla bana 25 yıl hapis cezasi verdiler.
    hayatımda kimsenin kılına zarar vermedim, bile isteye kimseyi üzmedim.
    bilin istedim.

    ------

    edit: atilan yuzlerce mesaj dolayisiyla bu eklemeyi yapiyorum:
    buyrun bu iddianamenin altindaki savcinin imzasigörsel
    bu da esasa iliskin verilen ilk mutalaanin altindaki imzagörsel
    bu iki savci da su an feto yuzunden kacak durumda.

    edit 2: hikayede eksikler var deniliyor. pek tabii eksikler var, her seyi buraya yazarsam ne kimse okur -ki bunu bile bircok kisi 'cok uzun' bulmus zaten- ne de onu yapmaya benim takatim var. oturup roman falan yazmam gerekir ama meseleyi ana hatlariyla ozetlemeye calistim yukarida.

    edit 3: gerekceli karari paylas diyenleri anlayabiliyorum ama ayni zamanda bu kisilere "gerekceli karar"in ne oldugunu, karardan ne kadar sonra yazildigini arastirmalarini tavsiye ediyorum.
345 entry daha