şükela:  tümü | bugün
457 entry daha
  • 1 şubat 1962 tarihinde yayınlanan bir romandır. ken kesey tarafından yazılan ve neşredilen bu kitabın sayfa uzunluğu (çeşitli baskılara göre farklılık gösterdiği için kendi okuduğum baskısını söyleyeceğim) 397'dir. ben bu kitabı, filmini izledikten bir süre sonra, nemesis kitap versiyonundan okudum. kitabın başına, robert faggen'ın yazmış olduğu 10-15 sayfalık kadar bir analiz ve eleştiri yazısını ekledikleri bu basımı da gayet başarılı bulduğumu belirtmeliyim. tabii kitabın kapağı, orijinal baskısından farklılık göstererek, film versiyonunun başrolü olan jack nicholson'ı taşımaktadır.

    bu entryi de, elimden geldiğince kitabı tartışmak ve naçizane düşüncelerimi yazmak istemekteyim. öncelikle kitabın elde ettiği başarı gerçekten büyüleyici. film, belki de ticari ve genel bilinirlilik olarak kitabı geçmiş olabilir; ancak kitap, hâlâ çeşitli psikoloji ve psikiyatri derneklerinin, kuruluşlarının, sendikalarının, oluşumlarının toplantılarında tartışılmaktadır. işte o yüzden de nemesis kitap'ın versiyonunu çok güzel bulduğumu belirttim çünkü burada, robert faggen'ın kritiğine ve analizine yer vermişler. robert faggen, princeton university mezunu, yüksek lisans ve doktorasını ise harvard university bünyesinde yapmış birisi. uzmanlık alanları arasında edebiyat, amerikan edebiyatı, doğu avrupa edebiyatı, bilim tarihi, edebi eleştiri, bilim ve edebiyat gibi alanlar olan birisidir. dolayısıyla bu eklentinin olması, kitabın içerisine çevirisi yapılarak konması hoş olmuş.

    cmc.edu - robert faggen

    1935 senesinde dünyaya gelen ken kesey ise, üniversiteye girdiği dönemler ve sonrasında psikolojiye epey merak sarıyor. o dönem çok fazla tartışılan, "insanı iyileştirdiği mi, yoksa öldürdüğü mü?" konusunda ihtilaf bulunan bazı tedavi yöntemlerini görmek için bizzat akıl hastanelerine gidip, bunları gözlemliyor. işte kitabın ana fikrinin çıkış noktası da bu dönemlerde başlıyor diyebiliriz.

    bundan sonrası kitabın içinden çeşitli alıntılar ile birlikte spoiler da içerebilir; o yüzden kitabı okumadıysanız veya filmi izlemediyseniz, bazı noktalarda spoiler yiyebilirsiniz.

    biz, hem kitabın hem de filmin içerisinde, sürekli bir otorite ve otoriteye karşı çıkan insan karmaşası, çatışması görmekteyiz. randle patrick mcmurphy her zaman büyük hemşire'ye karşı isyan başlatma, başkaldırı gösterme eğilimindedir; hemşire mildred ratched ise kendi otoritesinin bozulmasına asla tahammül gösteremeyen, akıl hastanesini otorite ile yöneten ama bunu ceza veya başka tür şiddet ile değil de bizzat kanunla yapan, insanların zayıf noktalarına vurmayı seven bir hemşiredir. görüldüğü üzere, kendisine yapılan saygısızlıklara, aşırılıklara, hadsizliklere asla aynı zorbalıkla cevap vermez, çokça sakin kalır, sınırı aşmaz, çelik gibi sinirlere sahiptir; bunun yanı sıra fiziksel şiddetten çok, karşısındakinin psikolojisini etkileyerek, o'nu bir ucubeymiş gibi hissettirerek, bazı zayıf noktalarını hatırlatarak ve alttan alta tehdit ederek yapar. ancak bunu yaparken kullandığı yol ise muazzamdır: büyük hemşire, kendisine gelen öneriyi yapmak için hevesli ve olumlu gözükmeye çalışır ama kanun kitaplarının buna izin vermediğini, sistemin bozulacağını öne sürerek sürekli bunu reddeder. biz de, "hemşire de bunu yapmamıza izin verir ancak düzen bozulur, sistem değişebilir, alışkanlıklarımızdan koparız, bazı yasaklar buna izin vermiyor" durumunda okuruz bu bölümleri.

    gözlemleyebildiğim kadarıyla, herhangi bir kahramanı olmayan ve iki tarafın da antikahraman modellerinden oluştuğu bir hikayedir bu. iki taraf da "kahraman" olarak nitelediğimiz kişilerin olumlu ve iyi yönlerine sahip değildir. iki tarafın da içinde bir parça zulüm, bir parça aşırılık, bir parça kötülük ve bencillik bulunmaktadır. büyük hemşire'yi zaten üst kısımda biraz anlatmaya çalıştım elimden geldiğince. kendi otoritesi yıkılmasın diye insanlara lobotomi yapan, otorite kurmak için karşısındaki insanların psikolojik sorunlarını ve fobilerini kullanmaktan imtina etmeyen birisidir. mcmuprhy ise sürekli olarak insanları kandırmaya çalışan, onların paralarını alan, insanları manipüle etmeyi çok seven, o'nları kendi çıkarı için kullanmak amacıyla bazen yalanlarla yöneten bir insandır. kendince geliştirdiği ahlak kuralları ve etik kriterleri ile, reşit olmayan bir kızla dahi yatıp bunu gayet kendi normalleriyle açıklayan; hapishaneden ve işten kaçmak için çeşitli bahaneler üreten, hatta kendisinin akıl hastası olup olmadığını dahi düşündürtebilen bir insandır. belki bir parça realist ve pragmatisttir kendi açısından.

    kitabın finali ise, filmin finaline göre biraz değişik. yani aslında aynı sonla bitiyor ama filmin içinde görmediğimiz son bir kare daha var. filmde, şef'in nereye gittiğini bilmiyoruz. sadece ufka doğru, yeni yeni aydınlanmaya başlayan bir havada bir yere doğru koşmakta olduğunu görüyoruz. kitapta ise, hastaneden kaçtıktan sonra bir otoyola gittiğini, orada da bir kamyona bindiğini ve kanada'ya gitme planı yaptığını öğreniyoruz. oradaki adama kendisini biraz daha farklı tanıtıyor ve ondan 10 dolar kadar borç alıyor. sınırı geçmeden önce ise son bir kez, kabilesinin yaşadığı eski topraklara gidip oraları görmek istediğini söylüyor.

    peki mcmurphy'i neden öldürdü? filmde yanılmıyorsam bunu tam olarak açıklamıyor. kitapta ise, randle patrick mcmurphy için lobotomi işlemi uygulandıktan sonra o'nun cansız gibi duran bedeni sanki herkese ibret-i âlem olsun diye sergileniyor. canlı mı yoksa bir cansız manken mi olduğu neredeyse anlaşılamayan bu beden, oradaki diğer hastalara "bakın, eğer siz de azıtırsanız, otoriteme karşı gelirseniz sonunuz böyle olur" dercesine bir göz dağı ve mesaj veriyor. şef de, "eğer mcmurphy burada olsa, bedenimizin bu şekilde korku ve ibret şekilde verilmesine izin verir miydi?" diye düşünüyor ve bu vaziyeti sona erdirmek için o'nu öldürüyor. dostunun, o'nu tekrardan büyük bir adam olabileceğine inandıran kişinin bu şekilde teşhir edilmesini istemeyeceğini düşündüğünü için bunu yapıyor.

    tabii daha psikoloji üzerine yüzlerce şey yazılabilir, yüzlerce farklı çıkarım yapılabilir. mcmurphy'nin yaptığı en büyük, belki de tek, iyilik, oradaki insanların tekrardan kendi büyüklüklerine ve güçlerine varmalarını sağlaması oldu. oradaki çoğu kişi, hapların ve psikolojik baskıların nedeniyle sinmiş durumda. karakterlerin çoğunun söylediği gibi, çeşitli zaaflarından dolayı insanların kendileriyle dalga geçmelerine dayanamayarak, dışlanmaya veya yetersiz görülmeye tahammül edemeyerek kendilerini bilinçli olarak oraya kapatmış ve toplumdan izole etmiş kişiler. aslında oradaki herkes durumun farkında ancak düzenin bozulmasını istemedikleri için, orada kendilerini "konfor alanında" hissettikleri için bunu pek fazla değiştirmek istemiyorlar. eğer birisi hafifçe sıyrılmaya kalkar, palazlanır, sivrilirse, oraya yatma sebebi olan o iç korku yüzüne vurularak bastırılır. tıpkı büyük hemşire'nin billy'e, "bu durumu annen görse ne der? ne düşünür?" diye sormasıyla birlikte billy'nin o baskıya dayanamayarak kendini öldürmesi gibi. tabii burada ölen tüm hastalar, her ne kadar hastanenin de belli başlı bir suçu olsa da, mcmurphy'nin üstüne yıkılmıştır. aslında mcmurphy ve büyük hemşire, bu hastaların sonlarını el ele hazırlamışlardır. hani güzel bir söz var ya: filler tepişir, olan çimenlere olur, diye. aslında bu romanın genel olarak büyük acı çekenleri, düzenlerinden kopmaları gerekenleri, ağır hasar görenleri yine o yan rollerde olan diğer hastalardır. finalde: büyük hemşire (çok ağır bir uçurumun kenarından dönse de) öyle ya da böyle otoritesini geri almıştır, mcmurphy ise lobotomi işlemine tabi tutulmuş ve ardından da şef tarafından öldürülmüştür. bundan sonra ise o hastaneden giden veya orada yaşadıklarıyla kalan yine hastalar olmuştur.

    son olarak, kitabın yazarı olan ken kesey'in, miloš forman tarafından yönetilen film versiyonunu sevmemesini bir parça anlayabiliyorum. film gerçekten çok güzel ki ben de çok beğenerek seyrettim; ancak film, kitap ile belli başlı ve temel yerlerde çok fazla ayrılıyor. tıpkı rıfat ılgaz ile ertem eğilmez arasında çıkan hababam sınıfı davası gibi. film, yeşilçam'ın tarihine geçti ama rıfat ılgaz'ın genel olarak anlatmak istediklerini çok fazla değiştirerek yapıldı ve bu yüzden de kitabın yazarı tarafından büyük tepki gördü. ken kesey de, "tamam abicim güzel film çekmişsiniz, başarılı olmuş da ben ne dedim, siz ne anlatmışsınız." modunda bir eleştiri yapmıştır muhtemelen. zaten kendisinin filmi hiç beğenmediği, tamamını ise hiçbir zaman izlemediği yazılıp çizilmektedir.

    ben elimden geldiğince, doğru veya yanlış, kendi yorumlarımı ve bulabildiğim bilgileri eklemeye çalıştım. ancak yine de, doğru ve birinci kaynak olarak mutlaka kitabı da okumanızı salık veririm.
20 entry daha