şükela:  tümü | bugün
90 entry daha
  • bundan 10 sene geriye gidelim. yıl 2011. r.e.m, artık müzik dünyasında bir grup olarak yer almayacaklarını açıkladı. yıllar boyu başarı toplayan grup, artık belli bir yaşı da geçince bu enerji ve özen gerektiren macerayı tadında bıraktılar. ondan bir 10 sene daha geriye gidelim. yıl 2001. imitation of life ile r.e.m'i keşfettim. daha sonra daha önce yaptıklarını incelemeye başladım. bir 10 sene geriye gittim. yıl 1991. r.e.m'in o sene çıkan out of time albümünden bir şarkı ile karşılaştım ve de hayran kaldım. bu şarkı tabii ki de "losing my religion"... değildi aslında. "shiny happy people" içindeki enerji ve saf mutluluk ile o dönem dinlediğim daha karanlık eserler arasında parlıyordu. ama tabii kısa süre sonra "losing my religion" ile de tanıştım. bir 10 sene daha da geri gidelim. grup, ilk single'ı radio free europe ile kariyerlerini başlatmıştı. 80'lerin çoğunu entelektüel bir bağımsız rock grubu olarak geçireren r.e.m, 80'lerin sonlarına doğru warner bros ile anlaşarak parayı buldu ve şarkılarını daha geniş kitlelere ulaştırmaya başladılar. 1990'lara girerken r.e.m için her şey yolundaydı.. mı?

    abd'de indie müzik sevenler r.e.m'i keşfetmişti ancak farklı tarz müzik dinleyenler ve abd dışında yaşayan dinleyiciler için r.e.m yeni bir gruptu. bu dinleyici r.e.m'in yeni çalışmalarını heyecanla merak ediyordu. tüm bu beklenti ve heyecana rağmen r.e.m üyeleri artık yaptıkları müzikten sıkılmaya bile başlamıştı. bir de artık grup üyeleri 30'lu yaşlarına adım atmış ve de bir olgunluk üstlerine çökmüştü. 1990 yılında yeni bir albüm serüvenine girerken akıllarında sadece şu vardı: biz içimizden gelen şarkıyı, içimizden gelen enstrümanlar ile çalacağız. başarı gelir mi, albüm satar mı umrumuzda değil. hatta grup üyeleri bugün geriye baktıklarında bunun bir intihar olduğunu kabul ediyorlar. özellikle gitarist peter buck'ın artık elektro gitar çalmaktan sıkılıp başka bir şeyler denemek istemesi de bu değişime neden oldu. diğerleri de ona katıldı. bolca klavye, mandolin, harpsichord, perküsyon kullanıldı. şarkılara yaylılar eklendi. enstrümantal eserler, spoken word eserler yazıldı. hatta bir şarkıda rap bile kullanıldı. sonunda ortaya karman çorman bir ürün ortaya çıktı. ama albümün bir temasının olmaması albümün asıl temasıydı. yani grup yapmak istediğini başardı.

    öte yandan sözler bakımından vokalist michael stipe, daha önceki albümlerde olduğu gibi kişisel dünyasına dair şiirsel sözler yazmaya devam edip, toplum ve siyaset tarafından köşeye sıkıştırılan kişilere bir ses olmaya devam ediyordu. tabii bu sefer bir de şöhretin kendisini köşeye sıkıştırdığı gerçeği de bir ilham kaynağı oluyordu ("that's me in the corner, that's me in the spotlight"). bir yandan da stipe ve arkadaşları abd'nin körfez savaşı'na girişini ve bu savaşın televizyondan canlı yayınlanmasına şahit oluyordu. buna karşı koyamamanın getirdiği bir yalnızlık hissi de albümün sözlerine yansıdı. öte yandan devletin müziğe el atmaya başlaması grup için rahatsızlık kaynağı oldu. 1985'te kurulan parents music resource center, dönemin popüler şarkıcılarını seks ve şiddet içeren şarkı sözleri yazmak ile suçluyor ve bunları sansürlemek istiyordu. 1989'da muhafazakarronald reagan ayrılsa bile abd'ye getirdiği bakış açısı siyasete sirayet etmeye devam ediyordu. 1990 yılında bugün bildiğimiz siyah beyaz ve tek tipparental advisory sticker'ı albümlere yapıştırılmaya başlandı. r.e.m, müzisyenlerin söylemine baskı uygulayan bu uygulamadan hoşnut değildi. ayrıca eşcinsel olan michael stipe, bu muhafazakar dünya görüşünün kendi cinselliğine bakışından da memnun değildi. ama bunu değiştirmek için daha açık görüşlü olsa da oy vermeye üşenen ya da oy vermekten umudu olmayan gençlerin siyasal katılımına ihtiyaç vardı. o dönemde gençlerin seçmen olarak kaydının daha hızlı yapılmasını sağlayacak (misal ehliyetini yeni alacak ya da yenileyecek kişilerin seçmen kaydının da aynı anda oluşturulması) bir yasa tasarısına destek olma fikri doğdu. rock the vote adlı sanatçı girişimi de bu yasa tasarısını savunuyordu. r.e.m de bu girişimin bir parçası olarak yeni albümünüm "longbox" denilen özel versiyonlarına kartpostal tadında bir dilekçe ekledi ve albümü alanlardan bu dilekçeleri imzalayıp yerel senatörlerine göndermesini istedi. peki bunda başarılı oldular mı? bu konuya geri döneceğiz.

    plak şirketinin "bak zaman kalmadı, hadi çabuk" ısrarlarına bir gönderme olsun diye adını "out of time" koydukları albüme bu adı vermelerinin bir diğer nedeni de "zamandan bağımsız" bir iş yapmalarıydı. gerçekten de belli bir dönem ile özdeşleştirmenin çok mümkün olmadığı saf bir rock albümü dinliyoruz. rock derken öyle çok sert ve vurucu bir eserden bahsetmiyorum. içe dönük, genel olarak akustik ve de farklı tarzlara göz kırpan bir çalışma. michael stipe, özellikle sözleri ile albüme imzasını atıyor. mike mills, vokalleri, besteleri, klavyesi ve de elbette bası ile albümün yıldızı. peter buck'ın gitarı belli bir kalitenin altına hiç inmiyor ancak elektrikdense akustik bir tercih var. bill berry de davul ve perküsyon arasında gidip gidip geliyor. mutluluğu da hüznü de çok güzel sunan, duygu dolu bir çalışma böylece ortaya çıkıyor.

    başta "rock yapmaktan sıkıldılar vesaire" desem de aslında radio song ile albüme çok enerjik bir giriş yapıyoruz. neredeyse funky denebilecek bir havası var eserin. başta duyduğumuz pırıl pırıl tonda gitar arpejleri ara ara sakinlik getirse de genel olarak abartısız ama hareketli bir performans sergileniyor. şarkının ilginç yönlerinden biri müzikal olarak birçok farklı şeyi aynı anda denemeleri. mesela bas gitarist `mike mills'in çaldığı klavye oldukça ön planda ve gitarın akorları ile çok iyi bir uyum içinde. şarkının sonlarına doğru kemanların şarkıya dahil olduğu bir bölüm var. hatta dikkatli kulaklar ufak bir saksofon bile duyabilecekler. tabii şarkının imzası için krs-one'a değinmek gerekiyor. aslında albümde ilk duyduğumuz şeyin bir rap sanatçısının vokali olması r.e.m için çok ilginç bir durum. 80'lerin ortalarında run d.m.c ile başlayan rock ve rap buluşmasının bir örneğini bu şarkıda krs-one'ın vokalleri sayesinde görüyoruz. büyük ölçüde geri vokal olarak kullanılan krs-one'ın nidaları şarkıya çok sağlam bir enerji veren belki de en önemli özellik. radio song'un ilk demo versiyonu akustikken, ikinci demo versiyonu krs-one ve yaylılar dışında neredeyse albüm versiyonuna yakın. ancak krs-one'ın "yeah" ve "hey hey hey"leri olmayınca kulağa cok eksik geliyor. bu şarkı ile ilgili tek keşkem krs-one'ı bence az kullanmaları. şarkı sonunda ufak bir solo rap performansı olsa da genel olarak "yeah yeah yeah" diyerek kafa sallamak dışında çok aktif değil. bir de krs-one ve grubu boogie down productions'ın politik bir yanı var ve bu şarkı da bir mesaj vermeye çalışıyor. bu nedenle de rapçinin şarkıda daha çok yer bulması daha iyi olabilirdi. stipe, şarkıya "dünya çöküyor" diye başlıyor ve de ta albümün başından grubun karamsar bir ruh hali içinde olduğunu hissedebiliyoruz. lafı uzatmadan ve çok farklı konulara sapmadan radyoyu dinlediğinde dünyada olan bitenin buraya hiç yansıtmadığını farkediyor ve bundan dert yanıyor diyebiliriz. duyarlı bir müzisyen olarak stipe'ın bu konuyu eleştirmesi şaşırtıcı değil. eski r.e.m'den ciddi izler taşırken hip-hop ve funk ile temas kurarak kulağa farklı gelen bir eser. albüm açılışı olarak da elinden gelenin en iyisini yapıyor.

    albümün ikinci şarkısı losing my religion, r.e.m'in en bilinen şarkısı olmasının yanında bu albümü döndürürken bir yandan da sanki dünyanın en iyi şarkısı gibi geliyor. gerçi bu his şarkıyı ta ilk dinlediğimden beri bende var. bir rock şarkıcısının gelip dinleyeni ile dertleşmesi gibi bir havaya sahip. kısa bir mandolin solosu dışında stipe'ın hiç durmadan şarkı söylüyor oluşu bunun bir nedeni. diğeri de sözlerindeki duruluk. bir yanda iletişime geçmeye çalışıp bir yandan da bundan çekinen bir adam portresi var. ayrıca bu adamın bir rock yıldızı olmasının kendisinin üstündeki baskıyı daha da arttırması var. şarkının adı olan "losing my religion" benim eskiden yanlış bildiğim üzere inancını kaybetmek gibi bir anlam yerine "keçileri kaçırmak" ya da "kontrolü kaybetmek" tarzında bir deyim. bu da stipe'ın üstüne binen yeni yük ile ilintili bir hissiyat. bu dertleşme hissiyatını veren başka bir şey de stipe'ın şarkıyı söylemesindeki kolaylık. konuşur gibi değil kendisi ama kullandığı nota aralığı çok da büyük değil. fazla nota kullanmadan, oldukça sade bir okuması var. e bu da şarkının tutmasının ayrı bir nedeni. keza hepimiz biliyoruz ki eşlik etmesi kolay bir eser (eğer sözleri ezberleyebilirseniz ki hiç zor değil). şarkının en önemli özelliği olan mandoline de değinmeden olmaz. gitar çalmaktan sıkılan peter buck bir mandolin görünce çalmayı bilmediği enstrümanda kendi kendine bir şeyler denerken şarkının ana melodisini bulmuş. hem melodi hem de enstrümanı şarkıda tutmuşlar. styx'in boat on the river'ı ile birlikte rock radyolarda duyduğumuz iki mandolinden biri de bu şarkının mandolin olmuş. bunun yanında şarkının sonlarına doğru yedirilmiş kemanları da çok güzel bulurum. şarkıya oldukça uyan, her sahnesi bir tablo gibi çekilmiş klibi de şarkının bir hit olmasına destek çıkmış.

    low, albümün en gergin şarkısı. dinlerken içimi afakanlar basıyor. ama bu tam olarak bir eleştiri değil çünkü grubun bunu başarmaya çalıştığı çok bariz. yine mills'in çaldığı klavye tonları çok baskın ve psikedelik. üstüne stipe'ın zaman ve aşk konusunda olduğu belli olan ama belli bir konu yerine kelimelerle resim çizmeyi tercih ettiği sözler de bu klavye tonuna yakışıyor. şarkının adına da uygun bir şekilde bas tonlardan ilerlese de sonlarda kontrolden çıktığı anlar çok güçlü. kemanlar bu şarkıda da genel atmosfere önemli bir katkıda bulunuyor. genel karanlığa rağmen bill berry'nin kongo çalması, şarkıya nefes vermekte. bir de şarkının son arpejinin çok parlak olması gerçeği var ki şarkı sonunda hep bir "ne oluyoruz?" derim. her an dinlenecek bir şarkı değil, basıyor, ama uygun modda dinlenilirse de alıp götürür.

    "low" umutlu bittiği anda albümün en tatlış şarkılarından biri başlıyor. near wild heaven sanırım albümde en sevdiğim şarkı. daha ilk gitar notaları insanın içine huzur dolduruyor. sonra da bas gitarist mike mills'in vokallerini duyuyoruz. grubun vokalistinin rolünü başkalarına devrettiği şarkıları hep çok ilginç bulmuşumdur. stipe kadar güçlü vokalist olmadığı belli mills'in söyleme tarzı hemen naifliği ve samimiyeti ile ilgi çekiyor. sözler de sanki bu huzuru devam ettirecekmişcesine "birbirimizi tuttuğumuz zamanlarda" diyerek başlasa da "kaybolan bir his var, bir şeyler yanlış gitti" diyerek bu şarkının mutluymuş gibi görünen hüzünlü şarkılardan biri olduğunu gösteriyor. şarkıda muhteşem bir geri vokal kullanımı var. stipe ve mills'in vokallerinin birbirine karıştığı anlar çok çok iyi. zaten bu geri vokal kullanımı direkt the beach boys'u andırıyor. gerçi tüm şarkı 60'ların çocuksuluğunu içermekte. low gibi bir şarkıdan sonra böyle pozitif bir eserin gelmesi de grubun bilerek yaratmaya çalıştığı o kafası karışık havayı çok iyi ortaya çıkarıyor.

    albümün ilk yüzünü kapayan şarkı endgame yumuşacık bir enstrümantal eser. michael stipe'ın vokali ve bu vokal melodisini tekrar eden klarnet şarkının omurgasını oluşturuyor. akustik gitar, perküsyon ve kemanlarla da yumuşak yumuşak bir şekilde şarkının akmasını sağlıyor. bu bakımdan "low"in antitezi gibi bir şarkı. oldukça tatlı bir eser olsa da kendini biraz fazla tekrar ettiğini de kabul etmek gerekiyor sanırım. bir de bu sakinliğini ve adını düşündüğümde sanki albüm kapanışına daha iyi gidebilecek bir eser gibi geliyor. onun yerine "time" adını verdikleri ilk bölümü böyle kapatmak istemişler. yine de insanın ruhuna işleyen huzur veren bir eser vermeyi başarmışlar.

    albümün ikinci yüzü olan "memory" kısmı shiny happy people ile açılıyor. bu şarkı "near wild people" ve "endgame"in verdiği mutlu havayı devam ettiriyor. shiny happy people, grubun hayranlarını ve de eleştirmenleri ikiye bölen bir şarkı. şarkı aşırı mutlu bir eser. özellikle sözleri o kadar sevgi dolu ki insan bir an "ya bunlar bir şeylerle dalga mı geçiyor?" diyor ki aslında çin'de basılmış bir propaganda broşüründen esinlenerek yazılmış olduğu için içinde bir ironi var. ancak şarkı politik bir duruş sunmak yerine, direkt mutluluk anlatan bir eser. rock müzikte pek yer bulamayan bu mutluluğu ile birçok insan şarkıyı kötü bir eser olarak adlandırıyor. susam sokağı gibi bir çocuk programında yeniden yorumlanması şarkının geride bıraktığı repütasyona olumlu bir etkide bulunmuyor. michael stipe da çok iyi anmıyor şarkıyı. diğer grup üyeleri ise o kadar kötü bulmasalar da r.e.m'i en iyi anlatan şarkı olmadığının bilincindeler. benim r.e.m'i tanıdığım şarkılardan biri olduğu için belki biraz pozitif bir ön yargı ile bakıyorum ama bence tatlı bir eser. grubun hemşerisi the b-52's grubunun vokallerinden kate pierson'ı hem geri vokallerde hem de nakarattaki bir mısrada solo olarak dinliyoruz. klipte ilk gördüğümde r.e.m üyesi olduğunu sandığım bu hanımefendinin ses rengine hayranım. klibi izleyince kendisine de hayran kalmıştım. bugün hala saçlarını kırmızıya boymaya devam eden fettan pierson ablamız yıllar geçse de karizmasindan bir şey kaybetmemiş bence. bunun yanında mike mills de nakaratta bir mısra söylemekte. bir nakaratta üç farklı solo vokal dinlemek hep ilginç gelmiştir. şarkının yavaşlayıp bir müzik kutusuna benzer melodi çaldığı anlar çok hoşuma gidiyor. klipte bu bölümlerde yaşlı bir amcanın perde arkasındaki yorgunluğunu görüyoruz ki o melodinin içindeki hüznü çok iyi betimleyen bir imge. neyse ki herkes şarkının sonunda dans edip mutlu oluyor. bu nedenle hem şarkı hem klip benim için çok özel ve anlamlı bir eser. varsın fazla naifliği nedeniyle dünyanın en kötü şarkıları arasında sayılsın. sadece arka plandaki "dit dit" vokallerine hiç takılmayın keza bir kez bunu farkedince şarkıda sanki geri planda hiç durmadan "dit dit" diyorlar gibi geliyor.

    belong, "radio song" ve "endgame"in bir karışımı gibi. stipe'ın konuşur vokalleri ve sözleri bizi albümü açan şarkıya götürürken, kendisinin sözsüz vokalleri de endgame'deki havayı tekrar bize getiriyor. sözlere bakarsak yine radyoyu dinlediğinde hayatından hiç memnun olmadığını fark eden birini dinliyoruz. hatta ilk şarkı "dünya çöküyor" diye başlarken bu eser "pazar sabahı erkenden dünyası çöktü" diye başlıyor. vokal üstüne eklenen o garip efekt de bir yabancılaşma hissiyatı veriyor. ancak burada annenin gazeteyi katlayıp, radyoyu kapatıp, camı açıp, nefes alırken çocuğuna sarılması biraz daha umut verici. bu konuşmalar sonrası stipe'ın orijinal sesini tekrar duymaya başlamamız ve bu melodinin daha iç açıcı olması ile de bu umut hissiyatı daha da artıyor. bu vokaller de yine daha farklı geri vokallerle daha da zenginleştirilmiş. albüm boyunca zaten sanki bol bol vokal olmasına çok dikkat edilmiş gibi duruyor. şarkının parmak şıklatmalı, el çırpmalı altyapısı da sözlerin ve vokal tarzının getirildiği olumsuzluğa rağmen şarkının havasının daha pozitif duyulmasını sağlamakta. bas gitarın çaldığı notalar oldukça basit olsa da mikste öne çıkması ve gitarın da parlak tonu ile müzikal olarak dinlemesi zevkli bir ürün ortaya çıkmış.

    half a world away, albümün en hüzünlü şarkılarından biri ki zaten şarkı "bu benim hayatım boyunca gördüğüm en üzgün günbatımı olabilirdi" diye başlamakta. bu şarkıda da albümün diğer bir çok şarkısında olduğu gibi oldukça öne çıkan bir org sesi duymaktayız. hatta şarkının belli noktalarında harpsichord da duyulmakta. tüm bunların altında yine mike mills'in imzası var. bu enstrümanlarla uğraşan mills, bas gitar görevini ise baterist bill berry'ye devretmiş. zaten şarkı davul içermediği ve akustik ilerlediği için berry'nin başka bir şey çalması şaşırtıcı değil. stipe'ın sözleri çok ağır bir yalnızlık içermekte. mills'in geri vokalleri ile zaman zaman desteklenen vokalleri şarkının hüznünü direkt bize sunma konusunda hiç bir zorluk yaşamıyor. son kıtada grup, yine yaylılara yüzünü dönüyor. şarkının hacmini arttırarak dört duvar arasında bir yalnızlığı alıp dünyalara duyuruyor gibi hissediyorum. tüm bu yalnızlığa rağmen şarkının insanın içini yine de karartmaması ve duygu sömürüsü yapmak yerine daha umut verici bir müzikal düzenlemenin tercih edilmesi bence çok güzel bir hareket.

    albümün gizli yıldızı demenin biraz az kaçacacağı mike mills'in vokallerde olduğu texarkana ile hızlanıyoruz. şarkının kendisi aslında oldukça basit ama çok iyi düzenlemişler. bir kere ara ara duyduğumuz slide guitar, adını abd'nin güneyindeki bir şehirden alan şarkının uyandırdığı o americana havasını müziğe de yanısıtıyor. onun dışında pozitif enerji veren nakaratların sonunda giren kemanlar çok güzel duyuluyor. özellikle şarkının ortasına yerleştirilmiş daha farklı tınlıyan müzikal pasajda çok güçlü bir şekilde yaylılar kullanılıyor. aynı bölümde mills'in yapabileceğinden daha tiz bir vokal kullanmak istedikleri için michael stipe'ı bir süre dinlemekteyiz. eğer bu bölüm eklenmeseydi şarkı biraz daha standard bir eser olarak kalabilirmiş ama bridge'de havanın bir miktar değişmesi benim hoşuma gidiyor. bu arada şarkıda mike mills'in bas gitarından çıkan notaların ve de gitarın tonunun da çok tatlı olması ayrı bir not. şarkının kendisi bir arayışta olan bir adamın ağzından yazılmış. şarkının ilk kıtasında 20'000, ikinci kıtasında 30'000, üçüncü kıtasında da 40'000 sayılarını geçtiğini görüyoruz. internette gördüğüm bir yoruma göre sayıların böyle seçilmesi, şarkıdaki karakterin 20'li, 30'lu ve 40'lı yaşlarının akıp gittiğinin bir imgesi olabilirmiş. oldukça yaratıcı geldi.

    albümde genel olarak "low" istisnası dışında hüzün öyle çok karanlık bir şekilde verilmiyor. ancak country feedback buna bir istisna. şarkı hem vokaldeki yorgunluk hem de gitardaki ağır ama distortion'lı hava ile ve de elbette sözleri ile depresif bir modda. albümün küfür içeren tek şarkısı olduğunu da eklemek gerek. öte yandan bir önceki şarkıdan geriye kalan slide guitar ile o kovboyvari yalnızlığı çok iyi sunmakta. michael stipe'ın en gurur duyduğu şarkılarından biri olması tesadüf değil. bazen konuşur gibi vokal yapıyor, bazen şarkı söylüyor, bazen daha bir bağırır gibi. bütün duygusunu şarkıya veriyor. şarkının bir kısmı yine popülerlik ile mücadelesine değiniyor gibi. "bu kıyafetler üstümüze tam oturmuyor / ve ben suçluyum / her şey aynı" derken bu hissiyat özellikle çok belirgin. ilk nakaratta da herkesin başka bir amaçla kendisine geldiğinden dert yanarak "beni yoruyorsunuz" diyor. daha sonra kendisinin ne kadar zarar gördüğünden bahsedip şarkıyı şu cümleyi tekrarlayarak bitiriyor: "sahip olabileceğin şeyler deliceydi". burada inanılmaz güzel şeylerin kıyısından dönmüş birisi ile konuşuyor stipe. bu artık sevgilileri mi yoksa hayranları mı bilinmez. ama stipe'ın bu hissettiği duruma gelmesi ile çok önemli bir fırsatın kaçtığı ortada. çok hüzünlü, daha da önemlisi çok gerçek bir eser.

    albümü me in honey ile bitiriyoruz. albümün akustik ama hareketli eserlerinden biri. b yüzünü açarken duyduğumuz kate pierson b yüzünü kaparken de karşımıza çıkıyor ve şarkının introsunda, outrosunda ve de nakaratlarında kendisinin sesini duyuyoruz. ilginç bir konusu var. biraz sıkıntılı bir ilişkide, kız arkadaşının hamile olduğunu duyup ne yapacağını bilemeyen bir adamın ağzından yazılmış. kendisini bir bal kavanozuna düşüp mahsur kalan bir sinek gibi hissediyor. bu imge çok akılda kalıcı. şarkı maalesef o kadar da değil. çok hayran olmasam da "low"un en azından bir karizması ve de daha ciddi bir mesajı var. bu şarkı ise bana çok düz, albenisiz geliyor. neyse ki kate pierson'ı ara ara duyuyoruz ki şarkıya hoş bir hava katılıyor.

    ne demiştik en başta? grup bir müzikal intihar denemişti bu albümde. sonuç? tam tersi. hem ingiltere'de hem de amerika'da liste başı oldular. liste başı kalmaları kısa sürdü ama 1991'in ne kadar manyak bir yıl olduğunu tekrar hatırlatmaya gerek yok. buna rağmen abd'de 1991 yılının en çok satan 11. albümü olmasının yanı sırası 1992'de bile yılın en çok satan 50. albümü olması albümün etkisinin uzun sürdüğünü gösteriyor. albüm ve içindeki şarkılar grammy'lerde yedi adaylık aldı ve de bunların üçünü kazandı. böylece o senenin en çok ödül alan isimlerinden oldular. "shiny happy people", "losing my religion", "near wild heaven" ve "radio song" single olarak yayınlandılar. albümün her şarkısı için bir klip çektikleri this film is on video kasedi ile albüme görsel olarak da gereken önemi gösterdiler. öte yandan bu kadar başarılı bir albüm sonrası turneye çıkmadılar. bu da aslında ticari anlamda bir intihardı çünkü çok iyi para kazanabilirlerdi. ancak o dönem kendilerini yollara atmak istemediler ve bunu pas geçtiler. bu aslında albüm öncesi düşünceleri ve albümde anlatmaya çalıştıkları ile ters düşmeyen bir tercih ve grubun ne kadar samimi olduğunu göstermekte.

    bu arada rock the vote kampanyası ne oldu diyebilirsiniz. ilk üç günde 10'000'e yakın dilekçe senatörlere gönderildi. bu çok büyük bir başarıydı. kanun senatoyu geçse de başkan bush tarafından veto edildi. ancak r.e.m bu yasa tasarısını savunmaktan vazgeçmedi. 1992'de bill clinton'ın bush karşısında seçim zaferi kazanmasının hemen ardından yasa tasarısı 1993 yılında tekrardan senatodan geçti. bu sefer 20 mayıs 1993'te clinton, bu yasa tasarısını onayladı. yasa 1 ocak 1995'ta da yürürlüğe girmiş oldu. r.e.m, bu başarıya verdiği katkı sayesinde rock the vote organizasyonu tarafından 1994'te düzenlenen bir tören ile ödüllendirildi. ödül töreni için özel bir video çeken clinton, r.e.m'e teşekkürlerini sundu. böylece "losing my religion" ile kalplere kazınan bu albüm, abd'de gençlerin daha çok oy kullanması konusunda önemli bir adım atılmasını sağlayarak da tarihe geçti. albümün üstünden 30 yıl geçti, r.e.m dağıldı, clinton'lar siyaset sahnesinden çekildi, rock müzik artık o altın günlerinde değil, siyasete katılım sanal bir hal aldı. yine de albümde anlatılan o insanı duygular ve müziğin güzelliği baki kaldı.

    4/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: losing my religion, country feedback, texarkana
1 entry daha