şükela:  tümü | bugün
137 entry daha
  • dikkat dikkat, bu entry skarsgard'la ilgili yoğun bilgi ve obsesyon içerir. o yüzden “işi mi yokmuş bunu yazanın” diyecek olanları bi sonraki entrye alalım, burada gerçek skarsgard severler kalsın.

    son bir yıldır tipini beğendiğim ve kişiliğini merak ettiğim birkaç erkek oyuncuyu derinlemesine inceledim. yaptıkları röportajları ve katıldıkları talk show'ları izledim, aile hayatları ve geçmişlerine dair detayları öğrendim, yıldız haritalarını inceledim bu oyuncuların (omg!) evden yürüyen çalışma hayatı ve genel pandemi şartları içinde keyifli soluk alma araları oldu bu incelemeler. kimleri mercek altına aldım peki? sırasıyla henry cavill, james mcavoy, jamie dornan ve son olarak bu isveçli bey. içlerinde kesinlikle en güzel olan henry'nin aynı zamanda en sıkıcı ve kendini kontrol altında tutan model olduğunu söyleyebilirim. mcavoy inanılmaz zeki ve keyifli bir adam, içlerinden biriyle dost olmam gerekirse onu seçerim. dornan beklenmeyecek derecede sakin, duygusal ve tatlı bir adam. tam bir aile babası. skarsgard ise aralarında karakter, hayata ve oyunculuğa bakış gibi konularda kesinlikle en ilginç olan. o yüzden hakkında uzun uzun yazmak istedim.

    “çocukken saab marka araba kullanan, takım elbise giyen normal bir babam olmasını isterdim ama” diye anlatmaya başlıyor alex, (kendisine genelde böyle hitap ediliyor) "babam ve çevresi bohem tiplerdi. babamın evde pantolon giydiğini ilk kez 14 yaşımda gördüm. o zamana kadar gördüğüm, elinde bir bardak şarapla evde çıplak dolaşan bir adamdı. lisede eve kız getirmeye başladığımda “kızları korkutuyorsun, üzerine bir şeyler giy” demek zorunda kaldım” şeklinde oha dedirten anıları da mevcut. bunları da gülerek anlatıyor tabi, kendisinin de çıplaklık konusunda bir takıntısı yok bildiğimiz üzere (öhöm)

    babası oyuncu olmasa eminim oyunculuk aklına bile gelmezdi bu adamın. zaten yaşı ilerledikçe şöhret olmaktan keyif almaya başladığını ama oyunculuk konusunda çok büyük tutkusu olmadığını rahat rahat anlatıyor. “benim hayat amacım oyunculuk değil, büyük anlamlar yüklemiyorum oyunculuğa. o yüzden hiç rol teklifi gelmemeye başlasa dert etmem, yoluma bakarım” diyebiliyor. zaten bu cümleleri etmemiş olsa bile büyük anlam yüklemediği, film tanıtımlarında yaptığı röportajlardan çok rahat anlaşılıyor. “role nasıl hazırlık yaptınız?” sorusu vardır klasik, her başrol oyuncusuna sorulan. kimi der 3 ay sokaklarda yaşadım, kimi der 5 ay dünyadan koptum ahirete intikal ettim. alex ise “ben rollere özel olarak hazırlanmıyorum, sadece senaryoyu okuyup allah ne verdiyse yardırıyorum” deyip geçiyor. “peki bu karakterin psikolojik yapısını nasıl çözdün?” diyorlar, “senaryoyu birkaç kez okudum işte” diyor.

    rol arkadaşı michael pena’ya “set aralarında birlikte takıldınız mı, alex’le nasıl vakit geçirdiniz?” diye soruyorlar; pena “eleman sürekli kitap okuduğu için kendisiyle takılmaya pek fırsatımız olmadı” diye cevap veriyor. cidden google’a “alex reading a book” yazınca neredeyse devamlı elinde bir kitap olduğunu görüyorsunuz. hem yakışıklı hem de kitap kurdu öyle mi? aşığız.

    okuduğu kitapların etkisini zekice esprileri, hayata yaklaşımı ve güzide laf sokmalarında gözlemlemek mümkün. mesela “sence neden bütün kötü adam filmlerini biz ingilizler çekiyoruz?” diyen gazeteciye “içinizde diğer milletlerden daha fazla kötülük taşıdığınız için olabilir belki” diye cevap veriyor. karşısında zengin bir ülkenin ünlü bir vatandaşı oturduğu için gazeteci ağzını açamadan başka soruya geçiyor ya, işte o an, benim sana aşkımın tavan yaptığı andır alex.

    bu kadar bohem ortamlarda büyümeler, sanat çevreleri, kitap kurtluğu, oyunculuk şu bu… fakat futbol söz konusu olunca alex de herhangi bir avrupalı erkek kadar deliriyor. hatta bir maç sırasında çekilmiş şu videoya bakın:

    https://www.youtube.com/watch?v=vhbtq2c2peq

    yönetmen michael mcdonagh, bu videoyu youtube’da izledikten sonra war on everyone filmindeki kötü polis rolünü alex’e teklif etmeye karar verdiğini anlatıyor. alex ise “kariyerimi bitirir sandığım bir videoyla rol kapmış olmam çok ilginç oldu” diyor. yavrum şanslısın işte, hala mı şaşırıyorsun şansına?

    drag queen olmuşluğu, külotla ödül töreni sunmuşluğu, kocasının yanında nicole kidman’a dudaktan dalmışlığı var ama hiçbiri üzerinde emanet durmuyor. isveçli bohem ailede yetişmek insanı bu kadar rahat kılıyor demek ki diyorum kendisini her dinleyişimde. kafamızda yarattığımız sınırlar vs üzerine düşünmeye başlıyorum sonra. tanışsak bizlere “hayat böyle yaşanmaz” derdi herhalde. bize de hayat bu kadarını verdi işte alex'ciğim..
7 entry daha

hesabın var mı? giriş yap