şükela:  tümü | bugün
3428 entry daha
  • olmadık şeylere de vesile olmak.

    yazıp yazmamak için biraz düşündüm ama üzerinden epey zaman geçtiği için dedim hadi anlatayım.

    şimdi olayın arka planında yazın hozat kırsalında jandarma komando timleri tikkonun peşinde dağ bayır pusular atarken (adı bende saklı) köyüne girerler. hava akşam 6:30 - 7:00 suları havanın kararmasına bir saat falan vardır. timler köyde gecelemeye karar verirler.

    bu köyde kalmalar falan şu an yaşadığımız yıllarda mobilizasyonun had safhada olması sebebiyle çok azaldı ama o yıllarda gayet de vardı. zira komando kim ne derse desin hantal kalan bir birimdir. sırtında o çantayla dağ bayır gezecek de, tim başına makineli tüfeği, mühimmatı roketatarını taşıyacak üstüne bir de konservesi vs dahil erzakını yanında getirecek tikkoyla pkkyla kıyaslayınca arazide yaldır yaldır gidilemezdi. terörist kuru üzüm kuru ekmeği torbasına koyar iki şarjörü kuşağına sarar ve bir gecede inanılmaz mesafeler gidebilir. komandonun ateş gücü yüksek ama mobilitesi daha azdır. işte intikalde yavaş kalınca ya günübirlik operasyon yapılır ki sadece göz boyamalık bir olaydır. ya da timin başında araziye çıkıp iki hafta dönmezsiniz. helikopter tabii 20 timi alacak sayılarda o zaman o bölgede yok, 20 timi git gel yaparak helikopterle atmak uzun zaman alıyor. helikopterin vesairenin de alayı zaten güneydoğu dağlarında pkk peşinde. o yüzden göreve travers yapılarak yürünerek tırmanarak gidilecek. tikkocular pkklılar işte onu hiç sevmez ve gayet de çekinirlerdi. zira nerede olduğunuzun kestirilmesi zorlaşır ve o halde insiyatif sizdeyken pişti olurlarsa çok ağır zayiat verirler çünkü.

    ancak iki hafta arazide kalmak da.. ne bileyim nerede kalacağınızı düşünür dururdunuz. açıkta avare konak atılsa o rüzgarın altında dağın eteğinde konaklamanın yarattığı güvenlik sıkıntıları bir yana hastalığa da davetiye çıkardı. tabii komandolar da insan, yazın bile olsa sırtı rüzgarda kalanın nezlesi gribi eksik olmaz. pusu koşulları hakim olduğundan da ateş yakılamaz. el ısıtıcısı termal içlik daha icat olmamış. ortamda yün don diye bir şey var. operasyonu yöneten komutanlar (yürüyüş mesafesinde karakol yok ise) genellikle köylerde konaklamaya karar verirdi. bunun ilk sebebi işte bu anlattığım şeyler, ikincisi de hem köylüye kendilerini gösterip devlet/jandarma buradadır diyebilmek için (bkz: yalnız gidebildiğiniz yer sizindir prensibi) bir üçüncü daha nadir sebebi de tikko da o köylere sık sık gelip biz buradayız diye hesap sorabiliyordu. onlarla pişti olup kısa operasyonda 8-9 ölü alıp trt anadolu'dan görünümde "hozat ilçe jandarma" dedirtmek falan çok büyük prestijdi. jandarma hiç bir yerde yan gelip yatmaz ama işte bunu herkesin gözüne sokmak da hoştur, ne bileyim.

    kış geldiğinde ise tikkonun aktif sezonu biterdi zira o kar kış kıyamet, iki metre üstü karlı arazide intikal insanlık dışı bir şeydi. tikkocular mağaralara kapanmış çift kişilik uyku tulumlarında devrim nikahlılarıyla altalta üstüste takılırken (bkz: devrim nikahı) jandarma açısından da üstünde tavşanların hoplayıp zıpladığı karlı araziyi gezip durmanın da askeri bir gerekçesi pek yoktu. ancak köylerde kışın boy göstermek zorundaydı jandarma. göstermezse geçmişte olduğu gibi bir seyit rıza daha çıkıp dağlar bizimdir diyebilirdi. dağlar bizim anlayışımızda seyit rızaların değil, hep jandarmanındı. onu yerel halka böyle arada görünerek hatırlatmak zorunluluğu vardı.

    işte kışın özellikle de marta doğru falan intikal edilecekse daha gore-tex teknolojisinin kar botunun olmadığı zamanda askerleri oraya dağ köylerine çıkarıp indirmek büyük marifet isteyen bir işti/iştir. bu mevzunun zayıf halkası askerin giydiği botlardır. zira kamyon lastiğinin kesilerek taban yapıldığı suni deriden yapılma komando botu izole edilmeden dikişle tutturulduğu için su çeker. her su geçişinde botlar çıkarılıp çorap değiştirilir ve çıkan çorap boyuna asarak kurutulur. ama o bot o hava koşullarında yine ıslaktır. karın hafif eriyip sulu kar olduğu o lanet geçişlerde derinin kendisi de su çeker ve kışlık bot ne var ne yok içeri alır. komutan bakar ki yerel halk aynı sıralarda kalın örgü çorap üstüne lastik cizlavet giyerek ayaklarını gayet güzel korumaktadır. aklına bir fikir gelir ve timlerin arazide duraklamaları donmaları vs engellemek için kar sezonunun olduğu aylar için ödenekle beraber yüzlerce çift değişik numarada yüksek konçlu lastik çizme sipariş eder. lastik çizme cizlavet gibi olduğundan ve yekpare kauçuktan yapıldığından hiç su çekmez. ancak kar kamuflajı için beyazını da bulmak zordur. çoğu sarı renkli gelir, ayrıntıya girmeyeyim. sarı çizmeli memmet ağa lafı ve şarkısı o dönem bu çizmeler yüzünden çok revaçtaydı.

    olayımızda da bir adet uzman çavuş var. 24 yaşında çok delifişek bir j komando uzm çavuş. komando kursu yanına komando ihtisas kursunu da bitirmiş ki demir gibi bir vücut falan ister. gazetelerde o dönem 35 kupona verilen rambo bıçağı ile gezdiği için kendisine mambo diyorlar. sarışın, aydınlı çok yakışıklı bir çocuk. ama işte deli. yani klinik şizofren falan değil, başka türlü. yani bu çocuğu yaratırlarken korku faktörünü koymayı unutmuşlar. ateşe g3üyle ilk karşılık verirken ayağa kalkıp yer değiştirebilen, ateş altında koşabilen o sırada sevk idare falan yapabilen bir çocuk. ve bu herif yazın konaklanan o köyde gidip bir 19 yaşında bir köylü kıza aşık olmuş.

    konaklamada da yirmi tim tek bir eve tabii doluşmuyor. köyün her tarafında dağılınıyor. pusu sızma yaklaşma ve atış herşey değerlendirilerek gözcüsü izcisi seçilip evlerde soba başında ısınılıyor. yerel halkla yiyecek paylaşılır şarkı söylenir hikayeler anlatılır, nöbet değişir falan hoş bir ortamdır. içten içe sizden hoşlanmadıklarını da bilirsiniz özellikle çocukları size uzaktan uzaylıymışsınız gibi bakar, ama o yörenin insanının düşmanına dahi olsa evine gelmiş misafir olmuş birine gösterdiği ihtimamı özeni size çırağan palas kral suitinde bile göstermezler. yediğiniz lokmaları sayarlar acaba doydunuz mu diye.

    işte bu mambo uzman köyün en yanlış evine düşmüş çünkü köyün en güzel kızı da orada. kız tepsiyle çay getirince bakışıyorlar ve iş bitiyor. kızın kendisine bence öyle çok yüz verdiği de yok. diğer taraftan alevi köyü orası. alevilerle kimsenin bir alıp veremediği yok ama öyle köylerde özellikle dışarıya (kendilerinden olmayana) kız vermezler denir. etnik veya dini olarak nasıl anlamak isterseniz anlayın ben karışmam.

    ondan sonraki 6 ay boyunca mambo uzman bir spastik gibi hareketler yapıyor. bir insan hem delifişek hem aptal aşık nasıl olursa öyle oluyor ve bu herife niyeyse dolu silah verip tim komutanı yapıyoruz. telsiz koordinasyonunun önemli olduğu intikallerde land rover jipin içinde orhan gencebay ayrılık şarkıları dinliyor. bağırmak falan fayda etmiyor. yanındakilere ben o kızı kaçırıcam, evlenicez falan da diyormuş. erler ehere mehere gaçırın gumtanım dedikçe gaza falan geliyor. bunu duyan komutan makama çağırıp "lan oğlum aklını başına al" gibisinden de nasihate başlıyor. ama nafile. sonradan öğreniyoruz ki ohoo oraya operasyona giden gruplara kenarı çakmakla yakılmış mektuplar falan vermiş, kız buna hatta cevap yazmış. milletin cartayı çekmeden tayin olsam da gidip bergama kınık ilçe jandarmaya falan atanıp görev yapsam diye gün saydığı yerde adam aşkı buluyor resmen.

    sonraa geliyor bir ocak ayı. tüm timlerin katılacağı müşterek bir operasyonda (adı operasyon tabi, kışın ne yakalanabilir, anca tavşan, o olmasa spor lotoda üç beraberlik) bu köyden geçilecek. emir veriliyor, herkes botunu çıkaracak ve o ısmarlanan lastik çizmeleri giyecek. sonra sabah 5:30 gibi hayvan bir kahvaltıdan sonra haydi yallah denerek herkes çantasını tüfeğini sırtlayıp kamyonla taburun oradan araziye 10km girerek yolun karla kapanmadığı yere kadar varıyor ve inip intikale geçiyor. hızlı bir intikal de oluyor.

    üç üç buçuk gibi erlerden biri "komutanım?" diyor. komutan kafayı çevirip bakınca birkaç erin daha geride intikal kolunda bir şeylere bakmakta olduğunu görüyor. hiç soru sormadan erleri iteleyerek kolda gerisin geri ne bulacağını bilmeden sarı çizmeleriyle yürüyor ve yolun kenarına g3 tüfeğini bırakmış, yere oturmuş ve acıdan ağlayan bu mambo uzmanı buluyor. ayağında simsiyah komando botları. lastik çizmeyi giymemiş. ayakları su çeke çeke donma aşamasına gelmiş.

    - lan oğlum bu ne hal lan? çizmen nerde?
    - giymedim komtanım.
    - niye lan? emir verdik?
    - (adı bende saklı) köyünde gecelenecek, çizme ayağı kokutuyor komtanım. kızın yüzüne nasıl bakarım komtanım.
    - allah senin bin belanı versin, bırakırım lan seni buraya. ruh hastası.
    - beni bırakın ben bunu hakettim komtanım.

    komutan çıkılan yaylaya kafayı çevirip bir daha bakar ki daha altı yedi km yol vardır. uzmanın ayakları donma başlangıcında maviye dönmeye başlamıştır. altı metre bile yürüyecek hali yoktur. telsize asılıp istenecek bir helikopter, o helikopterin ineceği bir düzlük, jipin çıkacağı açık bir yol da yoktur. dört asker dönüşümlü olarak uzmanın koltuk altlarına girip taşımakta, ama tepe yukarı çıktıkları için her 50 metrede bir kesilmektedirler. bir yirmi dk sonra karşı taraftan böyle görseniz cep telefonuna asılıp 50 kare resmini çekeceğiniz ilginçlikte, yüzü buruş buruş, beyaz üçgen sakal, 3 kat çorap + cizlavet giymiş katıra binmiş tıngır tıngır ilerleyen saruman gibi bir dede görürler. alevi dedesi mi değil mi bilemem, ben yaşına hürmetten dede diyorum. komutan tüfeği sol ele geçirip sağ elini yukarı kaldırıp dedeyi durdurur.

    - (çok yalandan kürt aksanıyla) dede müşküldeyiz bize yardım edesen mi ke?
    - (trt2 türkçesiyle) hayırdır komutan oğlum?
    - (aksanın mükemmelliğinden ötürü bir anlık duraksayarak) bu askerin ayağı donmuş yürüyemiyor. katıra koyup köye kadar taşısak olur mu?
    - tabii tabi getirin.

    köye komandoların öncüleri tabii o sırada varmış çevre güvenliğini almaktadırlar. köyün genci yaşlısı da herkes cama çıkmış ne oluyor diye bakınır haldedirler. tabii bu köyün güzeli de o camdakilerden biridir. birden ne görür? komandoların ortasında komutanın bile binmediği bir küheylana (katır) binmiş bir yiğit, sankim bir köroğlu gibi kıratının üstünde sivrilmiş köye giriyor, sırtında çapraz tüfek, belinde bir seyf-i kılınç (çakma rambo bıçağı) hele o ne endam, o nasıl bir gelmek. herkesin gözü mambo uzmanda. o da bunu farketmiş, ayağının acısını falan bırakmış kız görecek diye geriniyor.

    neyse bunun ilkyardımı falan yapıldı, leğen getirip karla ovdular. sonra kuru çorap battaniye verip oda sıcaklığında ısıtınca sabaha bişeyi kalmadı. köylüler de çökelek ekmek çay ve babiko getirip yediler. ısıtıp sıvı halde tereyağı içtiler. o süper yüksek kalorik diyete nazaran hiçbirinde bir gram bir göbek yok idi. jandarma hepsinin çocuklarına birer eti puf verdi. kafalarını sıvazladı. dertler dinlendi. tikko buralara vallah gelmir dediler. o sırada köyden üç nüfus bir militan ve iki devrim nikahlı kız tikkonun peşinde dağdaydı. taabi tabi öyledir denildi çaylar içildi. kışlaya öğlen geri intikal edildi.

    mambo uzman görevi bitip tayini çıktığında eşyalarını toplayıp önden gönderip gidip o köylülere misafir oldu. el öpüp kızlarını sevdiğini evlenmelerine müsade etmelerini istedi. malum sebeplerden dolayı izin vermediler. buralar sana yaramaz git bir daha dönme dediler. ama kız da bunu seviyordu. anlaştılar ettiler, kız buna kaçtı. sonradan duyduk ki peşlerinden ta nerelere aşiret neyin gelmiş ama kız "seviyorum gönlüm var etmen" (etmeyin) diyince aşiretin gençleri bulamadık diyip dönmüşler. onlar evlenip erdi muradına.

    ama sarı çizme giyip gelmiş olsa bence de evlenemezlerdi. kelebek etkisi demek ki böyle bir şey.
609 entry daha
hesabın var mı? giriş yap