şükela:  tümü | bugün
282 entry daha
  • "metallica'nın en kötü albümü nedir?" diye bugün sorsak herhalde çoğu insan 2003 yazında yayınlanan st. anger cevabını verir. halbuki o yaz bu albüm çıkmadan kısa süre önce aynı soruyu sorsak "metallica load ve reload ile bozdu ama 'st. anger' ile köklerine dönüyorlar be, yeah" derlerdi. st. anger o dönem hayranların beklediği sert metallica'yı geri getirmişti ancak şarkıların kalitesi ve de albümün prodüksiyonu büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı. tabii ki "kötü" etiketi yapıştırılan her albümde olduğu gibi burada da yıllar içinde "metallica'nın en kötü albümü bu değil, çok özel, yanlış anlaşıldı" dense de youtube'da yer alan hayranların yaptığı yeni kayıtlara verilen ya da grubun bu albüm şarkılarına yaptığı yeni düzenlemelere verilen tepkilerden de görüldüğü üzere grubun niyeti iyi olsa da ortaya çıkan sonuçta problemler vardı. bu da çok normal çünkü grubun içinde bulunduğu yer problemin kendisiydi. şarkıları ve prodüksiyonu bir kenara bıraktım, grubun albümü resmi bir bas gitaristleri olmadan kaydetmeleri bile başlı başına sıradışı bir hamleydi. ortaya bence de özel ancak müzikal olarak zevksiz bir ürün çıksa da bu ürünün çıkma hikayesi çok ilginçti.

    ve bu hikâyeyejason newsted ile başlamak en doğrusu. 1986'da cliff burton'ın trafik kazasında hayatını genç yaşta kaybetmesi sonrası gruba giren newsted, gruba katıldığında üvey evlat olarak gördü ve belki dışarı cok yansımasa da bu durum zaman içinde çok da değişmedi. çaldığı ilk albüm olan ...and justice for all'un ilk şarkısı blackened'ın ana rifini gruba sunarak albümün daha ilk şarkısında şarkı yazarı olarak yer alsa da bas gitarı miksajda davulun altına gömülüp tamamen kaybolmuştu. bir sonraki albüm için grubun ilk albümünden bu yana sürdürdüğü enstrümantal şarkı geleneğine uygun olarak my friend of misery haline gelecek besteyi gruba sundu - ki bundan önceki enstrümantal eserlerin hepsinde yerine geçtiği burton şarkının ana temasını yazmış ya da bir şekilde besteci olarak yer almıştı. lakin "piyasa"ya yönelik bir albüm yapmak isteyen hetfield ve ulrich'in bu albüme böyle bir enstrümantal ekleme isteği yoktu. lakin bas gitar rifi çok güzel olunca onu çöpe atmayıp, sonuç olarak çok başarılı olan bir şarkıya çevirdiler. ancak bu tercih, metallica kataloğuna burton gibi bir imza atmak isteyen newsted'i çok üzdü. bu iki şarkı sonrası ise grupta şarkı yazarı olarak yer aldığı sadece ve sadece bir şarkı oldu. metallica'da newsted sadece bir enstrümantalist olarak kullanılıp şarkı yazarlığında tercih edilmeyince newsted bu yönünü tatmin edeceği ufak bir projeye 2000 yılında başladı. echobrain adını verdiği bu projede ortaya çıkan şarkılar bir albümü dolduracak sayıya ulaşınca newsted, üç senedir yeni şarkılardan oluşan albüm yapmayan ama farklı projeler ile durmadan çalışan metallica için şu öneriyi getirdi: "bir sene ara verelim, nefes alalım. ben echobrain ile uğraşayım, siz de aileniz ile vakit geçirin. bir sene sonra yeni bir albüm için tekrar bir araya gelelim". hetfield'in cevabı kısa ve net oldu: "hayır". bu kapanan kapılar newsted'i gruptan mental olarak kopardı. bu sıralar grup, bir terapist alıp yaşadıkları genel problemleri çözmek istiyordu. ancak newsted bunu çok saçma buluyordu ve de grup üyelerinin birbirleri ile doğru dürüst iletişim kurmasının problemlerini çözeceğini düşünüyordu. bu konuda da yalnız kaldı. 30 kasım 2000'de vh1 için özel çekilen canlı performans sonrası grup, son kez bir araya geldi ancak bir orta yol bulunamadı. 17 ocak 2001'de metallica, newsted'in gruptan ayrıldığını açıkladı. tabii ki yapılan açıklamada bu tartışmalardan eser yoktu. newsted, ayrılık sebebi olarak yıllarca müzik yapmaktan oluşan fiziksel zarardan bahsetse de "özel ve kişisel sebepler" olduğunu da söylüyordu. grup da kendisine teşekkür ediyordu. ben de bu haberi sabah gazetesinin arka sayfasında bir anda görünce şok olmuştum. internetten önce televizyon ya da radyodan öğrendiğim belki de son haberlerden biri olmuştu. ancak işin arka planının ne kadar çetrefilli olduğunu sonradan herkes öğrendi.

    bunu öğreten şeylerden biri metallica üyelerinin newsted'in ayrılığı öncesi playboy ile yaptığı ancak bu ayrılık sonrası yayınlanan röportajıydı. bu röportajdaki bazı açıklamaları buraya yazayım da grubun içinde bulunduğu ruh hali daha iyi ortaya çıksın:

    jason: (james'in şarkı söylemesi hakkında) "en azından şimdi 'çığlıkçı' ya da 'bağırıcı' yerine ona 'şarkıcı' diyoruz."
    jason: (yine james'in vokali hakkında) "metallica şarkılarının neredeyse yüzde 90'ı mi minör çünkü james'in vokal aralığı sınırlı - yine de kendini çok iyi geliştirdi.
    lars: (napster konusunda napster'ın yanında duran metallica hayranları hakkında) "çünkü onlar tembel piçler ve her şeyi bedava istiyorlar."
    james: (lars'ın napster karşısındaki tavırları hakkında) "biliyorsun, lars gerçekten gevezeleşebilir ve zaman zaman bir sümüklü çocuk olabilir. bazı röportajlarda utanıyordum: 'ya abi, onu deme.'"
    james: (napster'ı savunan bir hayran hakkında) "atlanta'daki o zavallı kız, onu ağlattım. paranın kötü bir şey olduğunu düşünüyordu. neden kanada'da ya da sosyalist bir ülkede yaşamıyorsun?"
    lars: (james hakkında) "onun homofobik olduğunu biliyorum. bunun hakkında hiçbir şüpheniz olmasın. bence homofobi cinselliğinizi sorgulamak ve onun hakkında rahat olmamak demek."
    jason: (james'in echobrain hakkında verdiği tepki hakkında) "ondan bahsetmeyeceğim. konuyu değiştirmek zorundayız."
    kirk: "sadece birbirimizi boğazlamadan tek parça halinde devam edebilmeyi umuyorum."

    ama kirk'ün dileğine rağmen tek parça devam edemeyen metallica, bu yaşanan ayrılıktan sonra ara verip yeni bir bas gitarist arayışına girmeden belki de "yıkılmadık, ayaktayız" mesajı vermek için, nisan 2001'de stüdyoya girdi. bu yeni çalışmalarda grupta bas gitar ihtiyacını grubun prodüktörü bob rock karşılıyordu. ancak bu çaba uzun soluklu olamadı. james'in yazdığı sözler sıradan, gitar rifleri standarttı. lars, şarkıları toparlayacak ritmler bulamıyordu. kirk de ortaya bir şey sunamıyordu. önce lars ulrich'in ikinci çocuğunun doğumu nedeniyle bir süre çalışmalara ara verildi. temmuz 2001'de ise ikinci çocuğunu kucağına aldıktan çok vakit geçmeden üçüncü çocuğunun da yolda olduğunu öğrenen james hetfield'in hayatını bir düzene sokmak ve alkol bağımlılığından kurtulmak için rehabilitasyona girmesi nedeniyle grup uzun bir ara vermek zorunda kaldı. hetfield yaklaşık 10 ay boyunca inzivaya çekilmiş, grubun tüm aktiviteleri durmuştu. yani aslında newsted'in istediği o bir yıllık ara kendisi ayrıldıktan sonra bir şekilde gerçekleşmiş oldu. ancak james'in geri dönüşü sonrası newsted'in gruba tekrar dahil olması gibi bir durum söz konusu olmadı. 2002'de echobrain'in albümü çıkmış, köprüler çoktan yakılmıştı. artık metallica'nın yapması gerektiği şey üç kişi ve bob rock olarak yollarına bir şekilde devam etmeleriydi.

    yeni şarkıların ana teması doğal olarak metallica üyelerinin olan bitene duyduğu öfke oldu. jason newsted'in ayrılığı için hem kendisine hem de kendilerine öfke duyuyorlardı. hetfield, alkol bağımlılığı çukuruna düştüğü için öfke duyuyordu. bir yandan da birçok insan metallica'ya bambaşka bir nedenden ötürü öfke duyuyordu. newsted'li metallica'nın son kaydı mission* filminin soundtrack'i olarak kaydedilen i disappear olmuştu. ancak grup, şarkı daha piyasaya sürülmeden demosunun radyoda çalındığını farketti. yaptıkları araştırmada bu demonun napster adlı internet üzerinden dosya paylaşımı sağlayan programdan yayıldığını gördü ve de hemen napster'a bir dava açtı. o dönemi yaşayamayan gençlere bizim jenerasyon için çok doğal olan bir şeyi kısaca anlatayım: napster, bilgisayara yüklediğin bir müzik paylaşım programıydı ve de aradığın bir şarkıyı eğer başka bir kullanıcı onu o sırada paylaşmakta ise mp3 formatında indirmene yarıyordu ki şarkının popülerliği, dosya büyüklüğü ve internet hızına bağlı olarak değişse de bir şarkı için bir saate yakın bir süre beklemenin normal olduğu bir dönemdi. daha da önemlisi o an şarkıyı indiremediysen daha sonra sıfırdan başlaman gerekiyordu. birkaç kez indirmek istediğim şarkı %98'lerde kalmış, elektrik kesilmesi ya da paylaşan adamın offline olması nedeniyle indirme işlemi bitmemiş, bir sonraki gün yeniden bu işi denemem gerekmişti. zahmetli bir süreç olsa da para verip bir albüm almak ya da şarkının radyoda çıkmasını bekleyip onu kasede kaydetmen yerine ücretsiz olarak bilgisayara şarkı indirebilme fırsatı müzik endüstrisini yerinden oynattı. müzisyenin direkt bir kazancı olmayan bu sistem, kafası davula bastığı kadar iş hayatına da basan lars ulrich'i sinir etti. sadece dava açmakla kalmayan ulrich, bulduğu her fırsatta napster'a salladı. temelde haklı olsa da mtv'ye marlon wayans ile çektiği sinir bozucu kamu spotu, napster ile uğraşmak yerine metallica mp3'lerine sahip binlerce grup hayranlarının kullanıcı adını bulup bunların yasaklanmasını sağlamak gibi şeyler grubun hayranları arasında bile "paragöz iş adamları" imajını doğurdu. metallica bu işi başlatsa da dr. dre de napster'a dava açmış ve de onun davası metallica ile birleştirilmişti. daha sonra da müzik şirketlerinin açtığı dava ile napster'ın fişi çekildi. ancak napster'ı takip eden farklı uygulamalar indirme işini daha kolaylaştırması ve internet servis sağlayıcılarının da hızlarını arttırması ile mp3 paylaşımı birkaç dakikada biten, çok basit bir hale geldi. metallica'nın napster'a karşı gelse de mp3 paylaşımını engelleyememesi de onlara karşı nefreti körüklemiş, insanları "oh olsun, beter olsunlar" gibi bir duruma sokmuştu.

    müzikal olarak da gruba duyulan bir nefret ya da bir hoşnutsuzluk mevcuttu. 1991 tarihli metallica albümü sonrası grup mtv'ye yaranmak ile suçlamıştı. 1996/97'de çıkan load ve reload ise grubun hem müzikal hem de imaj olarak 90'lardaki alternatif rock müzisyenlerine benzeme çalışması olarak adlandırılıp eleştirilmişti. garage inc ile grubun ilham aldığı gruplara selam gönderilse de artık hayranlar, grubun 1980'lerdeki yırtıcı ve tehditkar dönemine geri dönmesini istiyorlardı. grup da 90'larda saptığı yoldan geri dönmek niyetini paylaşıyordu. ancak bunu hayranların beklentisi yerine tamamen farklı bir şekilde yapmaya karar verdi. bu da grubun çırılçıplak, çiğ, ölçüp biçmeden, içinden geldiği gibi çaldığı bir albüm planıydı. grubun içinde biriken ya da dışarıdan onlara yöneltilen öfkenin patladığı, yumruk gibi bir albüm yapmaya karar verdiler. özellikle james, grubun içinde bulunduğu "şunu yapalım, bunu yapalım, epik bir albüm olsun, çok büyük bir şov olsun" anlayışından bıkmıştı. bu albümü analiz ederken adı geçmez ama aslında grubun süslemeden püslemeden dan dun çalma isteği ile ilintili olarak punk grubu the ramones için hazırlanan saygı albümünde kullanılmak üzere şarkı hazırlanmasının bir etkisi olduğunu sanıyorum. her ne kadar bu beş stüdyo kaydının süreleri kısa olup, bu kısa ve direkt anlayış sonuç olarak albüme yansımasa da the ramones'un "eyvallahı olmayan" duruşu metallica'ya ilham vermiş olabilir. ancak bunun üstüne grubun kendine has metal dokunuşu ile ortaya bambaşka bir ürün ortaya çıkardığı malum.

    ancak bu hayatta her şeyde dengenin çok önemli olduğunu biliyoruz. stüdyoda parıltılı hale getirilen, sololarla epikleştirilen, karizmatik şarkı sözleri ile büyütülen şarkılar bazen samimiyetsiz bir durum yaratıp, sanatçıyı dinleyiciden uzaklaştırsa da, bunun tam tersi de olumsuz bir etki yaratıyor. stüdyo kayıtlarındaki pürüzlerin alınmadığı, şarkıyı ilginçleştiren müzikal dokunuşların eksik kaldığı, basit sözlü şarkılar da sanatçının o büyüsünü yok edip, ürünlerini sıradan bir hale getiriyor. st. anger da böyle bir albüm. güçlü ve görkemli metallica'nın hiçbir kontrol olmadan, sözlere önem vermeden bağırıp çağırdığı, oldukça uzun bir terapi seansı dinliyoruz. bugünden değil de 2003'ten bakınca son orijinal albümden sonra 6 sene bunu bekleyen dinleyicinin, napster sonrası parasını verip aldığı albümde demo tadında bir rif yığını dinlemesi o dönem için büyük bir hayal kırıklığı. ancak bu albüm çıkması gereken bir albümdü çünkü grup içinde bulunduğu sıkıntılı durumun yarattığı negatif enerjiyi bir şekilde atmak zorundaydı.

    st. anger dendiğinde akla gelen ilk şey elbette lars ulrich'in inanılmaz kötü davul sound'u. kendisi bob rock'ın ludwig marka snare drum'ını görüp, onu kullanmak istemiş. bir provada davulun snare'ini açmayı unutup çalarken çıkan sesin üstünde çalıştıkları şarkılardaki doğal, agresif havaya yakıştığını düşününce de kaydı da böyle yapmak istemiş. o sırada grupça terapide olan diğer elemanlar da gerginlik yaratmamak için olsa gerek onay vermişler. ama sonuç olarak dinleyiciyi ilk andan müzikten uzaklaştıran ve de baş ağrıtan bir teneke çalgı hissiyatı ortaya çıkmış. aslında lars, davula abanmasa ve de snare davul tadında kullanılsa belki yine bir nebze işe yarardı ancak bu agresif albümde lars'ın da çalış tarzı çok sert olunca her davul atağında kulak yoruluyor. bu davul sound'unun bir başka nedeni lars'ın slipknot'ın sound'una özenmesi olabilir. ancak slipknot, kulağa metalik gelen o perküsyonları, joey jordison'ın davuluna çeşni olarak kullanırken bu tarz bir sound'u tek başına standart bir davul yerine dinlemek zevkli değil. bu etkileşim de grubun bu albümüne neden "metallica'nın nu-metal denemesi" dendiğinin de açıklamalarından biri.

    tabii bir de gitar sound'una değinmek lazım. metallica, the black albüm sonrası gitarlarını yarım ton indirip kayıt yapıyordu. bu albümde ise genel olarak drop c kullanmışlar. yani gitarı bir ton pesleştirip, normalde mi olan üst teli iki ton aşağıya indirip do'ya almışlar. bu. da tabii ki gitar tonunun bir anda oldukça sertleşmesine ve de hızlı riflerin daha kolay atılmasına neden oluyor. grup elbette şarkılara böyle koyu bir tonu yakıştırdığı için bunu yapmakta ama bir diğer neden de dönemin ruhu. başta system of a down olmak üzere dönemin bir çok alternatif metal grubu bu akort düzenini tercih etmekteydi. benzer bir nedenle albümde gitar solonun bulunmaması da albümün davul ile birlikte başka bir alâmet-i farikası. elbette illa bir thrash metal grubu olduğun için zorla solo eklemenin bir manası yok ama soloları ile meşhur grubun, hele şarkıları bu kadar uzun tutmak isterken, solo kullanmaması albümü zayıflatıyor ancak drop c seçimi belki bazı dinleyicilerde yabancılık yaratsa da bu albümün konsepti özelinde kabul edilebilir bir müzikal tercih. bazı şarkılarda bu pes tonun bile altına iniliyor ki bunlara da değineceğim.

    ancak burada ufak bir parantez açmak istiyorum. yukarıda slipknot ve soad'ın isimleri geçti keza metallica, st. anger çıktığı zaman "nu-metal'ci oldular" gibi bir eleştiri de almıştı ki bu albüm için ben "alternatif metal" etiketini daha uygun görüyorum. ancak grubun bu albüm sırasında rap metal'e göz kırptığı bir an oldu ki grup içi dinamikleri anlamak için bu önemli. james, rehabilitasyona girdiğinde biraz boşlukta kalan lars, belki de rehab öncesi kaydettikleri rifleri hiç kullanamadan grubun dağılacağını da düşünerek, bunları bir yerlerde ortaya çıkarmak istiyordu. o sırada hiphop prodüktörüswiss beatz, bob rock ile iletişime geçip hazırladığı albüm için aklında çok iyi bir düet fikri olduğunu söyledi. metallica'dan rif alıp üstüne geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz dmx'in vokali ile bir şarkı oluşturmak istiyordu. bob rock, o sıralar kaydedilen birkaç rifi dinletti. bunların içinde daha sonra all nightmare long olacak rif de vardı. swiss beatz, bunlardan bazılarını seçip arka arkaya yapıştırma kararı aldı. hatta o anda sözleri de yazmaya başladı. sonra kirk ve lars da fikirlerini beyan ettiler. st. anger'da solo atmayan kirk, james'in de yokluğunu fırsat bilerek çok da hoş bir solo attı. hatta "ja rule da bu şarkıyı söyleyebilir" fikrini dillendirdi ki şarkıyı cidden sonuç olarak ja rule söyledi. james'in hiç dahil olmadığı ama rifleri ve vokallerinin kullandığı bu çalışmada lars ve swiss beatz, "oh be ne şarkı oldu, tam partilik şarkı, işte rock'n'roll bu, tarih yazıyoruz" gibi yorumlar yapsa da we did it again, tatsız tuzsuz, zorlama, enerjisiz bir rap rock şarkısı olarak tarihin tozlu sayfalarında kayboldu gitti ve de herhalde böylesi daha iyi oldu. bu süreç içinde kirk'ün zoraki gülümsemeleri ve bob rock'un "ulan para, ne bela şeysin sen" suratı da youtube'da bulunan stüdyo görüntülerinde mevcut. james'in rehabilitasyonda bu şarkıyı ilk dinlediği anı ya da jason newsted'in "bir gittim, grup ne hale gelmiş" tepkisini gözlemlemek isterdim. james hetfield'in önderliği olmadan grubun ne kadar kaybolduğunu göstermek için ve de özellikle lars ve bob rock'ın grubu bir şekilde gündemde tutmak için ne kadar zorladığını göstermek için önemli bir an diyebiliriz.

    bir de albümün kapağına değinmek gerek. bir çizgi romandan fırlamış gibi duran kıpkırmızı yumruk ve onu sıkan iplerden oluşan albüm kapağı ilk çıktığında "ha?" tarzı bir tepki almıştı. yerden yere vurulmasa da herkesin kapağı bir garip bulduğunu hatırlıyorum. bence de aşırı kaliteli olmasa da albümün sertliğini ve öfkesini yansıtmakta başarılı bir kapak olduğu kesin. cd'nin arka yüzünde ise bu yumruğun aslında bir zombinin boynunda asılı bir kolye olduğunu görüyoruz. bu da albüme adını veren şarkıdaki "st. anger round my neck" sözüne bir gönderme. albüm kapağının içinde james'in el yazısı ile yazılan şarkı sözleri ve çizimler albümün içindeki ergen öfkesi hissiyatına çok uygun. 15 yaşında öfkeli bir gencin günlüğünü oluyor gibi hissediyorsunuz. bu kapağı daha önce bazı metallica ürünleri için çalışmalar yapsa da ilk kez onlar için kapak hazırlayan pushead yarattı. asıl ses getiren şey bence metallica'nın logosunu bir kez daha değiştirmesiydi. load ile tanıştığımız o düz metallica logosu yerine orijinal logoya bir tık daha benzese de yepyeni bir tercih yapılmıştı. bence hala fena bir logo değil. orijinal logoyu ben de daha çok sevip ikonik bulsam da o kırmızılı turunculu çizgi film yumruğuna orijinal logo yerine o dönemki yeni logonun daha iyi gittiğini düşünüyorum. en sonunda albüme geçebiliriz sanki.

    frantic, james hetfield'in "şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler" diye söze başladığı, albümün en derli toplu şarkısı. müzikal olarak çok inanılmaz bir numara yok. gitar rifleri oldukça basit, geniş bir aralıkta değil. nakarat girerken şarkı biraz sakinleşse de gitarlar pek durmadan kirli bir gitar tonu ile çalmaya devam ediyor. bas gitar pek ortada yok ama nakaratın ikinci tekrarı sonrası volümü biraz açılıyor ki bas gitarın tonu çok güzel ve de şarkıya iyi bir hava katıyor. ama sonuçta bir metallica albümünden bahsediyoruz. yani bas gitarın tadı damakta kalıyor. lars ulrich'in davul sound'una her şarkıda değinmeye gerek yok lakin daha ilk davul atağında snare davulun sesinin ne kadar kötü olduğu yüze çarpıyor. halbuki adamın tuttuğu ritm aslında iyi lakin james ve kirk'in basit rifleri ile lars'ın tempolu ama metal tencere tadındaki sesi birleşince, geleceği parlak ama yeteneği kısıtlı lise grubunun çok da iyi olmayan bir stüdyoda alınmış bir kaydını dinliyoruz gibi oluyor. tabii hetfield'in vokali girince kalite daha üste çıkıyor. james'in bazı öfkeli vokalleri çok farklı ve başka bir vokalist dinliyormuşum hissi verebiliyor. "frantic tick tick tock" tekrarlarında ses kontrolünü yitiyor olması müzikal olarak problemli olsa da şarkının ruhu için bence çok uygun. ayrıca o "frantic tick tock" kısımlarını eleştiren çok kişi olsa bile bu bölüm benim hem müzikal olarak hoşuma gidiyor, hem de geçen zaman ile bir problemi olan şarkının temasına uyduğunu düşünüyorum. hatta "hayat tarzım ölüm tarzımı belirler" lafıyla da "cheesy" diyerek çok dalga geçilse de ben seviyorum açıkçası. akılda bir şekilde kalıyor. bu sözle beraber diğer sözlerde kirk hammett'ın ciddi bir etkisi var. bu da aslında metallica hep olmayan bir şey. ancak frantic kendine has bir tarzı olan bir şarkı olarak kalsaydı ve de bu şarkıdan sonra aşina olduğumuz metallica'ya dönseydik belki de daha iyi olurdu. ancak öyle olmuyor ve bundan sonra gelen şarkılar frantic'in öfkesinin ve çiğliğinin üstüne eklenerek karşımıza çıkacak.

    frantic, albümü açtığı gibi grubun da dış dünyaya dinlettiği ilk şarkıydı. keza 3 mayıs 2003'te metallica'yı onore etmek için düzenlenenmtv icon programı sonunda grup, frantic'i çalmıştı. ancak albümün asıl tanıtımı albüme adını veren st. anger ile yapıldı. dream tv'de bu klibi ilk gördüğüm andaki hissiyatım hala baki. sağolsunlar çok da sık gösterirlerdi. san quentin eyalet hapisanesi'nde mahkumların huzurunda çekilen klip, metallica'nın öfkeli yüzünü yansıtmak için birebirdi. gerçi klibin başında görevli beyin "beyler, rehin alınma prosedürümüze göre rehin düşerseniz hiçbir şekilde pazarlığa girilmez, haberiniz olsun" dediği anda metallica'nın karizması o abinin karizması yanında solda sıfır kalıyordu ama olsun. klibin sonunda "san quentin yüzünden darbe alan tüm canlar için, ruhunuz sonsuza dek metallica'nın bir parçası olacak" yazar. bu da bana ilginç gelir, keza orada hapishanede bulunan kişiler belli bir sebepten ötürü oradalar. lakin amerika'da johnny cash'ten beri san quentin özelinde bir "ahh bunlar kader mahkumu garibanlar" algısı vardır. bu da kültürel bir durum herhalde. neyse, şarkıya dönecek olursak agresifliğini oldukça sevsem de albümde gereksiz uzun tutulduğunu düşündüğüm bir şarkı bu. yine çok gaz ama oldukça basit bir gitar rifi var ki çok usta olmayan gitaristlerin bile yeteri kadar hızlılar ise çalabileceği bir şarkı. şarkının asıl yıldızı lars'ın ara ara kullandığı double bass. bu ataklar gerçekten ustaca. ancak şarkı kendini çok tekrar ediyor. mesela introyu alıp, şarkının ortasında aynen yapıştırdıkları yer var ki çok gereksiz. sözler de gitar rifleri gibi basit ve bolca tekrar içeriyor. belli bir kıta/nakarat düzeni içermeyen şarkı bazı rifler ve bazı sözleri tekrar ede ede kendini neredeyse yedi dakika dinletiyor. yine de artık nostaljiden mıdır yoksa şarkının kendisinden midir, hala ara ara aklıma düşen ve dinlediğim bir eser. şarkının 2004 yılında "en iyi metal performansı" dalında grammy aldığını da eklemek lazım ki bu kadar eleştirilen bir albümden grammy ödülü çıkması ilginç geliyor. açıkçası bu şarkıyı sevsem de o sene aday gösterilen korn, marilyn manson ve stone sour şarkılarının st. anger'dan daha iyi olduğunu kabul etmeli.

    ama st. anger albümü sadece bir değil, iki kez grammy adaylığında kendini gösterdi. 2005 yılında da albümün üçüncü şarkısı some kind of monster, nedense bu sefer metal yerine "en iyi hard rock performansı" dalında aday gösterildi. grammy'lerin dengesizliği işte. ancak bu sefer ödülüvelvet revolver hakkıyla kazandı ki aday gösterilen diğer slipknot ve incubus şarkıları da "bir şekil canavar"dılar. peki o sene "metal" ödülünü kim kazandı? motörhead. peki hangi şarkıyla? whiplash. peki bu şarkı kimin? metallica'nın. yani grammy'lerin metallica sevgisine diyecek bir şey gerçekten bulmak zor. her neyse. "some kind of monster" da single versiyonu güzel olsa da albüm versiyonunun gereksiz uzun olduğu bir eser ki neredeyse 8:30 dakika sürse bile albümün sadece ve sadece en uzun üçüncü şarkısı. şarkıda bazı bölümlerin farklı farklı kayıtlardan alınıp birleştirildiği çok belli oluyor. özellikle altıncı dakika civarında o ani ses kesintileri ve yeni bölüm başlangıçları kulağımı çok tırmalıyor. ya da sonlarda james'in "some kind of monster" derken erken girip "ssssssssome" diye başlamasını düzeltmemişler ki bunlar bilinçli mi yoksa işi biraz sallapati yaptıklarından mı emin olamıyorum. şarkıda bunun dışında da çok garip seçimler var. ilk 20 saniyelik introda oldukça kötü bir gitar tonu ile ana rif prova yapılıyor. bu sırada davulun zillerinin titreşimi kayıtlara girmiş. çok zevksiz bir başlangıç. bu yetmiyormuş gibi 50. saniye gibi sol kanaldan verilen oldukça garip bir tonda, yarım yamalak çalınmış ana gitar melodisi kulak tırmalamıyor. tamam bitti normal rife geri döndük derken bu garip kaydı bir daha dinliyoruz ki davulun teneke sesi ile birleşince metallica'nın kaydedilmiş en kötü müzikal anlarından birine şahit oluyoruz. hetfield'in vokali ikinci dakikada sonunda şarkıya dahil oluyor. hetfield'in vokali ile albümün en çok "nu metal"e yaklaştığı anlardan biri burası çünkü tonlamaları, kelime kalabalığı ve tekrarları ile dönemin popüler gruplarını andırıyor. lakin hetfield nakaratlarda öyle bir "some kind of monster" diyor ki "oh be metallica bu işte" diyorsun. gerçi kendisi bir noktada ufak bir canavar sesi çıkarma işine girmiş ki orası biraz komik. sonlardaki "ominous, i am in us"lar da hem kelime oyununun vasatlığı ve garip vokal kullanımı ile biraz komik. bu arada albümde gitar solosu yok desek de şarkının son altı saniyesinde oldukça abuk bir gitar solomsu bir şeyin olduğunu da hatırlatmak lazım. yani uzun versiyonu gerçekten birçok saçmalıkla bezense de james'in kıtalardaki enerjisi ve nakarattaki gücü, bir de güzel gitar rifi ile aslında fena olmayan bir eser. sarki sozlerini yine "frantic"te olduğu gibi nispeten ortaklaşa yazmışlar. zaten bu farklı kişilerden çıkan sözlerin bir araya gelmesi james'e frankenstein'ı hatırlattığı için bir noktada ağzından "some kind of monster" tabiri çıkıyor ki herkes bu tabiri çok sevince şarkının adı oluyor. tabii bir de aynı isimli meşhur belgesel var ki ona da daha detaylı değineceğim. zaten bu şarkıların ortaya çıkışını bu belgesel kayıt altına almış ki bugün dönüp bakmak için çok önemli bir kaynak. bu belgeselden görüntülerden bir kolaj hazırlanarak şarkıya bir klip de yaratılmış. bu kolajda "grup şimdi ne olacak" tadında röportaj soruları ile metallica'nın kavgalarını birleştirip sonunda "bize bir şey olmaz"a bağlamışlar. klibin iyi anlamda komik anlarından biri "grubun kariyerini tek kelime ile nasıl özetlersiniz" sorusuna cevap düşünen james'in ardından kendisi ile özdeşleşen "yeah yeah" kısmının gelmesi olmuş. bu noktada klipte birkaç saniye dave mustaine'in de gözüktüğünü söylemek lazım. herhalde kendisinin yer aldığı tek metallica klibi bu olsa gerek. iyi bir gereksiz bilgi. bir diğer iyi bir gereksiz bilgi de kirk'ün bir türlü james'ten bir gitar rifi öğrenemediği bir video vardır. işte kirk'in çalmakta zorlandığı o meşhur rif de bu şarkının rifi. ona da bir göz atıp, yüzünüze bir gülümseme ekleyebilirsiniz.

    dirty window'te gitarlar yarım ton tizleştirilerek tanıdığımız metallica sound'una yaklaşılıyor. benim en çok ilgimi çeken yönü sözleri. bir evin içinden oturup kendini dünyadan büyük görüp, dünyayı ve de kendini yargılayan bir adam anlatılıyor. burada en önemli şey bu evin (yani james'in) dıştan kirli olsa da içten temiz olması. başka dikkat çeken bir şey. de en sonunda inkar bardağından bir şeyler içiyor olduğu. bu da james'in alkol problemini ve bunu ısrarla reddedişini anlatıyor olsa gerek. lakin nakarattaki "projector, protector, rejector" diye başlayıp "-er" ile biten sınırsız kelime ile devam eden kısım bana biraz komik geliyor. öte yandan da akılda kalıcı. james'in vokalinde agresyon güzel. bunun öncesindeki sakin olan kısımda lars'ın çaldığı perküsyon ile çok hoşuma gidiyor. şarkıda komik gelen bir yer de şarkı sonunda james'ten duyduğumuz "ayy ayy" vokalleri. yine de her şeye rağmen bu albüm özelinde başarılı bir eser. metallica'nın o meşhur 30. yıl konserlerinde bu şarkının (nispeten kısa tutulan) frantic ile birlikte "st. anger"ı temsilen çalınması, grubun da bu şarkıyı özel bulduğunu gösteriyor.

    albümün en tiz akort düzeni "dirty window"dayken, albümün ve de metallica tarihinin en koyu gitar akordu invisible kid için yapılmış. gitarın akordu, üç buçuk ton aşağıya çekilirken, en üst tel ise dört buçuk ton aşağıda. yani özel bir tel kullanılmadan gitar tellerinin yerinde durması olası değil. aslında yedi telli gitar ile bu problem çözülse de bizimkiler bildiğim kadarıyla altı telle işi götürüyor. tabii bu farklı sound'u nedeniyle hiçbir metallica konserinde çalınmayan bir şarkı oldu bu eser. genel olarak sound'u (davul yine hariç) ve rifleri ile gaz bir eser. ancak sıkıntılı bölümleri de bol. en başta sözlerinin biraz zayıf olduğunu söylemek lazım. 40 yaşında bir adam yerine, mızmız bir ergen tarafından yazılmış gibi ki özellikle "i'm okay, just go away" kısmında vokal tarzıyla da metallica'nın olgunluğuna çok ters düşüyor. bir de "oooh what a good boy you are" kısmındaki vokaller var ki metallica ile hiç ilgili olmayan, hetfield'in de sesine hiç gitmemiş bir deneye girişmişler. şarkının devamından da çok kopuk geliyor. ayrıca 8:30 dakikalık bir süreyi hak edecek bir içerik de barındırmıyor. yine de albümdeki birçok şarkıya göre daha dinlenebilir bir eser.

    baştan söyleyelim my world, metallica'nın en kötü nakaratları sıralamasında başa oynar. zaten şarkı boyunca kaç kez "my world" diyor, saymak namümkün. kıtaların arasında söylediği "it's my world" ve "it's my time" kısımları da geri vokal kullanımı, efetkler, tekrarlar ile hem fikir hem de prodüksiyon olarak çok aksıyor. metallica da bunun farkında olabilir çünkü şarkının ikinci yarısında bu iki bölüm de yer almıyor. onun yerine benzer bir agresif tonda devam eden başka müzikal fikirler var. bu bölümde james'in "i don't even know what the question is" diye brutal vokal yaptığı bölümler çok ilginç. kötü olmayan ama hetfield'den duymaya alışık olmadığımız bir vokal tarzı dinlemek bence hoş. öte yandan ilk bölümdeki kıtaların normalden daha sert bir punk rock sarkisi gibi olması da bana ilginç ve de güzel geliyor. hani iggy pop and the stooges azıcık yumuşatarak bu bölümleri söylese garipsemem. belki de yukarıda bahsettiğim ramones etkisi bu bölümlerde ortaya çıkıyor. sonlarda bol distortion'lı bas gitara yer açılması da şarkının güzel tadlarından biri. ancak genel gaz havası tamam olsa da tamamlanmamış şarkı fikirlerini bir araya getirip, kötü bir nakaratımsı ile süsledikleri, pek başarılı olmayan bir şarkı. guns 'n roses'ın da aynı isimde berbat bir şarkısı vardı. belki de isimde bir sıkıntı var.

    shoot me again, metallica'nın bu albümde bence nu-metal'e yaklaştığı şarkı. rifi ve kıtalardaki vokaller korn ve disturbed'a çok yakın duruyor. nakaratın ikinci kısmında "shoot me again, shoot me again" tekrarları ve aralardaki "come on"ları da fred durst'ün söylediğini hayal edebiliyorum. sözlerde metallica "vurun beni, daha ölmedim" diye bir meydan okuyor. okuyor da bolca söz tekrarı, bolca müzik tekrarı ile ilerledikçe gazı kaçan bir moda bürünüyor. "uyandır uyuyan devi, uyandır canavarı, uyandır uyuyan köpeği, hayır, bırak uyusun" gibi pek de akla yatkın olmayan sözlere sahip şarkı hakkında, gereksiz uzunluğuna rağmen uzun uzun bahsedecek pek bir şey yok.

    albümün en eli yüzü düzgün şarkısı sweet amber. load'dan çıkmış bir intro ile başlayan şarkı albümde üst üste eklenen rifler yerine bütünlüklü bir şarkı havasında. müzikal anlamda inişleri çıkışları olan, tempo değişikleri yaşatan bir şarkı olsa da bunları bence birbirine iyi bağlamışlar. özellikle "ooh, then she holds my hand" ve "ooh, sweet amber" kısımlarında james'in daha sakin vokallerini çok başarılı buluyorum. yine "ooh, then she holds my hand" kısmında arka plandaki gitarların tonu çok iyi. en çok herhalde bu şarkıda albümün prodüksiyon ve kayıttaki sıkıntıları için hayıflanıyorum çünkü zaten iyi bir şarkıyı dinlemesi daha da kolay bir hale getirebilirlerdi. şarkıda ilginç bulduğum bir diğer nokta da "ooh, sweet amber" derken çalınan gitar rifinin "st. anger" şarkısındaki bir rifin neredeyse aynısı olması. ama vokallerle beraber "boynuz kulağı geçmiş" durumu oluyor, gerçi rifin aslında hangi şarkı için yazıldığını bilmiyorum. bu şarkı sadece bir kez konserde çalındı. hatta james'in şarkı başlamadan "bundan emin miyiz?" demesi de grubun aslında pek de hazır olmadığının göstergesi. gerçi canlı performansta james çok iyi performans gösterse ve geri vokal kullanımı çok iyi olsa da ulrich'in davulda tempoyu bir türlü ayarlayamaması ile sonuç pek de iyi olmadığı için şarkıyı rafa kaldırmış olsalar gerek. belki başka bir metallica albümünde "iyi ya" denilip geçilecek bir şarkı olsa da bu albümün belki de en iyi şarkısı benim için bu şarkı.

    albümün en iyi şarkısı olmaya bir diğer eser ise the unnamed feeling. kesinlikle james'in hissettiklerinin bana en iyi geçtiği şarkı bu. birçok yerde vokalleri içime işliyor. "ooh, i die i die" diyerek nakarata bağladığı kısım çok iyi. tabii ki james'in duygusal anlamda en çıplak olduğu an "get the fuck out of here" diye başlayan kısım. albümün geri kalanında bir ergen mızmızlığı gibi duyulan şikayetler bence şarkının bu bölümünde daha içe dönük ve samimi. aslında müzikal olarak kusursuz değil. james'in bir an sesini tizleştirme çabalarında istediği notaları vuramıyor ancak yaralı bir adamın hüznünü anlatan bu bölümde sesteki o kusur bence bu pasaja çok yakışıyor. öte yandan buradaki vokal performansınajonathan davis'in ilham verdiğini düşünmeden edemiyorum. bu da "yeni metallica"nın kendini gösterdiği ve de bence başarılı olduğu bir an. bu bölümdeki mesaj ve de şarkının genelindeki hissiyat, şarkının klibiyle daha da güçleniyor. üçüncü single olarak yayınlanan şarkı, bir süre o dönemki konserlerde de çalınmıştı. yani grup şarkıya bir miktar önem gösterse de aslında "underrated" bir eser olduğunu söylemek lazım. tüm albümde olduğu gibi sert rifler ile daha yumuşak bölümler arasında gidip gelen bir yapısı var ama bunun birbirine daha iyi yedirildiği bir düzenleme yapabilmişler. başındaki "been here before" tekrarları ve altındaki gitar tonu, bir de james'i övdüğüm kısım öncesi öne çıkarılan bas gitar şarkının müzikal olarak dikkat çeken bölümler. özellikle son kısımlarda biraz gereksiz tekrarlar ile uzatılmasa daha iyi olabilirdi ancak yine de 7 dakikalık süresine rağmen albümde beni sıkmayan ender şarkılardan biri oldu. ama başta da dediğim gibi bestesinden öte james hetfield'in tekrar tekrar içine düştüğünü hissettiği o adlandırılamayan negatif duygudan tüm çıplaklığı ile bahsetmesi ile beni heyecanlandıran bir eser bu.

    iki şarkılık bir ara sonrası klasik st. anger'a geri dönüyoruz. purify albümün en zayıf şarkılarından biri. girişindeki rif, çok standart bir metal rifi olsa da en azından gaz ancak daha sonra duyduğumuz müzikal fikirlerde çok ilginç bir şey yok. albümün en garip nakaratlarından birinin bu şarkıda olduğunu söylüyorum. özellikle "pure if i" kısımları hem içinde barındırdığı abuk subuk kelime oyunu ile hem james'in vokal tercihi ile hem de geri vokallerin bu garip vokalleri güçlendirmesi ile dinlemesi tatsız bir sonuç ortaya çıkarıyor. "i can find the dirt on anything" diye başlayan bridge bölümü biraz daha müzikal olarak dinlemesi zevkli olsa da onda da yine gereksiz tekrarlara girişiyorlar. neyse ki bu albüm standartları için kısa bir şarkı ki aslında dördüncü dakikada bitiyor ancak sonunda şarkı ile alakası olmayan ama "ya elde rif bir rif var. şimdi bir yere eklemezsek olmaz. bu şarkı da kısa kaldı. buraya ekleyelim" denerek eklenen bir bölüm var. keşke biraz daha seçici olabilselerlerdi.

    all within my hands, bu albüm sonrası varlığını bir şekilde sürdürebilen ender şarkılardan biri. şarkının kendisinden önce bu entry'de biraz yerdiğimiz metallica'yı övmek. gerekecek. 1997'de metallica bridge school adlı bir dernek için para toplamak amaçlı bir konser organizasyonuna akustik bir set ile destek vermişti. dernek, fiziksel engelleri olan ya da konuşmasında zorluk yaşayan insanların iletişimini düzeltmek için çabalayan bir dernekti. on sene sonra, metallica bu organizasyona yine bir akustik set ile katıldı. bu setin sürpriz şarkılarından biri o zamana dek hiç çalınmamış "all within my hands"in akustik versiyonu oldu. grup, daha sonra da bu tarz yardım işlerine devam etti. 2017'de bir dernek kuran metallica, bu dernek için topladığı paralar ile farklı farklı organizasyonlara kaynak sağlamak istiyordu. en son teksas'taki fırtınadan zarar görenlere yardımda bulunan bu derneğin adı da "all within my hands foundation" oldu. 2018 ve 2020'de bu dernek için grubun düzenlediği organizasyonda da elbette derneğe adını veren şarkı yöne akustik olarak çalındı - ki ikincisinde james ve lars'ın çocukları da perküsyon çalarak babalarına destek oldular. ayrıca şarkı s&m 2'de st. anger'ı temsilen yer alan tek şarkı oldu. zaman içinde grubun herhalde bu albüm için en favori şarkısı olan eser akustik ve senfonik olarak çalınsa da şarkının orijinal formatında sahnede hiç çalınmadığına da tekrar dikkat çekmek gerek.

    tabii şarkının bir yardım derneğine isim babası olurken sözlerinde aslında "elimizdekileri yardım için kullanalım" yerine "elimizdekileri öldürelim" mesajı olması azıcık komik. genel olarak albümün en agresif eserlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. bir de en uzun şarkısı bu. tabii ki de bu uzunluğun diğer şarkılar gibi doğal değil de yapay olduğunu tekrar söylemek lazım. vokal melodisinin oldukça güçlü ancak bu melodiyi öne çıkaracak bir düzenleme yok. hatta vokal ve enstrümanlar ayrı telden çalıyor. belki de grup bu uyumsuzluğu çözmek için yeni bir düzenleme yaptı şarkıya, kim bilir. zaten şarkının s&m versiyonunu dinleyince şarkının aslında üstüne kurulduğu melodinin çok güzel olduğunu duyabiliyoruz. bir başka uyumsuzluk da şarkının iniş ve çıkışları arasındaki bağlantılarda. bazen heavy metal gibi tınlayan şarkı, arada grunge'ımsı bir moda giriyor. yavaş kısımlarda bazı gitar notaları ise çok parlak. bu da garip bir tercih. şarkı son üç dakikasında ise delirip tam bir metal eseri oluyor. şarkı boyunca sözlerde kontrolü öven grubun burada kontrolden çıkması ilginç. başka bölümlerde de james'in kontrolsüz vokalini dinlesek bu son bölümde, özellikle de "kill, kill" kısmında ses tamamen başını almış gitmiş. ancak "the unnamed feeling"teki gibi hoşuma gitmedi. dinlemesi zor olan bu bölümler için gerçekten de belli bir ruh hali içinde olmak gerekli.

    yetmiş küsur dakika boyunca genellikle kontrolsüz bir agresiflik içeren albümü, özellikle de bu davul sound'u ile dinlemek zor. içinde çok özel anlar bulunsa da bunları keşfetmek için çok zevk vermeyen birçok müzikal performans dinlemek zorunda kalıyorsun. ama tabii bu durumu albüm çıktığında kimse bilmiyordu. uzun süre metallica'dan yeni bir şeyler bekleyen hayranlar, albüm çıktığı gibi albüme saldırdı ve de albüm birçok yerde liste başı oldu. bu beklentiyi arttıran başka bir şey de albüm çıkmadan kısa süre önce yayınlanan mtv icon şovuydu. dönemin meşhur nu-metal grupları korn, limp bizkit ve staind'in yanında punk pop sanatçıları sum 41 ve avril lavigne'in metallica şarkıları yorumladığı program, albüm kayıtları sonrası gruba katılan yeni bas gitarist rob trujillo'nun seyircilere tanıtılması (ki eğer icon şovu olması metallica'nın bir bas gitarist alma acelesi yoktu) ve de yeni şarkı "frantic"in sunumu ile çok iyi bir pr hareketiydi. ancak finansal başarı, eleştirmenler ve hayranlardan sadece olumlu bir geri dönüş anlamına gelmiyordu. benim garibime giden şey, grubun da albümün üstüne çok düşmemesi oldu. neredeyse 150 konsere çıkan grup, çok nadir anlar dışında genel olarak sadece "frantic" ve "st. anger" şarkılarını çaldı. bunları da setlistin ortalarına gömdü. sonraki yıllarda da bu şarkıların yüzüne pek bakılmadı. hala albümden birçok şarkı daha sahnede çalınmayı bekliyor.

    son olarak "some kind of monster" belgeseline de bir dokunmadan olmaz. joe berlinger ve bruce sinofski tarafından hazırlanan belgesel, metallica'nın jason newsted sonrası yeni albüm kayıtlarına girdiği andan st. anger'ın çıkışına kadar bu macerayı belgeledi. metallica da belgeselin haklarını alıp yayınladı. grubun bu belgesel ile amaçladığı tam olarak neydi bilmiyorum ama izin verdikleri görüntülerde bile ara ara o zamana dek adım adım yükselttikleri metalin en güçlü ismi, karizmatik grubu imajının bir anda spinal tap'e evrildiği anlar oldu. özellikle lars'ın james'e, jason'ın ayrılışına, echobrain'e verdiği tepkiler, grubun terapistinin tavırlarına grubun verdiği geri dönüşler, kirk'ün samimi ama etkisiz tepkileri, lars'ın babasının ilk demolara verdiği "delete that" tepkisi, james'in "saat dört, ben kaçar" yorumları derken istemeden bir komedi filmine dönebilen belgesel yine de dave mustaine ile yüzleşme, jason newsted'in grup hakkındaki hisleri, rehabilitasyon konuları, grubun her şeye rağmen ayakta kalma çabası ile ciddi konulara da değiniyordu. grubun bu belgeselde de ayyuka çıkan çalkantıları ve albümün çok da sevilmemesi metallica'nın sonu anlamına gelebilirdi. ancak tüm öfkesini bu albümde atan ve bir şekilde müziğe devam eden grup, yeni albümde bob rock ile yollarını ayırdıktan sonra rick rubin önderliğinde klasik sound'una geri döndükleri death magnetic ile güç gösterisi yaptı. öyle bir geri dönüştü ki lulu projesi bile grubu yıkamadı. bunda da st. anger ile grubun deşarj olmasına teşekkür edebiliriz. belki çok iyi bir albüm değil ama o dönem öyle gerekiyordu sanırım. yine de lars snare'ini açsa ve grup olarak biraz daha kontrollü olsalardı, buna asla hayır demezdim.

    2,5/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: st. anger, my world, the unnamed feeling
5 entry daha