şükela:  tümü | bugün
215 entry daha
  • grupların poster haline getirilmesi hoş bir durum değil. bu olay tabi prodüktörlerin işine geliyor çünkü grubun reklamını daha kolay yapabiliyorlar ancak yıllar geçtikçe geride kalan sadece bu fikirler oluyor. mesela the doors deyince çoğunluğun aklına morrison'un ölümü, an american poet, 27'ler kulübü falan geliyor. bu konuda haklı olabilir dinleyiciler çünkü morrison gerçekten rock tarihine geçmiş dev bir figür. yine de bu idolleştirme grubun gerçek yeteneklerini görmemizi engelliyor. sanki çok karizmatik bir adam durduk yere sahneye çıkmış sonra da ünlü olmuş gitmiş gibi görünüyor bu açıdan bakınca.

    bu noktada insan durup e kayıtlar, davul partisyonları, yaratıcı fikirler, ses efektleri bunların hiç mi etkisi yok diye düşünmeden edemiyor. ki bu yönden bakınca bir çok müzisyenin çaldıkları grupların imajından neden rahatsız olduğunu anlamak daha kolay oluyor. düşünsenize uğraşıp didinip gitar riff'i yazmışsınız ama herkes solistin yaşadığı ilişkileri konuşuyor. insan bi bozulur.

    ben de bu gece the doors'un imajının ötesinde şarkılarında kullandıkları müzikal fikirlerden bahsetmek istiyorum. çünkü gölgede kalsa da kulağınızı biraz kabarttığınızda oha bu baterist neler yapıyor diye dinliyorsunuz şarkıları. öncelikle şarkıların tam listesini şuraya bırakıyorum. böylece yazıyı okurken bir yandan detaylara da hakim olabilirsiniz. şimdi hazırsanız yolculuğa başlayalım.

    https://open.spotify.com/…vaw0n?si=f395c21b9d7f4cec

    1) light my fire

    ilk albümlerin büyük çoğunluğunda sözleri yazan kişinin morrison olduğu doğru. ancak frontman olmanın etkisiyle şarkıların her şeyi kendisine aitmiş gibi bir algı oluşuyor. bu tabi ki doğru değil. mesela bu şarkının bestesi grubun gitaristi robby krieger'a ait. ayrıca grubun bateristi john densmore'un da şarkıya çok büyük katkısı var. densmore, pek çok farklı türden etkilenen komple bir müzik insanı. bu şarkıda da cazı andıran bir davul partisyonu kullanmış. the doors şarkılarında konuşacaksak tabi ki piyanodan da bahsetmemiz gerekiyor. bu şarkıda da grubun piyanocusu ray manzarek adeta döktürmüş. hatta ileri gidip bass yürüyüşünü de kendisi çalmış. ancak bu ayrı kayıt değil. sol eliyle bass piyanoyu yaparken sağ eliyle de vox continental piyanosunda ana melodiyi çalıyormuş.

    2) break on through

    john densmore'u ne kadar övsek az gerçekten. bir önceki şarkıda caz ağırlıklı bir ritm kullandığını konuşmuştuk. ilk albümün yapıldığı dönemde gruplar latin amerikan ritmleriyle de ilgileniyorlardı ve clave çok revaçtaydı. clave'nin başlangıç hali aslında çok kolay pat-pat-pat-(dur)-pit-pat diye ilerliyor. ancak the doors parçaları daha kompleks olduğu için densmore, bu ritmin bossa nova haline daha çok ilgi duyuyor. bunu da şarkının başında fark edebilirsiniz. ayrıca şarkıda çok güçlü vokaller ve şahane gitar kullanımı da var. piyano da saykodelik tınıları sağlıyor. böylece ortaya muhteşem bir kompozisyon çıkıyor.

    3) love me two times

    the doors, saykodelik tarzın yanında blues konusunda da çok başarılı bir grup. zaten bu şarkının açılış ritmi sizi direkt amerika'nın güney eyaletlerine götürüyor. işin güzel tarafı beste bununla sınırlı değil. mesela piyano kısımlarını dinlerken insan oha bunu nasıl çalmışlar ve daha ötesinde bu bölümü neyle kaydetmişler diye düşünmeden edemiyor. çünkü tuşluyla yazılan partisyon sanki piyanoyla çalınmış da üzerine deli gibi efekt atılmış gibi geliyor. ancak durum böyle değil çünkü ray manzarek adlı aşırı yaratıcı insan bu bölümü piyanoyla değil klavsen ile çalmış. elde edilen metalik tınıların sebebi de bu.

    4) spanish caravan

    the doors karşı kültürün en önemli temsilcilerden biri olabilir. ancak bu "kültür"den uzak oldukları anlamına gelmiyor. mesela benim de çok sevdiğim ancak bu listede yer kalmadığı için uzun uzun konuşamadığımız alabama song, bertolt brecht'in yazdığı bir operadan coverlanmış. spanish caravan'da da ünlü ispanyol besteci isaac albeniz'in asturias adlı parçasından bölümler kullanmışlar. bu da grubun sound konusunda ne kadar çok yerden etkilendiğini ve ne kadar deneysel olabileceğini gösteriyor. ayrıca bu bölümde şarkıyı besteleyen robby krieger, asturias'ı olduğu gibi almamış. araya kendi dokunuşlarını da eklemiş. mesela asturias'ın hızlandığı bölümleri ürkütücü bir efektle yeniden yorumlamışlar altına da saykodelik tınılar eklemişler. böylece grubun en farklı şarkılarından biri çıkmış ortaya.

    5) touch me

    grubun morrison ile kaydettiği altı albümün tarihlerine bakarsanız bunların aslında baya kısa bir zaman aralığında yayınlandığını görebilirsiniz. işin içine yoğun turne programını da dahil ettiğinizde bunun ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyoruz. zaten the doors'un sözleri morrison'un tuttuğu şiir defterlerinden alınıyor ve dördüncü albüme geldiklerinde yazılmış olan çoğu materyal tükenmiş durumda. morrison evet çok yaratıcı bir insan ama sonuçta makine de değil. ayrıca o dönemde kişisel problemlerle de boğuşuyor ve bu şarkının yer aldığı the soft parade albümünün kayıt sürecinde çok fazla katkı sağlayamıyor. o dönemde grubun de facto yönetimini kendisi de sorunlu bir insan olan plak yapımcısı paul rothchild üstleniyor.

    bu albümde the doors'un kendi sound'ından uzaklaştığı, bu nedenle yayınlandığı dönemde pek beğenilmediği doğru ancak yapılan denemelerin tuttuğu da olmuş. örneğin şimdi konuştuğumuz touch me bu parçalara bir örnek olabilir. bu şarkıda the doors blues yerine kalabalık caz gruplarına benzer bir deneme yapıyor ve kayıtta büyük kornolar ve yaylılar ekleniyor. bu yaylılar ile morrison'un vokali gerçekten muazzam bir uyum yakalıyor. ancak bu kadar mükemmellik gruba yetmemiş olacak ki üzerine bir de saksafon solosu eklemişler.

    6) roadhouse blues

    touch me gibi şarkıların başarısına rağmen grup the soft parade albümünden genel olarak pek memnun değildi. bu nedenle roadhouse blues'un yer aldığı morrison hotel albümünde blues ağırlıklı bir anlayış benimsediler tekrar. ayrıca çok güzel işbirlikleri de yaptılar. mesela bu şarkıda john benson sebastian mızıka çaldı, blues gitaristi lonnie mack de bass gitar kaydını yaptı. ancak şarkının bu kadar güzel olmasının sebebi sadece dışarıdan gelen destek değil. mesela her şarkıda farklı fikirler denemeyi seven ray manzarek bu şarkının daha "eski" bir sound'a sahip olması için normal piyano yerine tack piyano kullandı. tack piyano nedir diyecek olursanız, bu tür piyanolarda hammer'ların tellere vurduğu yerde ufak metal parçalar var. mesela western filmlerinde kullanılan piyanolar tack piyanodur. bu şarkıda da o "saloon" havası geliyor alttan alta.

    7) l. a. woman

    bu albümün kayıtları sırasında morrison'un da hayranı olduğu elvis'in bass'çısı jerry scheff kayıtlara katıldı. bu şarkıda da 50'ler ve elvis etkisi öne çıkıyor. ancak the doors'un en güzel özelliklerinden biri şu; etkilendikleri şeyleri asla bire bir kopyalamıyorlar. temel noktaları alıp üzerine kendi tarzlarını ekliyorlar. mesela bu şarkının vokalleri ve gitar kısımları muhteşem sanatçı chuck berry'nin johnny b. goode şarkısını andırıyor. ancak bunun üzerine the doors yorumu hissediliyor net bir şekilde. çünkü bu kullanımların üzerine kayıtta saykodelik dokunuşlar da var hala. özellikle şarkının ikinci yarısında caz ritmleri ve saykodelik tınılar ağırlık kazanıyor. böylece şarkı the doors'un imzasını sonuna kadar taşımış oluyor.

    8) riders on the storm

    hatırlayacaksınız jaws'un tema müziği sadece iki notadan oluşuyordu. ancak bu sadelik içinde çok etkileyici bir atmosfer vardı. bu şarkının bass yürüyüşü de sekiz zamanlı bir riff'in tekrar edilmesi üzerine kurulu. ancak kaliteli bir kulaklıkla dinlerseniz şarkıya kattığı karanlık hava sizi gerçekten mest ediyor. aynı şekilde bateri de zil ve high-hat pedalıyla açılıyor. genel akış burada o kadar sakin ki bagetin zile vurduğu ucun bile sesini duyuyorsunuz.

    bunlar da güzel ama şarkıya karakterini veren iki nokta var. bunlardan ilki manzarek'in piyanosu. bu kısım neredeyse emprovize gibi ama aynı zamanda müthiş bir ahenk var. ayrıca klavyenin sağ kısmından ortasına doğru ilerlediği melodi çok ikonik. ikinci nokta da şu; the doors şarkılarında efekt kullanmaktan çekinmiyor ancak bunu genelde enstrüman kayıtlarında yapıyorlar. bu şarkıda ise baştan sona kadar devam eden yağmur efekti var. her gök gürültüsü de sizi klasik bir amerikan otomobilinde yollara düşürüyor.

    9) people are strange

    hepimiz bunu biliyoruz; blues'un temelinde sanatçının kişisel sorunları ve toplumun problemleri var. ancak zaman ilerledikçe problemler de şekil değiştiriyor. mesela bu şarkı outsider olmanın yarattığı yalnızlıktan bahsediyor. morrison da sözleri aşırı depresif bir zamanında grup elemanlarıyla çıktığı bir yürüyüş sırasında yazmış. her ne kadar şarkının temposu yüksek olsa da toplumdan izole edilmenin oluşturduğu düşünceleri şarkıda tüm açıklığıyla anlatılmış. böylece blues kökenleri modernize olmuş diyebiliriz.

    10) when the music is over

    bu şarkı her bölümüyle bir şaheser. ancak çalınması da hayli kompleks. mesela ünlü şarkıların enstrüman cover'larını youtube'da görebilirsiniz ancak bu şarkının bateri cover'ını bulmak çok zor. neden? çünkü şarkıyı düzgün bir şekilde çalmak kolay değil ve kimse cesaret edip bu işe girişemiyor sanırım. mesela caz konserlerinde her enstrümanın öne çıktığı bir an olur. işte bir an piyano solo atar, bir an üflemeliler coşar, bir kısımda da davullar aksak ritmlerle aşırı hızlı ataklara girişir. bu şarkının bateri partisyonu da onları andırıyor. zaten john densmore da bu şarkıya başlamadan önce durup bir soluklanırdım çünkü bu sıradan ritme sahip bir pop şarkısı değil diyor.

    sonuç olarak grup rock tarihine girmiş müthiş bir ikon. ancak bu efsane statüsüne sadece morrison'un karizmasıyla ulaşmadılar. arka planda müthiş bir çalışma, yaratıcılık ve füzyon yeteneği var. bu listeyle de grubun bu yönüne bakmış olduk. grup üyelerinden birinin ölümü işi çok dramatize ediyor doğru ancak işe sadece bu yönden bakarsak grubun ürettiği işleri yeterince anlayamamış oluruz gibi geliyor bana. bu listeyle de morrison ile birlikte ray manzarek ve robby krieger'ı anarak the doors'u başarılı kılan noktalar nedir etraflıca konuştuk. çünkü öne çıkan kişiler olsa da müzik aslında ortak bir çabanın ürünü ve the doors bu anlamda en önemli gruplardan biridir.
9 entry daha