şükela:  tümü | bugün
372 entry daha
  • pamuk tarlalarında çalışan kölelerin çığlığı...
    siyah isyan...
    zencilerin özgürlük haykırışı...

    falan filan

    caz hakkında yazılan hemen her şeyde illa ki bunları okuyoruz. şevket akıncı'nın "öteki caz"'ını okuyorum -bitirince yazacağım hakkında-, orada "caz nasıl doğdu" sorusuna cevap ararken şöyle yazmış:
    "bu müziğin ortaya çıkmasındaki en önde gelen etmen köleliktir. dönemin amerikan toplumunda ekonomik hakları dahil, neredeyse her hakkı elinden alınmış olan ve her şeyden mahrum bırakılan afro-amerikalı müzisyenler, hayatta kalabilmek için bir yol bularak..."

    falan filan

    bunu bir tek şevket akıncı yazmıyor tabii. caz hakkında ne okuduysam girişe muhakkak bunu eklerler; kölelik. herkesin mutabık olduğu bir fikir hakkındaki ilk düşüncem her zaman şudur: "herkes mutabıksa yanlıştır". cazın doğmasının kölelikle bir ilgisi var mı? yazım bu soruya cevap verecek. galiba çok da uzun olacak.

    the dearborn independent 1919-1927 yılları arasında amerika'da haftalık olarak yayınlanan bir gazetedir. imtiyaz sahibi de henry ford'dur. hani şu otomotivci. gazetede kendine de bir köşe ayırmış: "the chronicler of the neglected truth". anti-semitist kabul edilen yazılar yazıyor. o devirde pek tepki çektiği söylenemez. tam tersine pek çok kişi bu fikirleri destekler. hatta bir de kitabı vardır; the international jew. türkçesi de var galiba. ford'un yahudilerden bahsederken seçtiği bazı kelimeler dikkatimi çekti;

    "unassimilable" (asimile olmaya müsait olmayan), "abnormally twisted" (son derece çarpık), "dangerous in their habits" (davranışları tehlikeli), "the centers of nervous thrills and looseness" (asabiyetin ve laubaliliğin odakları), "throngs who indulge in indecent dancing"(kendini edepsiz danslara kaptırmış güruh), "jazz factories" (caz imalathaneleri) ...

    ne tuhaf değil mi? o yıllarda zenciler hakkında yazılan yazılara ne kadar da benziyor. benzemekten öte, tıpkısı hatta. henry ford'un köşe yazılarından öğreniyoruz ki dönemin "müzikli tiyatroları" yahudilerin tekelinde. dansçı kızlardan fahişelere, caz çalgıcılarından kabadayılara kadar hemen hepsi yahudi. "yok canım, abartıyordur bu pezevenk" diye düşündüm ve biraz eşeledim. howard sachar ne yazmış diye baktım hemen. washington üniversitesinde tarih profesörü bir yahudidir. namlı adamdır. meşhur bir kitabı var: the chosen in the promised land : a history of the jews in america. diyor ki "yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde new york'taki fahişelerin %75'i yahudiydi. genelev sahiplerinin de yarısı yahudiydi. new york hapishanelerideki mahkumların da %20'si yahudidir." 1920-1933 yılları arasında amerika'da içkinin üretimi, ticareti, taşıması vesairesi yasaktı. yasak dönemindeki alkol kaçakçılarının da kahir ekseriyeti yahudiymiş. ya kabadayılar, gangsterler? joseph toblinsky -(yoski nigger), "nigger" benny synder, harry “nig” rosen, nigger mike” salter vs. vs. hepsinin lakabı "nigger" dikkat ettiniz değil mi? beni bunlardan daha çok şaşırtan ne oldu biliyor musunuz? amerikan basketbol liginin (o zamanlar nba değil abl idi ismi) oyuncularının ezici çoğunluğunun yahudi olması. 7 kez şampiyon olan philadelphia sphas kadrosunun tüm yıldızları yahudi: harry litwack, cy kaselman, moe goldman, shikey gotthoffer, irv torgoff, max posnack, jerry fleishman, inky lautman, red klotz ... 1900-1940 yılları arasındaki boks müsabakalarının 26'sında şampiyon yahudi! en meşhuru şüphesiz benny leonard -“the ghetto wizard”-. bir de caz çalsalar tamam; al sana "white negro" . evet, tahmin ettiğiniz gibi 20. yüzyılın ilk yarısında caz müziğinde de yahudiler epey kalabalık. "chocolate jew" diye anılan al jolson en abide figürdür. caz müzisyeninden çok bir şovmendir. fakat caz müziğinin tüm amerika'da yaygınlaşmasında en büyük pay belki de bu muhteremindir. herif hakikaten büyük şöhrettir. amerikan başkanlarıyla bile yakındır. "siyahlar ve yahudilerin ne kadar benzediğinin canlı örneği al jolson'dur" diyor isaac goldberg. şovlarına sık sık yüzünü siyaha boyayarak çıkan, son derece yetenekli, muzip ve sevimli bir adam. dönemin bir başka meşhur caz piyansti ve bestecisi gershwin de yahudidir. caz müziğini harlem'deki gece kulüplerinde çalarak öğrenmiş. kendisi öyle diyor. arkadaşı jerome kern de gershwin gibi şöhretli bir bestecidir. o da yahudi. benny goodman, stan getz, willie "the lion" smith, buddy rich, artie shaw vs. vs. lafı daha da uzatmayacağım. şuraya varmaya, şu argümanı pekiştirmeye çalışıyorum;

    20. yüzyılın ilk yarısında amerika'daki yahudi cemaati ve amerika'daki zencilerin arasında ciddi benzerlikler var. hatta zenciler, 1950 sonrası yahudilerden boşalan yerleri (boks, atletizm, kaçakçılık, eğlence sektörü, basketbol) doldurmuş gibi duruyorlar. caz özelinde konuşursak da şunu söyleyebilirim; yahudiler bu müziğin doğuşuna katkı vermemişlerse de sanat müziğine evrilmesine, şekillenmesine, gelişmesine ve bilinirlik kazanmasına en az zenciler kadar katkı vermişlerdir. öyleyse bu müziğin kölelikle ilintisine şüpheyle bakmak lazım. şu çok makul bir soru; peki niçin yahudilerden bir ornette coleman, john coltrane veya charlie parker çıkmamış? bu sorunun cevabı konumuzla çok ilgili değil. kısa kesmeye çalışacağım. mezkur isimler ve onlar gibi diğer babalar 1950 ve sonrası yılların ürünleridir [charlie parker'ı istisna sayın. ölümü üzerinden yarım asır geçti, onun dehasının yakınına bile yaklaşan olmadı]. 1950 sonrasında yahudilerin müzik, spor, alemcilik, kabadayılık gibi sektörlerdeki varlıkları şaşılacak bir hızla, bıççak gibi kesildi. 1950 sonrasında "beyaz" olmaya karar verdiler. the forward diye bir gazete çıkar amerika'da. bizdeki şalom'a denk düşer. 1940 sonrasında burada yoğun bir propaganda yürütülüyor. mesela yahudi kadınlara tecavüz eden zenci haberleri görülmeye başlıyor sıkça. yahudiler ve zencilerin arasına biraz mesafe koymak amaç. bir yandan da "from moses to einstein: they are all jews" falan gibi kitaplar sürülüyor piyasaya. yahudilerin uygarlığa katkıları anlatılıyor amerikan kamuoyuna. kendi cemaatlerine de "beyaz olun" çağrısı yapılıyor. müzik yapacaksan da beyazlar gibi yap. işe de yarıyor. aynı şeyi irlandalılar için de söyleyebiliriz. ahlaksız, ayyaş, kavgacı, sefil... beyaz amerikalıların irlandalılar hakkındaki düşünceleri bunlardır 20. yüzyılın başında. uzun süre de bu kanaatlerini değiştirmemişlerdir. sonra irlandalılar da yahudiler gibi beyaz olmaya karar verirler ve polis olurlar. amerika'daki polisler içerisinde irlanda kökenlilerin sayısı şaşılacak kadar fazladır.

    falan filan

    şimdi afro-amerikalılara gelmenin zamanı. pamuk tarlalarında çektikleri eziyetler, ayaklar altına alınan onurları vesaire vesaire, bunların ne katkısı olmuştur cazın doğmasına? modern cebir değil ki hesaplayasın. ama benim kanaatim o ki cazın doğuşunun bunlarla bir alakası yoktur. niye?

    henry grant, roosvelt'in "yeni düzen" hükümeti tarafından görevlendirilen, federal writers' project için güney carolina'da 2000'den fazla eski köleyle röportaj yapmış biri. internette bulabilirsiniz. türlü türlü hikayeler var. sahiplerin sadistlikleri, kırbaçlanma hikayeleri, çocuklarından yahut sevdiklerinden koparılan insanlar... fakat en az bunlar kadar da başka hikayeler var. bir tanesini cımbızlayacağım. junius quattlebaum diye bir adam konuşuyor:

    "well, sir, you want to talk to me ’bout them good old days back yonder in slavery time, does you? i call them good old days, ’cause i has never had as much since. i has worked harder since de war betwixt de north and de south than i ever worked under my marster and missus. all de slaves worked pretty hard sometimes but never too hard. they worked wid light and happy heart ’cause they knowed dat marster would take good care of them; give them a plenty of good vittles, warm clothes, and warm houses to sleep in, when de cold weather come. easy livin’ is ’bout half of life to white folks but it is all of life to most niggers, “ıt sho’ is.”

    ["benden geçmişte kalan kölelik günleri hakkında, o eski ve güzel günler hakkında konuşmamı istiyorsunuz öyle mi? eski güzel günler diyorum çünkü bir daha hiç öylesi günlerim olmadı. kuzey-güney savaşından bu yana, sahiplerimin yanında çalıştığımdan daha çok çalıştım. köleler bazen biraz fazlaca çalışırlardı ama hiçbir zaman çok çalışmazlardı. çalıştıkları zaman da neşeli ve ferah bir yürekle çalışırlardı çünkü bilirlerdi ki sahipleri onlara iyi bakacak, soğuk havalarda uyumaları için onlara sıcak bir yuva sağlayacak, kıyafetler alacak, aş verecek. kolay yaşam beyazlar için hayatın yarısıdır belki ama çoğu zenci için tümüdür. gerçekten öyledir"]

    kaynak: south carolina slave narratives: slave narratives from the federal writers' project 1936-1938

    köleliğin aslında nimet olduğunu falan söylemiyorum tabii ki. lütfen bu yazıyı eleştirecek okurlar buradan vurmaya kalkmasınlar. yukarıdaki gibi pek çok beyan var bu röportajlarda. bunu şu kıyası yapmaya çalışalım diye yazdım: aynı dönemde amerika'daki beyazların ahvali nasıldı? 1800-1900 arasına ait yeterince günlük, biyografi, anı, kaynak vs. var. bunlardan bir tanesi the wandering boy. özgür, beyaz bir adamın anıları. 1788'de doğmuş. 7 yaşına gelmeden evvel bile defalarca kırbaçlanarak cezalandırılmış. sonrasında da devam etmiş. az çalıştığı için, itaatsizlik ettiği için vs. vs. new york'lu bu beyaz adamın gördüğü fiziksel şiddetin kölelerin gördüğü şiddetten aşağı kalır yanı yok. dan emmett dönemin meşhur isimlerindendir. "blackface minstrel" geleneğinin ilk temsilcisidir. yüzünü siyaha boyayarak insanları eğlendirir. yaptığı şey soytarılık değildir. bu önemli. her neyse, bu adam da anılarında ne kadar çok kırbaçlandığını anlatır. daha acayip olanı john d. rockefeller. herifi annesi ağaca bağlar öyle kırbaçlarmış. keza abraham lincoln de aynı şekilde defalarca kırbaçlanmıştır ebeveynleri tarafından. size fevkalade bir kitap önereyim; domestic tyranny. yazarı: elizabeth hafkin pleck. 1850 öncesinde doğan beyaz, özgür amerikalılara ait 58 tane günlük bulmuş ve bunlara dayanarak o zamanki beyazların ahvalinden bahsetmiş. günlük sahiplerinin tümü -bir tane istisna bile olamamacasına- çocukken kırbaçlanarak cezalandırılmış. cezalandıranlar sadece ebeveynler değil, patronlar da işçilerini dövüyor, kırbaçlıyor ya da falakaya yatırıyor. yani;

    1750-1900 arasında, amerika'daki özgür beyazlar da en az (!) köle siyahlar kadar fiziksel şiddete maruz kalmışlar. "en az" yazıp ünlüm koydum çünkü kölelerle yapılan röportajlarda "ben hiç dayak yemedim" diyen hatırı sayılır bir kitle var. inanmayan okusun. bilhassa massachusetts eyaletinde mahkemenin özgür beyazlar hakkındaki hükümlerine bakmanızı öneririm. tüyler ürpertici. açgözlülüğün cezası kulaklardan çivilemek! hırsızın alnına bıçakla b harfi kazınıyor (burglar'ın b'si). bunun gibi bir sürü tuhaflık. david hackett fischer'ın albion's seed'ini okusun daha fazlasını isteyen.

    peki köle kadınları seks kölesi gibi kullanan sahipler yok mu? tecavüz, taciz?
    illa ki vardır fakat şunu hatırlatayım; köleler insandan aşağı görülüyorlardı. patronun köle ile düşüp kalkması kınanacak bir davranıştı. thomas jefferson'un kölesinden üç çocuğu olduğu biliniyor ama o bunu her zaman inkar etti mesela. üstelik bu bir aşk ilişkisiydi. ona rağmen kabul edecek cesareti gösteremedi. 1860 yılından bir rakam vereceğim size; özgür siyahların %39'u mulatto idi. melez yani. köle siyahlarda bu oran nedir? %10. yukarıda bahsettiğim röportajlar üzerinde bir sürü sosyal bilimci çalışmış. açıp okuyabilirsiniz. bu rakamlar da oradan. mesela röportajdaki beyanlara dayanarak yapılan istatistiğe göre tecavüze uğradığını söyleyen kölelerin oranı %1.2. başka kölelere tecavüz edildiğini duyan kölelerin oranı da %5.8. kaynak da yazayım da atıyor demeyin; sharon block; rape and sexual power in early america. şunu da hatırınızdan çıkarmayın; köleniz bir gün kaçabilir. bu da sizin için mal kaybıdır, para kaybıdır.

    özgür beyaz kadınlar daha mı iyi durumdadır sizce? bir düşünün; evlilikle ilgili size fikrinizi soran yok bir kere. ergenliğe girer girmez sizden en az 10 yaş büyük bir adamın malına dönüşüyorsunuz. sevgi bağından söz etmek çok zor. bu herif size istediğini yapabilir. söz hakkınız da yok. yasa da diyor ki: "a husband cannot by law be guilty of ravishing his wife, on account of the matrimonial consent which she cannot retract" yani [bir koca, karısı evlilik rızasını geri alamayacağı için, karısına zorla sahip olmakla suçlanamaz]. köleysen bir ihtimal kaçar kurtulursun. burada kaçmak da zor. her allahın günü tecavüzcünle aynı yatağa gireceksin. kadının durumu bilhassa 1900 öncesinde gerçekten berbat. tam anlamıyla kölelik. siyah, beyaz, sarı, özgür, köle pek fark etmiyor. hepsi berbat durumda.

    köleliğin en trajik yanı bana kalırsa sevdiklerinizden, memleketinizden koparılmak. kaç aile dağılmıştır bilmiyorum, istatistiğini zor yaparlar ama muhakkak çok fazladır. bu gerçekten çok acı bir şey. karşı kefeye bağımsızlık savaşında, iç savaşta, amerika-meksika savaşında ölen beyaz erkekleri koyarlar genelde. ölen erkeklerin sayısı beş milyona yakın ama bu kıyas bana adil gelmiyor çünkü öyle ya da böyle savaşa giden beyazlar bu savaşın haklılığına ikna edilmiş olmalılar. içlerinde zorla silah altına alınan da vardır tabii ama ne olursa olsun devlet, vatandaşını ikna etmekte mahirdir. beceremezse iktidarda kalamaz. şüpheniz olmasın. olsa olsa şöyle diyebiliriz; siyahların trajedisi ailelerinden koparılmak; beyazların trajedisi savaşlarda ölmek olmuş. fakat dediğim gibi bunlar birbirine denk olamaz.

    şimdi işin bir başka tarafına bakacağız. gelmek istediğim yer de burasıydı. niçin caz müziğini siyahlar doğurdu?

    şu konuda hiç şüpheniz olmasın ki 19. ve 20. yüzyıl amerikası'nda beyazların çalışma koşulları siyahlara oranla çok daha kötüydü. kelimenin tam anlamıyla eşek gibi çalışıyorlardı. kadını da erkeği de. hele ki kadın, çoğunlukla 7-8 tane çocuğa bakıyor öte yandan da durmadan çalışıyor. sosyalleşeceği bir yer yok. sosyal hayattan tamamen koparılmış. "zevk için seks" zaten yok. diyeceksiniz ki "siyahlarda var mı?" tarihçiler "var" diyor. neden biliyor musunuz? çünkü siyahlar hıristiyanlığın yahut dönemin ahlakının dayattığı kurallardan muaf tutuluyorlardı. onlar zaten "ahlaksız"dı. aynını yahudiler için de söyleyebiliriz. hatırlayın eğlence sektörünün ne kadar büyük kısmı yahudiydi. bir ara da italyandı. bir kere beyaz amerikalılar dans etmezdi. "çok mu önemli?" çok önemli ablacım. dans halk kültürünün vazgeçilmez öğelerindendir ve amerika'daki püriten ahlak, dans kültürünü budamıştır. aynı şekilde müziği de budamıştır. dönemin beyaz amerikalıları sabahtan akşama kadar çalışan; içmeyen, dans etmeyen, şarkı söylemeyen sıkıcı yaşam makinalarıydı. emin olun bu böyledir. ve çok önemli bir şey daha var; kölelik kaldırıldıktan sonra siyahların bir kısmı orduya yazıldı, bir kısmı çiftçi oldu, kimisi esnaf oldu falan filan... kimisi de çalışmak, evlenmek falan istemedi. serserilik etti. kınamak için söylemiyorum bunu, durumu anlatıyorum. nasıl isterse öyle yapar. paşa gönlü bilir. beyaz amerikalı serserilik ederse açlıktan ölür. bu böyle. fakat 1865'te kurulan freedmen’s bureau (azatlı köle bürosu) bu serseri takımına yiyecek ve konaklama ihtiyacı sağlıyordu. onları "demokratik cumhuriyetin vatandaşı olmak için" eğitiyordu. böyle de yapması gerekir. sonuçta koca bir kitleyi boyunduruk altına almışsın. ne olursa olsun savunulamayacak bir etik sorundur bu. tamir etmek boyunduruk altına alana düşer. fakat sorarım size; yeni bir müzik doğacak olsa, yaşam makinasına dönmüş püriten beyaz amerikalılar içinden mi doğar yoksa siyahlardan mı?

    demem o ki caz müziği zencilerin özgürlük çığlığı, ezilmişlikleri falan doğurmamıştır. caz müziği siyahlar doğurmuştu çünkü hıristiyanlığın dayattığı kurallardan, püriten ahlakın ceberrut yasalarından, "kendini işe adamak" denen saçmalıktan muaf olan gruplardan biri onlardı. diğer beyazlar gibi bazen işkence görüyorlar, bazen tecavüze uğruyorlar, bazen çokça çalıştırılıyorlardı ama şarkı söyleyebiliyor, sevişebiliyor, dans edebiliyor, içki içebiliyorlardı. dünyada müzik konusunda en mahir görülenler kimlerdir bir düşünün? çingeneler, zenciler ve bir asır evveline kadar yahudiler. bu üçü aynı zamanda en fazla toplum dışında bırakılmış olanlardır. cazın doğuşuna olsa olsa bu dışlanmışlık zemin hazırlamış olabilir.
14 entry daha

hesabın var mı? giriş yap