şükela:  tümü | bugün
  • bir ilişki içerisinde neredeyse tüm davranışlarımızın bir sebebi vardır. geçmişinde çok fazla travması olan bir kişi, ilişkilerini daha tutkulu ve bağımlı yaşar.
    bu, karşısındaki kişinin olağanüstü niteliği değil, kişinin kendi travmaları ile açıklanır. eğer birisi için ölmek istiyorsanız, muhtemelen o kişi için ölmek isteyen tek kişi sizsinizdir. muhtemelen o kişi için ölmeyi kimse pek düşünmemiştir ama siz ilişkilerinizdeki herkes için ölmeye hazırsınızdır. bu da olayın sizle alakası olduğunu ve sizin çocukluk travmalarınız ile açıklanabilir bir durum olduğunu gösterir.

    çocukluk travmaları hayatımızın her anına eşlik eder. bunların bir çok nedeni, etkisi ve kişisel olarak da farklı tepkileri ortaya çıkar.
    teknik olarak düşünüldüğünde; günün sonunda travmaya sebep olan olaylardan ve kişilerden uzaklaşmamız veya onlardan nefret etmemizin sonuç olarak yeterli olabileceği düşünülürken, sistem bu şekilde çalışmaz. daha doğrusu, gerçekte sadece bununla yeterli kalmaz. insanın yaşadığı kötü şeyden kaçacağı ve uzaklaşacağız düşünülürken, aksine kişi o olayın içinde kalmaya ve o olayları yaşamaya devam eder.
    hayatımızın hemen başında öğrendiğimiz ve maruz kaldığımız her şey, hayatımızın geri kalanı için referans noktalarıdır. bu yüzden geçmişimizdeki tüm kötü olaylar, doğru algılanmadığı sürece veya iyileşmediği sürece hayatımızın geri kalanına, arkadaş seçimine, ilişki seçimine hatta izlemek istediğimiz filmlere ve dinlemek istediğimiz müziklere kadar etki eder.

    travmalar ile ilgili bir çok kapsam vardır ama temel olarak herhangi bir olayın kişideki etkisi üzerine değil, genel olarak çocukluk dönemlerinde maruz kalınan baskılayıcı veya dışarıda bırakan etkilerini biraz anlamak için, iki başlıkta incelemek şimdilik yeterli olabilir. olayın mantığını anlamak geri kalanlar için de bir kapı olacaktır.

    çocuklar bilinenin aksine veya tahmin edilemeyen bir çok kötü olaya öncelikle aile içinde maruz kalır. bu olaylar çocuğu yıkabilir ya da çocuğa bir bağışıklık katarak, gerçek hayatın bundan ibaret olduğu algısı da yaratabilir. hepimizin hayat dinamikleri farklı olduğu için, buradaki işleyiş birebir uyumlu olmasa bile genel olarak aynı çalışır.

    ailelerin lokalize edilmiş olaylar dışında hayatları boyunca çocuklarına uyguladıkları veya farkında olmadan yükledikleri iki travma şekli vardır.
    bunlar bir tanesi ihmal etmek
    ikincisi ise işgal etmektir.

    ihmal; ihtiyacın yeterince karşılanmaması ve akışına bırakılması ile çocuğun savurgan bir şekilde büyüdüğü durumlar için kullanılır,
    işgal ise; ihtiyacın belli şartlar yerine getirilmesi karşılığında sağlandığı, koşullandırılmış ve bağımlı hale getirilmiş durumlar için kullanılır.

    bu iki kavramı duyduğunuzda, aklınıza hemen büyüme koşullarınızı ve ebeveynlerinizin size nasıl davrandığı gelmiş olabilir. o zaman ihmale mi uğradığınız, yoksa işgal mi edildiğiniz tanımını biraz yapabilirsiniz.
    aileler çocuklarını çok sever halbuki, neden ihmal etsinler veya neden travma yaşatacak kadar işgalci olsunlar diye de düşünebilirsiniz, bunun ile ilgili bu yazıya bir göz atabilirsiniz.
    (bkz: #118795785) ( aile baskısı )
    ebeveynler çocuklarını ne kadar çok severse sevsin, o çocukları ancak;
    kendi kapasiteleri,
    korkuları,
    endişeleri,
    egoları
    ve kendi hikayelerinin izin verdiği ölçüde sevebilecek, büyütebileceklerdir. çocukluk travmalarına sebep olan esas nokta da budur. aile baskıları da bunlardan doğmaktadır.

    ihmal edilen çocuklar; büyüdüklerinde ihmal edildikleri ve alamadıkları duyguların eksikliği veya fazlasına tepki verir.
    ilgi görmemişse, ilgi gördüğünde bir şey hissetmez. ilgi göstermek istediğinde ise baskılayıcı şekilde fazla ilgi gösterir. o yüzden ne birisinin hayatında kalabilir, ne de birilerini hayatında tutabilir. yani bu konuda bir ayarı yoktur. seçim yaparken, daha doğrusu uygun kişi ile eşleşmek için çocukluktan aşina oldukları davranışlara tepki verirler.
    bu ilişkilerde ebeveyn ( bakıcı kişi veya kişiler ) benzeri davranış gösteren, aşina oldukları duyguları yaşatan insanlar ile eşleşmelerine sebep olur. teknik olarak bu davranışları gördüğünde tetiklenir. çünkü insanlar kötü de olsa bildiği tecrübe ettiği her şeye yakındır ve seçim olarak ilk seçimi genellikle o olur. çünkü zihin sizi hayatta tutmak üzere bir kurgu yapar, daha önce deneyimlediğin ve ölmediğin seçenek tekrar denenebilir şeklinde bir uyarı verir. ''ölmediğin'' dedik çünkü ilkel beyin ölmeyip komaya girmen ile ilgilenmez, seni mutlu etmeye değil, yaşatmaya odaklıdır.
    daha önce ilk defa gittiğiniz bir kafeye ikinci kez gittiğinizde gözünüz ilk oturduğunuz yeri arar.
    zihin burada;
    '' daha önce burada oturmuştun ve ölmemiştin, daha önce de bu kişiyi seçmiştin, ölmemiştin, en azından yine bildiğini dene'' der... alışkanlıklar da bu şekilde oluşur.
    aynı kişiler veya benzer kişiler ile eşleşmekten usanmamızın devamlılığını da bu şekilde sağlarız. ama esasen sürekli aynı kişiler ile eşleşmemizde şema kimyamızın yatkın olduğu gerçeği bile, diğer bir etkili faktör ise; travmanın saplantılı zorlayıcı tekrarıdır.

    travmanın saplantılı zorlayıcı tekrarını şu şekilde düşünebiliriz; bilinç altı daha önce tepki veremediğimiz olayları bize tekrar yaşatarak tepki vermemizi ister. bu yüksek ölçüde ego içeren bir iyileşme çabası olacağı için sağlıklı değildir. çünkü, yaşadığımız olaya tepkisiz kalmanın bizi küçük düşürdüğü hissine kapılır, bunu aşmaya çalışırız. yani başarısız olduğumuz bir konuyu tekrar deneyerek başarılı olmaya çalışırız gibi düşünebilirsiniz.

    aynı kişileri seçmek ve aynı kötü olayları yaşamak da travma tekrarıdır. bu tekrar, şema kimyası gereği olduğu gibi, yukarıda bahsettiğimiz travmanın saplantılı zorlayıcı tekrarı ile de kendi bilinç altı seçimimiz olacaktır.
    bunu yapma sebebi; agresör ile özdeşleşerek ( agresör = baskın- saldırgan, soyut kavramlar ile kafası karışık kişileri yönlendirme gücüne sahip davranış gösteren kişilerdir ) aynı tepkileri verebilmektir. zihin, kişiye rolleri değiştirerek çözüm bulma fırsatı verir. aynı kurguda tepki vermesinin, ona sorunu çözeceği bilincini sunar. bu çoğu zaman başarılı olmaz. çünkü bunlar kurgulanan davranışlar değil, ancak sergilenebilecek alt yapıya ve uygun dinamiklere sahip olarak kendiliğinden gerçekleşen davranışlardır.
    bu yapılmaması gereken birinci harekettir. aynı hatayı tekrara sebep olacağı için, muhtemelen aynı sonuç ile daha çok yıkıma maruz kalacaktır.
    genellikle ihmal edilen çocuklar agresör olma potansiyeli taşırken, işgal edilen çocuklar kurban rolüne daha yatkındır. ihmal edilenlerin hayatlarında çok fazla koşul olmadığı için, koşullanan kişi işgal edilmiş kişilerdir. bu yüzden uygun koşulları arayan işgal edilmiş çocuk kendiliğinden teslim de olabilir.

    eğer işgal edilmiş bir çocukluk yaşadıysak, ya işgale açık oluruz, ya da işgalci olarak aynı senaryoları yaşatırız. buradaki agresör, işgalcidir. agresöre maruz kalmak ise, işgal edilmenin bize kötü de olsa, psikolojimiz kabul etmese bile kendimizi huzurlu kılmak için razı olduğumuz durumun göstergesidir. agresörün taleplerini kabul etmek, onun koruması, sevgisi, ilgisi ve bize sunduğunu düşündüğümüz lütuflarını kaybetmemek için, bizi sindirmesine izin veririz.
    (bkz: bağımlı kişilik bozukluğu)
    ikili ilişkilerde de insanların kendisini işgal etmesine, onların taleplerini yerine getirerek o ilişkide kalmaya devam eder. eğer böyle bir durumdaysanız, işgal edilmiş bir çocukluk yaşadığınızı düşünebilirsiniz.

    ihmal edilme ise basitçe şu şekilde tanımlanır; daha bebekken içsel davranışlarımızın karşılık bulamaması ile gerçekleşir. bu içsel davranışlar;
    *acıkma
    *kirlenme
    *dokunma
    *ilgi
    *korunma

    çocuk karnı doymadığında nasıl huzursuz ise, dokunulmadığında sevilmediğinde de aynı huzursuzluğu yaşar. bu da onun bağlanma modellerini ortaya çıkarır.
    (bkz: duygusal yoksunluk şeması)

    eğer bu ihtiyaçlar karşılık bulmaz ise ihmal edilmiş sayılırız. bebekken bunların karşılık bulması için alarm sistemimizi devreye sokarız. ( ağlamak )
    bunlar karşılandığında alarm susar
    karşılanmaz ise alarm çalmaya devam eder.
    bu alarmın zamanlamasının bozulması, ihmal edilmiş çocukluğa giriştir.
    (bkz: güvensiz bağlanma)
    eğer alarm çaldığı halde ihtiyaçlar halen karşılanmıyorsa, bebek bir süre sonra alarmın işe yaramadığını düşünmeye başlar. öğrenilmiş çaresizlik bu noktada devreye giren ilk travmadır.
    (bkz: kaçıngan bağlanma)
    bakıcısına küsen çocuk büyüdüğünde de ilişkilerinde aynı tepkileri gösterir. kendisine çok ilgi gösteren insanlara karşı bir şey hissetmez. dünyayı ayağına da serseniz
    '' neden beni sevmiyor '' diye de düşündürür. ama bu kişiyi görmezden gelirseniz, onun size karşı eğilimi artar. çünkü aşina olduğu çocukluk davranışları bunlardır.
    ''kaçan kovalanır '' olayı buradan gelmektedir.

    ihmal edilmiş çocukluk ve işgal edilmiş çocukluk arasında ciddi farklar vardır.
    ihmal edilmiş çocukları çabucak ayırt edebilir ama işgal edilmiş çocukları genelde pek anlamayız. ( ciddi manada bağımlılık göstermiyorsa )
    işgal kelimesi her ne kadar daha savunmasız bırakıyor gibi gözükse bile, işgal edilmiş çocukların eğitimleri, kariyer hayatları ve çevrede gördükleri saygı genellikle daha çoktur ve çok iyi statüleri olabilir. hatta daha da iyi anlayacağımız şekilde söylemek gerekirse genellikle;
    piç erkek diye tabir edilen kişiler ihmal edilenler,
    efendi erkek diye tabir edilenler ise işgal edilen kişilerdir.
    bunun sebebi şudur; işgal çocuğu ezmek için değil, söyleneni yapması için bakıcı tarafından geliştirilen bir yöntemdir. çocuğa sürekli ders çalışmasını, çalıştığı zaman onu seveceğini göstermiş ebeveynler bu noktada genellikle başarılı olurlar. ortada koşullu bir sevgi vardır. çocuk sürekli bu hedefe ulaşmak için her söyleneni kapasitesi dahilinde yapar. o yüzden çok çok iyi eğitimli kişilerde işgal izleri çoktur.
    yarış atı psikolojisi
    buradaki çocuklar genellikle anne ve babanın direktiflerini eksiksiz yerine getirmeye programlıdır. eğer hayatınızda, eğitim ve iş hayatında çok başarılı birini görürseniz, o kişinin hayatında ebeveyn izlerini de çok görme şansınız olacaktır. çoğunlukla hedef odaklı kişilerin bir şeylerden uzaklaşmak/kaçmak için sığındıkları bir alan aradıklarını ve en iyi bildikleri şeyin de maruz kaldıkları koşul olduğunu görebilirsiniz.

    ihmal edilmiş kişiler ise aksine tepkili olurlar ve ebeveynlerinin direktiflerini yerine getirmede çok istekli olmazlar. aksi- toplumda tasvip edilmeyen davranışları yapan kişiler olarak tarif edilirler. bu kişilerin hayatları boyunca ebeveynlerine karşı içlerinde bir öfke ve nefret taşımaları da olasıdır. o yüzden biraz daha başlarına buyruk yaşama istekleri vardır. onlar karşı bağları zayıf olduğu için, sorumluluk da hissetmezler. o yüzden '' annem babam üzülür, ben bunu yapmayayım '' şeklindeki vicdani yükümlülükleri de azdır.
    bu kişiler içinde de tepkisel olarak '' senden adam olmaz '' savını çürütmek için kendisini gösterme eğilimi olabilir ama bunu bir nevi sevgiyi kazanmak için değil, intikam almak için yapar.
    çevrenizde gördüğünüz ve aykırı olarak niteleyebileceğiniz çoğu insan ihmal edilmiş kişilerdir.

    hayatımızdaki tüm olumsuzluk hatta hayatın kendisi tek başına bir travma sebebidir. anlam veremediğimiz, yaşarken savrulduğumuz veya kontrolü kaybettiğimiz her şey buna örnektir.
    anlamaya başlayınca, sorun devam etse bile kaygı ve endişe seviyemiz düşer. bu yüzden travmaların köküne inmek, onları anlamak hatta çözmek bizi özgürleştirecektir.
    bunlar için öncelikle beynimizde kayıtlı tüm anılarımızın gerçek olup olmadığını anlamamız gerek. sahte veya ham anılar bizim o anıyı yaşadığımız yaşlarda takılı kalmamıza, gelişimin durmasına sebep olur. o yüzden o anıları tekrar masaya yatırmak ve yeniden işleyerek tekrardan anlamaya çalışmak gerekir.

    sadece travmalarda değil, diğer tüm negatif psikolojik etkenlerde de uyarı almaya devam ederiz. bizim uyarı merkezimiz (amigdala) tehlike gördüğünde kaygı ve korku seviyesini yükseltir, çözüm bulmamızı bekler. sorunu çözmezsek bu tehlikeyi sürekli hissederiz ve kaygı ve endişe seviyemiz de her zaman yüksek olur. o yüzden kaygı seviyemiz yükseldiğinde bunu bir alarm olarak düşünmek ve kök neden analizi yapmak gerek. eğer erteler, inkar eder veya görmezden gelirsek bu sorunu çözmemiş oluruz. yangın alarmı çaldığında, alarmı kapatmak sorunu çözmez, yangını söndürmek gerek, bu da aynısıdır.

    bugün yaşadığımız ve bizi huzursuz eden olayların bütününde bu anlattığımız olaylar silsilesi vardır. aşık olduğunuzda, ilişki için birini seçerken, evinize mobilya seçerken bile bu iki kavramın etkisi her zaman hayatımızda olmaya devam eder. bunları hayatımızdan çıkarmazsak eğer hiç bir zaman özgürleşemeyiz. istediğiniz kadar başarılı, hedeflerinizin gerçekleştiği bir hayatınız olsun, yine de eksik kalırsınız. çünkü birey kendisine yüklenen olumlu veya olumsuz kodlar ile değil, kendi hür iradesi ile karar alıp verirken ve bunu yaşarken ancak mutlu olabilir. eğer çocukluk travmalarınızın etkisindeyseniz, '' ben seçilmem seçerim'' kalıbını asla gerçekleştirme şansınız yoktur. siz seçmezsiniz, siz sadece eşleşirsiniz ve eşleşeceğiniz kişiler de bellidir. bazen de buna '' kader '' dersiniz!
    '' ben neden hep sorunlu insanları buluyorum'' diyorsanız
    '' ben o salağı nasıl sevmişim'' diyorsanız
    '' ben onun uğruna ölürüm'' diyorsanız
    '' o olmazsa yaşayamam'' diyorsanız
    kısaca;
    '' ben değil, o '' ya da tam tersi '' sadece ben '' diyorsanız
    o zaman bu anlattığımız her şeyi iyice bir araştırın ve öfkenizi, kaygınızı hatta başarı hikayenizi tekrar bir gözden geçirin. sizin başarı sandığınız, gurur sandığınız en iyi yönleriniz olarak nitelediğiniz her şey aslında sizin sadece zayıf yönleriniz olabilir. birilerine kolayca arkanızı dönebilmek güçlü bir gurur değil, öğrenilmiş çaresizliktir.
    kimseye ihtiyaç duymadan yaşayabilmek güçlü bir irade değil, sevmekten kaçmaktır.
    kapıları kimseye açmamak güç değil, kaybetmekten korkmaktır.

    sağlam bir ilişkinin temelini atmak istiyorsak, öncelikle kendi temelimizi anlamamız ve varsa bizi sürükleyen travmaları çözmemiz gerekir.

    ......

    eskiden gelinler at sırtında damat evine götürülürmüş, eskiler daha iyi hatırlar.
    bir gün at üstündeki gelin damadın evine gelince, sur kapısı şeklindeki bahçe kapısı alçak olduğu için gelin at üstünde bu kapıya sığmamış ve içeri girememiş. bunlar kapıda beklerken çevrede sesler yükselmeye başlamış;
    birisi; '' atın ayaklarını keselim o zaman geçer'' demiş,
    öteki; '' gelinin başını keselim o zaman geçer '' demiş,
    ama kimsenin aklına o bahçe duvarını ve kapısını yıkmak gelmemiş!!

    işte insanların doğruları benim bu bakış açım kadardır. o yüzden kendinize ait doğruları bulmanızda ve sizi esir alan düşüncelerden kurtulmanızda fayda var. çünkü ne kadar anne ve babamız da olsa, bize ancak kendilerine öğretilenler kadar bir geri besleme yapabilirler ve sizin bulacağınız çözümler de onların ekseninden çıkmaz. benim yukarıdaki örnekte bulduğum çözüm gibi. kendimizi geliştirmek ve zihni özgürleştirmek travmalardan kurtulmanın ilk kuralıdır... gelini iki dakika attan indirin ve yolunuza bakın...
    ....
2 entry daha
hesabın var mı? giriş yap