şükela:  tümü | bugün
  • bir süredir elimden geldiğince türk sinemasını incelemeye çalışıyorum. incelememi de kolay olması açısından onar yıllık dönemler halinde yapmaya çalıştım. 2000 sonrası, 90’lar, 80’ler, 70’ler ve 60’lar derken sıra şimdi 50’li yıllar türk sinemasına geldi. kendi adıma, izlediğim birbirinden güzel pek çok film sebebiyle, çıktığım bu yolculuktan fazlasıyla keyif aldığımı söylemek isterim. 50’li yıllar, çıktığım bu kıymetli yolculuktaki son durağım olacak. gönül isterdi ki 40’lı yıllara ve hatta daha eskilere gidebileyim. ancak ne yazık ki bu yıllarda çekilmiş türk filmlerine ulaşmak pek mümkün olmuyor. 50'li yıllarda çekilmiş filmleri bile bulmakta zorlandım. izleyebildiklerim de birilerinin bu filmleri youtube’a yüklemesi sayesinde gerçekleşebildi. lafı çok uzatmadan 50’li yıllara geçmek istiyorum.

    1950’li yıllarda çekilen ve izlemek istediğim pek çok film bulunsa da bunların ne yazık ki bir kısmına ulaşabildim. bu yüzden 50’li yıllar için hazırladığım liste diğerleri gibi kabarık olmayacak; sadece 20 filmden oluşan bir liste sunacağım. mesela listedeki filmler dışında, atıf yılmaz’ın yönettiği bir şoförün gizli defteri (1958) ve cahide sonku ile zeki müren’in başrollerini paylaştığı, filmin üç yönetmeninden birinin yine cahide sonku’nun kendisinin olduğu beklenen şarkı (1953) filmlerini izleme imkânı bulamadım. bu arada “beklenen şarkı” filminin zeki müren’in yer aldığı ilk film olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim.

    1950’ler, türk sinemasında “sinemacılar kuşağı” diye anılan dönemin de başlangıcı oldu. aslında başlangıç noktası 1949 yılıydı. lütfi ö. akad tarafından çekilen vurun kahpeye (1949) filmi, “tiyatrocular” döneminin sonunu “sinemacılar kuşağı”nın ise başlangıcını temsil ediyordu. filmin gişede de büyük başarı elde etmesinin ardından muhsin ertuğrul’un uzun yıllar neredeyse tek başına sırtladığı “tiyatrocular” dönemi de böylece kapanmış oluyordu. 1930 ve 40’lı yıllara muhsin ertuğrul’un liderlik ettiği tiyatro kökenli yönetmenler damgasını vurmuştu. bu dönemde çekilen filmler genel olarak tiyatro mantığında yani kapalı mekânlarda çekiliyordu. ancak yine lütfi ö. akad tarafından çekilen ve türk sinemasının başyapıtlarından biri kabul edilen kanun namına (1952) filmi, kameranın dışarı çıktığı ve istanbul sokaklarından ayrılmadığı muazzam bir polisiye filmi olacaktı.

    1950’li yıllarda lütfi ö. akad dışında “sinemacılar kuşağı” diye anacağımız başka önemli yönetmenler de bulunmaktaydı. söyleyeceğim isimleri eminim ki çoğunuz çok iyi tanıyor. bu isimler; metin erksan, atıf yılmaz, osman f. seden, memduh ün ve nejat saydam gibi ilerleyen yıllara adlarını altın harflerle yazdıracak olan büyük yönetmenlerdi. bu isimlerden metin erksan 60’ları, atıf yılmaz ise 80’leri çektikleri birbirinden güzel filmlerle domine etmeyi başaracaklardı.

    1950’li yıllar, türk sinemasının üretim, dağıtım ve izlenme sayıları açısından altın yılları kabul edilen 1960-75 yıllarına çıkan yolda önemli bir ilk basamaktı. 1950 yılında 22 film üretilmişken; 1958 yılına geldiğimizde bu sayı 88’e çıkarak bir rekora imza atılacaktı. 1960’larda ise dünyanın en çok film çeken ülkeleri arasında yer almayı başaracaktık.

    şimdi gelin hep beraber kıyıda köşede kalmış ve unutulmaya yüz tutmuş 50’li yılların önemli türk filmlerine bir göz atalım.

    20) (bkz: vatan ve namık kemal) (yön. cahide sonku, talat artemel ve sami ayanoğlu, 1951)
    listede cahide sonku’nun bir filmi mutlaka olmalıydı. olmasını istediğim film ise cahide sonku’nun zeki müren ile başrolleri paylaştığı beklenen şarkı (1953) filmiydi; ancak bu filme ne yazık ki internetten ulaşamadım. o yüzden, cahide sonku’nun yönetmenliğini yaptığı başka önemli bir film olan “vatan ve namık kemal” filmini listeye koymaya karar verdim. “vatan ve namık kemal” filmi, oldukça kötü olan ses ve görüntü kalitesine rağmen kesinlikle 50’lerin değerli tarihi filmlerinden biri. keşke restore edilmiş halini izleyebilseydim; ama bu haliyle de vatan şairi namık kemal’i kurgusal olarak görmek her şeye değerdi. bu arada değişik kamera oyunlarını da filmde yakalamadım değil. özellikle gemi mürettebatının yukarıdan çekildiği sahne, kötü görüntü kalitesine rağmen övgüyü hak eden bir sekanstı.

    19) (bkz: yavuz sultan selim ağlıyor) (yön. sami ayanoğlu, 1952)
    “yavuz sultan selim ağlıyor”, 1951 yılında çekilen “istanbul’un fethi” ile birlikte 50’li yılların önemli tarihi filmlerinden bir diğeridir ve feridun fazıl tülbentçi’nin aynı isimli romanından sinemaya uyarlanmıştır. filmin yönetmenliğini ve başrolünü hem iyi bir yönetmen hem de büyük bir oyuncu olan sami ayanoğlu üstleniyor. sami ayanoğlu’nun yavuz sultan selim yorumlaması görülmeye değer. hem sesi hem de heybetiyle role cuk diye oturmuş. film, iki saati aşan süresiyle de türk sineması için ilginç bir yerde duruyor. bilirsiniz bizde üç saati aşan film sayısı oldukça azken, iki saati aşan filmimiz bile parmakla sayabileceğimiz kadardır. film, yavuz sultan selim’in babası ii. bayezid’ı tahtan alaşağı etme sürecini ve bu süreç yaşanırken yavuz’un bir rum güzeline gönlünü kaptırmasını anlatıyor.

    18) (bkz: lüküs hayat) (yön. lütfi ömer akad, 1950)
    “lüküs hayat”, 1933 tarihli aynı isimli müzikal sahne oyunundan lütfi ömer akad tarafından beyaz perdeye uyarlanmıştır. “lüküs hayat”, türk sineması açısından çok değerli bir filmdir; çünkü müzikal türünde çekilmiş ilk filmlerimizden de biridir. ilk müzikal filmimize ise bir türlü ulaşamadım. daha doğrusu bu filmin hangisi olduğunu tespit edebileceğim bir kaynak bulamadım. film, küçük hırsızlıklar yapan tatlı bir çetenin zenginlerin boy gösterdiği bir maskeli baloya gitmesini ve kendilerini zenginlerden biri gibi göstermelerini konu alıyor. elbette ki amaçları baloya katılmak değil hırsızlık yapmak; ancak bir süre sonra roller değişir ve hırsızlık, gerçek hayatta da olduğu gibi zenginlerin hizmetine girer. “lüküs hayat”, ne yazık ki dönemdaşı diğer filmler gibi görüntü kalitesizliğinden kaybediyor. ne ses ne de görüntü anlamında internette bu filmin iyi bir versiyonuna denk gelmek mümkün değil. bir an önce bu değerli filmlerimizi restore etmeye başlamamız gerek.

    17) (bkz: istanbul'un fethi) (yön. aydın g. arakon, 1951)
    “istanbul’un fethi”, aydın arakon’un hem senaristliğini hem de yönetmenliğini yaptığı, istanbul’un fethini de konu alan ilk sinema filmimizdir. aynı zamanda ilk yüksek bütçeli türk filmlerinden de biridir. o dönemde filmler ortalama 20-30 bin tl aralığında bir bütçeyle çekilirken; “istanbul’un fethi” filmi 95 bin lira gibi o dönem için yüksek bir bütçeyle çekilmiştir. dönemine göre değerlendirdiğimizde aslında kaliteli sayılabilecek bir film olup ayrıca, “kahpe bizans” kavramının türk sineması literatürüne girdiği ilk film de olabilir. film istanbul’un fethine, artık hepimizin ezbere bildiği tarihi olay akışını takip etmek suretiyle yaklaşıyor ve yan hikâyeleri sayesinde farklılaşmayı ve heyecan duygusu uyandırmayı da başarıyor. yine de beklentilerinizi çok yüksek tutmamanızda fayda var. zamanına göre değerlendirmeyi başardığınızda keyif alabileceğiniz bir film var karşınızda.

    16) (bkz: halıcı kız) (yön. muhsin ertuğrul, 1953)
    “halıcı kız”, esasında iyi bir film değil ama özel bir film. özel bir film olması da türk sinemasının ilk renkli filmi olmasından geliyor. aslında türk sinemasında ilk renkli sahne kullanımı, 1948 yılında baha gelenbevi tarafından çekilen “çıldıran kadın” filminde gerçekleştirilmiş. bu filmde kız kulesini gösteren tek bir sahne özel olarak renkli çekilmiş. elbette ki bu tek renkli sahne filmi tek başına renkli saymaya yetmez. bu arada “halıcı kız”, ilk renkli film denemesi de sayılamaz. çünkü muhsin ertuğrul’dan yaklaşık bir sene önce ali ipar “salgın” isimli filmini çekmeye başlamış bile. fakat gelin görün ki çekimlere ondan aylar sonra başlayan muhsin ertuğrul, film montajının daha kısa sürmesi sebebiyle filmini ali ipar’ın filminden sekiz ay önce vizyona sokarak türk sinemasının ilk renkli filmini çeken yönetmeni olma unvanını da elde etmeyi böylelikle başarmış. ancak bu başarı seyircide ve eleştirmenlerde karşılık bulmamış. seksenler türk filmlerini aratmayacak kadar arabesk ve iç sıkıcı bir film. zaten gişede resmen çökecek olan bu film, yönetmeni muhsin ertuğrul’un da kariyerini sonlandırmış. “halıcı kız”, türk sinemasının ilk renkli filmi olmakla birlikte muhsin ertuğrul’un da son filmidir. bu filmden sonra yapımcıların gözü o kadar korkmuştur ki nusret eraslan ve turgut demirağ tarafından yönetilmiş olan çanakkale aslanları (1964) filmine kadar bir daha renkli film çekme teşebbüsüne girilmemiştir.

    15) (bkz: karanlık dünya) (yön. metin erksan, 1953)
    göz bebeğimiz metin erksan’ın ilk filmi. aslında yarı kurmaca yarı belgesel türünde bir yapım. metin erksan bu ilk filminde aşık veysel’in hayatını anlatmaya çalışmış. “çalışmış” diyorum; çünkü film o zamanki sansür kurulunca öylesine bir kırpılmış ki filmin şu an izleyebildiğimiz halinden bir şey anlayabilmek pek olası değil. film, sansür kurulunca o denli saçma sebeplerle kesilip biçilmiş ki sadece bu konu üzerine bile aslında muhteşem bir film çekmek mümkün. köylülerin ayaklarında ayakkabı olmamasına, çocukların çiçek hastalığından ölmesine ve hatta filmde gösterilen buğdayların bodur oluşuna kadar aklınıza gelebilecek her konuda film, sansür denen canavarın pençesine takılmaktan kurtulamamış.

    14) (bkz: katil) (yön. lütfi ömer akad, 1953)
    “katil” filmi başrolünde ayhan ışık’ın yer aldığı tipik bir film noir denemesi. türk sineması görülüyor ki 1940’lar amerika’sını kasıp kavuran “film noir” akımından kaçınılmaz bir şekilde etkilenmiş. 1950’li yıllarla birlikte, 40’lara hâkim olan tiyatrocular ekibinin etkisi azalmaya başladıkça türk sineması da farklı işlere imza atmaya gayret gösterdi. bu amaçla pek çok “film noir” türünde film çekilmeye çalışıldı. türün kurallarına da harfiyen riayet edildi. filmlerde muhakkak “femme fatale” bir kadın oluyor ve başkarakterimiz kendisini içinden çıkılmaz bir kumpasın ortasında buluyordu. ancak bizim “film noir” denemelerimiz ne yazık ki pek başarılı değil. “katil” filminde de benzer kurallar işlenmeye çalışılmış. ayhan ışık’ın canlandırdığı karakter kendisini işlemediği bir cinayetin sorumlusu olarak buluyor. bu konu 50’li yıllarda çekilmiş filmlerde o kadar çok kullanılmış ki bir süre sonra bu tarz bir durumla karşılaşmak izleyiciye gına getiriyor. bu anlamda “katil”, akılda kalacak kadar başarılı bir film değil; fakat her sinemaseverin 50’liler türk sinemasını tanıması açısından kaçırmaması gereken bir yapım.

    13) (bkz: kırık plak) (yön. osman f. seden, 1959)
    zeki müren 1950’li yıllarda pek çok filmde başrolde yer aldı. bunlar arasında beklenen şarkı (1953) filmine ne yazık ki bir türlü ulaşamadım. ancak zeki müren’in o filminin yerine 1950’lerden başka iyi bir filmini izleme imkanınız var. o da yeşilçam’ım büyük yönetmenlerinden osman seden’in çektiği “kırık plak” filmi. zeki müren bu filminde kendisi rolünde. belki filmde anlatılanlar zeki müren’i yüzde yüz temsil etmiyor; ama filmdeki başrol, zeki müren’in gerçek hayattaki sanatsal kimliğinin ta kendisi. ayrıca, filmde zeki müren’e iki büyük kadın oyuncu da eşlik ediyor. bunlardan biri zeki müren’in iyi kalpli sevgilisi rolündeki belgin doruk; diğeri ise kötü kalpli sevgilisi rolündeki ayfer feray. bu arada, ayfer feray’a ufak bir parantez açmakta fayda var. kendisi belki de yeşilçam’ın değeri bilinmeyen en iyi kadın oyuncularından biriydi. yeteneğine rağmen yardımcı rollerden ve genelde de kötü kadın karakterlerinden bir türlü yakasını kurtaramadı. bu filmde de yine elinden gelenin en iyisini yapmış. “kırık plak”, senaryosuyla gerçekten orijinal bir film. özellikle de zeki müren’in kısılan sesine tekrardan kavuşma imkânı bulduğu sahne, kelimenin tam anlamıyla insanın tüylerini diken diken eden bir sekanstı.

    12) (bkz: yalnızlar rıhtımı) (yön. lütfi ömer akad, 1959)
    “yalnızlar rıhtımı”, listede yer alan kesinlikle en ilginç filmlerden birisi. yönetmenliğini lütfi akad’ın, senaristliğini ise ünlü şair atilla ilhan’ın yaptığı ve bu anlamda da çok şey vaat eden bir film aslında. ancak ne yazık ki bu iki büyük ismin birlikteliği filmi yüceltmek yerine kelimenin tam anlamıyla anlaşılmaz bir hale sokmuş. atilla ilhan’ın avrupai dili, lütfi akad’ın yetenekli yerel elleriyle buluşunca ortaya içi kötü ama dışı cafcaflı bir film çıkmış. bu arada filmin oyuncuları da birbirinden yetenekli. sadri alışık, çolpan ilhan, turgut özatay, osman alyanak ve saadettin erbil gibi o dönemin meşhur pek çok oyuncusu filmde kendine yer bulmuş. fakat bunca güzelliğe rağmen film ne anlatmaya çalıştığını bir türlü seyirciye geçiremiyor. hem görüntü hem de senaryo anlamında iyi şeyler olurken iş kurguda kopuyor. filmin kurgusu, hikâyeyi karman çorman bir hale sokmaktan öteye gidemiyor. bunca olumsuzluğa rağmen ben yine de filme bir kez olsun şans tanınmasından yanayım. olumlu ya da olumsuz 50’li yıllara damgasını vurmayı başarmış bir film var çünkü karşımızda.

    11) (bkz: kalpaklılar) (yön. nejat saydam, 1959)
    “kalpaklılar”, düşman yolları kesti (1959) ile birlikte 50’lerin başarılı “kuvayi milliye” temalı filmlerinden biri. “düşman yolları kesti” filminde kötü adam rolünde olan sadri alışık bu filmde tam tersi bir rolde yer almakta. elbette ki her iki rolün altından da başarılı bir şekilde kalkmayı başarmış. “kalpaklılar” filmi de benzer temalı filmlerde olduğu gibi kurtuluş savaşı sırasında istanbul ile ankara hükümeti arasında yaşanan sürtüşmelerden beslenmekte. anadolu’da kurtuluş mücadelesi veren ankara hükümeti bir yandan istanbul hükümetinin içerisine adamlar sokmaya ve bu sayede istihbarata dayalı önemli bilgiler toplamaya çalışmakta diğer yandan da kurtuluş mücadelesinin çalışmalarına büyük bir hızla devam etmektedir. bu aşamada, sadri alışık’ın canlandırdığı "talip bey" karakteri kuvayi millililerce saraydan bilgi toplamak amacıyla istanbul’a yollanır ve burada beklemediği bir aşka da kendini kaptırmak zorunda kalır.

    10) (bkz: ala geyik) (yön. atıf yılmaz, 1958)
    "ala geyik" dediğimizde genelde aklımıza gelen ilk film, süreyya duru’nun yönettiği ve cüneyt arkın ile mine mutlu’nun başrollerinde yer aldığı 1969 yapımı olanıdır. ancak filmin orijinali atıf yılmaz tarafından 1958 yılında çekilmiş olup başrollerinde ise pervin par ile yılmaz güney yer almıştır. atıf yılmaz tarafından keşfedilen ve daha sonra “çirkin kral” diye anılacak olan yılmaz güney, ilerleyen yıllarda bir jöne dönüşecektir. fakat o hiçbir zaman yeşilçam’ın diğer jönleri gibi olmamıştır. rol aldığı ilk filmlerinin bile senaryosuna yardım ediyor oluşu, keskin siyasi görüşleri, dönemin diğer jönleri kadar yakışıklı olmayışı, yaşadığı çalkantılı aşkları, maço tavırları, ayhan ışıkla olan küslüğü ve 70’lerden itibaren edindiği muazzam sinema diliyle yılmaz güney her daim farklı bir isim olagelmiştir. bu anlamda “ala geyik” filmi de yılmaz güney’in toy halini görmeniz açısından izlenmesi gereken önemli bir filmdir.

    9) (bkz: tütün zamanı) (yön. orhon arıburnu, 1959)
    1950’liler türk sinemasında köy temasının fazlasıyla işlendiği yıllardı ve pek çok güzel köy temalı film de yine bu yıllarda seyirciyle buluştu. bu türdeki filmler arasında en çok beyaz mendil (1955) filmini beğeniyor olsam da “tütün zamanı” da en az “beyaz mendil” filmi kadar iyi bir film. köy filmlerinin olmazsa olmazı bildiğiniz üzere birbirine kavuşamayan çiftlerin duygu dolu aşk hikâyesidir. bu filmin yükünü ise yılmaz güney ve cavidan dora sırtlamaktadır. iki oyuncunun canlandırdığı karakterler birbirlerine ilk görüşte âşık olur; ancak bekleneceği üzere üçüncü kişiler yüzünden bir türlü kavuşamazlar. bildiğiniz üzere aşkın kavuşamayanı bizde makbuldür. nedense kavuşmayı aşka yakıştırmayız. bu yüzden türk sineması birbirine kavuşamamış âşıklarla doludur. bu arada, filmde çok ilginç bir imada bulunulur. bir eşekle bir adamın cinsel münasebete girme meselesi aslında ima yoluyla değil neredeyse açıkça ifade edilir. bu anlamda da ilginç bir film olduğunu söylemeliyim.

    8) (bkz: dokuz dağın efesi) (yön. metin erksan, 1958)
    “dokuz dağın efesi”, metin erksan’ın erken dönem filmlerinden ve 1960’lı yıllarda kariyerinin başyapıtlarını vermeden önce çekmiş olduğu kaliteli filmlerden biri. film, 1800’lerin sonu ve 1900’lerin başında ege yöresinde yaşamış ve uzun yıllar osmanlı’nın başını çok ağrıtmış olan çakıcı mehmet efe'nin öyküsünü anlatıyor. çakıcı mehmet efe’yi merak ediyorsanız yaşar kemal’in, çakıcı mehmet efe’yi konu aldığı meşhur romanını da okumanız şiddetle tavsiye ederim. film bu anlamda efe’yi her şeyiyle elbette ki anlatamıyor. ancak eline silah alış hikâyesini ve devamında yaşananları büyük bir heyecanla izleyiciye aktarmayı çok iyi başarıyor. bu itibarla, başrolde efe’yi canlandıran fikret hakan’ın payını es geçmemek lazım. kendisi 50’li yıllara ayhan ışık ile birlikte damga vurmayı başarmış dönemin büyük jönlerinden biriydi ve pek çok filminde olduğu gibi burada da filmi sırtlayıp götürmeyi ihmal etmemiş.

    7) (bkz: fosforlu cevriye) (yön. aydın g. arakon, 1959)
    “fosforlu cevriye”, 1950’li yılların kesinlikle en değerli filmlerinden biri. pek çoğumuz bu filmin 1969 yılında nejat saydam tarafından yeniden çekilmiş ve başrollerinde türkan şoray ile tanju gürsu’nun yer aldığı versiyonunu biliriz. fakat başrollerinde dönemin vamp kadını neriman köksal ve orhan günşiray’ın yer aldığı 1959 yapımı, bence daha özel ve güzel olanıdır. filmde neriman köksal ve orhan günşiray’ın birlikteliği kelimenin tam anlamıyla muhteşemdir. orhan günşiray’ın kusursuz bir şekilde canlandırdığı "kitipiyoz çetin" karakterinin ağzından çıkan her argo sözcüğü ya da cümleyi bir kenara not etmek isteyeceğinizi belirtmek isterim. filmdeki sokak ağzı o denli zengin ki insanın istanbul türkçesinden vazgeçesi geliyor. film, fosforlu cevriye’nin kendisini, işlemediği bir cinayetin içinde bulmasını konu alıyor. bu anlamda, film için “yerli film noir” denemesi bile diyebiliriz. filmde bir “femme fatale” karakteri dahi mevcut. uzun lafın kısası 50’li yılların mutlaka izlemeniz gereken filmlerinden bir diğeri.

    6) (bkz: karacaoğlan'ın kara sevdası) (yön. atıf yılmaz, 1959)
    türk sinemasının en güzel köy temalı filmlerine 50’li yıllarda imza atıldığını söyleyebilirim. bu yıllardan sonra çekilmiş köy temalı filmler aslında 50’lilerin birebir kopyasıymış. ben bu gerçeği 50’lerin türk filmlerini izlerken fark ettim. daha sonraki yıllarda birer klişe sayılacak pek çok konu, 50'lilerde çoktan kameraya alınmış bile. bu anlamda 50’li yılların en güzel köy temalı filmi beyaz mendil (1955) iken; atıf yılmaz’ın yönettiği “karacaoğlan'ın kara sevdası” filminin de ondan eksik kalır bir yanı yok. bu arada, dört büyük senaristten (diğer üçü yılmaz güney, halit refiğ, atıf yılmaz) biri de üstat yaşar kemal. zaten senaryolaştırılan hikâye de ona ait. filmi bitirdikten sonra filmde yaşar kemal’in bir parmağının olduğunu hemen anlamıştım zaten. daha sonra filmin künyesine bakınca tahminimde yanılmadığımı gördüm. kesinlikle izlemeniz gereken, naif bir köy filmi. keşke şu filmleri daha iyi ses ve görüntü kalitesinde izleyebilsek.

    5) (bkz: beyaz mendil) (yön. lütfi ömer akad, 1955)
    1950’ler ve 60’lar çok fazla “köy” temalı filmin çekildiği yıllardı. 50’lilerde birbirlerine kavuşamayan âşıklar filmlerin ana konusunu oluştururken; 60’lı yıllarda ise toprak, su ya da iktidar çatışması gibi farklı meselelerin işlendiği filmlere denk gelmeye başladık. özellikle metin erksan’ın çektiği yılanların öcü (1962) ve susuz yaz (1963) gibi filmler farklı konulara eğilen “köy” temalı filmlere güzel birer örnek teşkil etmektedir. 50’li yılların en güzel köy filmlerinden birisi de kesinlikle lütfi akad imzalı “beyaz mendil” filmidir. fikret hakan’ın da oyunculuk anlamında rüştünü ispat ettiği bu film, her anlamda şahane bir melodram. hatta bir yönüyle filmin yerli bir “romeo ve juliet” uyarlaması olduğunu bile söyleyebiliriz. bu filmi mutlaka izleyin derim.

    4) (bkz: düşman yolları kesti) (yön. osman f. seden, 1959)
    1950’li yıllarda çekilmiş filmlerden izlediklerim arasında beni en çok şaşırtan bu film oldu. şaşırmam ise olumlu anlamda bir şaşkınlık. bu kadar iyi bir filmle karşılaşacağımı açıkçası tahmin etmiyordum. kurtuluş savaşı dönemini anlatan en iyi türk filmlerinden biri kesinlikle. temposu bir saniye bile düşmeyen, özellikle de ikinci yarısı ile birlikte şaha kalkan bir film. filmin ilk yarısındaki karmaşıklığın sizi yanıltmamasını rica ediyorum; çünkü ikinci yarından itibaren bambaşka bir filmle karşılaşıyor, sadece üç kişi arasında geçen muhteşem bir gerilime şahit oluyoruz. özellikle “mustafa kemalci misiniz” yoksa “padişahçı mısınız” sahnesinin türk sinemasında denk geldiğim en orijinal gerilim sahnelerinden biri olduğunu hayranlıkla belirtmeliyim.

    3) (bkz: drakula istanbul'da) (yön. mehmet muhtar, 1953)
    korku sinemamızın en değerli filmi kesinlikle 1953 yapımı “drakula istanbul’da” filmidir. hatta 1949 yılında çekilmiş olan “çığlık” isimli filmin günümüze bir kopyası ulaşmadığından “drakula istanbul'da” için ilk türk korku filmi dememizde hiçbir sakınca yoktur. aynı zamanda, vampir konusunun dünya sinemasında ele alındığı ilk filmlerden de biridir. bildiğim kadarıyla drakula’nın dişlerinin uzadığı dünya sinemasındaki ilk film olma özelliğini de taşımaktadır. bu arada film o kadar kısıtlı imkânlarla ve zor şartlarda çekilmiştir ki sisli olması gereken bir sahnede su buharı makinesi alınamadığından set çalışanlarının ellerine birkaç adet sigara tutuşturulup, her birlikte dumanı sahneye üflemeleri sayesinde istenilen sisli ortam yaratılabilmiştir. yine filmin masrafını çıkarmak adına filmin pek çok sahnesine reklam koymak zorunda kalınmıştır.

    2) (bkz: kanun namına) (yön. lütfi ömer akad, 1952)
    pek çok sinema eleştirmeni tarafından “kanun namına” filmi türk sinemasının başlangıç noktası kabul edilir. bu anlamda lütfi akad da türk sinemasının kurucu babasıdır. bu filmle birlikte “hareketli kamera kullanımı” ve “kameranın sokağa inmesi” gibi kavramlar türk sinemasına kazandırılmıştır. 1930 ve 40’lara hükmeden “tiyatrocular” dönemi bu filmle birlikte tamamen kapanacaktır. “kanun namına” filmi osman f. seden tarafından gerçek bir olaydan esinlenerek kaleme alınmıştır. osman seden, yaşanmış olayları araştırmak için gittiği beyazıt kütüphanesinde eski gazeteleri karıştırırken denk gelmiştir filme de esin kaynağı olacak olan asıl olaya. film, yaşanan olayı birebir almasa da osman seden’in kalemini ve lütfi akad’ın da kamerasını kullanım becerisiyle büyük bir işe dönüşmüştür. film, gişede de büyük bir başarı elde etmesinin yanında büyük bir ismi de türk sinemasına kazandırmayı başarmıştır. bu isim, hepimizin bildiği üzere ayhan ışık’tan başkası değildir.

    1) (bkz: üç arkadaş) (yön. memduh ün, 1958)
    “üç arkadaş” filmi yalnızca 50’li yılların değil aynı zamanda türk sinemasının da en iyi filmlerinden biridir bence. genelde pek çok kişi bu filmin 1971 yılında yine memduh ün tarafından çekilerek sinemaya ikinci kez uyarlanmış halini izlemiştir. 1971 versiyonu da hülya koçyiğit, kadir inanır, halit akçatepe ve müşfik kenter gibi oyuncular sayesinde izlemesi keyifli bir film olsa da ben hala orijinal halinin güzelliği, sadeliği ve naifliğinden yanayım. çünkü orijinalinde fikret hakan ve muhterem nur’u birlikte izlemek bana nedense daha çok keyif veriyor. “üç arkadaş” filmi kesinlikle türk sinemasının mihenk taşlarından biri. biliyorsunuz melodram çekmek kolay bir iş değildir. ucunu kaçırdığınızda bir komedi filmi çekmiş olma ihtimaliniz bile vardır. ancak “üç arkadaş” filmi, melodramı tadında kullanmayı başarmış şeker gibi tatlı, muazzam bir şaheserdir.